OCAK 2014 ARŞİV

dfot

 

KARAKÖY’E “BANDO” GELDİ

İstanbul’un son dönemlerdeki en hip semti Karaköy’de açılan Bando Cafe sayesinde buralara yolumuz daha çok düşecek gibi…

1950’li yıllara dayanan bir binada yer alan Bando Cafe vintage aksesuarlarıyla sizi geçmişe götürürken, sanat ve lezzeti ise sizlere bir arada sunuyor. Sezona hızlı bir giriş yapan Bando Cafe, sıcak ortamı ve kendine özgün tarzıyla bu sezon çok iddialı.

Executive Murat Köroğlu’nun sizler için hazırladığı zengin Bando Menüsünde kahvaltı olarak menemenden, omlete, french toast’tan, bruschetta ‘ya kadar aradığınız her şeyi bulabilirsiniz. Özel olarak harmanlanan kahveleriniz ise kahvaltınızda sizlere eşlik ediyor olacak.

Aynı zamanda özel olarak seçilmiş organik ekmeklerle hazırlanan dolu dolu sandviçler ise alışkanlık yapabilir şimdiden uyarıyorum!

Bu karakter sahibi Cafe de akşamları arka fonda piyano eşliğinde Murat Köroğlu’unun sıra dışı yemekleriyle lezzet keşfine çıkabilirsiniz… 

 

 

 

 

dfot

 

MOTTO TASARIM RÖPORTAJ

 

Ahşap dokunuşlar ve doğadan ilham alan bir sanatçı; Gökhan Eryaman

Ahşabın doğal dokusu bulunduğu mekana sıcak bir hava ve samimiyet getiriyor.Özellikle günümüzde ev dekorasyonunda ve hayatımızın her alanında doğal görünümlü ahşaplar karşımıza çıkıyor. Ahşap ile beraber doğayı bulunduğumuz mekana taşıyor ve onunla bütünleştiriyoruz. Kolay işlenebilen ve sıcak bir malzeme olan ahşap, heykelden mobilyaya, müzik aletine kadar birçok tasarımlarla hayatımızın bir parçası olmaya ve yaşamaya devam ediyor…

Haydanhuya,ahşap sevgisinin şekil verdiği cüzdan ve çantalardan oluşan,yalın ve oldukça özgün bir koleksiyon ile karşılıyor bizi.Motto Tasarım bu ay Haydanhuya markasının yaratıcısı Gökhan Eryaman’ın atölyesine konuk oldu ve merak ettiklerini sordu…

‘’Haydanhuya insanların sayesinde ve insanlar için var olur. Büyük ve çok olmaz, çok olması da iyi olmaz zaten. Azdır. Fakat kendi başına var olması ya da varlığını sürdürmesi mümkün değildir. Bu sebepten insanlarla dürüst ve  kusursuz bir ilişki kurmayı her şeyin önünde tutar.Yavaş,sakin,acelesiz,az,sade ve iyidir.’’

Gökhan Eryaman

 

 

  • Haydanhuya’nın  hikayesini bize anlatır mısınız?

 

Her hafta sonu Belgrad ormanlarında yaptığım yürüyüşlerim den birinde, ortası bir sincap tarafından oyulmuş bir tahta parçası gördüm. O anda ağaç işleri yapan bir marka kurup ismini de hayvan-oya koymaya karar verdim.Sincapla bir telif sorunu yaşamamak için, ismi haydanhuya olarak değiştirdim.:)

 

 

 

  • Tarzınızı nasıl tanımlıyorsunuz?

 

Zamansız, sakin ve az olmaya çalışıyorum.

 

 

 

 

  • Tasarımlarınızdan bahsedecek olursak…

 

Tahtadan kullanışlı bir çanta yapmaya çalışırken karşılaşılan problemleri çözme çabası, formu kendiliğinden oluşturuyor. Detayları çözerken malzemeye olabildiğince az müdahale etmeye çalışıyorum.

 

 

  • ·      Peki , hangi ahşap tarzı daha rahat işleniyor?Tasarımda en çok hangi tür ağaç tercih ediliyor?

İlk başlarda ıhlamur ağacı kullanıyordum. Ihlamur ağacı daha rahat oyuluyor ve işleniyor, bir yandan da hafif.Fakat zamanla desen, renk ve doku olarak meşe ve cevizin daha doğru olduğu ortaya çıktı.Artık yalnızca meşe ve ceviz ağacı kullanıyorum.

 

 

  • Tasarımlarınızda vazgeçemediğiniz detay nedir?

 

Delik, oyuk, kuytu, bu tür boşlukla ilgili formlar hep ilgimi çekmiştir.

 

 

  • ·      Ahşabı en çok hangi malzemeyle yakıştırıyorsunuz?

Esasında bütün doğal ve ham malzemeler birbirleriyle yakışıyor.Şuan ahşap ile deri ve keçe kullanıyorum. Bu malzemeleri görüntüsünden çok işlevi için tercih ediyorum ve doğal oldukları için de bir şekilde iyi görünüyorlar.Ama düşününce, pirinç ve ahşap birbirine çok yakışır. Pirinç işlemek konusunda bir  deneyim kazanabilirim ilerde mutlaka ahşap ile birlikte kullanmak isterim.

 

 

  • Bu özel koleksiyona yenilikler eklemeyi düşünüyor musunuz veya daha farklı bir proje var mı üzerinde çalıştığınız?

 

Yeni ürünler ekliyorum belli aralıklarla. Bakalım, şu anda gelen siparişleri yapmakla geçiyor tüm zamanım.Ürünleri yapıyor olmak, tasarlamaktan daha güzel geliyor bana.

 

 

  • Tasarımlarınızı satın almak isteyenler size nasıl ulaşabilirler?

www.haydanhuya.com dan sipariş verilebiliniyor. Aynı zamanda Galata’da Paris Texas’da satış yapılıyor…

 

  • Ve son olarak motto’nuz …

Bu da geçer yahu…

 

 

dfot

 

SONY PLAYSTATION 4 , HER ŞEY OYUNCULAR İÇİN

Sony Playstation 4’ün tasarımından bahsedeceğimiz bu bölümde, öncelikle resimlerde göründüğünden daha hafif ve küçük olduğunu belirtmek isterim. Bu sayede evinizde PS4  için yer bulmakta sıkıntı yaşamayacaksınız. Hatta tasarım o kadar başarılı ki, en ve boy ölçüleri, PS3 Süper İnce tasarımı ile neredeyse aynı. Oldukça kompakt bir tasarıma sahip olan PS4’ün en etkileyici özelliği ise güç ünitesinin kutu içerisinde olması, rakiplerinin kutu harici büyük güç kutularını da düşündüğümüzde, bu PS4’e çok büyük bir avantaj sağlıyor.

Bu ince tasarımı eşsiz kılan bir başka öğe ise, cihazın sağ üst kısmındaki mat bölgeye kazınmış parlak PS4 logosu.

Oyun konsollarında en önemli tasarım unsurlarından biri ise cihazın çalışma gürültüsüdür. PS4 bu konuda da çok başarılı, PS4 idle durumunda iken, 14cm’den kaydedilen ses 42dB.  Bu değer standart bir oda gürültüsü değerinden 2dB kadar yüksek. PS4 herhangi bir oyun yüklüyorsa önce 51dB’lik bir ses, daha sonra ise 43dB’lik bir ses şiddeti ile çalışmasına devam ediyor. PS4’ün elde ettiği bu değerler, bugüne kadar üretilen bütün PS3 ve Xbox 360 modellerinden daha sessiz olduğunu kanıtlamakla birlikte, onu normal bir oda ortamında farkedilmez yapıyor.

DUALSHOCK® 4

Birçok kişiye göre DualShock3 kumandaları, elimize küçük ve hafif gelen, oyunlardaki stres arttıkça malzeme olarak kırılabilir hissi veren ve en çok yarış ve fps oyunlarında yetersiz tetikleme tuşları ile hayal kırıklığı yaşatan bir kumandaydı. Fakat DualShock4 tasarımı az önce sıraladığım bütün ergonomik problemleri sıfırlamış, üstüne bugüne kadar hiçbir konsol kumandasında görülmemiş donanımsal zenginlikleri eklemiş. Kumanda boyut olarak irileşmiş ve ağırlığında biraz artış olmuş, R2, L2 ve analog kontrol sağlayan tuşların yüzeyleri çok daha güzel bir dokunma hissi yaratıyor. Dualshock tasarımında donanımsal değişikliklerden bahsedecek olursak, şarj ve senkronize etme işlemleri için kullanılan mini-usb yerine  artık Micro-Usb bağlantı soketi bulunuyor.  Ayrıca Dualshock4 ‘te PS tuşunun altında bulunan 2 yeni soket bulunuyor. Soketlerden biri kulaklık girişi olarak kullanılırken, “EXT” isimli soketin amacı henüz SONY tarafından açıklanmadı. Ben ve benim gibi konsol sevenler bu tarz gizemlere bayılsak da, bu soketin QWERTY klavye bağlantı noktası olduğu hakkında duyumlar var. Yıllardır kullandığımız Start ve Select tuşları DualShock4 ile beraber emekli olarak aramızdan ayrılıyorlar ve yerlerini Share(Paylaş) ve Option(Tercih) tuşlarına bırakıyorlar. Share tuşu oyun sırasında çeşitli enstantaneleri yakalayıp, bunları sosyal medyada paylaşmanızı sağlarken, Option tuşu ise, oyun menülerine girip-çıkma gibi daha önceden kullandığımız Start tuşunun görevini görüyor.

DualShock4 tasarımının en çok göze çarpan özelliği ise kuşkusuz tıklanabilir, multi-touch özellikli, dokunmatik ekranı. Bu dokunmatik ekran sayesinde menüler arasında kolay yönlendirme yapabilir, PS4 için hazırlanan özel uygulamalarda oyunları bu dokunmatik ekran ile oynayabilirsiniz. Benim favorim olan “ThePlayRoom” uygulamasınıda  DualShock4 eşsiz dokunmatik ekranı ile oynuyorsunuz. “ThePlayRoom uygulaması da ne?” mi? işte şimdi sizi çok ama çok etkileyecek bir özellik ile karşı karşıyasınız, bulunduğunuz odayı sayısız sevimli robot ile doldurabilir onlarla oynayıp, kumandanızın içine süpürebilir daha kelimelerle tarif edemeyeceğim birçok aktivite gerçekleştirebilirsiniz, iyisi mi siz Dualshock4 ve The Play Room uygulaması’nın videolarına bir göz atın.

 

dfot

TARİHTEN GÜNÜMÜZE MİMARLIĞI BENİMSETEN OYUNCAKLAR

 

Merhabalar!

Geçen yıl, oğlumun anaokulunda çocuklara mimarlıkla ilgili eğitsel bir çalışma yaptırdım ve bir kez daha şunu fark ettim. Çocuklar bir şey üretirken veya öğrenirken müthiş bir heyecan ve coşku yaşıyorlar. Bu nedenle,  Ocak sayımızda, mesleğimin sevgisini çocuklara aşılayan oyuncaklara yer vermek istedim. Birazdan okuyacağınız yazı işte bu duygularla kaleme alındı. Mimarlık sevgisini çocuklara aşılayan, onların minik yüreklerine mesleğimin tohumlarını serpen oyuncakları altı ayrı kategoride incelemeyi uygun buldum. Sıralamamda ise bazen oyuncağın köklü tarihi,  bazen de popülaritesi öne çıktı.

 

BLOK OYUNCAKLAR 

Blok oyuncaklar, ilk olarak 17. yüzyılın sonlarında 18. yüzyıl başlarında Avrupa’da ortaya çıkmışlar. Çocuk gelişimine katkıda bulunmak üzere geliştirilen alfabe oyunu formatında olmuş ilk örnekleri. Çağdaş blok oyuncaklarının “atası” olarak gösterilebilecek ve üzerinde harflerin yer aldığı bloklar, İngiliz felsefeci John Locke tarafından 1693 yılında geliştirilmiş ve çocukların okuma sürecini hızlandırıp kolaylaştırmak amaçlı düşünülmüş. Başlangıçta Blok oyuncakların “inşa” referansı ile değerlendirilmek üzere geliştirilmesi ise 100 sene sonrasına, 19. yüzyıl başına denk düşmektedir. “Practical Education” (Pratik Eğitim) başlıklı kitapta, bloklar “akılcı oyuncaklar” olarak tanımlanmıştır ve bu noktada hala yapı oluşturma yönüyle algılanmaya başlanmadığını söylemek doğru olur. “Akılcı oyuncaklar”, çocuklara yer çekimi gibi temel fizik kurallarını ve basit mekânsal ilişkileri ifade edecek araçlar olarak değerlendiriliyorlar. Blok oyuncağa yapılan ilk mimari atıf, 19. yüzyıl ortasına denk düşüyor. Üstelik bu ilk oyuncaklar, bir kitaptan çıkıyor! Felix Summerly imzası ile çocuk kitapları yazan Henry Cole’un “The Home Treasury” isimli eserinin içinde terracotta bloklar yer alıyor. Açık ve seçik mimarlık göndermesi ise, bloklara eşlik eden ve içerisinde gerçek ozalit çizimlerin yer alan “Mimari Meşgale” (Architectural Pastime) isimli el kitapçığında geliyor.

Lego Blok Oyuncakların Tarihçesi

Danimarkalı bir marangozun atölyesinde başlayan LEGO serüveni, günümüzde saniyede 600, yılda ise 20 milyar parça sattıran bir oyuncak efsanesine dönüşmüş. (Bizim evdeki parça sayısından da bunu tahmin etmek zor olmazdı.) İsmini Danca’daki İyi oyunlar anlamına gelen “Leg godt” ifadesinden alan LEGO’nun yaradılış hikayesi de, bu ikonik blok oyuncağın Teknik serileri kadar zorlu ve meşakkatli bir sürece işaret etmekte. Ole Kirk Christiansen tarafından 1932 yılında ve ilk olarak ahşap blok oyuncak formatında üretilen LEGO’nun bugünkü halini alması, 24 yıllık bir çalışmanın sonucunda olmuş. 1947’de ahşaptan imal edilmesinden vazgeçilen ve ana malzeme olarak plastiği benimseyen LEGO, 1949’da kenetlenebilir parçalar halinde yeniden şekillenmiş. 1954 yılında “yaratıcı bir oyun sistemi” olarak kendini yeniden konumlaması ile kenet prensibi, bugünkü şeklini almış. Beş yıllık bir ARGE çalışmasının ardından ise ham maddesi olan plastiğin bugünkü formülü ortaya çıkmış. Özetle LEGO oyuncağının tasarım hikayesinin ardında da önemli bir mühendislik süreci yatıyor. LEGO’yu gerçekten de eşsiz kılan en önemli özelliği hiç şüphesiz modüler bir uyumluluk gösteriyor olması. “Evrensel bir sistemin bileşenleri” olarak nitelendirilen LEGO parçalarının 1958 yılından bu yana üretilen tüm versiyonlarının, bir diğeri ile uyumlu, yani kenetlenebilir olduğunu biliyor muydunuz? LEGO’yu mimarlığa bu denli yaklaştıran tam da bu özelliği üstelik. Çocuk veya yetişkin, hayal gücünüzün tek sınırı eldeki malzemenin doğru kullanımında yatıyor. LEGO ile bir şeyler  inşa etmek için, illa ki çocuk olmak ya da evde işsiz güçsüz oturmak da gerekmiyor desem buna ne dersiniz? BBC’nin şöhreti “Top Gear” ile parlayan sunucusu James May’in bin gönüllü ile birlikte, 3 milyonun üzerinde LEGO parçası kullanarak inşa ettiği iki katlı muazzam evi, herhalde LEGO severliğin en ihtişamlı örneğini teşkil ediyor. Profesyoneller tarafından gerçek inşaat süreçlerinden geçirilerek ve tamamen LEGO’ dan inşa edilen dünyanın bu ilk LEGO evi’nin çalışan bir tuvaleti, sıcak su tesisatı ve banyosu da bulunuyor. Düşünebiliyor musunuz; LEGO parçalarından yapılmış bir yatağı hatta kedisi bile varmış bu evin.

 

Mimarlıktan beslenmiş ve geleceğin müstakbel mimarlarına da ilham kaynağı olması için hazırlanmış belli başlı oyuncakları tanıyalım diye çıktığımız yolda ikinci durağımız Almanya’ya…

 

ANCHOR STONE

Almanya’nın Rudolstadt kentinde üretilmeye başlanan (Anchor Stone Blocks) Taş Blok oyuncaklarının; keskin hatları ve cilalı yüzeyi ile mimarlık oyuncakları dünyasında kalıcı ve önemli bir yeri olduğunu özellikle belirtmek isterim. Bir dönem Viyana,  St. Petersburg, Londra ve New York’ta da şubeleri bulunan Anchor Stone, dünyanın ilk sistematik oyuncağı olma ünvanına de sahiptir. Almanların teknik zekâsının gelişiminde bu taş blokların kritik öneme sahip olduğunu düşünen Amerikalılar,  I. Dünya Savaşı’nın hemen ardından, Almanya’nın “yeni bir savaş başlatma potansiyelini kökünden yok etmek arzusuyla ilk iş,  Alman – Amerikan ortaklığı olan Anchor Stone firmasını satışa çıkarmıştır. 130 yıllık köklü bir geçmişe sahip marka, bir dönem bu ve farklı nedenlerle tamamen ortadan kalkmış olsa da Amsterdamlı fanları sayesinde küllerinden doğmuş ve tekrar doğduğu kentte üretilmeye başlanmıştır yıllar sonra. Eğitim sistemine oldukça yumuşak ve esnek bir giriş olan “kindergarten”ı (anaokulu) kavramını ilk kez ortaya koyan Friedrich Froebel, geometrik şekillerin ve üç boyutlu strüktürlerin, çocukların zihinsel gelişimi üzerindeki etkisini göz önünde bulundurarak, 1840 yılında ilk yapı bloklarını geliştirmiştir. Ahşaptan yapılan ilk örneklerinin işçiliği, fikrin kendisi kadar sofistike olmadığından, üst üste konulan bloklar uzun süre bir arada kalamıyor ve devriliyordu. Ayakta durmayı beceremeyen ahşap bloklara alternatif üretmek üzere 1875’te işe koyulan Otto ve Gustav Liliental kardeşler; kuvars kumu, tebeşir ve keten tohumu yağı ile doğala çok yakın bir yapı malzemesi elde etmişler. Keskin hatlara sahip bu yeni taş bloklar, gerçek yapı malzemelerinin dayanıklılığına ve stabilitesine sahip olmuştur böylece Bauhaus’un kurucusu, ünlü mimar Walter Gropius’un da tutkulu bir kullanıcısı olduğu taş bloklar, doğru iletişim kanalları kullanarak kısa zamanda adını duyurmuş ve Thomas Edison gibi dönemin önemli bilim ve düşünce insanlarının övgüsünü toplamıştır.

 

Şimdi öncekilere oranla daha yeni bir tarihçeye sahip  yapı oyuncağı var sırada;  Kapla’dan bahsediyorum.

KAPLA

Yediden yetmişe her yaştan amatör inşaat severe hitap eden ve blok oyuncak dünyasında “Sihirli Tahta” (The Magic Plank) olarak ile anılan Kapla, Hollandalı Tom Van Der Bruggen’in çocukluk hayalini gerçekleştirmesiyle ortaya çıkmış. Sanat tarihi eğitiminin ardından bir antikacı dükkanı açan ve bir yandan da mobilya restorasyonu işine soyunan Van Der Bruggen, 25 yaşında radikal bir karar alarak dükkanını satmıştır. Çocukluk hayali olan şato inşaatı yapmak tutkusunu gerçekleştirmek üzere Fransa’nın yolunu tutmuş. Tarn nehri yakınındaki harap bir çiftlik evini görür görmez, yapıya çarpılan mucidimiz, bu viraneyi; küçük kuleleri ve çeşmeleri olan bir güzel şatoya çevirmeyi kafaya koymuştur. Proje çizim aşamasındayken, strüktürün neye benzediğini görmek için ahşap bloklarla oynamaya başlamış ve de kullandığı malzemenin, yapının bazı elemanlarını inşa etmeye uyumlu olmadığını fark etmesi uzun sürmemiştir. Mevcut ahşap blokların performansından memnun kalmayan Tom Van Der Bruggen; verimli bir kullanım için yükseklik 1 birim, genişlik 3 birim ve uzunluk 15 birim olmak üzere bir altın oran keşfetmiş. Flamanca’da cüce tahta anlamına gelen “Kabouter Plankjes” kelimelerinin kısaltması ile ortaya çıkan “Kapla”, malzemesi kelimesi böylece ortaya çıkmıştır. Görünüm itibarı ile Jenga’ya benzese de, kule formunun yanı sıra çok çeşitli strüktürler elde edilmesine olanak sağlayan Kapla; herhangi bir bağlantı malzemesi ya da yapıştırıcıya gerek olmaksızın ayakta durmayı başarabilen bir materyal olarak hayatımıza girmiştir. Kapla yapılarının yıkılışı ise ayrı bir ritüel olarak nitelenebilir. Tıpkı art arda dizilmiş domino taşları gibi, Kapla tahtalarının kaderinde de sonunda tek tek düşmek vardır. 1988’de Fransa yukarıda anlattığımız şekilde ortaya çıkan Kapla, o tarihten bu yana çeşitli çevrelerden sayısız  ödül almıştır. Fransız eğitim sistemine de entegre edilen bu kendi halinde oyuncak, pedagojik faydalarının yanı sıra sosyalleşmede ve farklı toplumsal grupların birlikte vakit geçirilebilmesinde de öenmli bir rol üstleniştir. 2008 yılında Paris’teki Mimarlık ve Miras Müzesi’nde, binlerce Kapla bloku kullanılarak inşa edilen bir Eiffel Kulesi maketi sergilenmiştir. Kapla tasarımlarını ağırlayan kültürel mekanlar arasında Fransa’nın sanat mabedi Louvre Müzesi ile Manhattan’daki Çocuk Müzesi’ni de göstermek mümkün. Tüm bu tarihi örnekler hep aynı noktanın altını çiziyor bana soracak olursanız. Bu yazıda birlikte tanıdığımız oyuncaklardan  bize geçen mesaj çok net ve açık aslında; oyunun hayatımızdaki yerini hep koruyalım ki içimizdeki yumurcak manen  huzur bulsun  ve de sonsuz bir yaratıcılıkla ve üretkenlikle bize işimizde ve tüm hayatımızda yol göstermeye devam etsin.

 

İçinizdeki çocuğa kulak verin, Sevgiler.

dfot

 

Bauhaus ekolünün öncüsü mimar Walter Gropius’un net tavrı kendinden sonra gelenlere adeta bir ders niteliğinde

“BİÇİM İŞLEVE TÂBİDİR”

Bu sayımızda, sizlerle, ünlü bir başka ‘Mimari Deha’yı ve dünya görüşünü ayrıntılı olarak paylaşmak  isteğindeyiz. ‘Bauhaus’ Yapı Ekolünün Kurucusu ve ‘Biçim İşleve Tabidir’ mottosunun sahibi olan Walter Gropius’dan bahsediyoruz. Gropius, baba ve dedesinin de mesleği olan mimarlığın eğitimini Berlin ve Münih’teki iki ayrı teknik okuldan almıştır.  Gropius’un hayatını ve kariyerini anlamaya isterseniz onsuz anılamayan Bauhaus Ekolu hakkında biraz bilgi vererek başlayalım. Genç bir mimarken Gropius’un hayali, mimar, heykeltıraş ve ressamların hep birlikte  sanatlarını öğrenebildikleri bir okul kurmaktı. Bu okul, hem sanayileşmeden kaynaklanan sıkıntıları çözecek, hem de ekonomiye büyük katkı sağlayacaktı. İki ayrı eğitim kuruluşu olan Alman Güzel Sanatlar Fakültesi ile Henry Van De Velde’nin Uygulamalı Sanatlar Okulunu birleştirilmesiyle  Weimar’da  bu hayalini gerçekleştirdi. ‘Staatliches Bauhaus” adıyla bir tasarım enstitüsü kurdu. Zaman içinde politik ve siyasi nedenlerle merkezi yer değiştiren okul sırasıyla Dessau ve Berlin’e taşındı. Dönemin tasarım okulları arasından sanat ve zanaatı birleştirme fikriyle sıyrılan Bauhaus’un düşünce sistemi, tasarım sorununa o günün şartlarına uygun yeni çözümler bulmaya dayanmaktadır. Sanatın tüm kollarını birleştirmeyi amaçlayan okul, 1920’lerde Almanya’nın modern tasarım merkezi haline gelmiştir. Sanatı ve tasarımı günlük yaşamın merkezine alan okulda mimarlar, ressamlar, heykeltıraşlar ve diğer tüm sanatçılar bir araya gelerek, kahve fincanından kent yapısına kadar her şeyin tasarlanabilir olduğu düşüncesiyle üretmekteydiler. Bauhaus mimaride olduğu kadar, endüstriyel tasarım ve şehir planlama gibi konularda da yenilikler getirmiştir. Bununla da kalmayıp yeni bir mimari akım yaratmış sanatın tüm dalları ile ilgili o güne kadar gelen kuramlara yenilerini katmıştır.

Bauhaus’un kuruluşundaki ilk hedef kompakt bir mimarlık okulu oluşturmak, zanaat okulu ve güzel sanatlar akademisi yaratmaktı demiştik. Savaş sonrası Gropius’a göre, yeni bir mimari akımı başlatmak için en uygun dönemdi. Daha fonksiyonel, ucuz ve kalıcı ürünlerin üretildiği çok net bir stil vardı kafasında.  Gropius’un hedefi çok belirgindi; sanat ve zanaatı birleştirerek, fonksiyonel ve sanatsal ürünler yaratmak istiyordu. ‘Bauhaus Ekolü’ne göre mimarlık, ressamlık, heykeltıraşlık ve zanaatkarlık iç içe olmalıydı. Walter Gropius; sanatçılığı, zanaatkarlığın bir üst seviyesi olarak görüyordu. Bu nedenle, Bauhaus’un temelinde sanatsal ve uygulamalı öğretim eş değerde yer alıyordu. Her öğrenci kendi seçtiği çalışma atölyesine katılıp bitirdikten sonra, mecburi genel kurları da tamamlamak zorundaydı bu okulda. Böylelikle temel zanaat bilgisi, tasarım parametreleri ve uygulama bir arada öğrencilerini berrak zihinlerine enjekte ediliyordu adeta. Endüstriel ürünler de Bauhaus’çular tarafından olumlu bir bakış açsıyla değerlendiriliyor ve endüstriyel tasarımına da büyük önem  ve öncelik veriliyordu. Temel tasarım dersi kavramı ilk burada oluşmuş ve dünyadaki çoğu mimarlık okullarınca benimsenmiştir. Bauhaus’ta tarafsız bir duruş benimsenmişti. Okula gelen öğrencilerin, öğretmenlerinden birini ya da bir stili taklit etmeleri şiddetle eleştiriliyor onun yerine kendi yollarını bulmaya teşvik ediyorlardı. Bu nedenle, 20. yüzyılda, mimari, tasarım ve sanat alanlarında pek çok yeni akımı yaratmış bir okuldur Bauhaus. Kuruluşundan itibaren dünyanın en seçkin ve çağdaş mimarlarını, sanatçılarını, bir araya getirmiştir. Böylelikle yalnızca bir eğitim kurumu yaratmamış, aynı zamanda bir üretim merkezi haline dönüşmüştür. Bauhaus deklarasyonuna göre tüm sanatların birleştiği en yüksek nokta yapıydı.

Bauhaus’un Weimar’daki ilk yıllarında teorik dersler, Walter Gropius’un ortağı Adolf Meyer tarafından veriliyordu. Çalışma atölyeleri ise Gropius’un kendi mimarlık ofisinde gerçekleşmekteydi. Tüm bu çalışmaların ortak bir noktası vardı; yeni bir mimarlık stili yaratmak ve kalıcı yeni yaşama biçimleri geliştirmek. 1827’de Walter Gropius, Hannes Meyer’a mimarlık bölümünün başına geçmesini teklif etti. Böylece, Hennes Meyer içinde tasarım, yapı, planlama, şehir tasarımı ve teknik ressamlığın bulunduğu bir bölüm başkanlığı kurdu. Bauhaus’u böylece özetlerken Gropius’un hayatına biraz daha yakından bakalım artık isterseniz. Hem babası hem de dedesi mimar olan Martin Gropius, (1883-1969) Münih’te başladığı mimarlık eğitimini Berlin’de tamamlamıştır. Okulu bitirince, önce Berlin’de Behrens’in bürosuna girmiş, ardından da kendi bürosunu açmıştır. İlk yapıtları Alfeld de A.Meyer’le birlikte tasarladığı “Fagus Fabrikası” ve Köln’deki “Alman Werkbund”  yönetim binasıdır.  Fagus Fabrikası, çelik iskelet taşıyıcıların cam giydirme yapı yüzünü de taşıdığı ilk uygulamadır. Gropius, aynı yöntemi Köln’deki projesinde de kullanmıştır. Weimar’daki Bauhaus’un kuruluşuna üstlenmiş ve yaklaşık 10 yıl bu okulun yöneticiliğini yapmıştır. I.Dünya Savaşı’nı izleyen dönemde bir süre Alman Dışavurumcu mimarların etkisi altında kalmışsa da, kısa bir süre sonra kendi ilkelerini ve kuramlarını oturtmuştur. Bauhaus okulundaki yöneticiliğinin ardından inşaat sektöründe iş hacminin verimli kullanımını araştırmayı amaçlayan bir devlet kurumunun ikinci başkanlığına getirilmiş, aynı yıl Stuttgart’ta Werkbund etkinlikleri kapsamında Mies Van Der Rohe’nin başkanlığında gerçekleştirilen “Weissenhofsiedlung”  toplu konut projesinin tasarım aşamasına pek çok ünlü meslektaşıyla birlikte katılmıştır.

Gropius, Nazi Partisinin ülkeye egemen olmasıyla Almanya’da oluşan olumsuz çalışma koşulları nedeniyle, 1834’te İngiltere’ye göç etmiştir. Burada bir süre mimar E. M. FRY’ la çalışan Gropius, 1937’de Harvard Üniversitesi’nden öğretim görevliliği önerisi alarak ABD’ye gitmiş, ertesi yıl bu üniversitenin Tasarım Lisansüstü Okulu yöneticiliğine getirilmiş ve bu görevini 1952’ye kadar sürdürmüştür. ABD’de akademik çalışmalarının yanı sıra tasarım ve uygulamalarını da sürdürmüştür. 1937-41 arasında Breuer’le, 1941-48 arasında da Alman mimar Wachsmann ile ortak çalışmalar yürütmüştür. Gropius çalışmalarını 1945’ten sonra Harvard’lı bir grup öğrencisiyle kurduğu TAC (The Architects’ Collaborative | Birlikte Çalışan Mimarlar) adlı ofisten yürütmeyi uygun bulmuştur. Bu ofisin giderek gelişmesi ve büyümesi, ABD dışında da projelere imza atmasını sağlamıştır. Harvard Üniversitesi Lisansüstü Öğrencileri Merkezi (1949-50), Chicago Mc Cormick Şirketi Binası (1953), Atina ABD Büyükelçiliği (1956), New York, Pan American Havayolları Gökdeleni (1957), Bağdat Üniversitesi Kampüsü (1957) ve Almanya’da Rosenthal Porselen Fabrikası (1963) bu dönem çalışmalarına örnek olarak verilebilir.

Gropius mimarlık ve şehir planlama çalışmalarının yanı sıra endüstri tasarımcısı olarak da adını duyurmuştur. İç Mimarlık düzenlemeleri, kumaş ve duvar kağıtları desenleri, seri olarak üretime alınan birçok mobilya tasarlamıştır. Eğitim alanındaysa Güzel Sanatlarla Uygulamalı Sanatların birbirinden ayrılamayacağını savunarak bu iki alanın birleşmesini sağlamıştır. 1920’lerde Almanya’da modern tasarımın merkezi haline gelen enstitüde, Ortaçağ loncalarında olduğu gibi mutlu bir çalışan sınıf yaratmayı hedefleyen Gropius, yayınladığı manifestoda zanaat ve sanat arasında kurulacak birlik, bütünlük ve işbirliği için şöyle bir çağrı yapmıştır.

‘Mimarlar, heykeltıraşlar, ressamlar, hep birlikte zanaatlara geri dönmeliyiz! Çünkü sanat bir ‘meslek’ değildir. Sanatçı ve zanaatçı arasında önemli bir ayırım yoktur. Sanatçı yüceltilmiş bir zanaatçıdır. Üreten kişinin, bilinç çizgisini aştığı o ender ilham anlarında, ilahi bir güç, yaptıklarının sanata dönüşmesine neden olabilir. Öte yandan, her sanatçının bir zanaata becerisi olması zorunludur. Yaratıcı hayal gücünün temel kaynağı burada yatar. O halde, zanaatçı ve sanatçı arasında sınıf ayrımının olmadığı yeni bir zanaatçı loncası kuralım! Mimarlık, heykel ve resmi tek bir bütün olarak kucaklayacak. Bir gün, bir milyon işçinin ellerinde yeni bir inancın kristal simgesi gibi göğe doğru uzanacak olan, geleceğin yeni yapısını hep birlikte arzulayalım, kavrayalım ve yaratalım.’

Bu müthiş manifestodan sonra çok da söyleyecek birşey kalmamış aslına bakarsanız bizlere. Değerlerinizi koruyarak, önceyi daha iyi bir şimdi için anlayarak, sevgiyle kalın diyorum!

dfot

 

Tarih, doğa ve eşsiz şaraplarla Kasım’da Siena…

 

Castello Banfi İtalya Siena’da yer alıyor. 2007 Mart ayında açılmış. Küçükçe bir şehir olan Montalcino’ya arabayla 12 dakika mesafede, Floransa’nın 130 km güneyinde ve Roma’nın 250 km kuzeyinde, yani arabayla 3 saatlik bir yol aldıktan sonra kolayca ulaşılabiliyor. Ortaçağ tarihinde “Poggio alle Mura” olarak bilinen hisar boyunca dizilmiş evlerden oluşmuştur.17. ve 18.yy’da kalın duvarlar dışında yaşamanın artık güvenilir olduğu, fakat yine de tehlikelere karşı önlem alınması gereken bir dönemde yapılmıştı.

Castello Banfi diye yeniden isim verilen kale, 2.830 hektarlık üzüm bağı arazisinin konaklama merkezi olmuş.

Misafirler ile sıcak ve rafine bir atmosferde, detaylı bir şekilde ilgileniliyor. Kaliteli şarabın servis edildiği, hoş bir ortamda ağırlanıyorlar. Bir kültürel yemek macerası, aşçılık dersleri, şarap tadımları, bağ gezileri bu büyüleyici keyfin alamet-i farikaları.

Castello Banfi il Borgo’nun sahipleri Mariani ailesi. Binaların mimarlığını Montalcino’dan Marco Matteucci yapmış. Süitlerin ve odaların elegan, rahat iç mimari tasarımını ve bahçeleri Cetona’dan Federico Forquet uygulamış.

14 oda ve süit, farklı lokasyon, dekor ve büyüklüktesize sunuluyor. Özenle seçilmiş kumaşlar, mobilyalar, klasik demirbaşlar, gösterişli ve lüks kolaylıklardan yararlanılıyor.

Geleneksel şeflerle özel derslerde yemekler yapılıyor. Brunello ve Montalcino özel toskana şaraplarının tadımı yapılıyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

dfot

 

KIŞIN ORTASINDA İÇİNİZİ ISITACAK HUZURLU BİR O KADAR DA YARATICI STİL; PROVANS

 

Adını Fransa nın güneyindeki sıcacık bölgeden alan Provans stil, tıpkı Cezanne ve Van Gogh’un paletlerinden çıkmış tablolar gibi Akdeniz’in canlı renklerini temsil eden rustik eşyalarla antikaları da bir araya getiriyor. Provans bölgesinde yalnızca narin çiçekleri değil, zaman zaman karla kaplanmış bitki örtüsünü de görebilirsiniz. Lavanta tarlaları, çeşmeler, uçsuz bucaksız ayçiçek tarlaları, festival coşkuları ve elbette olmazsa olmaz romantizm, Provans dokusunun ana unsurlarını oluştururlar.

 

Fransız etkisindeki Provans mobilyalar, eski Paris stilini, onbeşinci Louis imparatorluk döneminin sade ve basit çizgilerinden oluşmuş sofistike motiflerini ve de elegan ve zengin detaylarını bünyesinde barındırır.  Provans stilde, lüksten arındırılmış gibi görünen mekanlara yerleştirilmiş bütün eşyalar, sanki çok eskiden beri o yerlerindeymiş hissini uyandırır  insanda.  Birbirine asla yakışmayacağı düşünülen parçaların yarattığı rastgele görünüm, içindeki özenli ve planlanmış bir uyum barındırır  aslında ve bu uyum göze sokmadan alttan alta hissettirilir.

 

Aslında bütün diğer Akdeniz ülkeleriyle ortak özellikler taşıyan Provans bölgesindeki kırsal yaşamın yansımaları buradaki dekorasyon anlayışına yön vermiştir. Birbirini tamamlamayacağını düşündüğümüz bu parçaları bir araya getirirken seçilen tekstil ürünlerindeki ahenk ise her zaman tam bir  mutlak bir uyumun garantisi olur .

 

Provans stildeki ahşap mobilyalar genellikle kiraz, ceviz veya meşeden üretiliyor. Bu ahşaplara patine boya tekniğini uygulamak, ahşabın doğal dokusunu olduğu gibi bırakmak veya naturel renkleri kullanmak ayrı bir güzellik katıyor. Eskitme tekniği kullanılarak yapılan patine, bu mobilyalara doğal bir eskilik kattığı oranda başarılı sayılıyor. Patinelerde gümüş ve altın varak dokunuşlara da yer veriliyor. Mobilyalarda kullanılan birleştirme tekniğinde de, yeni metodlara yer verilmiyor, ahşap çiviler kullanılıyor. Masif detaylar temizlenmeden bırakılıyor. Patinelerdeki fırça izleri geçmişi bugüne taşıyor adeta.

 

Provans tarzında farklı dönemlere ait mobilyaları da bir arada görmek mümkün. Ama günümüzde özellikle Amerikan tasarımlarında,  genellikle 15. ve16. Louis Fransız döneminin mobilyaları sadeleştirilerek taklit ediliyor. İpekler, kadifeler yerine ketenler kullanılıyor.

Muhteşem kır havası veya tatil kokan Country mobilyalarını da, aydınlık patinelerle kendini gösteren Provans stilde renklendirilmiş olarak görmek de mümkün artık günümüzde.

 

Kuş ve ördek figürleri gibi doğayı temsil eden minik ahşap aksesuarlar, meyve ve çiçek desenli pastel renkli tablolar ile uçuk beyaz ve bej renklerin hakim olduğu, açık renkli elle cilalanmış ve patine edilmiş mobilyalarla;  zemin döşemelerinde uzun ahşap parkeler, doğal taşlar ve çakıl taşları, mozaikler tercih ediliyor. Bazen terracotto karolar ile  renkli döşemeler birlikte kullanılıyor. Evlerin perdelerini ince keten kumaşlar oluşturuyor veya ahşap kepenkler. Şömineler ise bu tarzın vazgeçilmezi.

 

Provensial tarzda herkes hayatı kendi ritminde doğanın renkleriyle birlikte yaşıyor, geçmişin ahenkli, şaşaalı yaşamını sadeleştirerek günümüze taşıyor. Akdeniz insanının doğasındaki özgürlük duygusunu öne çıkaran, renkli ve huzurlu bir yaşam tarzını sembolize eden  Provans stil, aslında gücünü cesaretli yaratıcılıktan alıyor.