Motto Tasarım | Mehmet Aksoy

dfot

Sanata ve sanatçıya verilen değerin yavaş yavaş kaybolduğu şu günlerde aslında sanatı anlamak çok da güç değil. Mehmet Aksoy’un da dediği gibi, ‘Kendini bulma macerasıdır sanat aynı zamanda…’

Mehmet Aksoy’un atölye evini ziyaret etmek üzere Polonezköy civarındaki Cumhuriyet Köyü’ne gittik. Daha eve girmeden dış kapının önünde devasa bir heykel karşıladı bizi. İnanılmaz derecede etkileyici olan bu heykelin önünden belki de defalarca geçmiş ve merak etmişsinizdir. Mehmet Aksoy, Türkiye’nin yaşayan en eski heykeltıraşlarından ve en değerli sanatçılarından. Kendisi son günlerde  Kars’ta yaptığı ‘İnsanlık Anıtı’ ve bu anıtın yıkılma girişimiyle de  gündeme  gelmişti maalesef. Milletçe sanatı anlamak zorunda olmasak da en azından saygı göstermeyi umarım tez zamanda öğrenebiliriz. Neyse ki etrafımızı saran bu gerçekdışı devasa heykellerin arasında olumsuz olmak çok da kolay değildi. Mehmet Aksoy’un  samimiyeti ile evin büyüsü birleşince sohbetimiz  umut dolu,  zaman da güzelliklerin izinde akıp gitti. Biz henüz girişteki heykelin etkisinden kurtulamamışken attığımız her adımda  biraz daha heyecanlanıyor, karşımıza çıkan peşi sıra heykellerin hikayelerini dinlemek için sabırsızlanıyorduk. Tam 14 yıldır yaşadığı bu atölye evi, Mısır mitolojisinde kutsal olarak bilinen ‘scarabaeus’ böceği formunda tasarlayıp inşa etmiş meğer. Evin içinde de sanatçının geçmişten bugüne yaptığı heykeller yer alıyor.

Adeta ev bir böceğin gözünden hayata bakışı misali, yerden göğe uzanan camlar ile kendinizi bambaşka bir dünyada misafir gibi hissetmenize yol açıyor. Burada her detay tek tek düşünülmüş ve tasarlanmış. Bahçedeki büyüklü küçüklü heykeller insanlık tarihine ve mitolojiye referansla yapılmış. Öğreniyoruz ki heykele, ilkokul hocasının desteğiyle başlayan sanatçı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’ne giriyor. Resim ve heykel olmak üzere iki bölümün sınavına giren Aksoy, Akademili oluyor. Meğer heykele olan yeteneğini Şadi Çalık keşfetmiş ve bir Venüs heykelinin aynısını yaptığında Şadi Çalık ona heykeltıraş olması için tüm desteği vermiş. Mehmet Aksoy, bir şeyin ne zaman heykel olup ne zaman olmadığını da Şadi Çalık’la birlikte çalışmalarından öğrendiğini belirtiyor. ‘’Bir figür anlam kazanmaya başladığında ışıklar öyle düşer, o zaman olur’’ diyor.

Mehmet Aksoy’a, ‘Mimaride öne çıkan şey ne olmalı?’ diye sorduğumuzda ise bize şöyle yanıt veriyor ‘’Mimaride her zaman gözetilmesi gereken şey; içerik, biçim, fonksiyon ve estetik olmalı. Bütün bunlar bir araya gelince iyi bir mimari olabiliyor.

Heykeltıraş olunca da heykellerin ile bir arada olmak istiyorsun, yani atölye eve yakın olmalı hatta içiçe olmalı’’ diyor ve ekliyor, ‘Biz konsantre çalışıyoruz, bir heykele konsantre oldun mu 24 saat onu düşünüyorsun, hemen her saat müdahale etmek isteye biliyorsun. Kahvaltı öncesi gidip göz atmak, aklına gelenleri aktarmak istiyorsun. Atölye ayrı ev ayrı olduğunda ise bir kopukluk oluyor konsantrasyonda.”

Burasının şehirden uzak ama bir o kadara da yakın olmasının büyük avantaj olduğunu belirten Mehmet Aksoy, beş dönüm olan bu araziyi tarla halindeyken almış. Ve işin en keyifli yanı yani ‘form verme’ aşamasına geldiğinde ise hikayesini dinlerken etkilenmemek elde değil. Evin hemen önünde bulunan havuz ise farklı tasarlanmış. Aslında onu yansıma havuzu gibi düşünebiliriz. Evi karşınıza aldığınızda çıkan görüntü büyüleyici, adeta ev topraktan kopuyor ve havalanıyor.

Bozulan insan–doğa ilişkisine de gönderme yapan bu binaya girdiğinizde ayrılmak istemiyor, o muazzam heykellerin hikayelerini tek tek dinlemek istiyorsunuz. Bir süreliğine de olsa dış dünyanın gürültüsünden  soyutlanıyor olmanız ayrı bir huzur veriyor insana. Mehmet Aksoy’a bu olağanüstü evinin kapılarını  açtığı ve tüm samimiyeti ile bizleri misafir ettiği için tekrar çok teşekkür ediyoruz.Umarız tez zamanda yeniden bir araya gelir ve sohbet etme şansı yakalarız.