Küçük şeylerden mutlu olanlar

Küçük şeylerden mutlu olanlar, araştırmayı ve keşfetmeyi sevenler:

küçük heyecanları, yaşamın ve mekanların ritmini, hissettirdiklerini, enerjisini, ve bunları paylaşmak hiç gelir mi aklınıza?

Seneler önce  bir kola reklamının, ‘Ask for more’ solganını her duyuşumda düşünürdüm. ‘Ya bana daha azı yetiyorsa? Kolayca heyecanlanabiliyorsam?’ Benim için mutluluğu istemek dahi, mutlu olmak için ilk büyük adımdı.

Bense küçük mutlulukları yaşamak, yaratıcı ve üretken bir geçirmek, kısır döngülerle monotonlaşan hayatımıza, duyularımızla renk vermek aslında çok kolay. Bir çanta ve fotoğraf makinası alın yanınıza. Unutun cep telefonunu, online haritaları, gps’i… Girmediğiniz sokaklara sapın, mahalleli ile sohbet edin; bakkaldan küçüklüğünüzde yaptığınız gibi marshmellow, gofret, ciklet alın…

Fransız yönetmen Jean Pierre Jeunet’nin ünlü filmi Amèlie’de olduğu gibi. Amèlie’nin küçük şeylerle ne kadar mutlu olduğunu anlattığı sahne gelir hep aklıma. Kimsenin dikkat etmediği ayrıntılara dikkat edişi, elini bir pazarda bakliyat çuvalına daldırdığında parmaklarının ucunda taneleri hissedişi ve bir tatlı kaşığı ile crem brule’nin kabuğunu kırdığında duyduğu lezzeti çağrıştıran sesle gülümsemesi, kendi kendine aptalca sorular sorarak mutlu oluşu…

Sokaklarda yürüken, normalde es geçeceğiniz detayların fotoğrafını çekin, en saçma görünenlerin bile. Asla girmeyeceğinizi düşündüğünüz mağazalara girin, asla konuşmayacağınızı düşündüğünüz insanlarla sohbet edin, kartvizitler, kartpostallar toplayın. Hatta reklam broşürlerini bile… Keşfiniz esnasında topladığınız materyaller ile yaratıcılığınızı ortaya dökebilirsiniz. Bir albüm ya da kolaj çalışması yapabilirsiniz. Bu aynı zamanda bir nevi günlüğe, hatta Artist’s book a dahi dönüşebilir.

Beslenme tercihleriniz ya da zorunluluklarımız ne olursa hepimiz arada limitleri aşmadan şımartılmayı hak ediyoruz. Bir kadeh kırmızı italyan şarabı, bir parça mis gibi fransız peyniri, küçük porsiyonlu dev lezzetlere en kolay örneklerden. Bazen diyetlerin ya da kısıtlamalarının sayesinde anlarız bir çok tezzetin kıymetini.  David Mackenzie’nin filmi Perfect Sense buna çok güzel bir örnek.

Bir virüs salgını yüzünden insanlar yavaş yavaş duyularını yitirmeye başlarlar. Önce koku alma sonra tad alma ve zamanla diğerleri… Her duyu kaybının ardından insanlar duruma ayak uydurmaya, bir duyunun yerini alabilmesi için diğer duyuları daha çok uyarma yoluna giderler. Birini kaybettikçe diğerinin gücü daha da artmaya başlar böylece de, duyu organlarının aslında ne kadar da önemli olduğunu acı bir şekilde fark etmeye başlarlar. Her istediğinde tatlı yiyemeyen bir şeker hastasını düşünün. Bir şeker hastasının, yalnızca arada bir yiyebildiği tatlıdan alacağı zevk, sürekli tatlı tüketen birinin aldığından elbette çok daha fazla olacaktır. Daha kıymetlidir çünkü. O an hiç bitmesin ister. Her kaşık ayrı bir bayramdır. Kısıtlamalar her zaman o kadar da kötü değildir yani…

Delinmesi çok zararlı olmayacak kuralları ufak ihlallerden duyulan haz insanoğlunun doğasında var.Suya daldığınızda tuttuğunuz nefesin ardından, su üstünde hışımla aldığınız taze nefesi düşünün. Çok gürültülü bir ortamdan sessiz bir ortama geçtiğinizdeki huzur hissini ya da… İşte hatırlatmak istediğim tam da bu.

Detaylar, küçük zevkler, ritimler, bulunduğun şehirde ya da kasabada hayatın renkleri… Kaybetmeden farkına varabilmek bazı şeylerin. Hep sahip olduğumuz şeyleri yeniden keşfetmek. Hayatı, hislerinizi, detayları, küçük şeylerden mutlu olabilmenin güzelliğini ve huzurunu yeniden yakalayın.

 

Sinem Samuray