Şeref Bilsel | Bast Kitap

Bast Kitap / Şeref Bilsel

“BEŞTE HAFTAYIM, ONDA OYUN BİTİY…”

Karadeniz’in kıyılarından içlerine doğru sokulup Trabzon’un sokaklarında yürüyoruz.  Antik Trabzon kentinin Ortahisar Mahallesi’ndeyiz. Rehberimiz yazarın çocukluğu! Eh, yağmurlar ülkesinde çocuk olmak kolay değil! Asla yalın bir çocukluk değil onların ki! Karadeniz Kitabı’nda çocukluk zamanlarına Karadeniz’in bolca karıştığı altmış iki şair ve yazar, çocukluk anılarını -çocukluklarını- ve 1940’lardan günümüze dönemin Karadeniz’ini geçmişten geleceğe anlatıyor.

Yaşam Şuncağız Bir Şey İşte

Şiir, Emirhan Oğuz’a ait. Karadeniz Kitabı’nın ilk sayfalarında şairin dizeleri bir çırpıda tüm yazılanları anlatıveriyor ve “yazılmamış bir tarihin yalın dipnotları” günü geldi ki, okurlarla buluşuyor. Karadeniz Kitabı, denize paralel uzanan dağların gölgesinde, dinmeyen yağmurlar altında büyümüş insanların coğrafyasına doğru ‘anlatı’ tadında bir yolculuğa çıkıyor bizleri. İyi bir rehber o!  Karadeniz’in efendisi yağmurun altında, o zenginliği yoksulluğunda gizli ‘çocukluklar’ geçmişten geleceğe rehber oluyor. Kitap ve anlatılar, şimdiki zamanın hangi kökler üzerine yükseldiğini, geleceğe nasıl bir yük taşıdığını bölgenin folklorik değerleriyle görünür kılıyor.

Dünyaya nereden gidilir?

” Karadeniz’den elbette! “Karadeniz Kitabı”nın editörü Şeref Bilsel’e

bu soruyu yöneltiyorum, gülümsüyor.

“Shelley der ki, ‘İçinizde olmayan şiiri, başka hiçbir yerde bulamazsınız.’” Sonra sözlerine devam ediyor. “İnsan hayatının şiirsel tarafını çocukluğunda aramak gerekir. Şairlerin yapıp ettikleri de çocukluktur zannımca!” Bizi, yeşille mavinin, yani yağmurun çocuklarının kitabıyla buluşturan Bilsel, Karadeniz Kitabı’nı şöyle anlatıyor: “Karadeniz’in son altmış yetmiş yıllık manzarası eşliğinde bu bölgede yetişmiş insanların ağzından çocukluk anılarını derlemeyi düşündük. Böylece ‘İnsanın anayurdu çocukluğudur’ diyen Amado’nun da işaret ettiği soyut bir coğrafyayı da ‘gözle görünür bir alana’ taşıyabilecektik.

Bu yolda ister istemez şiirsel olana rastlayacaktık. Şairin hayatının etrafında dönüp dolaştığı alandır çocukluk. Köklerden yapraklara   su   taşıyan damar gibi bugünümüzü belirlemeyi sürdürür. İstedik ki çocukluk anıları üzerinden Karadeniz coğrafyasının dününü bugüne taşıyalım.  Birkaç on yıl sonra doğacak çocuklar, bu yörede oynanmış, bugün de bir biçimde yaşayan oyunlardan haberdar olsun. Geçmişe dönme şansımız yok, hiç değilse geçmişin güzelliklerini bugüne taşıyalım dedik. Böyle yola çıktık.”

Şair Şeref Bilsel’in geçmişi, ‘şairin’ çocukluğunda   araması  şaşırtmıyor bizi. Bilsel, bu arayışta, yolumuzu aydınlatıyor,  şair ve yazarlarımızın izinde Karadeniz’i de adım, adım gezdiriyor bize. Kitabın bir başka ana izleği de bu çünkü. “Bir de Karadeniz yöresi sanat, siyaset, edebiyat gibi kişisel özellikler gerektiren pek çok sahada öncü isimler ortaya koymuş bir bölgedir,” diyor Bilsel bu izleği anlatırken. “Ne yazık ki bu bölge yeterince, kuşatıcı biçimde sanat üzerinden, edebiyat üzerinden bugüne aktarılamadı. Yazılı kültürden ziyade sözlü kültürün canlılığı bu bölgede ağırlığını korudu. Bütün bunlardan hareketle Karadeniz Kitabı’nı oluşturmaya karar verdik. Sözü olanlarla bağlantı kurduk. Nasıl söyleyeceğinden ziyade söyleyecek sözü olanlara eğildik. Şüphesiz böyle bir çalışmada yüzlerce isim olabilirdi, ama ister istemez bir sınırlamaya gitmek zorundaydık. Mümkün mertebe hatırlayan ve hatırlatan özellikleri öne çıkan şairlerin söyleyeceklerine daha fazla yer vermeye çalıştık.” Böylece, Karadeniz Kitabı, belgesel bir tanıklık kitabı olarak da sorumluluk yükleniyor -ki bu çok önemli.- Röportajımıza bu izlek üzerinden devam ediyoruz.

Karadeniz bağrında yetiştirdiği onca yazar, şair, çizer, müzisyen, ses sanatçısı, artist ve diğerlerine rağmen görselliğe ve yazıya taşınmayan güzelliği içinde sitem de bulunuyor. Ne dersiniz?

Katılıyorum söylediklerinize. Karadeniz pek çok bakımdan memleketin yağmurla başlayan önsözü gibi okunabilir. Yeterince bilinmiyor bu durum. Uzun engebeli bir cümle gibi duruyor Türkiye’nin kıyısında. Oysa buradan yetişmiş nice değer var. Sadece Eyuboğlu ailesinin varlığı bile pek çok bölgeyi sanat-edebiyat üzerinden kıskandıracak değerdedir. Kendi halinde yolunu sürdüren halk kültürünün, edebiyata şiire yansıyan dinamik tarafları var. Hazır cevaplılık, zekâ bu bölge insanının öne çıkan özelliklerindendir. Ama aynı şekilde ‘hız’ da bu bölgeye hâkim. Her şey hızla olup bitiyor; kayıt altına alınması için elimizde en dayanıklı özne ‘yazı’ var. Yazı saklar, korur çünkü. Karadeniz bölgesi kimi zaman olumsuz vurgular eşliğinde gündeme geliyor. Biz bunun geçerli olmadığını, bu bölgenin aydınlık yüzünün pek çok karanlığı aydınlatacak şiddette olduğunu biliyoruz. Bundan böyle Karadeniz’i odağına alacak kültürel, sosyolojik, edebi, sanatsal bir çalışma yapmak isteyenler için sağlam bir zemin oluşsun istedik. Bu zemin çocukluğu karşımıza çıkardı. Özellikle 1990’lardan sonra hız kazanan sözlü tarih çalışmalarının yörüngesinde okunabilecek bir eserdir Karadeniz Kitabı. Bu kitapta kendi etkinlik alanında -sanat, edebiyat, şiir vs.- öne çıkmış imzaların yanı sıra, duygularını, düşüncelerini ilk kez kaleme getirenler de var. Böylece parçadan bütüne doğru yürüyen bir seyir izlemiş olduk.

Kitabın satırları 1940’lara kadar uzanıyor. O günlerden bugünlere Karadeniz’i yaşayan ve hiç yaşamayan okura, “değişim”i de anlatıyor.  Bölgenin folklorik değerleri zamana tamamen yenildi mi sizce?

Bütün bölgeler gibi Karadeniz de teknolojik devrim karşısında bu yenilgiden payına düşeni kuşkusuz aldı, ama bu yörede bugün de misafir odaları varlığını sürdürüyor. Çeşmeler var, gelip geçenler için. Yaylaların sesini taşıyan tulum, denizin koluna giren kemençe ve bunlardan halkalanarak yükselen horon var. Bir biçimde, yaralanmış da olsa geçilmiş zamana ait değerler varlığını sürdürüyor. Şehirlerin birer büyük köye dönüştüğü, iletişim biçimlerinin tamamen değiştiği, mimarinin üslubuna uygun yeni insan tipinin ortaya çıktığı bir ortamda gündelik hayatın kodları da ister istemez değişiyor.

Yeni oyunlar, yeni arkadaşlık biçimleri, yeni komşuluklar devreye giriyor. Bütün bunlar bir yaşama biçimi olan folkloru doğrudan etkiliyor. Sofra düzenimizden, misafir ağırlama, türkü söyleme biçimimize kadar. Önemli olan özde duranı kaybetmemek, bu özün varlığından kuşku duymuyorum. Önemli olan onu açığa çıkartmak, görünür kılmak. Yukarıdan, dayatmacı reflekslerle bölgenin çehresi de bir taraftan değişiyor. Elimizle alabalık tuttuğumuz, eğilip su içtiğimiz billur, berrak sulara bentler çekiliyor, demir pençeler indiriliyor. Folklorik unsurların yaşaması için her şeyden önce yerleşik insan topluluklarına ihtiyaç var; Karadeniz bölgesi gittikçe artan bir hızla göç vermeyi sürdürüyor, insanlar gittikleri yeni yerlerin huyuna suyuna istemeseler de uymak zorunda kalıyor. İnsanın çocukluk hayatını belirleyen, tamamlayan araçlar değişince insan da başkalaşıyor, yeni kökler üzerine boy atıyor. Babasının çocukluk hayatıyla kendi çocukluğu arasına modernliğin yığdığı bin türlü görüntü nedeniyle mesafeler giriyor. Önemli olan durup geriye bakma noktasında dikkati, geçmişin bilgisini kaybetmemek. Bunun için insanın gözlerine bakmak yeterli. İnsanın bir tek gözleri değişmiyor. Gözlerde demlenmiş hatıralar yol göstermek bahsinde oldukça bereketli diye düşünüyorum.

Karadeniz Kitabı’nın ana temasını “yağmurlar ülkesinde çocuk olmak” oluşturuyor. Ben bunun muhteşem bir çocukluk olduğunu düşünüyorum.

Biz de yağmur arkadaş olmuştur artık. Yolda, tarlada, okulda, evde yanı başımızdadır. Türkiye’nin en çok yağış alan bölgesi (İl olarak Rize) Karadeniz’dir. Hatıralar yağmurla birlikte çıkıp geliyor. Bu yağmurun şiddetine bağlı olarak yine heyelanların en yoğun olduğu bölge Karadeniz. Tuzluklar kolay kolay işlemez bu bölgede, rutubetin hükümranlığı kol gezer. Yine yağmurun çağrısına uyan bitkiler, ağaçlar yeşilin bin bir tonunu çıkartır karşımıza. Denizin mavisi ile yeşil yağmurun çocukları gibi kol kola volta atar bu yörede. Kızılağaçlar, kestaneler, dişbudaklar, cevizler, meşeler, çaylıklar, fındıklıklar yağmurla soluyup durur. Zilzurna bir yeşille salınır bu yöre, taşları çemenlenir, duvarlar yeşerir. Hepsi yağmurun seslenişinden. Hatırladığım bütün cenaze törenleri yağmurla iç içedir. Bu bölgede, tıpkı insanlarımız gibi, Nâzım’dan değiştirerek söylersek

“yağmayı şehvetle sever” yağmur. Denize paralel dağların duruşu gibi omuz omuza horona durulur. Titrer, kendine gelir ve neşe içinde bağırır insanlar; yağmuru karşılama töreni gibidir horon. Yöre insanının uyuşuk olmaması, çalışmaya meyyal oluşunda elbette yağmurun etkisi vardır. Bu bölgeden bunca sanatçının, edebiyatçının çıkmasında denizi parça parça- yağmur olarak- evin önünde çok önceden görmüş olmalarının payı var mı acaba?Yağmuru içeriden ezberlemiş insanların yurdudur Karadeniz. Öğrenilmemiştir, bilakis öğretmiştir yağmur.  İnsan geri dursa da yağmur ileri gitmekte tereddüt etmez. Bize sadece göklerden değil, yerde çığlık içinde kabaran doğadan da haber verir. Ve bu bölge insanı çok az şeyin önünde eğilir. Bunlardan biri de yağmurdur. Kitabın alt başlığı –-Yağmurlar Ülkesinde Çocuk Olmak- Emirhan Oğuz’un bir dizesinden dönüştürülerek oluşturuldu. İkinci kitabı “MyndosGeçişi”nde şöyle diyordu Oğuz:

“Gideceğimiz yeri biliyoruz/ izler var/ bizden önce bırakılmış”

Şebnem Atılgan