Röportaj

dfot

 

İstanbul Boğazı, Seine ve Rhône nehirleri üzerinde iki fotoğraf sanatçısı ve bir sergi …

« Köprüden Köprüye »

Sainte Pulchérie Lisesi’nin Od’A-Ouvroir d’Art Sanat Galerisi’nde 

21 Kasım’da açılacak “Köprüden Köprüye” fotoğraf sergisi  

biri Türk, diğeri Fransız iki sanatçıyı bir araya getirdi. 

Boğaziçi ve Haliç Köprüleri ile yakaları birbirine bağlanan İstanbul’da  Tristan ve Emine ile kendi kurdukları  kültür ve sanat köprüleri  hakkında konuştuk:

Emine Akbucak 

Paris’in 5. Bölgesi’ndeki Dauphine sokak, 10 numaralı dairesine çok yakın Pont Neuf köprüsünü, Seine nehrine yansıyan, kıyılardaki değişken renklerle fotoğraflamış. Suyun hareketleri,  kabarma ve çekilmesiyle ilgilenmiş. Köprüden sarkarak, suyu ve etrafını seyre dalarak, üstünden geçerek.. 10 yıl süren bu çalışma düşsel bir yolculuk

Tristan Zilberman 

Eski bir asma köprünün yenilenerek Himalaya yaya köprüsüne dönüştürülmesini görüntülemiş…

Eski bir köprünün yeniden hayat bulmasını, değişimi ve dönüşümünü çevresiyle birlikte sunuyor…

 

Emine ve Tristan, Türkiye ve Fransa arasında sergi sayesinde bir köprü kurdunuz. Bu ortak konuyu size ilham eden nedir?

 

 

 

EA (Emine Akbucak)- Saint Pulchérie Lisesi Od’A Sanat Galerisi sorumlusu Julide Bigat benim su ve yansımalar üstüne yaptığım çalışmalarımı biliyordu.  Tristan Zilberman ile birlikte çalışmamızı önerdi. Fotoğrafa olan yaklaşımlarımızın beğenileceğini, gerçekten ilgiye değer olduğunu düşünüyordu. Yeni sanatçılar tanımayı, yeni deneyimler edinmeyi hep sevmişimdir. Tristan’ın çalışmalarını gördüğümde çok beğendim. Yıllarca Fransa’da yaşamış bir sanatçı olarak, başka milletlerden, değişik kültürlerden sanatçılarla iletişimim kuvvetlidir zaten.  Birlikte çalışmaktan çok haz duyuyorum; insanın ufkunu genişleten türden deneyimler yaşatıyor bu karşılaşmalar.. Her iki taraf için de..

 

 

 

TZ (Tristan Zilberman) – Sainte Pulchérie Lisesi Fransızca Genel Koordinatörü Jean-Michel Ducrot, öğrencilere bir sunum yapmam için benimle bağlantıya geçti. İstanbul’da geliştirebileceğim bir tema etrafında düzenlenecek bir fotoğraf sergisi aracılığıyla,  öğrencilerle fotoğraf dili üzerine bir çalışma gerçekleştirmemi arzu ediyordu. O dönemde, bir köprünün  restorasyonu ve o köprünün asma köprüye dünüştürülmesiyle ilgili bir foto-röportaj gerçekleştiriyordum. Fransa’nın güneyinde Rochemaure’de, Rhône nehri üzerinde yer alan bu eski köprünün rehabilitasyonu bir kitap konusu olacaktı. İki yakayı  -ki söz konusu İstanbul olunca iki kıtayı-  birbirine bağlamasından ötürü konu olarak köprünün, İstanbul için çok uygun olacağını düşündüm.  Ardından Jülide Bigat bu sergiyi köprüden fotoğraflar çeken Emine Akbucak ile birlikte açmamı teklif etti. Köprü, bu kez de ikimizin çalışmaları arasındaki bağ oldu.

 

 

 

 

Fotoğraf geçmişlerinizden bahsedebilir misiniz? 

 

 

 

EA-  Fotoğrafla tanışmam 10 yıl öncesine dayanır. O yıllarda sinemayla uğraşıyordum ve kendi filmlerimi yapmak istiyordum. Işığı, kompozisyonu daha iyi öğrenebileceğim bir araç olarak görmüştüm fotoğrafı. Yakın bir arkadaşım benim bu heveslerimi duyunca bir gün elinde bir fotoğraf makinasıyla, « Emine bunu senin için aldım » diyerek çıkageldi. Pentax marka analog bir makinaydı. İlk denemelerimi, bu makinayla yaptım. Makinaya alışmak ve onun bana sunduğu, sunmadığı olanakları algılamak için, ilk zamanlar çok film kullandım. Sonuç itibariyle fotoğraf makinasıyla kamera teknik olarak aynı prensiplere sahiptir. Fakat fotoğraf makinasıyla  ışığı algılamak daha öğretici, sonuçları itibariyle de daha kısa bir yoldu benim için. Tüm bu öğrenimlerimi sinemaya aktarmayı planlıyordum. Bu sayede gözlem yapmayı öğrendiğimi söyleyebilirim. Zaten seyre dalmak her zaman hoşuma gider ve artık bunu fotoğraf çekmek için yapmaya başlamıştım. Sonrasında fotoğraf bende adeta bir tutku oldu ve bir süre için sinema ikinci planda kaldı.

 

 

TZ : Fotoğraf tutkum 1995 yılında başladı. Bu tutkuyu tetikleyen ne oldu? Tereddütsüz, seyahatler… Bilinmeyen evrenler için duyduğum hayranlık, yeni ortamlar ve manzaralar karşısında hissettiğim duygular, kimi karşılaşmaların büyüsü… Bunları paylaşma ihtiyacı duydum. Ben, ne gerçek bir hikaye anlatıcısıyım, ne de gerçek bir yazar; ben fotoğrafı seçtim. Seyahatlerim süresince fotoğrafın farklı iletişimler kurmak, etkileşimlere girmek ve yolculuklar etmek için harika bir araç olduğunun farkına vardım. Fotoğraf makinem sayesinde, gezdiğim bütün ülkelerde çok sayıda insanla tanıştım. Benim için fotoğraf, başka fotoğrafçılarla da tanışmak anlamına geliyor. Paylaşım, karşılıklı zenginleşmekle eş anlamlı… Bu düşünce başlangıçta beni bir fotoğraf kulübüne yakınlaştırdı, ardından da kolektif çalışmalara ve özellikle de 2010 yılından bu yana bir parçası olduğum «UneParJour» fotoğraf kolektifiyle çalışmaya yönlendirdi. Bu kolektifin üyeleri, her gün, o gün çekilen bir fotoğrafı internette paylaşıyorlar. Bütün bu «Günün fotoğrafları» www.uneparjour.org adlı sitede yayınlanıyor. Ben de, fotoğrafa adadığım dijital ve sanatsal baskı atölyeleri, sergi salonu ve staj merkezi Fabrique de l’image’ı 2011 yılında kurdum; www.fabrique-image.fr

Fotoğraflarınıza bakıldığında güçlü bir estetik  görülüyor; gerçek bir grafik çalışma ve temaya duyduğunuz sevgi var.  Köprülerle özel bir geçmişiniz var mı? Sizin için anlamı nedir? 

 

EA : Paris’te Pont Neuf Köprüsünün hemen yanı başında yaşadığım yıllarda her gün bir yakadan diğerine gitmek için üstünden defalarca geçiyordum. Köprü ve  sahip olduğu manzara beni çok etkiliyordu, etrafını çevreleyen sularının renkten renge girmesi, her gün başka bir ışık altında sanki başka bir kıyafet giymiş hissi uyandırıyordu bende. Seine Nehri’nin suyu bazen hızlı, bazen çok yavaş akar.. Kimi zaman ne yönde aktığını bile kestiremezsiniz. Sanki büyülü gibi.. Sessizce önünüzde akar gider. An itibariyle bir çok değişik hisler vermiştir bana. Köprüler ve üzerinde kuruldukları nehir ya da dere sularının manzaraları o gün bugündür hep ilgimi çekmiştir.

 

TZ : Eski Rochemaure Köprüsü, bölgenin bütün fotoğrafçıları tarafından bilinmektedir. Çünkü çok güzel fotoğraf veren bir köprüdür. Uzun yıllardır bu köprünün yenileneceğinden söz edilmekteydi. Via Rhône Projesi (Leman Gölü’nü Rhône Nehri’ni takiben Akdeniz’e bağlayan bisiklet yolu) bu projenin de hayata geçmesine olanak verdi. Bu şantiyeyle ilgili bir röportaj yapacağımı öğrendiğimde, insani yönünü öne çıkartmaya karar verdim. Ben de uzun yıllar şantiyelerde çalışmıştım. Bu nedenle çalışmaların zorluğunu biliyordum. Zorlu görevlerinin akrobatik yönünü göstermek istedim. Bu projeyi izlemekten büyük keyif duydum. Proje süresince -örneğin eski kabloların kesilip yenilerinin bağlanması esnasında olduğu gibi-  duygu dolu anlar yaşadım. Bunlar, insanların yaratıcılıklarını kullanmalarını gerektiren ince işler… Böyle anlarda işin zorluğunun farkına varılıyor.

 

Tristan sen siyah-beyaz, Emine sen de renkli fotoğraf çekiyorsunuz.. Bu seçiminizi etkileyen faktörler nedir ?

 

EA : Fotoğrafla ilgilenmeye  başladığımdan beri renkli film kullanıyorum. Kompozisyonları renk temeline  oturttuğum çok fotoğraf çekmişimdir. Sonuç itibariyle estetik anlayış olarak soyut fotoğrafa daha yakın çalışmalar yapıyorum. Soyutlama, temelinde renklerle ifade bulan bir alan.

 

TZ : 10 yıldır bu köprü üzerine çalışıyorum. Hazırladığım röportaj sırasında şantiye alanını neredeyse her gün fotoğrafladım. Ardından, kitabın oluşturulması amacıyla fotoğraflar üzerinde çalıştım. İstanbul’daki “Köprüden Köprüye” Sergisi için fotoğrafları tekrar ele almak ve farklı bir şekilde sunmak istedim. Çalışmada, iplerde asılı adamlarıyla şantiyenin olağanüstü yanını öne çıkartarak çizgesel yönünü göstermek istedim.  Siyah ve beyazın, birbirlerine yeterince kontrast bir biçimde, dramatik, bir o kadar da ebedi bir boyut kattığını fark ettim. Fotoğrafların siyah-beyaz olmasını istedim çünkü fotoğrafa başladığım yıllar, analog fotoğraf yıllarıydı ve o zamanlar yalnızca siyah beyaz fotoğraflar çekerdim. Bir süredir, renkli fotoğrafları, siyah beyaza dönüştüren ve fotoğraflarda analog fotoğraf döneminin kontrast ve dokusunu yakalayabildiğimiz yeni yazılımlar ortaya çıktı. Yeni yöntemleri  denemeyi seviyorum. Bu siyah-beyaz çalışmanın dışında, renkli bir kaç fotoğraftan oluşan ve şantiyenin gelişimini gösteren bir fotoğraf serisi eklemeyi istedim. Her seri sürecin farklı bir aşamasını gösteren sabit bir noktadan çekilmiş fotoğraflardan meydana geliyor.

 

Yakaları arasında köprüleri bol İstanbul’da köprü teması  birçok  sanatçı tarafından işlendi. Siz yeni ne katacaksınız?

 

EA : Bu doğru.. Köprünün çok güçlü bir sembolik değeri var. Geçişin, karşılaşmanın sembolü. Dünya şehri İstanbul’u doğuyla batıyı birleştiren bir sembole dönüştürüyor. Tema şüphesiz yeni değil. Fakat biz sanatçılara ilham olmaya devam ediyor. Tristan ile beraber iki kültürün karşılaşmasına  estetik bir yaklaşım sunmamızı sağladı.  Sanatçı kimliğimin Seine Nehri ve Parizyen anılarımla, halen demir attığım şehir İstanbul’da tekrar yüzleşmemi sağladı. Tristan’ı ise Fransa’nın küçük bir şehrinin köprü fotoğraflarında  o çok kişisel bakışını ortaya koydu. Etkileyici ve güçlü bir görüntüleme… Birbirine cevap veren,  farklı odaklarda iki albüm n etrafa bakmışım. O, köprünün ayaklarından, ben köprünün üstünden bakmışız. Olanı vermiyoruz, ötesine geçmişiz. Böyle olması ilginç zaten !

 

TZ : Her fotoğrafçı duyarlılığı doğrultusunda kendi bakış açısını katar. Daha « iyi » çekmek diye bir şey yoktur, yalnızca daha farklı çekmekten bahsedilebilir.

 

İkiniz arasındaki köprü neydi? 

 

EA : Bence ikimiz arasındaki köprü yine bir köprü…  Farklı zamanlarda farklı coğrafyalarda Tristan ve ben aynı konuyu işlemişiz. İkimizin yaklaşımları  birbirinden farklı ve bu farklılıklar çerçevesinde geliştirdiğimiz diyalog sayesinde birbirimizi tanıma fırsatımız oldu.

 

TZ : Ben de, fotoğrafın aramızda bir köprü görevi gördüğünü ekleyeceğim. Fotoğraf makinemin her zaman, başkalarıyla tanışırken bir pasaport görevi gördüğünü söylerim. Bu proje de, bu fikrimi doğruluyor.

 

Fotoğraf üslubu olarak sizi birleştiren ve ayıran şeyler ne?  

 

EA : Öncelikle konu ortaklığı bizi bir araya getiren unsur. Söylediğim gibi aynı konuyu farklı bakış açıları kullanarak işlemiş olmamız. Bu aramızdaki yaklaşım farklılığını ortaya koyuyor. Tristan daha çok belgesel fotoğraf anlayışı içerisinde siyah-beyaz karelerle sunuyor çalışmasını. Uzun soluklu bir çalışma olduğunu fotoğraflara bakınca görüyorsunuz.  Benim calışmalarımın eksenini renk, ışık, gölge oyunları  ve grafik yaklaşımlar oluşturuyor. Tristan’la benzeştiğimiz noktalardan birisi de yine grafik etkinin ağırlıklı olarak fotoğraflarda kendini göstermesi. Bunun dışında benim çalışmalarımda soyutlamalar daha ağır basmakta.

 

TZ : Emine’nin bana göre daha sanatsal bir yaklaşımı olduğunu düşünüyorum. Ben kelimenin tam anlamıyla kendimi röportaj yapan, yaptığı röportaja dengeli ve çizgesel yapı kazandıran bir fotoğrafçı olarak görüyorum.

 

İstanbul ile ilişkiniz nasıl? 

 

EA : İstanbul benim için büyüleyici bir o kadar da zor bir şehir. Paris’ten sonra fotoğraf gözüyle bakmaya başladığım ikinci şehir. 7 tepe üstüne kurulmuş olması, coğrafik  konumu itibariyle getirdiği bir takım zorluklar var. Bu çerçeveden bakınca uzun soluklu gözlemler yapmaya ihtiyaç duyduğumu söyleyebilirim. Fotoğraf çekerken güneşin konumunu, ışığın geliş açılarını hesaplamak durumundasınız. Bu anlamda ışığın en uygun olduğu saatte tepenin hangi yamacında olduğunuz çok önemli.

 

TZ : İstanbul’a 1996 yılında gelmiştim. O dönem fotoğraf çekmeye daha yeni başlamıştım. Bu şehri neredeyse 18 yıl sonra yeniden keşfedeceğim için çok mutluyum.

 

İstanbul nasıl bir köprü sizce? 

 

EA : İstanbul jeo-politik konumu itibariyle çok önemli, ülkeler ve kıtalar arası bir çok bağlamda köprüler kuran kozmopolit bir şehir. Bu birçok avantajı da beraberinde getiriyor. Dünya geneline bakınca kültür  başkentleri içerisinde önemli bir yere sahip. Örneğin, bir Paris veya New York gibi şehirlerle kıyaslanabilecek aşamalara gelmesi an meselesi. Kendi görüşümü belirtmem gerekirse sanat merkezleri olarak bugüne kadar öne çıkmış birçok şehir varken, bu merkezler bir süre sonra değişecek ve bu anlamda İstanbul, önemli bir sanat merkezi olacak. Son yıllarda gördüğümüz ve yaşadığımız da bunu kanıtlar nitelikte. Uluslararası çapta yapılan bir değil, birçok sanat fuarına ev sahipliği yapmasını örnek olarak verebiliriz.

 

TZ : Fransa’dan baktığımda İstanbul, benim için Doğu ile Batı arasında bir köprü. İstanbul’un köprüleri ve mimari çeşitliliği bu sembolik yönünden öte, şehrin tarihini dile getiriyor.

 

İstanbul sizi fotoğraf olarak nasıl besliyor? 

 

EA : Birçok kültürün bir arada yaşadığı bir megapol olan bu şehirde konu sıkıntısı duymayacağınız aşikar.

 

TZ : Bir Batılıya 1000 camiili şehir, Doğu’nun büyüsünü çağrıştırır. Bu şehri yeniden gezmek için can atıyorum.

 

İstanbul’da bütün gözler 3. Boğaz Köprüsü yapım projesine çevrilmişken siz neler düşünüyorsunuz ? Bu şehircilik projesini duymuş muydunuz ?

 

EA : 3. Köprü ve Kentsel Dönüşüm adı altında yapılan birçok projenin ekolojik dengeyi ciddi anlamda bozacağını düşünüyorum ve bu tür yapılanmaları onaylamıyorum. 3. Köprünün yapım alanı olan Kuzey Ormanları  İstanbul’un çevresinde var olan tek oksijen kaynağı. Çevresel etkenler göz önünde bulundurulmadan kalkınma adı altında geliştirilmiş bu türden projelerin zaman içerisinde çok daha büyük yıkımlara sebebiyet vereceği kaçınılmaz. Köprü güzargahında bulunan ormanlık alanların yıkımı bir yana, çevresinde oluşacak olan diğer yerleşim alanlarının da yapımı oradaki ormanları tamamiyle yok olma riskiyle karşı karşıya bırakıyor. Bu türden tahribatların insan hayatına uzun vadede hiçbir getirisi olmayacağı gibi doğal yaşam alanlarından giderek uzaklaştırılan insanın da doğasının bozulacağını düşünüyorum.

 

TZ : Boğaz’a üçüncü bir köprünün yapılacağından haberdar değildim. Bu sergi eğer bu konunun gündeme gelmesi ve tartışılmasına neden olacaksa bu, sergiyi daha anlamlı kılar! Demek ki sergiye «Şantiyeden Şantiyeye» adını da verebilirmişiz.