Röportaj | Saghar Daeiri

Röportaj / Saghar Daeiri

 

Saghar Daeiri: “Son resimlerim, insanların davranışlarıyla  çocukları ne derece etkilediklerinin vurgusudur. Maymun taklitçidir, alaycıdır, eğlencelidir.. Çocuk da aynı şeydir..”

 

İstanbul’da yaşayan İranlı sanatçı Saghar Daeiri, “Güneş Battığında Shangri-la’mı Seninle Paylaşacağım)” adlı son serisinde ulaşılamayan bir Shangri-la (cennet, ütopya) vaad ediyor.. Çocukların aileleri için aslında bir meta oldukları, ailenin elde edemediği hayallerinin aracı olarak kullanıldıkları, ideal bir hayat ve yaşamın empoze edildiği bir ilişki konu ediliyor.. Saghar Daeiri’ye göre toplumun insanların empoze ettiği bu ideal yaşam biçimi, hiç bir zaman inşa edilemedi. Elde edilemedikçe de bir sonraki nesile aktarıldı, onlardan talep edildi!

 

Son serginizin öyküsü nedir?

Hayat, zorunlu hayat, seçmeden dünyaya gelmiş olmak..

Bir toplumun üretmiş olduğu imgeler, sıkıntılar genellikle çocuklarda yansır. Farkında olsak da, olmasak da, çocuk toplumun aynasıdır. Benim işim güzelliği yansıtmaktan ziyade farkındalık yaratmaktır. Beni irdelemek için doğurmuşlar derim hep! Dilim acı ve alaycıdır. Tam anlamıyla Grotesk!

 

Sorunuzun yanıtına gelmeden önce biraz kendimden ve sanatsal temamdan bahsetmem gerekir.. Ben sosyo kültürel sanatçı olarak bilinirim. Resimlerimde hep sosyal konuları, çelişkileri ele aldım. Tüm sanatsal hayatımda resimle bir farkındalık yaratmaya çalıştım, ele aldığım her konuyla ilgili çizim aşamasına gelmeden, önce okudum, araştırdım. Kadın olmama rağmen uzun bir dönem  İran’ın kadınlarını irdeledim. Bir ülkenin  toplumuna uyguladığı ve benim ülkemdeki gibi empoze ettiği yapısal ve zorunlu düşünceler, ilk olarak kültürel olarak kadınlara ve çocuklara yansıtılır. Toplumun besin malzemesi hep kadınlar ve çocuklar olduğunu düşünerek uzun dönem İran’daki kadınları, toplumdaki yerlerini, kadınsal yansımaları ve çelişkilerini ele aldım. Genellikle “sen kadınsın, kadınları savunacaksın…” derlerdi. Ama benim resimlerimde ait olduğum toplumun kadınları,  çelişki yaşayan bir  kadın toplumu yansıması olarak görselleşir. Ben çelişki dolu bir ülkede yaşadım, her şey var ama hiç bir şey yok aslında.  İranlı kadınlar kapalı olmak zorunda ama dünyanın en çok makyaj malzemesi kullanan ve estetik ameliyatlara, modaya en meraklı kadınlardır.

 

İran’ın toplumsal konularını ele aldığımdan dolayı tehlikeli sanatçı olarak bilindim! (tabii hükümet tarafından). “Offering You A Shangri-La Like Enigma At Night Fall (Güneş Battığında Shangri-la’mı Seninle Paylaşacağım)” adlı son bireysel sergimde konularımı daha evrensel bir bakış açısıyla ele aldım. Ulaşılamayan bir shangri-la (edebiyatta cennet) var.  Bir cennet, bir ütopya. Anne babanın çocuklarıyla atılmak istediği bir hayali dünyadan bahsettim. Var olmayan bir mekan olarak görselleşen bu Shangri-la, yaklaşık üç sene sosyoloji, Freud ve psikolojiyi derinden okumamla resmedildi. Çocukların aileleri için aslında bir meta oldukları, ailenin elde edemediği hayallerinin aracı olarak kullanılan bu çocuklara iktidar tarafından ideal bir hayat ve yaşamın empoze edildiği ilişki konu edildi. Toplumun, insanların empoze ettiği bu ideal yaşam biçimi, bu cennet, hiç bir zaman inşa edilemedi. Nesilden nesile bu ideal hayat elde edilemedikçe bir sonraki nesile aktarıldı, onlardan talep edildi!

 

Ben İran-Irak savaşı döneminde doğdum, üstelik İran devriminden sonra yeni doğmuş bir ülke hayaliyle ayağa kalkmaya çalışan bir toplumun içine doğdum. Çocukların ne kadar toplumdan ve aileden etkilendiklerini en iyi ben bilirim. İnsanlardan daha ileri gittim ve maymun karakterine ulaştım. Formal olarak mecburi bir sunum değişikliği oluştu. Senelerdir tuval üzerinde çalışan bir ressamım. Bu sefer gergef (dekoratif, yuvarlak ve kullanışlı bir hobi malzemesi) kullandım. O güne kadar iki boyutlu resimlerde üç boyutlu perspektifler yaratırdım, bu seride saten yorgan kumaşı şişirip, kabartıp üç boyutlu hacimler yarattım. Bu şekilde izleyiciye serbest bir perspektif algısı sundum. Değişik açılardan bakıldığında çizmiş olduğum bebekler deformasyona uğruyorlar. Bu, insanların davranışlarıyla  çocukları ne derece etkilediklerinin vurgusudur. Maymun taklitçidir, alaycıdır, eğlencelidir.. Çocuk  da aynı şeydir benim resimlerimde. Bebekler o kadar temiz zemindirler ki.. Tam bize uygun malzeme.. Ben çocukları anne babanın ölümsüzlüğünün simgesi, anne babanın elde edemediği hayallerinin metası olarak, anne babaların yapamadığı, ulaşamadığı hayallerinin malzemesi olarak gördüm. Resimlerimde çocuklar hep acı çeker, çirkindirler. Maymunlarla rekabet ederler. Bir kısır döngü içinde birbirlerine görevlerini paslarlar. İçinde bulundukları  dünyada üretildiler, eğlendirip duruyorlar.

 

 

Çalışmalarınızın yıllar içindeki değişim ve gelişimini kendi gözünüzden aktarır mısınız?

Bu soru çok ilgimi çekti. Cevabını düşünürken mutlu olabildim. Nedenini sorarsanız, ben 12 senedir profesyonel olarak resim ve sanat hayatındayım ve hiçbir zaman bir konuyu ele alıp onun üzerinden para kazanıp, tanınmak istemedim. Bu döneme baktığımda monoton bir süreç görmüyorum en azından. Bu tam anlamıyla değişim olabilir. Bu iş cesaret ister, ama sanat demek cesaret demek değil midir?

 

Başka bir bakışla, ben Türkiye’ye gelirken açıkçası çok korkuyordum..  İran toplumundan uzaklaşacağımı, belki sosyal konulardan uzaklaşacağımı düşünüp dururdum. Ama kaygılarımın cevabını Türkiye’ye gelmekle verdim.. Türkiye’yi mahsus ve isteyerek seçtim.. İran’dan çok uzak olmamak için.. Çünkü Türkiye’deki toplumsal sorunların, dini bakış sıkıntılarının çoğunu  kendi ülkemde de yapısal anlamda yaşadım, yaşamaktayım.. Bu çelişkiler çok dikkatimi çekti ve gerçekten göç etmekle ne iyi ettiğimi farkettim. Bu şekilde hem ülkeme uzaktan hem de diğer toplumlara da daha açık bir açıdan ve geniş perspektiften bakabiliyorum. Ülkemdeki sorunlar sadece İran’a ait değil. Bu mantıktan bakabildim.

 

Okuduğum dal da çok etkili oldu, ben İran’da okula yüksek eğitim için sokulmadım, tehlikeli sanatçıyım diye eğitimime devam edemedim. İran’da Resim Bölümü’nden mezun olmuşken bu sefer başka sanat disiplinini deneyimledim. Türkiye’de yüksek lisansımı tekstil sanatlarında bitirmek üzereyim. Değişik malzemeleri deneme cesareti veren de bu oldu. Bu sanat ifademi de etkiledi.

 

Beslendiğiniz kaynaklar neler?

Benim kaynağım belleğimdir. Benim kaynağım insanların gündelik alışkanlıklarıdır. Toplumdur. Ne zaman sıradan bir toplumsal alışkanlık görürsem ona  takılırım. Belleğim hemen devreye girer.. İmgesel olarak aklımda kalır. Medya, televizyon, alışveriş merkezleri, kafeler, çocuk yapma  gibi sıradan gündelik eylemler bir gün resimlerimde ortaya çıkıverir. Bu yüzden benim resimlerimde ne fotoğraf kaynağı var, ne de önceden yapılmış bir eskiz var.. Doğrudan tuval üzerine çizilir ya da yapıt olarak ortaya çıkar. Çünkü ben çizdiğim insanların gerçek yüzlerini ya da belleğimde aldıkları formu ortaya çıkarırım ki genellikle daha grotesk bir biçim olarak ortaya çıkar.

 

Sanat ve sanatçı tarifiniz nedir?

Bu çok geniş bir soru.. Yanıtı bireyden bireye değişir. Ama bence sanat insanların cesaret edemediği işlere kalkışmaktır. Ya da insanların farkında olup, bilincine sahip olup ama gerçeklerle yüzleşemediği eylemi yapmaktır. Her zaman  yaptığım şey, insanları sıradan alışkanlıklarıyla yüzleştirmektir. Aslında her gün onları kötü bilen ama yapan, farkında olup ama umursamadıklarını ortaya çıkarmaktır. Sanat çok uzakta bulabileceğimiz bir yerde değil, çok gündelik, yakın, yanıbaşımızda olan bir şeydir bence! Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Önemli olan karşılaşmaktır.

 

Sanat – mutluluk ilişkisi nedir size göre? 

Bana göre sanat nesnesi oluşurken sevinci, sergilendiği zaman heyecan ve gururu yaşarsınız.. Seyircide gördüğünüz tepkiyi aldıktan sonra mutluluğu hissedersiniz. Tam bir tatmin anlamı bence.. Resim yaparken resimlerimin bitmeyeceğinin farkındayım. Benim resimlerim, seyirciden aldığı yüz ifadesiyle biter. İşte o zaman bu iş bitti derim. Bu yüzden ben hep sergilerimin konusuna göre müzik ve ambiyans yaratırım. Bu şekilde izleyici kendini tamamen o ortamda hisseder, tepki vermeye başlar. Benim için duvar üzerinde güzel bir resim olsun, insanlar alkışlasın, evinin dekorasyonuna uysun, alsın götürsün assın konusu değil.. Önemli olan farkındalık yaratmaktır. Seyircinin ağlaması pahasına olsa bile katlanırım..

 

Son sergimde yapmış olduğum müzikle, o ambiyansa dahil olan gelen insanlar, kendilerini gerçekten o soyut dünyada hissettiler, kimi ağladı, kimi sinirlendi, kimi güldü, kimi bebeklere acıdı, kimi acımasızca dedi, kimi maymunları bizim eski cumhurbaşkanımıza (Ahmedinejat’a) benzetti, kimi de “ben kötü bir veliyim” dedi.

 

İran’ın AVM’leri  serimde tüketim ve abartılı hayatı ortaya çıkarmamın yanısıra topuklu ayakkabı ses efektiyle rahatsız edeci bir ambiyans yarattım. Bu şekilde insanlar sıradan gündelik eylemleriyle karşı karşıya geliyor. Benim tam istediğim şey bu: Karşılaştırmak! Yüzleştirmek! Duyulmayanı duyurmak, görülmeyeni göstermek…

Benim için sanat bunu ifade ediyor.

 

“Ben sanattan anlamıyorum” lafı hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Bana kalırsa, tarih boyunca sanattan anlamak için çok çaba sarf edilmiş! Ama hala insanların karmaşası kadar bilinmeyen bir kavram.. Demek ki sanattan anlamak kolay iş değil.

 

Bu cümlenin yanıtı olarak birisine bir şey söylemem gerekirse “sanattan anlamak zorunda değilsin çok yorma kendini” derim.. Bu konuya kafa yoran bir dolu düşünür,  eleştirmen var. Kısacası bir şeyi sevdin mi? İçine hitap etti mi? O senin sanatsal algına hitap etmiştir.. Gönlünü ve zevkini tatmin eden senin sanatındır..

Bence sanat her insanın algısıyla değişen bir kavramdır. O yüzden sanat eserlerimin açıklamasını yapmaktan yana değilim, bundan çok hoşlanmam. Herkes kendi istediği, kendi belleği ve kendi algısına göre anlasın. İnsanların algısına saygı duyarım.

 

İstanbul’unuzu beş duyunuzla tarif edin desem…

Çok değişik bir soru.. Hani gözüm doydu derler ya! O bende İstanbul’u ilk gördüğümde oldu. İstanbul’u görünce gözüm doydu, yeşillik koktu.. Resimlerimde daha çok doğadan esinlenmeme sebep oldu, belleğim yeşerdi.. Kahve koktu, ama kahvenin etkisi kadar sakin değil bu şehir! Küllerin altındaki yangın gibi dokundukça yakıyor.. Ama her haliyle tadı hala güzel.. Tatlı!

 

İstanbul  için bir hayal projeniz var mı?

İstanbul için çok hayallerim var aslında. Sempatik bir rum evinde atölye yapmak en büyük hayallerimden biri..

 

Proje kapsamında ise açıkçası, İstanbul’u uzun zamandır mercek altına aldım. İncelemekteyim. Edebiyatından tutun, tarihi ve siyasetine kadar.. Tabii sanat tarihiyle ilgili çok okuyup araştırmam gerekiyor. Çok büyük interaktif bir proje düşünüyorum. Geleriye gerek duymadan toplumsal odaklı bir kamusal sanat projesi var aklımda. Yıllardır eleştirdiğim halkın, toplumun benim ayağıma geleceklerine, ben onların ayağına gitmeyi istiyorum. Bu aslında büyük bir fantazi değil, çok da uzak bir hayal değil..  Zaman gerektiren bir proje.. Bu konuda avantajlı olduğumu düşünüyorum. İstanbul’u bir yabancı olarak yukarıdan görebilmek, gözlemlemek, aynı zamanda kendi ülkesinin siyasi, dinsel ve toplumsal deneyimlerinin  İstanbul’la bir çok ortak noktası olan İranlı bir sanatçı olarak aktara bileceğimi düşünüyorum.

 

Röportaj: Ayşe Gülay Hakyemez