NİSAN 2015 ARŞİV

Beyaz perdenin Rüya Evleri | Mesajınız Var

Sleepless in Seattle filminin büyük başarısının ardından yönetmen Nora Ephron, Meg Ryan ve Tom Hanks’i, Ernst Lubitsch’in 1940 ların romantizmini anlatan Margaret Sullavan and Jimmy Stewart ın başrollerini paylaştığı “The Shop Around The Corner” filminden New York’un gamsız Upper East Town tarafında tekrar bir araya getirmiş.Aslında o film de Parfumerie isimli bir tiyatro oyununda etkilendiği için “You’ve Got Mail” de o oyundan etkilendiğini yazmıştır künyesine.Senaryo, Ephron ve kardeşi Delia Ephron tarafından yazılmıştır. Fakat orijinal senaryo Miklós László’a aittir. Film, Altın Küre’ye aday olmuş, çeşitli festivallerde beş ayrı ödül kazanmıştır.

The Shop Around the Corner isimli kendi halinde, yeni kaybettiği  annesinden kalan bir çocuk kitapları dükkanı sahibi olan Kathleen, nişanlıdır ve kendini mutlu olduğuna inandırmaktadır.Tüm bu “mutluluğuna“ ragmen içinde bazı şeylerin ters gittiğine dair hisleri güçlenmektedir. Shopgirl takma ismi ile AOL chat hesabını kontrol ederken rastladığı NY152 ile iletişim kurar ve e-mail yazışmaları ile aşık olduğu Joe’nun aslında kendisini yok etmek üzere olan ve nefret ettiği büyük bir kitapçı zincirinin sahibi olduğunu bilmemektedir. Gerçek dünyadaki bu nefretin sanal dünyada dönüştüğü aşkın yarattığı paradoks, mutlu sonla bitiyor.

Oldukça ilgi çekici New York sokakları ile süslü çekim mekanları arasından dikkat çeken ilk mekan The Shop Around the Corner kitapçısı.

Daha once bir çok ünlü filme ve diziye mekan olmuş (Ghostbusters, Superman, Seinfield) Upper West Side ‘ da 69. Caddede bulunan bu mekan çocukların kitaplarla ilgilenebileceği bir yer olarak yeniden inşa edilebilmesi için yönetmen Nora Ephron , gerçekte “Maya Shoper’s Cheese and Antique “ olan dükkanın sahibini bir tatile göndermiş.

İçeriyi girdiğinizde hepimizin “keşke bizim yakınlarımızda da böyle bir yer olsa” diyeceğimiz ve çocuklarımızın ideal kitapçısı olabilecek bir giriş bizleri karşılıyor. Çok yüksek olmayan ahşap raflar ve heryerde çocuk kitapları ve oyuncaklar…Eski tarzda yer karoları ile döşenmiş bir zemin üzerinde ahşap okuma masaları,sehpalar ve sandalyeler.Antika olduğu belli büyükçe bir konsol üzerinde bir bilgisayar monitörü ve kasa.Tümüyle evinizde hissedebileceğiniz sıcaklıkta ahşap hakim bir dekorasyon ve kitaplar. Duvarların nerdeyse tamamında asılı çocuk kitapları resimleri, ialnları, afişler, aplikler ve şirin küçük pencerelerde çizgili sade perdeler.Ham tuğla duvarlar ile ahşabın bugün dahi sırıtmayacak zamansız uyumu ile gelen bir dekorasyon ışıltısı.

Kathleen’in girişte göze çarpan gülleri kasa konsolunun havasını değiştirirken, yılbaşı arefesinde olunması sebebi ile dükkanın hemen her yerinde olan yılbaşı ışıkları ve tavandaki nefis aydınlatma armatürleri sıcaklığı bir kat daha artırıyor. Dükkan, filmin bir bölümünde boşaltıldığında ortaya çıkan yalnızlığın hüznü insanda senaryoyu değiştirme isteği uyandırıyor. Filmin çekimlerinden sonra gene eski haline getirilen dükkan kısa sure sonra kuru temizlemeci olarak el değiştirmiş. Filmin diğer dikkat çekici mekanı ise Kathleen’in klasik New York dairesi. Manhattan 328 West 89. cadde adresli bu dairenin huzurlu hali ilk görüşte inanılmaz bir bağımlılık yaratıyor. Son derece basit bir dekorasyona sahip daire huzurlu ve büyüleyici bir mekan yaratmak için o kadar da büyük harcamalara gerek olmadığının ispatı adeta. Evin içindeki 1800 lerin sonu 1900 lerin başı tarzı eşyalar ve ahşap kaplamalar size zaman tünelinde hissettirebilir. Kathleen’in dairesindeki ilk göze çarpan tarz aslında bir ingiliz country kulübesi havası. Eski tarz ahşap sandalye ve masalar, duvardaki ahşaplar,aydınlatmalar ve diğer aksesuarların uyumu ve sadeliği göz kamaştırıyor.

Mutfak belki bir gurme mutfağı değil ama bekar veya iki kişilik bir aile için ideal. Dekorasyonundaki Masif Ahşap ve camdan oluşan Fransız kapılar ve genel renk seçimi eve yayılan huzur enerjisini tamamlıyor. Evin tamamına hakim 1900 lerin havası dağınık bir düzen içerisinde fazla göze batmadan kullanılan ahşap sanki dekore edilmemiş de yaşandıkça rastgele genişlemiş bir yaşam alanı hissi veriyor. Küçük bir masa lambasının yetersiz ışığı bile bütün bir evin sıcaklığını ancak böyle bir tarz ile sağlayabilirdi.

Evin olmazsa olmazı salon sofası Waverly Norfolk Rose desenli bir kumaş ki bu kumaş filmin yayınlandığı dönemde oldukça aranan popular bir kumaş olmuş. Evin geneline hakim hava yatak odasında da var. Zamanla toplanmış eşyaların bir arada olduğu bir tarzın yatak odası da aynı rastgeleliğe ve tabii huzura sahip.

Katheen’in evi Shabby Chic ve Laura Ashley in çekici bir karışımı olan geniş bir salonu olan şirin mutfak ve yatak odasına sahip 1900 lerin başından bir yaşam alanı olarak özetlenebilir aslında. Filmin başlaması ile birlikte hemen tüm sahnelerde hakim olan New York’ta yaşam halleri filme konu imkansız aşkın imkanlı hale gelmesine nefis bir final sahnesi ile sebep oluyor.Neymiş? ilk görüşte aşk kadar ilk yazışta da aşk varmış.

Hepinize iyi seyirler.

Güneş Enerjisi ile Elektrik Üretimi

Güneş malum evrenin en büyük enerji kaynağı. Koskoca uzay sistemindeki hakimiyetini bir yana bırakın. Dünyamızdaki yaşamın da birincil koşulu ve ana kaynağı. Dünya üzerindeki her canlının yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamasının ana odak noktasını oluşturan Güneş, gerek endüstriyel boyutta gerekse bireysel boyutta enerji üretimi için de çok önemli bir faktör.

Uzun yıllardır gündemde olan, özellikle yazlık evlerde su ısıtmada kullanılan paneller, bugünün teknolojisine adapte oldu. Evlerimizdeki elektrik tüketimini neredeyse tamamını karşılayacak boyuta gelen kapasiteleriyle yeni versiyonlar artık gündemimizde. Gelin konuya biraz yakından bakalım. Önce işin mantığını anlayarak başlayalım. Güneş panellerinin içerisinde yer alan güneş pilleri, güneş enerjisini soğurarak güneşin ürettiği o devasa enerjiden küçültülmüş boyutlarda yararlanmamızı sağlarlar.

Biraz da detaylı bilgi vermek gerekirse: panellerin içerinde yer alan bu pillere fotovoltaik hücreler de denmektedir. Fotovoltaik güneş hücreleri, güneş enerjisini soğurmasından sonra elde edilen enerjiyi depolanmak üzere akülere göndermektedir. Akülerde depolanan enerji, doğru akım olduğundan dolayı evlerde kullanılabilmesi için AC akıma çevrilmesi gerekmektedir. İşte bu anda devreye giren güneş panelleri sistemleri elemanı olan alternatörlerdir. Alternatörler akülerden alınan DC akımım AC akıma dönüştürülmesini sağlamaktadır. Elde edilen enerjinin AC akıma dönüştürülmesinin ardından ise elektrik üretimi gerçekleştirilmiş olmaktadır.

Güneş enerji sistemlerinin çalışma mantığı öncelikle bünyelerinde yer alan güneş hücrelerine dayanmaktadır. Bu hücreler güneşten gelen ısıyı soğurarak küçük bir enerji kaybı ile depolamakta ve sistemlerin çıkış noktasında yer alan akülere ileterek enerji oluşmasını sağlamaktadır. Güneşe bakan paneller genelde 60 derecelik açılarla mekanlara konuşlandırılmaktadır. 5 ya da 30 panel aralığında kurulan bir sistem herhangi bir ailenin 1 günlük enerji ihtiyacını rahatça karşılayabilmekte ve bu durum her gün aynı şekilde devam etmektedir.

Hepimizin elektrik faturalarından şikayet ettiği bu dönemde kendi elektriğini kendin üretmek hepimize cazip gelecektir buna hiş şüphemiz yok. Yenilenebilir bir enerji kaynağı olan güneş enerjisi, elektrik üretme konusunda kullanıcılara birtakım faydalar sunmaktadır. Bu faydalardan ilki elektrik üretimine katkı ve bu sayede bedava enerji elde edilmesine olanak sağlamasıdır elbette. Güneş enerjisinden elektrik üretimi sağlamak için güneş panelleri öncelikli koşuldur. Pek çok aile bireysel olarak karar verebildikleri noktalarda bu sistemleri kurmayı tercih edecek derecede bilinçlenmiş durumdalar aslında.  Ama asıl faydayı elde etmek için endüstriel kullanımın ve ortak alanlardaki tercih düzeylerinin bugünden çok daha ileri bir çizgiye gelmesi kaçınılmaz. elektrik üretiminin gerçekleştirilmesi için günümüzde iki etkin yenilenebilir yöntem bulunmaktadır.

Bunlardan biri güneş enerjisi diğer ise rüzgar enerjisidir. Global dünya içerisinde mevcut olan yenilenemez enerji kaynakları her geçen gün tükendiği ve bu kaynakların dünyadan yok olacağı son zaman için ortalama 100 yıl ömür biçildiği gözönüne alınınca durumun önemi daha net algılanıyor. Bu nedenle insanların yeni enerji kaynaklarını yönelmeleri ve alternatif çözümler dahilinde elektrik üretimi gerçekleştirmeleri aslında bir alternatif değil zorunluluk olarak karşımıza çıkıyor. Diğer yandan güneş enerjisi ile elektrik elde etmek küresel ısınmaya etki bulunmayan bir enerji üretimidir. Bunun yanında zehirli gaz çıkışı yok denecek kadar az olan bu sistemlerde, geri dönüşüme müsait olmayan hemen hemen hiç malzeme bulunmamaktadır.

Yunan Ithaca Adasında Rüya Gibi Bir Taş Ev

Ev sahipleri Güney Afrika’lı fotoğrafçılar Gerda Genis ve Robbert Koene,Yunanistan’ın turistik açıdan çok da popüler bir bölgesi olmayan Ithaca adasındaki Lahos kırsalında,adeta gizli kalmış bu binayı keşfettiklerinde, bina bakımsızlıktan neredeyse yıkılmak üzereymiş.

Onlar bu olağanüstü doğada ve yıkık taş duvarların arasındageleceklerini inşa etmeye daha binayı görür görmez karar vermişler.  Binanın durumu gözlerini biran için bile olsa korkutmamış. Çok sevdikleriada halkının da yardımıyla, Gerda ve Robert başarılı bir şekilde bu harika taş binayı yeniden diriltmişler. Yılların yorgunluğunu taşıyan yapı adeta küllerinden yeniden doğmuş. Bu süreçte, yetkili resmi kurumların da, kendilerinin de en dikkat ettikleri konu, konulan her taşın, yapılan her mimari müdahalenin aslına uygun olması olmuş.

Binanın ilk haline dair dokümantasyonlar toplanmış, ada da yaşayan yaşlılarla sohbet edilmiş. Özellikle dış cephe için yerel zanaatkarlarla iletişime geçilmiş, tüm ahşap malzemelerde bölgesel ve coğrafi özellikleri taşıması ön planda tutulmuş. İki yıllık yorucu bir çalışmanın ardından bina bu günkü görünümüne kavuşmuş.

Yunan Mimarisi denilince ilk akla gelen formüller, yapıda, usta mimari çözümlerle kusursuzca uygulanmış. Çimento zemin, taş duvarlar, beton banklar, ahşap kirişler ve pencerelerle uyumlu eski tip panjurlar…

Evin dışında da, içeride abartıdan uzak durulmuş. Ev gezildiğinde akla ilk gelen sıfatlar sorulsa, ziyaretçilerin bir çoğu  “Lüks, asil, abartısız ve kusursuz yalın detaylar içeren” tanımlarında hem fikir olacaklardır.

Burayı kendileri, aileleri ve dostları için keyifli bir yazlık ev olarak kullanan çiftimiz, doğal yaşamın her türlü etkisini ve modern yaşamın her türlü konforu ile usatca harmanlayan bir stil benimsemişler. Evdeki abartısız ve yalın atmosferi,

ev tekstili seçimlerine de yansımış, genel tekstil malzemesi olarak bölgeye özel kumaştan hazırlanmış masa örtüleri ve yatak örtüleri tercih edilmiş. Beyaz ve gri tonlarında seçilen bu örtüler evin genel huzur veren atmosferine derinlik katmış.

Evdeki ahşap malzemelerde doğal ahşap ve beyaz renk tercih edilirken, modern aydınlatma armatürlerinin mekanla ve diğer objelerle yarattığı tezatlık duygusu siyah renkle vurgulanmış. Villanın genelinde tavanda beyaz ahşap tercih edilirken, taş haliyle kullanılmayan duvarlarda kum rengiyle, doğal taşa bir gönderme yapılmış. Bahçedeki uzun masa, iklimsel özellik olarak yaz akşamlarının uzun sürdüğü keyifli gecelerde, müthiş bir gözyüzü altında unutulmaz anılar yaşamak gibi bir ayrıcalık sunduğu için ev zaman içinde sahiplerimizin ve konuklarının en favori mekanı olmuş.

Hazal Kızıltoprak Tasarımcı

Hazal Kızıltoprak tasarımcıdır, üreticidir, performansçıdır. Elleriyle bir şeyler yapma isteği onu El Quinto’yu yaratmaya yöneltmiştir. Hareket etmeyi, gülmeyi, kötü korku filmlerini, farklı yemekleri, 90lar müziklerini, tarçınlı şeyleri, Mickey Rourke’un gençliğini, takas yapmayı, Moda’yı sever; trafiği, sigarayı, annesinin yapmadığı pırasa yemeklerini, başlarken güzel bitince çirkin olan tasarımlarını, ayaklarının ısınamamasını, otobiyografileri, kalabalık konserleri, Mecidiyeköy’ü, vapura koşarken akpilinin bitmiş olmasını sevmez. 1990’dan beri varlığını sürdürmektedir. Bir Şubat ayında doğmuştur. İlerleyen zamanlarda kendisiyle ilgili daha çok şey anlatabileceğine inanmaktadır.

Takip ettiğiniz siteler ?

honestlywtf.com , designmilk.com , missmoss.co.za , love-aesthetics.nl , abeautifulmess.com

 Çalışırken olmazsa olmazınız?

Su ve müzik

 En sevdiğiniz dönem veya akım?

Bazen 90lar, bazen art deco .

Favori mekanınız? 

6 yaşımda ailemle İstanbul’a taşındığımızda Feneryolu’nda yaşadığımız ilk evimiz.

 Odanızda asla neye rastlamayız?

Sigara

  Nelerden ilham alırsınız ?

Her şeyden

 Hayatınızdaki  olmazsa olmazınız?      

Fiziksel kabiliyetlerim. Ellerim.  

 En büyük hayaliniz?

Huzurlu ölmek!

 Tek bir cümle ile kendinizi anlatın  desek…

Hazal Kızıltoprak henüz 25 yaşındadır.

 Motto’nuz…

Heyecanını yitirme, şaşırmayı unutma

Meral Uyanık Koca

Motto Tasarım Olivia Cumming’s

Doğal taşlara ve İstanbul’a  aşık bir Avusturalyalı tasarımcı;

Kristal taşları nasıl bilirsiniz? Farklı renklerde ve şeffaflıkta, hepsi birbirinden güzel, doğal ve yalın. Her birine ayrı ayrı irili ufaklı şekiller veriliyorkolye ucuna takılan detaylar  ile işlem sona eriyor. Özenle seçtiği  taşları Tophane’deki atölyesinde tasarlıyor. Doğadan ilham alan Olivia tam bir hayalperest. Hikayesi de en az kendisi kadar sürprizlerle dolu ve  ilham verici. Küçüklüğünden beri kristal taşlara aşık. Avusturalya’da başlayan hikayesi önce Fransa, sonra Berlin, Hindistan ve şimdi  Türkiye’de devam ediyor.

Atölyede birbirinden farklı rengarenk  taşlara bakıp da etkilenmemek mümkün değil. Tasarımların doğal ve yalın oluşu ürünleri daha da cazip hale getiriyor. Taş deyip geçmemek lazım, her bir taşın kendine özgü bir özelliği var. Örneğin Turkuaz; dinginlik verip, kaygıları yok ediyor. Rengi ve yüksek enerjisi sayesinde kederli durumları izole edip huzur veriyor. Mor renkli bir kuvars kristali olan ametist manevi dünyaya açılan üçüncü gözün simgesi, kimini dinginleştiriyor, kimine enerji veriyor kimine de şans getirdiğine inanılıyor! Doğal taşların etrafında gezinirken  biraz daha merak ediyor ve büyüleniyorsunuz. Tam da şu sıralar  baharın gelişini tüm enerjimizle kucaklarken Olivia Cumming’sin doğal, rengarenk, özgür, bohem ve ilham veren dünyasına konuk olduk bu ay. Her şeyin bir sebebi olduğuna inanan Olivia, hayallerini gerçekleştirirken aynı zamanda keşfetmeye, daha çok paylaşmaya ve hayatına sığdırabileceği kadar muhteşem anıları da biriktirmeye devam ediyor…

Sizi biraz tanıyabilir miyiz?

Merhaba, ben Olivia! Avustralya’lıyım,orada büyüdüm ama altı yıl Paris’te yaşadım ve Berlin’de de bir yıl kadar kaldım. Bir buçuk sene önce İstanbul’a aşık olup yerleşme kararı aldım. Türk kültürüne karşı oldukça ilgiliyim. Bazı seyahatler sırasında ara sıra İstanbul’a uğruyordum,  pazarları  keşfetmekten, dolaşmaktan büyük keyif alıyorum. Yemek yapmayı, kumaşları sağlıklı yaşamı ve yerel pazarları seviyorum.

Cleopatra’s Bling markası nasıl oluştu?

Kendimi bildim bileli hep taşlara ilgim vardı. Çocukken onlarla oynardım ve hep büyülenirdim. Cleopatra’s Bling aslında benim hep kullanmak istediğim takıları  tasarlamamla başladı. Çok ilgi gördü ve şimdi Tophane’deki atölyemde tüm takılarımı tasarlıyorum.

Neden özellikle kristal taşı tercih ettiniz ? Kristal dışında hangi taşları kullanmayı tercih ediyorsunuz ? Biraz özelliklerinden bahseder misiniz?

Doğal formları seviyorum ve elbette enerjisini seviyorum hepsinin. Maalesef bugün her şey endüstriyel hale geldi. Her şey bir örnek ve yaratıcılıktan yoksun. Ben doğal olanı tercih ediyourm. Onların enerjisine inanıyorum. Tüm tasarımlar el yapımı; kolyeler, yüzükler, bilezikler…

Bir çok farklı taşlar kullanıyorum ama en sevdiklerim arasında Quartz, Fluorite, Turquoise geliyor. Bu yaz daha çok turquoise kullanacağım.

Taşları nerelerden getiriyorsunuz?

Turkeye, Hindistan, Avusturalya ve  Afganistan’dan.

 

Peki, İstanbul sizin için ne anlam ifade ediyor?

 

İstanbul benim yaratıcı olduğum yer!

 

Son olarak motto’nuz

 

“Energy in, energy out” yani ne enerji verirsen o sana geri döner.

 

Meral Uyanık

Modada  ”Gerçeküstücülük”

Sanat ve modanın birbirini beslemesi yeni bir şey değil. Ama bu denli farklı bir sentezin çıkması son on – onbeş yıllık bir hadise. Hele ki son birkaç seneyi düşünürsek…

Moda, ilk modern sanat akımı olarak kabul edilen “izlenimcilik”le ortaya çıkıyor; dışavurumculuk, gerçeküstücülük, fütürizm gibi birçok sanat akımıyla da gelişiyor… Modayla sanatın gerçek anlamda etkileşimini ise gerçeküstücülük akımında görüyoruz.

Moda tasarımcıları ve sanatçıların ortak eserleri adına  1937’de Salvador Dali ve Elsa Schiaparelli’nin ortak tasarımı “Istakoz Elbise” en iyi örneklerden…Yani günümüzün “ collaboration” mantığı o zaman da mevcuttu, tek eksikle; EGO. Zamanla, sadece sanatçıların eserleri, efsane moda tasarımcılarının ikonik parçaları da sanat eseri değeri görmeye başladı.

Yves Saint Laurent’in ressam Piet Mondrian’ın tablolarından esinlenerek tasarladığı “Mondrian elbisesi”, belirli aralıklarla yeniden modanın odağına giriyor ve birçok tasarımcı ve marka tarafından yorumlanıyor.

Teknoloji ilerleyip, çağ değiştikçe, sanat akımlarından ve dönem sanatçılarından alınan ilham da onun yansıması olan kıyafet ve aksesuarlar da değişiyor.

Londra Victoria & Albert Museum’daki Alexander McQueen“Savaga Beauty” retrospektif sergisi bu gelişim ve değişimi çok iyi açıklıyor. McQueen, mezuniyet defilesini sunarken bu kadarını hayal edebiliyor muydu bilmiyorum, aslında biliyorum; her tasarımcı hayal eder ama gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini yaşadıkça görür. Belki de hayalinden fazlasını kısa sürede gördüğü için bir anda vazgeçti hayatından. Yüzyılda bir defa dünyaya gelen sihirli elleri olan bir adamdan bahsediyorum. Birçoğumuzun önünü ve aklının sınırlarını açan birinden…

Her yaptığı defilede şaşırtacak bir unsur koyabilmek herkesin harcı değil, hele ki dünya genelindeki Moda Haftalarının ardından Istanbul Fashion Week’i incelediğimizde…

Hieronymus Bosch’un az sayıdaki tablosuna baktığımızda, Alexander McQueen’in gördüklerini görmediğimiz kesin. Belki biraz Goya, biraz Klimt, biraz Caravaggio. Geçmişi, 15. Ve 16. Yüzyılların resimlerini, sıradışı figürlerini, doğum-yaşam-ölüm-ölüm sonrası yaşam, cennet – cehennem temalarını kendine göre yorumladı kıyafetlerinde. Özgürlüğe ve ölümden sonraki yaşama olan inancını kuş tüyleriyle ve insan-hayvan birleşimi “Hybrid” görüntülü catwalk showlarıyla pekiştirdi. Hayatı biraz olsun tiye almanın yolu, modellerin tiyatral suratlarıydı, gerçeküstü siluetleriydi.

Eskrim sporunu, onun tasarladığı metal maskelerle, hamam terliklerini ise  yüksek topuklu kafesli ayakkabılarla sevdik. Metal müziğin simgesi olan kurukafaları, zımbaları ve iskeletleri sevmek için, onun koleksiyonunda görmeyi bekledik.“İçinden ne geliyorsa onu yap ve anın tadını çıkar!”mottosunu bize en yakın arkadaşı Isabella Blow ile sundu. Kimsenin bakışı umrunda olmadan giy ve çık! Her şeyden önce “kendin”için istediğini yap mantığını sevdirdi ler. Başkasının değil kendi hayatlarının “figüranı” ol dukları için, ikisi de yaşamlarına son vermeyi seçti. Böylece ruhları daimi özgür olacak ve onlar hayatlarının “Aktörü&Aktristi” olarak kendi seçtikleri dünyada yaşayacaklardı.

Çok gotik bir yazı gibi görünse de işin özü aslında son paragrafta gizli. Hayatta yapmak istediğiniz hiçbir şeyi ertelemeden, doğru ve yanlış diye düşünmeden denemeye değer olduğunu bilerek yaşamak en iyisi. Kararlar sizi tökezletebilir de, koşturabilir de. Bunun cevabını varsayımlarla değil, deneyerek görebilirsiniz. Biraz cesaret ve risk almak bunun kilit noktası. Şans ise olmazsa olmazı! Hayata bir defa geliyormuş gibi düşünerek, dilediğinizi öncelikle “ kendiniz” için yapacağınız günler dileğiyle…

Begüm Akdoğanlar

Pera Müzesi

Haziran 2005’te açılan Pera Müzesi, Suna ve İnan Kıraç Vakfı’nın nitelikli ve geniş ölçekli kültür-sanat hizmeti vermek amacıyla kurduğu bir özel müzedir. 2003-2005 döneminde restoratör mimar Sinan Genim’in hazırladığı proje çerçevesinde Tepebaşı’ndaki tarihi Bristol Oteli’nin cephesi korunarak çağdaş ve donanımlı bir müze olarak inşa edilen binasında faaliyet göstermektedir.

Pera Müzesi, Suna ve İnan Kıraç Vakfı’na ait “Oryantalist Resim”, “Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri” ve “Kütahya Çini ve Seramikleri” koleksiyonlarını ve bu koleksiyonların temsil ettiği değerleri, ; sergiler, yayıncılık ürünleri, sözlü etkinlikler, eğitim etkinlikleri ve bilimsel çalışmalar aracılığıyla kamuyla paylaşmakta, gelecek kuşaklara aktarmayı amaçlamaktadır.

Aralarında Tate Britain, Victoria ve Albert Müzesi, St. Petersburg Rus Devlet Müzesi, JP Morgan Chase Koleksiyonu, New York School of Visual Arts, Maeght Vakfı gibi dünyanın önde gelen müze, koleksiyon ve vakıflarıyla ortak sanat projeleri üreten Pera Müzesi, düzenlediği dönemli sergilerle, “Jean Dubuffet”, “Henri Cartier-Bresson”, “Rembrandt”, “Niko Pirosmani”, “Josef Koudelka” “Joan Miró”, “Akira Kurosawa”, “Marc Chagall”, “Pablo Picasso”, “Fernando Botero”, “Frida Kahlo”, “Diego Rivera”, “Goya” gibi dünyanın usta sanatçılarının yapıtlarını ülkemiz sanatseverleriyle buluşturmuştur. Açıldığından bugüne her yıl ulusal ve uluslararası eğitim ve sanat kurumlarıyla işbirliği yaparak genç sanatçıları destekleyen sergiler de düzenleyen Pera Müzesi, tüm sergilerini kitaplar, sözel etkinlikler ve çocuk eğitim programlarıyla da desteklemektedir. Dönemsel programları ve etkinlikleriyle dikkat çeken Pera Film ise ziyaretçilere ve sinema meraklılarına, klasiklerden bağımsız filmlere, animasyon ve belgesellere uzanan, kimi zaman sergilere paralel kapsamlı gösterimler düzenlemektedir.

Kuruluşundan günümüze gerçekleştirdiği etkinliklerle Türkiye’nin en nitelikli, öncü ve sevilen müzelerinden biri haline gelen Pera Müzesi kentin bu çok canlı bölgesinde çağdaş bir müze-kültür merkezi olarak hizmet vermektedir.

 

KOLEKSİYONLAR

Oryantalist Resim Koleksiyonu Suna ve İnan Kıraç Vakfı’nın, konusunda ülkemizin en zengin koleksiyonlarından biri olan Oryantalist Resim Koleksiyonu, 17. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına uzanan bir dönemde, Avrupalı ressamların özellikle Osmanlı dünyasını ve Türkiye coğrafyasını betimleyen eserlerinin yanı sıra, Osmanlı sanatcılarının bu dönemdeki karşılıklı etkileşimini yansıtan eserlerini de barındırmaktadır.

 

İmparatorluğun son iki yüzyılından geniş bir görsel panorama sunan bu koleksiyonda Osman Hamdi Bey’in yapıtları ve ünlü “Kaplumbağa Terbiyecisi” tablosu da yer almaktadır. Oryantalist sanatın Osmanlı eksenli bu çok özel kesitine yönelmiş olmasıyla da ayrıcalıklı bir yere sahip olan Koleksiyon, Pera Müzesi’nin Sevgi ve Erdoğan Gönül Galerisi’nde açılan uzun dönemli tematik sergiler aracılığıyla kamuoyuyla paylaşılmaktadır.

ANADOLU AĞIRLIK ÖLÇÜLERİ KOLEKSİYONU

Suna ve İnan Kırac’ın ilk kez 1980’lerde oluşturmaya başladıkları Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Koleksiyonu, bir yandan bazı koleksiyoncuların birikimlerinin zaman içinde satın alınarak koleksiyona katılması, bir yandan da yurtiçinden ve yurtdışından yapılan düzenli alımlar sonucunda hızla gelişmiş ve ülkenin en kapsamlı ve seçkin ölçü-ağırlık koleksiyonu haline gelmiştir.

Bugün sekiz binden fazla objeden oluşan bu dünya capındaki koleksiyon, prehistorik çağlardan günümüze Anadolu’da kullanılagelmiş başlıca ağırlık ve ölçü aletlerini, arazi ölçümünden her türlü alışverişe, mimarlıktan kuyumculuğa, denizcilikten eczacılığa kadar çok çeşitli alanlardan her türlü ağırlık, uzunluk, hacim ölçüsünü bünyesinde barındıran ve bununla, gerek dönemler ve kültürlerarası sistem ilişkilerinin, gerekse dönüşümlerin ve sürekliliklerin izlenmesine olanak veren, çok değerli bir bilimsel kaynak niteliği taşımaktadır. Koleksiyondan mekânın elverdiği ölçüde hazırlanmış geniş bir seçki, kronolojik bir düzenleme içinde izleyicilere sunulmuş ve Anadolu kültür tarihinin bu heyecan verici ilgi alanına yeni ışıklar tutulmasına özellikle çaba gösterilmiştir.

KÜTAYA ÇİNİ VE SERAMİK KOLEKSİYONU

Suna ve İnan Kıraç Vakfı Kütahya Çini ve Seramikleri Koleksiyonu, 1980’li yıllarda Suna Kıraç’ın arzusu üzerine toplanmaya başlanmış ve yıllar içinde genişleyip zenginleşerek günümüze ulaşmıştır. Bugün bünyesinde çeşitli dönem ve türlerden 1000 civarında parcayı barındıran koleksiyon, Osmanlı kültürünün nispeten gölgede kalmış yaratıcılık alanını önemli örnekleriyle katetmekte ve özellikle 18. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar uzanan bir zaman dilimi içinde Kütahya çini ve seramik sanatı gelişim çizgisinin, ayrıntılı bir biçimde izlenmesine olanak vermektedir. Sergilemede bir araya getirilen eserler, hem koleksiyonun yapısı, hem de Kütahya çiniciliği konusunda genel bir fikir vermek amacıyla hazırlanmış sınırlı bir seçkinin parcalarıdır ve ileride hazırlanacak başka sergilerde, bir yandan koleksiyonun daha geniş biçimde tanıtılması sağlanırken, bir yandan da geleneksel kültür mirasımızın önemli bir parcası olan Kütahya çini ve seramik sanatının çeşitli yönlerine yeni ışıklar tutulmasına çaba gösterilecektir.

ESKİ İSTANBUL FOTOĞRAFLARI KOLEKSİYONU

 

Suna ve İnan Kıraç Vakfı Eski İstanbul Fotoğrafları Koleksiyonu, fotoğrafın yaygınlaşmaya başladığı 19. yüzyıl ortalarından erken 20. yüzyıla uzanan bir süreci kapsıyor. Caranza, Robertson, Pascal Sébah, Kargopoulo, Sébah & Joaillier, Abdullah Biraderler,

Gülmez Biraderler, Ali Sami Aközer, Ali Enis Oza gibi fotoğraf sanatçılarının ve bazı amatör fotoğraf meraklılarının dönemin zorlu ve zahmetli teknikleriyle çektikleri yaklaşık 7.000 fotoğraf, İstanbul’un o yüzyıllardaki fiziksel ve sosyo-kültürel yapısı hakkında fikir verirken, şehrin bugün çoğu şekil değiştirmiş ya da kaybolmuş eşsiz güzelliklerini gözler önüne seriyor.

Gloster Bahçe Mobilyaları

Hayat her gün daha hızlı ve daha kompleks hale gelirken, insanların kendilerine ait kaliteli zaman ve alan isteği de büyüyor. Gloster bu çok önemli gereksinimi göz önünde bulundururken ayrıca konfor ve estetiği de buluşturan bahçe mobilyaları üretiyor.

Gloster, dış mekan mobilya tasarımları ile size kendinizi özgür hissedeceğiniz alanlar yaratıyor. En kaliteli malzeme ve en değerli teknikleri kullanarak ürettikleri mobilyaların tek amacı müşterilerine onları özel hissettirecek anlar yaşatması.

Yetenek ve sadakat, Gloster’ın usta ellerinin becerileri nesilden nesile aktarılır ve geliştirilir. Ahşap ustalığına farklı bir boyut katan Gloster ustaları, yıllarca edindikleri tecrübelerini kusursuz mobilyalar üretmek için kullanıyorlar.

Geçmişine ve geleneklerine bağlı olan Gloster, müşterilerinin mobilya alırken, aralarında bir bağ kurmaları gerektiğine inanıyor. Ürün ve müşteri arasında oluşan bu ortak noktaya çok önem veren Gloster, geçmişten ve gelecekten esinlendirği tasarım çizgilerini ürünlerine katmaktadır.

Sancal

1970 lerin başında kurulan Sancal’ın, saf, basit çizgiler ve detaylarla ürettiği döşemeler ve mobilyalar, tasarımcıların övgülerini toplayan zamansız tasarımlarıyla alanında rakipsiz olan bir firmadır. Eğer siz de çağdaş tasarıma sahip bir kanepe istiyorsanız, Sancal’ın koleksiyonlarını incelemenizi şiddetle tavsiye ediyoruz.

İş hayatında 40 yılı aşan Sancal, çağdaş döşemeli mobilyada İspanya’nın önde gelen üreticilerinden biri haline gelmiştir. Özellikle otel, ofis ve restoran gibi alanlarda birçok yabancı pazarlarda yüksek profile sahiptir.

Sancal tasarımları basit ve taze çizgilerle karakterize edilir. Bunların hepsi çok zamansız zamansız tasarımlarını ortaya çıkarırken ürünlerin hepsi çok fonksiyonlu olarak tasarlanmıştır.

Bugün Sancal, Avrupa’nın yanı sıra, Avustralya, Yeni Zelanda, Singapur ve Malezya’da da tanınmış bir marka, şimdilerde ise ABD pazarına girmiş durumda. İspanyol mobilya ve döşeme markası olan Sancal, toplantı odaları için tasarlanmış ve asma akustik gölge içeren bir mobilya koleksiyonunu tanıttı.

Bu alanda tek olan Sancal yeni bir akım başlattı.

Nadadora Design Studio tarafından, Sancal yeni Gráfica koleksiyonu için tasarlanan Tartana, adını iki tekerlekli ve kubbeli at arabası anlamına gelen İspanyolca kelimeden alıyor. Koleksiyondaki en yaratıcı tasarımlar arasında yer alan bu ve bunun gibi özel birçok ürünün geniş renk seçenekleri mevcut.

Sancal’ın tamamen İspanya’da üretilen mobilyaları sıkı kontrollerden geçiyor. Şirket ayrıca, kullandığı malzeme ve üretim yöntemleri açısından çevrenin korunması konusunda son derece kararlı bir yapıdadır.

Muji Mobilya

MUJI mobilya koleksiyonunun Chodo-Yoi konsepti, iç mekanlarda ferahlık sağlıyor ve  uygun bütçe ile kaliteli ürünler sunuyor. MUJI mobilyaları, alanları verimli kullanarak huzurlu bir ortam sağlamak için tasarlanmıştır.

MUJI mobilya serisi ev ve ofisler için yatak, masa, sandalyeler, raf ve çekmece içerir. Mobilyalarla koordine şekilde çalışan fonksiyonel ev aksesuarları da mevcuttur.

Sakin bir ambiyansı doğal malzemeler ile oluşturan MUJI,

“Chodo-Yoi” felsefesi sayesinde kalite ve fiyat arasındaki ‘doğru dengeyi bulmanızı sağlıyor.

1980 yılında Japonya’da sadece 40 ürün ile başlayan MUJI, şimdi kıyafetten kırtasiyeye, ev eşyalarından kozmetiğe kadar uzanan geniş, 7.000 ürünlük yelpazesi ile gelişimini sürdürüyor.

Bütün MUJI ürünleri doğal malzemelerden son derece minimal bir şekilde üretilmiştir, ürünlerde fırfırlar, etiketler gibi gereksiz malzemelerden kaçınılırken, ambalajları da ses çıkarmayan plastik malzemeden üretilmiştir.