Modada ”Gerçeküstücülük” | Bast Moda

Modada  ”Gerçeküstücülük”

Sanat ve modanın birbirini beslemesi yeni bir şey değil. Ama bu denli farklı bir sentezin çıkması son on – onbeş yıllık bir hadise. Hele ki son birkaç seneyi düşünürsek…

Moda, ilk modern sanat akımı olarak kabul edilen “izlenimcilik”le ortaya çıkıyor; dışavurumculuk, gerçeküstücülük, fütürizm gibi birçok sanat akımıyla da gelişiyor… Modayla sanatın gerçek anlamda etkileşimini ise gerçeküstücülük akımında görüyoruz.

Moda tasarımcıları ve sanatçıların ortak eserleri adına  1937’de Salvador Dali ve Elsa Schiaparelli’nin ortak tasarımı “Istakoz Elbise” en iyi örneklerden…Yani günümüzün “ collaboration” mantığı o zaman da mevcuttu, tek eksikle; EGO. Zamanla, sadece sanatçıların eserleri, efsane moda tasarımcılarının ikonik parçaları da sanat eseri değeri görmeye başladı.

Yves Saint Laurent’in ressam Piet Mondrian’ın tablolarından esinlenerek tasarladığı “Mondrian elbisesi”, belirli aralıklarla yeniden modanın odağına giriyor ve birçok tasarımcı ve marka tarafından yorumlanıyor.

Teknoloji ilerleyip, çağ değiştikçe, sanat akımlarından ve dönem sanatçılarından alınan ilham da onun yansıması olan kıyafet ve aksesuarlar da değişiyor.

Londra Victoria & Albert Museum’daki Alexander McQueen“Savaga Beauty” retrospektif sergisi bu gelişim ve değişimi çok iyi açıklıyor. McQueen, mezuniyet defilesini sunarken bu kadarını hayal edebiliyor muydu bilmiyorum, aslında biliyorum; her tasarımcı hayal eder ama gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini yaşadıkça görür. Belki de hayalinden fazlasını kısa sürede gördüğü için bir anda vazgeçti hayatından. Yüzyılda bir defa dünyaya gelen sihirli elleri olan bir adamdan bahsediyorum. Birçoğumuzun önünü ve aklının sınırlarını açan birinden…

Her yaptığı defilede şaşırtacak bir unsur koyabilmek herkesin harcı değil, hele ki dünya genelindeki Moda Haftalarının ardından Istanbul Fashion Week’i incelediğimizde…

Hieronymus Bosch’un az sayıdaki tablosuna baktığımızda, Alexander McQueen’in gördüklerini görmediğimiz kesin. Belki biraz Goya, biraz Klimt, biraz Caravaggio. Geçmişi, 15. Ve 16. Yüzyılların resimlerini, sıradışı figürlerini, doğum-yaşam-ölüm-ölüm sonrası yaşam, cennet – cehennem temalarını kendine göre yorumladı kıyafetlerinde. Özgürlüğe ve ölümden sonraki yaşama olan inancını kuş tüyleriyle ve insan-hayvan birleşimi “Hybrid” görüntülü catwalk showlarıyla pekiştirdi. Hayatı biraz olsun tiye almanın yolu, modellerin tiyatral suratlarıydı, gerçeküstü siluetleriydi.

Eskrim sporunu, onun tasarladığı metal maskelerle, hamam terliklerini ise  yüksek topuklu kafesli ayakkabılarla sevdik. Metal müziğin simgesi olan kurukafaları, zımbaları ve iskeletleri sevmek için, onun koleksiyonunda görmeyi bekledik.“İçinden ne geliyorsa onu yap ve anın tadını çıkar!”mottosunu bize en yakın arkadaşı Isabella Blow ile sundu. Kimsenin bakışı umrunda olmadan giy ve çık! Her şeyden önce “kendin”için istediğini yap mantığını sevdirdi ler. Başkasının değil kendi hayatlarının “figüranı” ol dukları için, ikisi de yaşamlarına son vermeyi seçti. Böylece ruhları daimi özgür olacak ve onlar hayatlarının “Aktörü&Aktristi” olarak kendi seçtikleri dünyada yaşayacaklardı.

Çok gotik bir yazı gibi görünse de işin özü aslında son paragrafta gizli. Hayatta yapmak istediğiniz hiçbir şeyi ertelemeden, doğru ve yanlış diye düşünmeden denemeye değer olduğunu bilerek yaşamak en iyisi. Kararlar sizi tökezletebilir de, koşturabilir de. Bunun cevabını varsayımlarla değil, deneyerek görebilirsiniz. Biraz cesaret ve risk almak bunun kilit noktası. Şans ise olmazsa olmazı! Hayata bir defa geliyormuş gibi düşünerek, dilediğinizi öncelikle “ kendiniz” için yapacağınız günler dileğiyle…

Begüm Akdoğanlar