Yaşadığınız Zamana ait hissetmediğiniz oldu mu?

Yaşadığınız Zamana ait hissetmediğiniz oldu mu?

2001 yılında çevrilen ve başrollerinde Meg Ryan ve Hugh Jackman‘ın oynadığı Kate&Leopold filmi, aşk filmleri dalında kendine güzel yer bulmuş bir romantik komedi. Filmin, büyük bir aşkı, başka zamanda yaşamış olan bir soyluda bulan ve yaşadığı zamana uyum sağlamasına rağmen kendini “bu zamana ait olmadığına”  ikna etmesi uzun süren bir New York’lu

kadının hikayesi…

Büyük şehrin ve yoğun tempoda çalışmanın her türlü detayını yaşayan ve kariyerinde yükselmesi ile ilgili tüm hırsları taşıyan Kate, bilim adamı eski sevgilisi Stuart ve kardeşi Charlie  ile kurduğu hayattan memnun görünmesine ragmen içten içe bir yerlerde yaşadığı tereddütler, bir gün zamanda yolculuğu başaran eski sevgilisinin 1800’lerin New York’undan soylu Leopold’u  getirmesi ile ortaya çıkmaya başlar. Tabii ki klişe olarak hiç kimse lordumuzun gerçekten bir eski zaman soylusu olduğuna inanmaz ve yaptığı tüm doğal şaşkınlıkların bir oyun olduğu kabulü ile komik durumlar yaşanır. Reklam sektöründe hırsla ilerleyen Kate de bunu işi için kullanır ve çok başarılı bir proje ortaya çıkartır.

Bu proje sırasında Lordumuzun doğal asalet dolu davranışları aralarındaki aşkın filizlenmesine ve Kate’in kendi yaşadığı zamanın ne kadar da dışında beklentileri olduğunu anlamasına yol açar. Filmin komik detaylarından biri olan zaman yolculuğunu bulan sevgilinin, türlü kazalar ve yanlış anlamalar sonucu bir türlü kahramanlarımıza ulaşamaması da bu aşkın doğal seyrinde gitmesinde büyük rol oynar. Tabii ki kendi zamanına dönme vakti gelip de aşkın, eski zaman dilimlerinde çok daha coşkuyla yaşandığını fark eden Kate, geçmiş zaman beyaz atlı prensinin peşinden aşkını yaşamaya gider. Filmdeki kahramanlarımızın hepsi aynı klasik New York apartmanlarından birinde yaşamakta.

Yangın merdivenine pencere önünden ulaşılabilen ev buradan da evlerine girip çıkabilen Kate ve kardeşinin evinde her şey minimal kullanılmış. Bu klasik apartman dairelerinin en karakteristik özellikleri dağınık görüntüleri ve karmaşık tarzları altında ciddi bir düzen ve detayda yerleşik bir tarz hakimiyetinde olmaları. Büyük şehrin apartman dairelerinin aslında m2 olarak küçük ama yeterli hallerinin bir tarz ile dekore edilmeleri aslında çok zor. Hızlı şehir yaşamının evlere yüklediği sabah çıkılıp akşam sadece yatmaya gelinen “otel” özelliğinin yanı sıra geceleri o büyük şehrin bütün ihtişamına terastan bakmaya izin vermesi ile değerli bir yuva hissini de veriyor.

Filmimizdeki dairenin detaylarına girecek olursak belirttiğimiz gibi tipik bir NYC apartman dairesi. Büyük pencerelerin salona hakim olduğu ve küçük salonun ortasındaki dağınık kütüphane aslında salonun tüm yükünü taşıyor. Tabii ki açık mutfak ve yuvarlak küçük bir yemek masası ile aslında yaşamın her evresi salonda geçiyor. 2 oda 1 banyo tuvalet ve bir salondan oluşan ev her detayında şehirli  yaşamın karakterini gösteriyor. Hemen her şey minimalist ama yeterli olarak tasarlanmış. Her Amerikan evinde olmazsa olmaz başroldeki kanepe bu minik evde de var. Sehpalar yemek masası vs her şey yeterli ama az yer kaplıyor. Mutfakta en göze çarpan detay bu yaşama yeterli her türlü yemeğin yapılabiliyor olmasına yetmeyecek gibi görünen ama mümkün olan bir mutfak olması.

Filmin en romantik sahnesinde ortaya çıkan teras, aslında bütün bu minimalist yaşam tarzına zıt bir görkem ve sonsuzluk hissi taşıyor. Aynı apartmanda bu zıt iki duyguyu yaşayabilmek belki de büyük şehirlerde özellikle de New York’da ne güzel ki mümkün.