NİSAN 2015 ARŞİV

Nisan Sayımız Çıktı,

Madem bu ay her yer bahar dalları ile doluyor,  derginizin sayfaları çiçek açacak desek?

Ve bu cümlede hiçbir mecaz olmasa? Çok mu olurduk?

Olduk bile o zaman….

 

bh1

 

“Yine Mi Yeşiliz, Yine Mi Çiçek” dedik ve doğanın canlandığı, içimize yenilenme umudunun tekrar dolduğu, adeta yeniden hayat bulduğumuz Nisan ayında, kaçınılmaz olarak biz de bahardan ilham aldık. Tasarıma, mimariye, sanata, modaya, yolculuğa, şehir dokusuna, keyifli mekan keşiflerine, dekorasyona, kısacası “Modern Şehirli İnsan Alışkanlıklarına” dair aradığınız ne varsa, her zaman olduğu gibi bu ay da e derginiz Bast Home’da. İlginizi çekecek zenginleştirmeler, markalarla kurabileceğiniz interaktif ilişkiler, video röportajlarla, sepete atma seçenekli kataloglar

 

Nisan sayısından başlıklar:

 

– Sezonun Çağrışımları ile Uyumlu Dekotrendler

– Kışın Bitimiyle, Evlere Bahar Detoksu İçin Öneriler

– Nisan Ayında Bahçede Yapılması Gerekenler ve Öneriler

– Tasarım ve Dekorasyon Dünyasından En Son Haberler

– Semt Dosyasında, Yaşam Dolu Bir Semt: Çengelköy

– Bahar Aylarının Favorileri: Outdoor Alanlarıyla Öne Çıkan Otellerden Seçtiklerimiz

– Sanata, Şehir Dokusuna ve Mimari Yaşama Dair Merceğimize Takılanlar

 

Okumayan, kalmasın;

Astroloji Koç Burcu

Baharın başlangıcı sayılan ekinoks ile Koç Burcu zamanı yeryüzünde etkisini göstermeye başlar. Adeta bir bebeğin dünyaya gelmesi kadar coşkulu ve enerjik bir hava eser hem doğada hem de bizler üzerinde. Bahar yeni bir hayat, yeni bir mevsim ve yeni bir yılın müjdecisidir. Koç Burcu astrolojik olarak zodyak’ın başlangıcıdır. Koç ve Yükselen Koç Burcu insanı enerjik, heyecanlı, hırslı, motive, cesur ve lider ruhludur. Bir bebeğin hayatta var olma arzusu ile etrafındakilere kendini gösterme, anlatma heyecanı Koç Burcu insanının da doğasına yansır. Bu saf ve doğal ruh dolambaçsız, içten ve dolaysız bir yapı sağlar. Koç insanı arzu ettiği öğeler ya da idealleri için tutkuyla hareket eder. Sabırsız ve acelecidir. Zaman zaman sinirlendiğinde de çabuk parlar çabuk söner. Özgürlüğüne ve benliğine düşkün bu ateş burcunun karakteri de burcu gibi karmaşıklıktan uzaktır. Kendileri liderlik ettiği sürece ekiplerle çalışabilirler.Koç Burcu “Savaş Tanrısı” yani “Kızıl Gezegen – Mars” yönetimindedir. Mars temel iç  güdülerimizi, dayanıklılığı ve hayattaki savaş motivasyonumuzu temsil eder. Hayattaki motivasyonumuza kararlı ve cesur bir şekilde atılmak, bu yolda riskler almak, savaşmak ve rekabeti elemek Mars ile ilgilidir. Bir yandan “Erkeklerin Marstan, Kadınların Venüsten” geldiğini de unutmamak gerekir. Eril cinsel enerji temsili de Mars Gezegeni temsilindedir.

Tasarım Anlayışı

Karmaşıklıktan uzak, moda ve tasarımda öncü bir tarz ile enerjisini evinde de atabileceği bir tarz Koç Burcu insanını evinde hissettirecektir. Koç Burçlarının içsel motivasyonu yüksek olduğu için evlerinde hareket halinde olmak isterler. Bu sebeple sportif bir alan ya da evin bütününde hareket kabiliyetini kısıtlamayacak türde geniş bir alanda rahat hissedebilir. Ateş Grubunun diğer mensupları gibi teknoloji, hareket ve rahatlık Koç burçları için oldukça önemlidir.  Bu rahat, tutkulu ve öncü dekorasyon tarzına “MODERN” ya da “MİNİMALİST” diyebiliriz. Sokakta koşmaya ya da dağa tırmanmaya çıkmadılarsa evde şömine başında ya da son teknoloji aletlerini kurcalayarak keyif almaktan hoşlanacaklardır.Koç burcu insanı evlerini seçerken enerjilerini atma şekline göre şehrin ortasında ya da doğaya yakın olmayı tercih eder. Şehirdeyse spor alanlarına ya da günlük aktivitelere katılabilecekleri yakınlıkta; havadar ve geniş alanlar tercih edeceklerdir. Doğaya yakın evlerde ise Koç Burçları için önemli olan minimalist ve teknolojik havayı yakalayabilmektir. Her iki seçenekte de evde şömine keyfi yapabiliyor olmak Koç Burçlarına rahatlık verecektir.

 

Koç Burcu ve Dekorasyon

 

Ateş Grubu ve Öncü bir burç olan Koç Burcu için ev yeniliği ve enerjiyi hayatlarında sürdürecekleri bir alandır. Tasarım ve teknolojiyi buluşturan, inovatif çözümler ile evlerinde de öncü ruhunu yansıtan bir dekorasyon arzu ederler. Genelde Koç ve Yükselen Koç’lar için dekorasyonda Kırmızı, Turuncu ve tonları enerjilerini ortaya koymanın ve kendilerinin ifadenin bir yoludur. Duvarlar, mobilyalar gibi büyük alanlar yerine kontrast yakalamak ve eve enerji katmak için yastıklar, raflar, perdeler ya da halılarda bu renkler uygulanabilir. Aslında enerjik yapısı ile dağılmaya çok meğilli olsalar da evdeki enerjinin düzgün akabilmesini sağlamak için düzenli bir ortam yaratmak önemlidir. Bu sebeple dolap ve düzenleme sistemleri Koç Burçlarının evlerinde büyük önem taşır. Yengeç ve diğer su grubu burçlar gibi geçmişe ve anılara bağlılığı yüksek olmadığı için kullanmadığı eşyaları atmaktan çekinmez. Koç ve Yükselen Koçların evlerinde bahar enerjisini hissetmek önemlidir. Mutfakta bir horoz resmi, salonda bir çiçek köşesi ya da evin muhtelif alanlarına yerleştirilmiş bahar kokuları keyif verebilir.

Salon – Mutfak

Modern, minimalist, sıra dışı ve teknolojik bir ortam Koç ve Yükselen Koç Burçları için oldukça önemlidir. Yemek yapmak, yemek, sosyalleşmek bir motivasyon ve enerji işidir. Bu sebeple evlerinin bu alanlarında düzen ve depolama sistemleri büyük önem taşır. Günlük yaşamda bile dağınıklık olmamalıdır. Her şey yerli yerinde olabilmesi için depolama sistemleri özellikle bu alanlarda önemlidir. Mutfakta son teknoloji gıda hazırlama cihazları ile hızlı yaşama ayak uydurmalarına olanak sağlayacak fırın ve ocak olmalıdır. Yavaş ve az ateş veren cihazlar Koç Burçları için uygun değildir.Kendi zevklerine göre döşenen evlerinde enerji patlaması yaşamaları olası olduğundan duygusal bir alan ya da rahatlayabilecekleri bir köşe tasarlamaları Koç Burçlarına önerilmektedir.

 

Yatak Odası

 

Koç ve Yükselen Koç Burçları hayatın her anında aktif olmaktan hoşlanırlar. Yatak odalarında da bunu yansıtan kırmızı ve tonlarında dokunuşlar hissetmeyi arzu ederler. Bu sebeple yatak odasında romantizmden çok enerji, motivasyon, tutku ve rahatlık hakim olacaktır. İlişkilerinin huzurlu olması için Koç Burçlarının bu alanın dekorasyonunda yardım alması gerekebilir. Aksi takdirde aşırı minimalist, enerjik ya da teknolojik bir yatak odası ile karşı karşıya kalabilirler.

Koç Burçları için Tasarım Önerileri

 

Evinizde dağınıklıktan kurtulun. Burcunuzun enerjisi olan bahar temizliğini mutlaka yapın. Evin içine sinen temizlenme, arınma enerjisi size motivasyon kaynağı olacaktır. Sizi yansıtan teknolojik aletler, depolama sistemleri, şömine, mumlar ile evinize hoş bir hava katabilirsiniz.

 

 

Koç Burcu Çocuklarının Odaları Nasıl Tasarlanmalı?

 

Koç Burcu çocukları doğdukları günden itibaren başlatma enerjilerini etrafa yayarlar. Özgür ve ilgi odağı olma arzusundadırlar. Doğdukları andan itibaren enerjik ve aktif olacak bu çocuklar için; bebekliklerinde anne ve bakıcı diğer kişiler rahatlıkla ulaşabileceği alanlarda günlük ihtiyaçları tutulmalıdır. Çocukluk dönemine geçerken bir Koç çocuğu ile yaşamak zorlaşabilir. Hayatlarında liderlik etmek, risk almak ön planda olduğu için mutlaka kendisini dört göz izlemek gerekir. Bir Koç Burcu olarak çocuklar için de sistem ve düzen önemlidir. Odalarında tüm eşyalarını kaldırabilcekleri bir dolap olması onların da rahat etmesini sağlar. Her ne kadar kırmızı renk olarak enerjiyi ortaya çıkaran ve uykuyu azaltan bir renk olsa da çocuk odalarında da küçük dokunuşlar iyi gelebilir.

Hem Ateş hem Öncü burç olan bu çocuklar her an her yeni şeye atlayabilirler. Bu yüzden sınırlarınızı iyi korumalı; birlikte spor aktivitelere katılmalısınız. Kendilerini ortaya koymaktan sonsuz keyif aldıkları kadar da terk edilme, yalnız korkusu yaşayabilirler. Bu sebeple ailesi tarafından sevildiğini, yalnız bırakılmadığı hissettirecek aile fotoğraflarının odalarında bulunması önemli bir destek olabilir.

KOÇ (21 Mart – 20 Nisan)

 

Element: Ateş

 

Nitelik: Öncü

 

Yönetici Gezegen: Mars

 

Uğurlu günü: Salı

 

Madeni: Demir, çelik

 

Uygun taşı: Elmas, pırlanta, yakut, ateş opal, hematit

 

Ayşegül Kuyumcu Türker

Outdoor Yaşam Alanlarıyla Öne Çıkan Oteller

Felissimo Hotel

Zengin Atlantik Ormanı ile çevrili olan Hotel Felissimo’nun odalarında kaliteli beyaz mobilyalarla donatılmış ve manzaralı bir balkon mevcuttur. Odalarda ayrıca Fransız ve Mısır nevresimleri kullanılmış.

Felissimo butik otelin aydınlık ve havadar iç mekanlarında rahat ve sofistike bir dekor göze çarpıyor. Konuklar çardakta manzaranın keyfini çıkarabilir, saunada rahatlayabilir veya renk terapili bir Hint masajı yaptırabilirler.

Camboriú’da faaliyet gösteren bu büyüleyici otel, Amores Plajı’nın panoramik manzarasını sunan bir tepede kurulmuştur. Spa küvetli odalar sunan otel bir havuza ve muhteşem bahçelere sahiptir.  Sıcak ahşap renkli odalar geniş verandalarıyla dağ ve plaj manzarasını seyretmekte.  Otel mimarisinde ise güney İtalya ve Provans etkilerini görüyoruz.

Geniş bir terasa sahip olan restoranda sabah geç saatlere kadar meyve, kek, ekmek ve peynir çeşitlerinden oluşan, taze hazırlanmış bir kahvaltı servis edilmektedir. Ayrıca modern gurme yemekler de vardır.

Felissimo, Amores Plajı’na sadece 500 metre mesafede yer almaktadır. Çok uzun ve büyüleyici bir plajdır. Navegantes Havaalanı’na ise 17 km uzaklıktadır.

Citizen M

Londra’nın merkezinde yer alan Citizen M London Bankside, Tate Modern’e yürüyerek sadece 2 dakika ve Millennium Köprüsü’ne yalnızca 600 metre mesafede yer alan şık ve modern bir oteldir. Lokasyonu ve stiliyle oldukça revaçta olan Citizen M dünyanın dört bir yanından konuklarını ağırlıyor. 

Southwark ufuk çizgisi, kilise ve modern sanatla ilgilenen gezginler için harika bir seçenek.

Konuklar ışıkları, LED TV’yi, müzik sistemini, perdeleri ve oda sıcaklığını kontrol eden dokunmatik tabletle donatılmış ve hoş bir aydınlatmaya sahip modern ve şık yatak odalarının keyfini çıkarabilirler. Özel banyoda yağmur duşu vardır. Bir tasarım oteli olan citizenM’in resepsiyonu 24 saat açıktır. Konuklar Vitra döşemeli çağdaş ortak yaşam alanlarında vakit geçirebilirler. Bunun yanı sıra, iMac’lerden ve ücretsiz yazıcı hizmetinden faydalanabilirler.

Günün 24 saati hizmet veren CanteenM’de sandviç ve sıcak yemek seçenekleri; barda ise bira, şampanya ve kokteyller servis edilmektedir. Ayrıca çay, kahve, hamur işleri ve sıcak İngiliz kahvaltısı sunan bir kahvaltı barı bulunmaktadır.

Londra Köprüsü 500 metre uzaklıktadır. Waterloo Tren ve Metro İstasyonu 1,6 km’den daha yakındır. St. Pauls Katedrali’ne ise yürüyerek sadece 10 dakikada ulaşılabilir.

Memmo Alfama

Şirin Alfama bölgesinde, 19. yüzyılın sonlarından kalma yenilenmiş bir binada hizmet veren Memmo Alfama – Design Hotel, konuklarına 24 saat resepsiyon hizmeti sunmaktadır. Tagus Nehri’ne bakan tesiste şarap barı ve açık yüzme havuzu bulunmaktadır. Memmo Alfama’nın özel tasarımlı odalarında iPod yuvası ve LED düz ekran TV gibi modern olanaklar mevcuttur.

Bu tasarım otelinde her gün açık büfe kahvaltı servis edilmektedir. Ayrıca atıştırmalıklar ve içecekler bulunan 24 saat kullanılabilen buzdolabı mevcuttur. Otelin 1. katındaki şarap barı, Portekiz müziği ve Tagus Nehri manzarası eşliğinde Portekiz şarabı ve hafif yemeklerin tadını çıkarmak için mükemmel bir ortam sunmaktadır.

Konuklar, tesise vardıklarında check-in yapabilecekleri rahat bir oturma odası bulacaklardır. Konsiyerj, bölgeyi ve Lizbon’u keşfetmeniz için tavsiyelerde bulunabilir. Memmo Alfama – Design Hotel, Portekiz geleneği ve ürünleri sunar. Alfama ve Tagus nehrini gören eşsiz bir manzaraya sahiptir. Yüksek kalite kumaşlar, kum rengi palet odalara sofistike bir görünüm veriyor.

Yataklarda Mısır keteninden nevresimler ve 6 yastık vardır. Banyolarda %100 pamuk havlular ve ücretsiz banyo malzemeleri yer alır. Fado müziği çalınan geleneksel restoranlarla çevrili olan bu tasarım oteli, panoramik São Jorge Kalesi’ne 5 dakikalık yürüme mesafesindedir. Lizbon Uluslararası Havaalanı araçla 15 dakikalık uzaklıktadır. Oldukça dinlendirici renklerin kullanıldığı iç mekanda da huzurlu vakit geçirebilirsiniz. Günlük hayatın kaosundan uzaklaşmak bu ferah otelde fazlasıyla mümkün. Otelin sade şıklığı seyahatinizde gün içinde yaşadığınız yorgunluğu tamamen atacağa benziyor. Arkadaş grupları ve çiftler için otantik ve tarihi bu bölge harika bir kaçış noktası ve civarda keşfedilecek çok şey var.

Le Moulin de Roc

Périgord’un kalbinde, Champagnac de Belair’de yer alan le Moulin du Roc, altından geçen Dronne Nehri’nin üzerinde, 1670 yılında inşa edilmiştir. Moulin Du Roc’un onbeş adet odası, Moulin’in üç binası arasında paylaştırılmış olup üst geçitler, teraslar ve iç merdivenlerden oluşan hoş bir labirentle birbirine bağlıdır. 

 

Tüm konaklama birimlerinde eski mobilyalar ve modern hayata ait konforların güzel bir karışımı bulunmaktadır. Odaların her biri, dinlendirici kıvrımlı nehre bakmaktadır.

Restoran, kuşkusuz Périgord’un en iyilerinden biridir. Şef, yerel ürün zenginliğinden tam anlamıyla yararlanmakla birlikte gösterişsiz yemekler pişirmektedir. Olağanüstü şarap mahzeni 900’den fazla farklı çeşit sunmaktadır. Buradaki her şey konukların, Moulin’in iki yemek odasından birinde ya da dışarıda, nehrin kenarındaki teraslarda keyifli anlar geçirmesi amacıyla düzenlenmiştir.

Pastel renklerin klasik mobilyalarla masalsı bir atmosfer oluşturduğu odalarda yemyeşil doğanın da etkisiyle stresten uzak mutlu rüyalar görmek sizi bekliyor. Aromatik bitkilerin, sebzelerin ve çeşitli çiçeklerin olduğu büyük bahçe rengarenk bir masal yaratıyor.

Kurabiye Otel Alaçatı

Kurabiye’de beklediğinizden çok daha fazlasını bulacaksınız. Güne gülümseyerek başlayacak, mutlulugu Alaçatı’nın güneşi gibi gün boyu yüreğinizde hissedeceksiniz.

Kahvenizin kenarındaki küçük bir kaşık sakız reçeli, yatağınızın üzerindeki ufak bir not, odanızın içine sizden izinsiz girmiş bir begonvil, komşuların sıcak sohbeti, dilek ağacına bağladığınız ufak bir kurdele, akşam saatlerinde tüm oteli kaplayan mis gibi Kurabiye kokusu, belki de çalan bir şarkı, size küçük mutluluklar olarak geri dönecek. Alaçatı’da yer alan bu küçük tasarım oteli, beyaz badanalı duvarları pastel renkli çerçevelerle tamamlamakta olup, köşe spa küveti bulunan bir avluya sahip. Sağlıklı yaşam alanında kızılötesi sauna ve mozaikli hamam bulunmakta.

Kurabiye Hotel, Ilıca ve Alaçatı plajlarına yaklaşık 3 km mesafededir. Çeşme ilçesi arabayla 15 dakika uzaklıktadır. Çeşme yarımadasını keşfetmek için ücretsiz bisikletler mevcut. Hotel Kurabiye’nin konukları kahvaltıda ev yapımı reçelleri ve taze Türk ekmeğini deneyebilirler. Akşam yemeğinden sonra bir kadeh şarabın tadını avludaki barda çıkarabilirsiniz.

Aydınlık odalar eflatun renkli detaylar ve renkli halılarla dekore edilmiş

Huzura uyanmak için, Alaçatı’da Kurabiye’nin kapısından içeri girin. Konuk olduğunuz sürece, Alaçatı’da unutulmaz günler geçireceğiniz kesin görünüyor. Dönüş gününüz geldiğinde de dost sohbetlerinde gülümseyerek anlatacağınız anıları ceplerinize doldurup buradan ayrılacaksınız.

Pek çok Kurabiye misafiri gibi, tekrar döneceğiniz güne kadar.

Punta Tragara

Capri’de Büyüleyici 5 Yıldız Konforu

Marina Piccola Körfezi’nin olağanüstü manzaralarını sunan Hotel Punta Tragara, Capri sahilinde panoramik bir konumda yer almaktadır. Kayalara gömülü muhteşem lokasyona sahip  bu otelin çarpıcı mimarisi dahi Le Corbusier imzası taşıyor.

Bu 5 yıldızlı lüks oteldeki konuk odalarının tümü modern ve ferahtır. Her oda benzersiz bir tasarıma ve ücretsiz kablolu internete sahiptir. Bazı odalar deniz, bazıları ise bahçe manzaralıdır.

Spada çok çeşitli masajların yanı sıra özel deniz tuzu ve yosun ürünleri içeren sağlıklı yaşam paketleri sunulmaktadır. Açık havuzlardan biri ısıtmalıdır ve thalasso terapi jetlerine sahiptir. Punta Tragara’nın restoranı Akdeniz yemekleri ile hizmet vermektedir. Ayrıca bir havuz bar da mevcuttur. Kahvaltı ise zengin bir açık büfe şeklindedir.

Capri’nin Piazzetta meydanı yürüyerek sadece 10 dakika uzaklıktadır. Otelde hiçbiri aynı olmayan 44 oda bulunuyor.

Birbirinden ferah beyaz renk ağırlıklı geniş odalarda kendinizi çok özel hissedeceksiniz. Eşsiz manzarasıyla da kalbinizi okşayacak bu deneyim size unutulmaz dakikalar yaşatacak. Romantik bir tatil için ideal bir destinasyon olan Capri’de huzur ve konforun birarada olduğu otelde ne kadar doğru bir seçim yaptığınızı anlayacaksınız.

Semt Dosyası Çengelköy

Nisanın gelişi ile baharı selamlarken sahil havasını ve tarihi kokan Semt’leri araştırmaya devam ediyoruz.  Çengelköy’ün çıtır simitçisi, sevimli İstanbul evleri, dar sokakları ve meşhur kahvelerini gezmek,görmek,tatmak için  uzun bir yürüyüşü göze almalı sokak sokak gezmeli baharın tadını çıkarmalı. Elbette boş bulduğunuz yerde denize olta sallamayı da ihmal etmemeli…

 

Peki, nereden geliyor ‘Çengelköy’ ismi diyecek olursanız; Rivayete göre Fatih Sultan Mehmet, fetih hazırlıklarını yaparken Çengelköy sahillerine geliyormuş. Ve burada Bizans’tan kalma gemi çengellerini görürmüş. Böylelikle Semtin isimini buradan aldığını öğreniyoruz.

Koca çınarları, salatalığı, armudu, bademi, Ortadoks’ ların geleneksel denize haç atma ve çıkarma töreni ile, tarihi dokusunu kısmen koruyan bir Semt olan  Çengelköy’ü bir de bizim gözümüzden bakmaya ne dersiniz?

Kuleli Askeri Lisesi

İstanbul Boğazı’nın kıyısındaki tarihi binaların arasında kendine yer edinen Kuleli Askeri Lisesi, harika bir manzaraya sahip. Askeri bir okul olan lisede TSK’ya mevcut subay yetiştirilmekte. Kuleli Askeri Lisesi’nin binasının bulunduğu noktada ilk zamanlar bir manastır ve kule bulunuyordu.

Yavuz Sultan Selim zamanında bu bölgeyi kışla olarak düzenlenmiş. Askeri lisenin ilk temelleri II. Mahmut döneminde atılmış. Askeri lisenin bulunduğu bölgede her Osmanlı padişahı, küçük eklemelerle kendi dönemlerinden izler bırakmış. Kuleli Askeri Lisesi’nin önüne 2006 yılında Türk Bayrağı dikilmiş. Bu bayrak İstanbul’un birçok noktasından görülüyor. Bayrak, 43 metre boyuna sahip olmakla birlikte, şehrin en büyük 2. bayrağı konumunda. Kuleli Askeri Lisesi’nin bir bölümü müze olarak hizmet veriyor. Okul, Üsküdar-Çengelköy’de bulunmasından dolayı kolay bir ulaşım yoluna sahip.

Müzede okul öğrencilerinin şimdiye kadar kazandığı ödüller, çeşitli antika eşyalar sergilenmekte. Müzenin en şık ve en göze çarpan eşyaları arasında ise altın sırmalı koltuklar var. Kuleli Askeri Lisesi’nin tarihi binasına, müzesine ve özellikle muazzam manzarasına mutlaka zaman ayrılmalı.

Çengelköy Börekçisi

1980 yılında Bingöllü Musa Dilbağ’ın girişimiyle kurulan bu işletme, başta Çengelköy olmak üzere Kuzguncuk, Beylerbeyi, Çubuklu, Hisar ve Kanlıca olmak üzere 6 şubesi ile hizmet veriyor. Ahşap bir dükkânın içinde kıymalı, patatesli, ıspanaklı börekler tavsiyemiz. Su böreğini denemekte de fayda var tabii…

Sabri Artam Vakfı Otomobil Müzesi

Ar Collection Başkanı Cengiz Artam, 1985 yılından bu yana biriktirdiği koleksiyon değerindeki 130 otomobili Otomobil Müzesi’nde bir araya getirdi. İlk olarak 4 katlı binanın en alt katında hobi amaçlı otomobil yenileme çalışmaları yürütmek için tamirhane oluşturan Artam 1985 yılında ilk klasik otomobili olan 1964 model tenteli bir Chevrolet alarak ilk başlarda eskimiş klasik otomobilleri alıp tamir etmeyi, onları eski güzelliklerine kavuşturmayı amaçladı . Ancak otomobil sayısı arttıkça koleksiyon tutkusunu dizginleyemeyen Artam 1985’ten bu yana biriktirdiği otomobilleri ar collection olarak gerekli restorasyonlarını yaparak bu binada topladı. 1990’lı yılların ortasında da otomobilleri görmek için hem yurt içinden hem de yurt dışından ziyaretçilerin ilgisi başlayınca binayı müze haline getirmeye karar verdi.

Artam, dört katlı müzede ziyaretçilere tarihe ve önemli kişilere tanıklık etmiş yüzde 90’ını yurtdışından getirdiği 130 otomobili gururla sergiliyor. . Müzede 1909 model otomobil, Türkiye’nin ilk Formula arabası Hupmobile’den, 1928 model ve dünyada bir tane üretilmiş Fiat’a kadar antika değerindeki klasikler, otomobil severlerle buluşuyor.

Tarihi Çınaraltı

70 yıllık bir çay bahçesinde kahvaltı veya sadece bir bardak çay içmenin keyfi bile tartışılmaz.Adını önündeki devasa çınar ağacından (yaklaşık 800 yıllık) alan Tarihi Çınaraltı Çay Bahçesi, Çengelköy’ün medar-ı iftiharı.1963 yılından beri çay bahçesi olarak işletilen mekanın hemen dibinde Fatih döneminde inşa edilmiş Hamdullah Paşa cami ve Hamdullah Paşa yalısı var. Uzun yıllar ilgiyle izlenen Süper Baba dizisindeki Nihat’ın Kahvesi olarak akıllara kazınan Tarihi Çınaraltı Çay Bahçesi, her mevsim ayrı güzel.

Muazzam bir manzaraya sahip olan Çınaraltı ,neredeyse oturduğunuz her açıdan rahatlıkla boğazın güzelliğini izleyebiliyorsunuz. Kapalı alanı da açık alanı da oldukça büyük ve ferah. Hafta içi yer bulmakta sıkıntı yaşamazsınız ancak hafta sonu için aynı şeyi söylemek elbette zor. Usta ellerinden çıkan menemen en çok konuşulan lezzetlerden. Tabloya benzeyen gün batımı manzarası ile yanında bir bardak çay keyfi ise paha biçilemez.

Hamdullah Paşa Camii

Hamdullah Paşa Camii; İstanbul Boğazı’nın Anadolu yakasında Üsküdar Çengelköy sahilinde Çınarlı mevkiinde 1820 tarihlerinde Kaptanı Derya Abdullah Ağa tarafından inşa edilmiş. Abdullah Ağa Çengelköy’de kayıkçılık yapan Safranbolulu Kürekçi Ali’nin oğludur. Baba mesleğine devam etmiş ve sonunda saray saltanat kayığına kürekçi olarak alınmış. Saraydaki çalışmalarından dolayı  Sultan II.Mahmut döneminde Bostancı başı olmuş. 1815 tarihinde azledilmiş.Abdullah Ağada Çengelköy’deki evine çekilmiş. Bir yıl sonra Padişah tarafından affedilip tekrar kendisine görev verilmiş. Bu defa silahtar ağası, imrahor, vezir kaptanıderya ve sonunda Sadrazam olmuş. Ama en uzun süre Bostancı başılık yaptığı için bu görevi ile meşhur olmuş.  Bostancıbaşı’lık Osmanlı devlet düzeninde özel önem arz ederdi. Göreve getirilmeleri veya azledilmeleri bizzat padişah tarafından yapılırdı. Sadrazamın bile Bostancıbaşı’na emir vermesi usulden değildir. Abdullah Ağa Kaptanıderya olduğu dönemde yalısının yanına asırlık çınar ağaçları altına bir camii yaptırdı. Bu camii bugün Hamdullah Ağa Camii ismiyle anılıyor. Cami kagir bir yapı ve tek katlı. Dikdörtgen bir plana sahip. Çatısı ahşap ve kiremit kaplı.

Çengelköy Baharatçısı

Küçük bir mahallenin olmazsa olmazlarından aktarlar Çengelköy’de de her sokakta var. Bunlardan biri Çengelköy Baharatçısı. İhtiyacınız olan her türlü bitki mevcut burada.İçeri girdiğinizde muhteşem bir baharat kokusu karşılıyor sizi.Ne yoğun ne rahatsız edici,her şeyden bir tutam almak istiyorsunuz adeta.Çalışanları ise son derece ilgili.Tam bir bitkisel mabet kıvamındaki Çengelköy Baharatçısı 10 yılı aşkın 7 şubesi ile doğal ve organik ürünleri sayesinde sağlık aşılıyor.Franchise sistemi ile büyümek derdinde değiller .İşin sağlık boyutu olduğundan çok fazla büyümek yerine daha çok butik kalmayı  markalarından ve güvenilirliklerinden taviz vermemeyi tercih etmişler.Her çeşit baharattan şifalı otlara,kuru yemişlerden ballara,sağlıklı beslenme kitaplarına kadar her şeyi bulabilirsiniz.Özellikle bize tattırdıkları Tropikal Bitki Çayını ise  denemekte fayda var,aklınızda bulunsun.

Aya Yorgi Kilisesi

Aya Yorgi adını Kapadokyalı bir azizden alıyor ve İngilizler St. George dedikleri bu azizi ülkelerinin koruyucu azizi olarak görüyorlar. Çengelköy İskelesi’nin arkasında yer alan bu 19. yüzyıl kilisesi dıştan bakıldığında daha çok bir depoyu andırıyor. Çan kulesiyle birlikte ilginç bir görüntü sergileyen kilisenin içine girdiğinizde ise harika bir sürpriz bekliyor sizi, sıra dışı ikonlar. Hıristiyan inanışına göre Hz. İsa, Ürdün Nehri’nde vaftiz edildiği için bu olayın anısına deniz, göl ve nehirlere yakın olan kiliselerdeki cemaat ve ruhani temsilciler ayinin ardından sahile gidiyor. Kutsal haç,dualar eşliğinde ruhani lider tarafından suya atılıyor. Burada hazır bulunan gençler suya atlayarak, haçı almak için yarışıyor. Genelde haçı çıkaran kişi, ruhani lider tarafından bir altın haç ile ödüllendiriliyor. Epifani yani vaftiz olarak adlandırılan, aynı zamanda suların kutsanmasını temsil eden bu gelenek, İstanbul’un Çengelköy, Fener, Yeşilköy ve Arnavutköy gibi sahil semtlerinde de uzun yıllardır yapılıyor.

Hatr-ı Kahve

Oymak sokaktaki Hatr-ı Kahve Çengelköy’de fazla kimsenin bilmediği küçük, ama sevimli bir mekan. Rengarenk boyadıkları kaldırım ve nostaljik dekorasyonu ile sokağa girdiğinizde sizi kendisine çekiyor. Belçika usulü yapılan sıcak çikolatası ise tavsiye edilen lezzetlerden. Kendi yaptıkları çikolatalar denemeye değer. Narlı, çilekli, kahveli…Tatlı ekşi veya tatlı fark etmez her damağa hitap eden bir çikolataları var mutlaka.

Kafe’nin tüm dekorasyonu ile mekan sahipleri ilgilenmiş. Merdiven altındaki plaklardan gözünüze çarpan tüm detaylara kadar bizzat kendileri düşünmüş. Son derece samimi ve sıcak bir mekan olan Hatr-ı Kahve’ye mutlaka uğramalı ve çikolata keyfini yaşamalısınız. Daha çok yeni bir mekan olsa da çok yakın bir zamanda Çengelköy’ün sakinleri arasına gireceğinden şüphemiz yok. Ee, ne demişler bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır…

Fil Ambarı

Burası 1800’lü yılların başında fil ambarı adıyla inşa edilmiş. Kulağa pek inandırıcı gelmese de filler bu iskeleden karaya çıkar, bir süre bu ambarda bekletildikten sonra Anadolu’ya gönderilirmiş. İyi de filin Anadolu’da ya da İstanbul’da ne işi var, onu pek anlayabilmiş değilim. Bilindiği üzere Anadolu’nun ilk fili, bir zamanlar Pakistanlı dostlarımızın Ankara hayvanat bahçesine armağan ettikleri Mohini adlı filmiş. Bu fil ambarı daha sonra ispirto fabrikasına dönüşmüş, ardından da tepeden tırnağa restore edildikten sonra lüks ve kaliteli bir balık restoranına.

Fil ambarından restorana…Restorana girildiğinde, aslında orta kata ulaşıyorsunuz. Girişteki restoran katı, oldukça ağır dekorlu. Bir kat merdiven çıkıldığında ise daha geniş pencereli, açık renk dekorlu bir restoran çıkıyor karşınıza. Boğaz’ın Anadolu yakasındaki manzaranın görkemi etkiliyor insanı.Tavanda kumaş kullanılmış, bunun amacı ise; içerideki ses yansımasının önüne geçmek. Önceki yıllarda Anadolu yakasındaki Çapari ve Çatana’dan aşina olduğumuz restoranın müdürü Seyfettin Bey Del Mare’nin mezelerinin çok farklı olduğunun altını çizdiği için, menüden seçim yapmak yerine ona teslim olmakta fayda var.

Sadullah Paşa Yalısı

Yalı, ilk sahiplerinden olan Bağdat Valisi Hamdi Paşa’nın borçları yüzünden 19. asrın başlarında Ayaşlı Esad Muhlis Paşa’ya satılır, Paşa zatüreeden ölünce 1838 doğumlu oğlu Sadullah Paşa’ya kalır ve asıl tuhaflıkların bundan sonra başladığı bilinir.Vanda Ayaşlı’nın büyük-büyük kayınpederi olan Sadullah Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nun Viyana’daki büyükelçisidir, sefarethanede çalışan genç bir hizmetkârla gönül ilişkisine girer. Devrin hükümdarı Sultan Abdülhamid tarafından İstanbul’a dönmesine bir türlü izin verilmemektedir, memleket hasreti çekerken üstüne üstlük hizmetkâr kızın kendisinden hamile kaldığını öğrenir ve 1891’de havagazıyla intihar eder.

Paşa’nın İstanbul’da, Çengelköy’deki yalıda yaşayan haremi Necibe Hanım ise, haberi duyunca perişan olur.  Sadullah Paşa ile Necibe Hanım’ın büyük oğulları Âsaf Bey’in kaderi de babasıyla aynı olmuş ve yine bir gönül macerası yüzünden 1985 yazında Berlin’de canına kıymıştır. Paşa’nın eşi Necibe Hanım 1917’de vefat eder, yalı Cumhuriyet’in ilk içişleri bakanlarından olan Ahmed Ferid Tek’e satılır, onun vefatıyla kızı Türkolog Emel Esin’e geçer. Emel Esin, yalıyı kendi adıyla kurduğu vakfa devreder ve o da dünyadan 1987’de ayrılır. Binanın daha sonraki sâkini ise, yalıyı Emel Esin Vakfı’ndan kiralayan Ayşegül Nadir’dir.

Ayşegül Nadir’in isminin etrafında yoğunlaşan ve basını bundan senelerce önce uzun müddet meşgul eden meşhur tarihî eser kaçakçılığı olayı da, işte bu yalıda yaşanır.Bütün bunlar belki tesadüf ama Sadullah Paşa’nın ailesinin kaderinde bir tuhaflık olduğu da çokça konuşulur. Aile mensuplarının yaşadığı daha başka üzüntüler de yaşanıyor.

Beylerbeyi Sarayı

Beylerbeyi Sarayı’nın asıl binası haricinde çeşitli eklentileri de bulunmakta. Bu eklentilerle birlikte adeta bir saray kampüsünden söz etmek mümkün. İki adet deniz köşkü haricinde burada Mermer Köşk, Sarı Köşk ve Ahır Köşk isimli köşkler bulunuyor. Beylerbeyi Sarayı Abdulaziz döneminde inşa edilen diğer yapılar gibi Barok izleri taşıyor. Ayrıca çeşitli doğu batı mimari biçimlerinden de etkilendiği biliniyor. Beylerbeyi Sarayı’nın asıl binası iki ana bölümden oluşmakta. Kuzeyde Harem bölümü, güneyde padişah ve çevresinin kullandığı Mabeyn-i Humayun bulunuyor. Sarayın altı büyük salonu var. Üç kapısı bulunan sarayın 24 oda, birer adet hamam ve banyo bulunuyor.

Beylerbeyi Sarayı içinde altın işçiliğinin en güzel örnekleri sergilenmekte. Resim ve yazı süslemeleri, çeşitli nakış ürünleri sarayın her yanını süslüyor. İnşa sırasında Abdulaziz’in saray içine özen gösterdiği belirtilmekte, kimi hat ürünlerinin padişah elinden çıktığı biliniyor. Uluslar arası davetlerin verildiği Kabul Salonu içinde bir havuz da bulunuyor. Aynı zamanda saray bahçesinde de denizden beslenen bir havuz  daha yer alıyor. Beylerbeyi Sarayı Osmanlı’nın son dönem eserleri içinde mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri. Sarayın eklentileri arasında olan üç köşk II.Mahmud dönemi eserlerindendir. Bunlar içinde özellikle Ahır Köşkü büyük dikkat çeken bir köşk. Osmanlı’nın atlara gösterdiği özeni anlatan bu köşk süslemeli ve özel dizaynlı yapısıyla dikkat çekiyor. Atlara ayrılan bölümler hiç görülmemiş büyüklükte ve güzellikte. Mermer ve Sarı Köşk isimli köşkler de süslemeli yapıları ve mimari güzellikleriyle oldukça dikkat çekiyor.

Sumahan On The Water

Boğaziçi kıyısında bulunan Sumahan – on the Water, eskiden içki fabrikası olarak kullanılmış 19. yüzyıldan kalma yenilenmiş bir binada yer alır. Otel, son derece lüks ve Boğaz manzaralı odalar sunmaktadır. Odaların çoğunda Türk usulü mermer banyolar vardır. Modern döşenmiş odalarda ahşap kirişli tavanlar veya şömine gibi orijinal unsurlar aynen korunmuştur. Sumahan bünyesindeki sağlıklı yaşam merkezi geleneksel bir Türk hamamına ve fitness merkezine sahiptir. Sağlıklı yaşam merkezinde vücudunuza zindelik ve canlılık kazandıracak bir masajla kendinizi şımartabilirsiniz. Tapasuma Restaurant’ta Türk ve Akdeniz mutfaklarından mezeler sunulmaktadır.

Boğaziçi Köprüsü ile İstanbul silüetinin muhteşem manzarasını sunan Waterfront Café’de dünya mutfaklarından çorbalar, salatalar, makarnalar ve sandviçler servis edilmektedir. Burada her gün kahvaltı servisi de yapılmaktadır. Sumahan – on the Water, İstanbul’un Avrupa yakasına vapurla doğrudan ulaşım imkanı sağlayan Çengelköy İskelesi’ne yaklaşık 5 dakikalık yürüme mesafesindedir. Otelde ücretsiz özel otopark da mevcuttur. Uskudar iş, doğa ve eğlence ilgilenen gezginler için harika bir seçenek. Bu bölgede konaklayan konuklar civarda harika bar ve restoranlar keşfedecek.

Tapasuma

Doğunun batı ile bütünleştiği mistik şehir İstanbul’un Çengelköy kıyısında, yepyeni bir konsept ve alışılagelmişin dışındaki tasarımıyla hizmet veren TAPASUMA, tarihi “suma fabrikası” Sumahan on the Water otelinin bünyesinde ziyaretçilerine sunuyor. Boğazın olmazsa olmaz mevsim balıklarının yanısıra, modern Türk ve Akdeniz mutfağından sıradışı örnekleri ve leziz Türk mezelerini lokmalıklar olarak çok farklı bir konseptde sunan deneyimli Baş Aşçı Gökay Çakıroğlu, mekanın sekiz metrelik muhteşem yiyecek barında, konukların midelerine olduğu kadar gözlerine de sanatsal bir görüntü sunuyor.  Tapasuma, muhteşem konumu, Boğaz’ın tamamına hakim manzarası, yanıbaşındaki denizin sürekli değişen mavi-yeşil-gri renkleri ve bugünü ahenkle harmanlayan mimarisi ile kuşatılmış özel bir mekandır.Gündüz iş yemekleri, akşam özel toplantılar ve kutlamalar, gün batımında huzurlu bir mola yeri olarak tercih edilen Tapasuma, kendine özel teknesi ile sizi İstanbul’un trafiğinden de kurtarıyor.

Bast Müzik

En baştan başlayacak olursak Müzik hep vardı…

5 milyar yıl

Dünya varoluşu

4 milyar yıl

İlk canlı hücre oluşumu

400 milyon yıl

ilk hayvanların oluşumu

200 bin yıl

insanlık tarihi

100 bin yıl

Topluluk olmaya başlama tarihi

5000 yıl

uygarlıklar tarihi

3000 yıl

yazının bulunması…

İnsanların vahşi yaşam koşullarında iletişim kurma yolu sesler idi. Ses ile iletişimde en önemli yöntemleri ise doğada var olan seslerin taklit edilmesi idi. Bu ses çıkartma yöntemleri sadece çıplak insan sesi ile değil zamanla ileride enstrüman olarak da kullanılacak olan taşlar ve kemikler kullanılarak gelişti. Dil becerileri geliştikçe insanoğlu once savunma amaçlı olarak sonrasında toplumsal idareyi güçlendirme amaçlı olarak büyü ve tapınma aracı olarak bu sesleri kullandı.Tanımlayamadıkları varlıklar ile iletişim için müzik haline gelebilen bu iletişim aracını danslarla zenginleştirdiler. Ortaya çıkan sesler toplamını tekararlanabilir halde bir ritm ile çalmaya ve değişik sebepler için değişik müzikler ortaya çıkartmaya başladılar.Yüzbinlerce yıl geçmesine ragmen halen ayinler, özel durumlar için merasimler düzenlenmesi gibi durumlarda müzik en önemli ifade şekli oldu.

Antik Yunan Mitolojisinde baş tanrı Zeus peri kızlarının herbirine Muse ismi vermiş.Bilgi ve sanatın savunucusu olan  Muselerin yetenekleri bu bilgi ve sanatlar idi. Music, Müzik ( Museike) ismi de buradan gelmektedir.

Müziği yazılabilir bir hale getiren ilk kişi MS 480-524 yılları arasında yaşamış olan Boethius’dur. La gamını bulan kişidir.

Guido D’arrezo isimli bir rahip çocukların ilahileri daha rahat öğrenebilmesi için ”Guido’nun eli” olarak bilinen Latince bir duanın ilk sözlerinden notalara isimler vererek geliştirdi.

UT queant laxis (ut sonradan tu ve do olacaktır)

RE sonare fibris

Mİ ra gestorum,

FA muli tourum,

SOL ve polluti,

LA bi reatum,

SA nocte İohannes (sonradan Sİ olacaktır)

UT hecesi kulağa sert geldiği için ters çevrildi ve önce TU , sonra da bildiğimiz

DO ismini aldı.

Dünyada ilk kez müzik kavramının ne zaman başladığı tam olarak bilinemiyor. Ancak el çırparak, ıslık çalarak veya taşları birbirine vurarak çıkartılan seslerin zaman içinde belirli bir ritimle tekrarlanmasıyla müziğin başladığı sanılıyor. İçi boş ağaç kütüklere vurarak ses çıkaran insanların daha sonra ilk müzik aleti olarak davulu çaldığı sanılıyor. Davul , Kasnak denilen ahşap bir gövdeye deri gerilmesi ile elde edilen bir çalgıdır.Tarihin en eski çalgısı olmasının sebebi insanların ritmik tekrarlarla hem iletişim kurmaya hem de dini ayinler sırasında en kolay ses üretebilecek şeyin biryere bir şey ile vurmak olması idi.

Davul kelimesinin kökeni tartışılmışsa da konu üzerinde fikir birliği oluşmamıştır. Mahmut Ragıp Gazimihal (1952), Divanü Lügat-it Türk’te (MS 1072-1074) geçen tovul/tovil “şahin av yapınca çalınan davul” kelimesinden hareketle orijinin Türkçe olduğunu ileri sürmüş, Curt Sachs (1919) Hint Avrupa dillerinde davul kelimesinin karşılığı olarak kullanılan kelimeleri, Arapça tabl “davul” ile karşılaştırmış, 1968 yılında Sir Harold Bailey kelimenin Akatça tabalu/tapalu kelimesine bağlamıştır. Karadeniz Rumcası’na taulin (Giresun, Tirebolu), tavuli (İnebolu), taul (Ordu, Santa), tavul (Gümüşhane), tağul (Ordu, Gümüşhane) formlarında girmiştir. Davullarda deri olarak kurutulmuş dana derisi kullanılabilir , plastik kullanılan davullar da vardır.

Akort edilmesi için derisi kelebek vidalarla gerilir ve sesine gore gerginliği ayarlanır.

Sesine, malzemesine, büyüklüğüne, şekline gore bir çok davul çeşidi vardır. Orkestralarda ritmi belirleyen davul oldugundan çalanların görevi çok önemlidir.

Bunun yanında timpaniler ya da diğer perküsyon çalgıları dinamik veya gösterişli bir melodi yaratabilirler.

Anadoluda büyük yaygınlıkta kullanılan davul, kasnak çaplarına göre küçük (60 cm), orta (70 cm) ve büyük (80-90 cm) olarak üç boya ayrılabilirler. Davul, germe çemberine geçirilmiş deri (Karadeniz Rumcası derma) ve bunların bağlandığı kasnak (Karadeniz Rumcası soma) denilen ağaç bölüm olmak üzere iki ana kısımdan oluşup, germe çemberine geçirilmiş deriler, istenilen tonu elde edebilmek için gereken miktarda gerdirilir. Germe çemberine ıslak olarak ge-çirilen dana/koyun/keçi derisi davul kasnağına yerleştirildikten sonra, çeşitli formlarda zig zag olarak bağlanmış sicimler yardımıyla her iki (alt ve üst) germe çemberi bağlanılır ve deri kurutulduktan sonra istenilen gerginlik (ton) elde edilene kadar sıkılır.

Günümüzde Müziğin en yaygın kullanım şekli internet üzerinden indirmek veya dinlemek…

Spotify aslında tek cümle ile “dünya üzerinde üretilen tüm müzik parçalarına anında mobil cihazlarımızla ulaşabilmek” diye tanımlanabilecek bir uygulama.

Spotify, Daniel Ek ve Martin Lorentzon isimli iki İsveçli kafadarın 2006 da bulduğu bu fikir 2008 de hayata geçmiş ve bilinen tüm müzik yapım firmaları ile dijital yayın hakları ile ilgili anlaşmalar yapan Spotify, 2010 yılında 2,5 milyonu ücret ödeyen 10 milyon üye sayısına ulaşmışlar. 2012 de 20 milyon ve 2015 yılı başında tam 15 milyon ücretli 60 milyon üyeye sahip 1200 den fazla çalışanı olan bir dev haline gelmişler. Firmanın geliştirme merkezi  Stocholm’de  ve ana merkezi ise Londra’da. Uygulamayı indirip iki seçenekle karşılaşıyorsunuz. İlk seçenek ücretsiz üyelik. Bu üyelik şekli ile gene müzikleri istediğiniz gibi online dinleyebiliyorsunuz ancak arada reklamlarla karşılaşabiliyor ve dinlediğiniz parçaları mobil cihazınıza indiremiyorsunuz. Ücretli üyelikte ise hem reklamsız ve sınırsız bir dinleme keyfiniz oluyor hem de istediğiniz parçayı mobil cihazınıza indirebiliyor diğer tüm cihazlarınız ile de dinleyebiliyorsunuz.

Dinlediğiniz sanatçıların diğer albümlerine o parçalarla benzer parçalara da ulaşabilmenizi sağlayan uygulama aynı zamanda arkadaşlarınızın Spotify’daki listelerini takip edebilmenizi ve paylaşabilmenizi sağlıyor.

Bast Kitap Gülsüm Cengiz

Şair, yazar, araştırmacı ve eğitimci Gülsüm Cengiz’le birlikteyiz. Bu kez röportaj mekânımız Kuzguncuk’ta Can Baba’nın Kahvesi! İstanbul boğazının hemen kıyısında, uzun zaman Can Yücel’i ağırlayan bu sevimli kahvede olmak heyecanlandırıyor bizi… Gülsüm Cengiz’le güzel şiirleri ve etkileyici “Kadınlar İçin Söylenmiştir – Anadolu’da Kadınların Şiirli Tarihi” isimli kitabı hakkında konuşmak ise cabası. 

İlk şiirler

Gülsüm Cengiz’in edebiyat yolculuğu 1983’lü yıllarda başlıyor.  İlk şiirlerinin Varlık dergisinde yayımlanmasının üzerinden neredeyse otuz yıl geçmiş. Fakat o, şiirinin ilk kez yayınlandığı heyecanı hiç yitirmemiş, ne yaşamında ne de eserlerinde! Yeni şiir kitabı Yasak Sevda Sözcükleri’nin tam da edebiyat hayatının 30. Yıl kutlamasına denk düşmüş. Üstelik bu kutlamayı ayrıcalıklı yapan sadece bu değil. Birçok etkinliğin yanı sıra Özel Alev Okulu öğrencilerinin Gülsüm Cengiz’in şiirlerinden oluşan bir derleme ile TÜYAP Kitap Fuarı’nda yaptıkları kutlama hangi yazarın kalbini pır, pır ettirmez ki!

“Şiirimin Ve Sanatımın Merkezinde İnsan Var.” Gülsüm Cengiz

“Birikimlerinize eşlik eden sevinçler de var elbette ama bizim topraklarımızda daha çok acılar yeşeriyor nedense… Hıfzı Topuz da sizin şiirinizi, ‘Bazı şiirlerinde buram buram hüzün var, acılar var, yoksulluk var. Ama bunlar içinde bulunduğumuz toplumun sorunları, toplumun acıları,” diyerek açıklıyor,” diyorum. Uzanıp, kitaplardan birini aralıyor. Şu dizelerle cevap veriyor bana. “Sevincim yarım kaldı / Yarım kaldı umudum / Gülüşüm yarım kaldı… / Sevişmeler yarım kaldı / Karanfil kokulu günler uzakta”. Gülsüm Cengiz’in şiirindeki gerçeklik ve Türkiye’nin son otuz yılına tanıklık eden şiir kitaplarına verdiği isimler yaşanmışlıkların sanatsal duyarlılığı olarak duruyor karşımızda. “Eylül Deyişleri; 12 Eylül öncesi ve sonrasında yaşananların yansımasıdır,” diyor kitaplarına verdiği isimlerden söz ederken. “Sevdamız Çiçeklenir Zulada;  cezaevlerindeki genç insanların ağzından, onların duygularıyla yazılmış şiirlerdir. Mayısta Üzgün Gönlüm; Denizler ve Sivas’ta yitirdiklerimizi anlatır. Akdeniz’in Rengi Mavi’de hüzünlü ve acılı Cumartesi Anneleri vardır. Silinsin Diye Yeryüzünden Savaş Sözcüğü; Irak Savaşı üzerine yazılmış şiirlerden oluşur. Yasak Sevda Sözcükleri ise toplumumuzda yaşanılanların yansıdığı dizelerle çıkar okurunun karşısına…

Önce çocuklar ve kadınlar!

Gülsüm Cengiz’in yazınında çocuk edebiyatı apayrı ve özel bir yere sahip. Dünyanın pek çok diline çevrilen çocuk kitaplarını anlatmaya Ayşe’nin Günleri ile başlıyor. “Emek vermek çok önemlidir. Hayat, uğruna emek verdiğiniz hiçbir şeyi karşılıksız bırakmaz. Benim hayatımda Ayşe’nin Günleri’nin böyle bir yeri var. Kitabımın İsviçre, Almanya ve diğer ülkelerin dillerine çevrilerek dünya çocuklarıyla buluşması beni son derece mutlu ediyor,” diyor ve ekliyor. “Edebiyata şiirle girdim, ilk şiir kitabım 1997 yılında yayınlandı. Ertesi yıl ise dört çocuk kitabım okurla buluştu. Birçok insan bana soruyor; biz sizi şair olarak tanıdık ama siz çocuk kitapları da yazıyorsunuz. Ben de cevap veriyorum; şiir benim yapmak-yazmak istediğim, doğrudan içimden gelen bir yaratıcılık. Bu nedenle yazdım ve yazdıkça şiirlerim kitaplaştı. Bununla birlikte çocuk edebiyatıyla 1975’li yıllarda araştırmacı olarak ilgilenmeye başlamıştım. Yani şiirden çok önce!” Çocuk kitabı yazarlığının temelini öğretmenlik yaptığı yıllar oluşturuyor. “Öğretmenlik mesleği çocukları çok daha yakından tanımamı sağladı. Bu süre içerisinde bir yandan çocuk kitaplarını inceliyor, eleştiri yazıları kaleme alıyordum. Sonra 12 Eylül yaşandı. Öğretmenlikten ayrıldım. Bir yandan şiirlerimi yazmayı sürdürüyordum ama çocuk kitaplarını eleştirmekten de vazgeçmemiştim. Bir süre sonra ‘sadece eleştirmek yetmez, çocuklara seçenekler de sunmak gerekir,” diyerek yazmaya başladım. Diyebilirim ki çocuk kitaplarını yazmaya bir tür sorumluluk ile başladım.” İşte bu duyarlı sorumluluk uzun yıllardır Gülsüm Cengiz’in çocuk dünyasını minik beyinlerle, kalplerle buluşturuyor. Neler yok ki bu dünyanın içinde! İnsan, hayvan ve doğa sevgisi… Yaşama sevinci, emeğe saygı, dayanışma, birlikte iş yapma zevki, özgürlük, barış ve demokrasi… “Ama” diyor, “Bunları öyle parmak sallayarak anlatmıyorum. Kitaplarımın onların hayal dünyasına hitap eden kurguları var. Bu kurgu içerisinde her şeyi onların keşfetmesine izin veriyorum. Hikâyelerimin sonunda hep bir soru vardır. Bu sorunun cevabını çocuk bulsun, cevabını o düşünsün istiyorum.”

Ne hoş bir düşünce… Çocuk okur ile yazar arasında kurulan kocaman bir hayal dünyası köprüsü! Fakat içi boş bir hayal dünyası değil asla! “Çocuklar kitaplarımı seviyor çünkü anlattıklarım yaşamın sahici yüzünü yansıtıyor,”  diyor yazar. Tıpkı Ayşe’nin Günleri’nde olduğu gibi…  Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nin 28-30 Nisan 2010 tarihlerinde yerli ve yabancı akademisyen ve edebiyatçıların bildirileri ile Cengiz’in eserlerini değerlendirdiği “Çocuk ve Gençlik Yazınında Gülsüm Cengiz Sempozyumu” da yazarın Çocuk ve Gençlik Edebiyatı eserlerini bilimsel boyutlarıyla gelecek kuşaklara aktarıyor. Gülsüm Cengiz’in çocuk edebiyatı yazınını bu sempozyumun bildirileri arasında yer alan Yrd. Doç. Dr. Nevin Akkaya’nın satırları ile bitirelim: “Ayşe’nin Günleri; çocuğu duygusal ve düşünsel yönden zenginleştiren, çocuğa içinde yaşadığı toplumu, insanları ve hayatı tanıtan, onu hayatın zorluklarına hazırlayan, duyarlığını artıran ve olumlu davranışlar kazandırmayı amaçlayan, okul ve sınıf kitaplıklarında yer alması gereken nitelikli bir çocuk romanıdır.” Anne babalara duyurulur!

Anadolu’da kadınların 6000 yıllık şiirli tarihi

Gülsüm Cengiz’in araştırma, inceleme ve bir tür şiir antoloji olan “Kadınlar İçin Söylenmiştir -Anadolu’da Kadınların Şiirli Tarihi”, 2012 Oğuz Tansel Halk bilim Ödülü’ne sahip çok özel bir eser. Bununla birlikte bu kitabı özel kılan pek çok neden var. Bunlardan biri de içeriği… “Bu kitabın amacı,” diyor Gülsüm Cengiz, “insanlık tarihinin başından bu yana Ege’den Mezopotamya’ya, Karadeniz’den Akdeniz’e kadar yaşadığımız ve kültürel açıdan etkilendiğimiz coğrafyada çeşitli evrimlerden geçmiş kadın yaşamlarına şiirli bir tanıklık sunmak…” Ardından bu şiirlerin gerçekte neler yaptığını anlatıyor. “Bu şiirler aracılığıyla şairlerin (kadın ya da erkek) kadınlara bakışını ortaya koymak; dolayısıyla şiirlerin yazıldığı dönemlerdeki toplumsal ilişkilere, değer yargılarına, kadının toplumsal yaşam içindeki yerine, kadın erkek ilişkilerine ışık tutabilmek…” Açıkçası, kitaptaki şiirleri okumaya başladıkça, o eski ilk çağlardan günümüze dek kadının başta kutsal güç, aşk ve ilişkiler olmak üzere, bütün toplumsal yaşamı neredeyse en ince ayrıntısına kadar karşımıza çıkıyor. Burada ilginç olan iki nokta var. İlki, Gülsüm Cengiz’in neredeyse bir bilim araştırmacısının titizliğiyle en derinlere inerek okura Anadolu’dan bugüne -ki bu kadınlara Tanrıçalar da dâhil- kadının toplumsal tarihçesini sunması. İkincisi ise, şiirin gücü!

Şiirinin toplumsal bir veriye dönüşmüş olması ise, bir yandan nefis şiirler okurken bir yandan da çok eski tarihlerden bugüne kadının toplumsal yaşamda rolünün -erkekler tarafından diyeceğim-  erkekler tarafından değiştirilip, dönüştürüldüğüne tanık olmamızı sağlıyor. Devam ediyor Gülsüm Cengiz. “Tarih boyunca, yaşadığımız coğrafyadaki kadınların durumunu, ekonomik-toplumsal koşulların kadınlara etkisini, kadın sorunlarını, gereksinimlerini, sevinçlerini, acılarını, inançlarını, umutlarını, mücadelesini konu edinen şiirlerden bir demet…” Bu değerli çalışma bir başka altyazıya da sahip. Röportajımızı, yine sözü şairimize vererek, bugün son derece ihtiyacımız olan bu altyazı ile bitirelim. “Bu kitap, kadının ya da daha doğru bir söyleşiyle insanın özgürleşmesi için yapılan etkinlikler ve yürütülen mücadele için bir kaynak. Bununla birlikte kadının cins olarak da emekçi olarak da sömürülmediği bir dünya kurma ve insanın özgürleşme mücadelesine küçük de olsa bir katkı sunabilmeyi amaçlıyor.”

“Kadınlar İçin Söylenmiştir -Anadolu’da Kadınların Şiirli Tarihi”ni okumanız için tüm bunlar sadece birkaç neden. Kitabın size katacakları ve Anadolu’da kadınların 6000 yıllık şiirli tarihini ilk şairlerden bugüne nefis dizelerle okumak ise cabası. Keyifli okumalar.

Şebnem Atılgan

Şehirde Doğayla İç içe Eklektik Bir Yaşam

Barcelona’nın şehir merkezindeki bu küçük daire, şehir merkezinde yaşarken de, doğal hayatla, bahçeyle iç içe bir yaşam kurulabileceğinin en güzel kanıtlarından biri.

Çok da büyük metrekarelerde olmayan bu daireyi bulduklarında, ev sahiplerini ilk cezbeden, minik arka bahçe olmuş. Bu minik açık alanı, yaşamlarının içine katabilecekleri bir ev ortamı hayal etmişler ve bunu da başarıyla hayata geçirmişler.

Diğer apartmanlarla çevrili olduğundan minik bir avluyu da anımsatan bu küçük bahçenin taş duvarları, eklektik tarzı seven ev sahiplerimiz için evin içerisinde de devam ettirecekleri bir konsept için doğru bir referans noktası olmuş.

Bahçenin zeminini, yerdeki toprağa da nefes alma şansı bırakan ahşap bir malzemeyle kaplamışlar. Böylece bir iç mekan gibi dekore edebilecekleri oldukça geniş bir alan elde etmişler. Evin içinden çıkış yapılan kısma

L bir oturma grubu yerleştirmişler. Genişçe bir sediri de andıran bu oturma alanı sayesinde, oldukça uzun bir dönemi kapsayan Barcelona’nın ılık ve sıcak akşamlarını, rahat bir ortamda geçirmeyi garantilemişler.

Bununla da yetinmeyip, bahçeye ciddi bir salamanje düzeni yerleştirmişler. Bu alan bildiğimiz bahçe masalarından daha çok, indoor bir yemek düzenimi çağrışımları yapsın diye vintage objelerle özel olarak  dekore edilmiş. Ve dostlarla yenilen uzun akşam yemekleri için uygun bir zemin oluşturmuş. Evin içiyle de bir bütünlük yaratılmış bu özel seçimlerle üstelik.

Bu muhteşem bahçeden uzaklaşıp, gelelim biraz da dairenin içine.  Yaklaşık 120 m2 olan bu evin dekorasyonunda, fonksiyonellik, vintage ve retro dokunuşlarla bütünleşik olarak hareket etmiş demek en doğru tanım olacaktır sanırız. Vintage sandalyeler, klasik halılar, modern tarzda aydınlatmalar, otantik objeler, antika portreler ile daire ilk bakışta çarpıcı bir sofistikasyon sergiliyor. Bembeyaz duvarlar, zemin ve tavan  bu kusursuz eklektik ve sofistike atmosfer için sakin bir zemin oluşturuyorlar. Evin kullanım farklı tarzdaki objelerin uyumla kullanılmasındaki gerçek başarısı da bu bütünlük hissiyle altı çizilen sakinlikten geldiğini düşündük, biz evi gezerken.

Aile yadigarlarına, sanata, doğaya, tasarıma  bir saygı duruşu olabilecek kadar özenle meydana gelmiş bu apartman dairesini birçok açıdan çok ilham verici bulduk biz, siz ne dersiniz?

Her Eve Lazım Kütüphaneler

Okumanın ne kadar temel ve önemli bir alışkanlık olduğunun, az çok, herkes farkındadır. Buna rağmen milletçe  kitapla ve kütüphane ile yakın bağlar kurmayı başardığımız söylenemez. Bu durumu, Türkiye’de bir yılda satışa sunulan kitap miktarından da, rahatlıkla anlayabiliyoruz. Çoğunluk için olmasa da, neyse ki, en azından bazılarımız için okuma müthiş bir tutkudur, bir aşktır oysa ki. Mutlaka her yaştan insanın okuyarak keşfedebileceği farklı dünyalar, ufkunu ve hayal dünyasını genişletebileceği i eserler vardır.

Evlerimizin boyutları ne olursa olsun, gelecek kuşaklara iyi bir eğitim ve okuma alışkanlığı bırakmak isteyen herkesin evinin bir bölümünde kitaplara ait bir köşe olmalıdır. Groucho Marx: “Televizyonu çok eğitici buluyorum. Ne zaman biri televizyonu açsa odama gider kitap okurum.” Derken bu gerçekliğin altını çizmek istemiştir. Evlerimizde yer alan kütüphaneler sadece fonksiyonlarıyla değil, tasarımlarıyla da hayatımızda önemli bir yer tutarlar. Biz de bu yazıda ağırlıklı olarak kütüphaneleri dekoratif yanlarıyla mercek altına alacağız.

Kütüphane kullanmayı tercih edenler için ilk akla gelmesi gereken, mobilya seçimindeki ahşap vurgusu. Çünkü aynı ham maddeden geldikleri için mi bilinmez ama kitaplarla arası en iyi dekorasyon unsuru özünde ahşaptır. Parke tercihinden rafların rengine, varsa çalışma masasının modelinden, okuma koltuklarının tarzına kadar bir çok yan faktör, kütüphane seçiminde göz önünde bulundurulmalıdır. Mobilyada ahşap ağırlıklı bir tarz benimsendiyse, gerek aksesuar seçimlerinde gerekse de duvar boyalarında  pastel tonlar kullanılmalıdır. Böylece göz yormayan ve odaklanmayı kolaylaştıran bir ortam yaratılmalıdır. Mekanınız dar veya küçükse, karanlık olmaması için daha açık renklerdeki mobilyaları tercih edebilirsiniz.  Kütüphanenizi salonunuzun bir köşesinde oluşturacaksanız ve salondaki genel hâkimiyet açık renklerdeyse, kütüphanenizi akça ağaç, krem eskitme veya daha modernize görünüme büründürecek krem veya beyaz lake olarak tercih edebilirsiniz.

Bir kütüphane kurarken, üzerinde özenle durulması gereken konulardan biri de  aydınlatma konusudur. Özellikle okuma kalitesiyle, ortamın aydınlatmasının doğrudan bağlantılı olması nedeniyle mekana loş bir ambiyans verecek aydınlatma seçimlerinden kaçınılmalıdır. Fonksiyonellik burada birinci tercih sebebi olmalıdır. Tasarımdan bağımsız olarak, kütüphane aydınlatmasında, göz yormayan soft ışıklar tercih edilmelidir. Tavan avizesinin yanında, çalışma masanızda veya okuma koltuğunuzun yanına konumlandırılacak bir abajur, daha konsantre bir şekilde okuma yapmanıza yardımcı olacaktır.

Bunun yanı sıra, mümkünse tavandan direkt aydınlatma seçenekleri size okuma seanslarınızda büyük kolaylık sağlayacaktır. Ayrıca kitaplık rafları arasında yerleştirilecek ufak led ışıklar ışığın yetersiz kalabileceği kör noktalarda aradığınızı bulmakta işinizi oldukça kolaylaştıracaktır.

Kütüphaneniz aynı zamanda hem dinlenme hem de çalışma bölümünüz ise, bu alanların sizi boğmaması, rahatlatıcı bir atmosfere sahip olması gerekir. Bunun için de illa ki büyük metrekareler ayrılmalı diye düşünmeyin.

Evinizde kullanılmayan alanlarınızı yaratıcı fikirlerinizle keyifli ve sevimli okuma köşelerine dönüştürebilirsiniz. Böylece hayalinizdeki kitap okuma alanını en ekonomik bir biçimde gerçekleştirebilirsiniz, tek yapmanız gereken biraz hayal gücünüzü devreye sokmak. Kütüphaneniniz yerleştirdiğiniz mekan, eğer  2 kolon arasında kalan alan içeriyorsa ve de size ekstradan bir alan sunuyorsa, minder ve yastıklar kullanarak burayı kitap okuma alanı için ayırabilirsiniz.

Diyelim ki bağımsız bir alanınız yok, o zaman yatak odalarınızda pencere önünde okuma köşesi ve kitap saklama alanı yaratmanız da mümkün.

Hatta oturmak için yapacağınız yerlerin altına saklama bölümleri veya çekmeceler yaparak köşenizi daha da kullanışlı yapabilirsiniz

Eğer mutfağınız güneş alıyorsa, altı saklama ünitesi üstü ise bank biçimindeki okuma köşesi, hem yemek yaparken arkadaşlarınızın gelip oturarak sizinle sohbet edebilmesini sağlayan çok pratik bir alternatif oluşturacaktır. Eğer Mekânda odak noktası olarak bir şömine mevcutsa, kütüphanenizi bu köşede konumlandırmalısınız. Şömine yanlarına konulan koltuklar ile büyük bir bütünlük sağlayacak olan kütüphane vazgeçilmez dinlenme alanına dönüşebilir.

Merdivenli bir eve sahipseniz ve kütüphane için fazla alanınız yoksa merdiven altı ölü bölümler kütüphane dizaynları için biçilmiş kaftan olacaktır.

Birçok insan için içinde yüzlerce kitabın yer aldığı bir kütüphane bakmak dahi kendini iyi hissetmek için yeterlidir. Ev dekorasyonuna değer katan ve içindeki farklı tarzlardaki kitaplarla birlikte kütüphanenin de mekana kişisel bir etki katmasını sağlayan kütüphaneler, kişinin okuma zevkinin de artmasını sağlayacaktır. Evde uzun zamandır dolaplarda saklanan ve tozla kaplanmaktan da başka bir işe yaramayan kitapları kütüphaneye yerleştirerek ve hoş bir görsellik vaat edecek şekilde düzenleyerek beğeni toplayan algı objesi de yaratabilirsiniz.

Evde özel bir kütüphaneye sahip olmak rahatlık, mahremiyet ve okuma zevki için gerekli olabilecek tüm özellikleri barındırdığından büyük bir şans olsa gerek. Sabah uyandığınızda bir iki adım sonrasında kendi zevkinize göre oluşturduğunuz bir kütüphaneye girebilmek düşüncesi bile insanı neşelendirmeye yetiyor.

Gülen Yalçınkaya Özelçi

Engla’nın Renkli Dünyası

Norveç’te yaşayan ve 3 çocuğu olan Engla kendini tamamen dekorasyona ve renklere adamış. Sosyal medyada bu ara kuzey ülkelerinde fazla renkliliği özellikle parlak neonları tercih eden kendin yap meraklılarının hızla çoğalması gözüme çarptı. Bunu gerçekten tutkuyla uygulayan Engla, evinin detaylarını bizle paylaştı. Renk severler için ilham verici fotoğraflarıyla dekorasyon sürecini bize anlattı.

Evinizin lokasyonu ve kendinizden biraz bahseder misiniz? 

Merhaba Ben Engla, benim için her şey olan 3 harika çocuğum var. 22 yaşında bir kızım, 18 yaşında bir oğlum, ve 2011 Eylül ayında doğmuş olan küçük bir oğlum var. Başlıca ilgi alanlarım dekorasyon, mobilyaları yeniden boyamak, tekrar kullanmak üzere kişiselleştirmek, parlatmak kısaca yenilemek. Yeni şeyler yaratmayı seven yaratıcı bir ruha sahibim. Hayatım eski mobilyaları yenilemek ve kendin yap projeler geliştirmek ile geçiyor. Norveç Spydeberg’te bir dairede yaşıyoruz. Burası çoğunlukla kooperatiflerin olduğu kırsal ve sakin bir bölge.

Evinizin bölümleri ve dekorasyon tarzınızı bize anlatabilir misiniz ?

Dairede salon, mutfak, banyo ve iki adet yatak odası bulunuyor. Ben 3 yaşında bir oğlu olan, bekar bir anneyim ve evimin dekorasyonu küçük çocuklarla yaşadığımın bir göstergesi diyebilirim. Stilimi renkli ve eğlenceli olarak tanımlayabilirim. Renkleri çok seviyorum. Çoğunlukla tüm mobilyalarım sonradan boyanmış ikinci el eşyalardır. Sahip olduğumuz mobilyalar tekrar kullanılabilir eşyalardan oluşuyor.

Projelerinizden örnekler verebilir misiniz?

Duvarlardaki çerçeveler sprey boya ile boyanmıştır. Kitaplardan masa, kaşıklardan ayna, eski kahve kavanozlarından çiçek saksısı gibi ürünler tasarladım. Eski pirinç şamdanlar boyadım.  Elişleri ile de uğraşıyorum. Çiçekler de evin vazgeçilmez üyeleri oluyor. Bu renk cümbüşüne onlar da eşlik ediyorlar.

Projelerinizi uygularken eviniz için öncelikleriniz nelerdir?

Yaratmayı ve yeni fikirler denemeyi çok seviyorum. Üç yıl önce buraya ilk taşındığımız zamanlar evin tüm duvarları bembeyaz boyalı, yerler ve evdeki tüm eşyalar  sadece natürel renklerden oluşmaktaydı. Bu trendi devam ettirmeye çalıştım ancak sonrasında hiç bana göre olmadığını farkettim. Her zaman renklere düşkündüm. Çevremde de renklilik görmek istediğimi anladım.

Evinizde ağırlıklı kullandığınız renkleri nasıl seçtiniz?

Evimde renkleri kullanmaya karar verdikten sonra gökkuşağının tüm renklerini evde görmek istedim. Bir yıl ana renkleri denedikten sonra pastel ve parlak renklerin en çok sevdiğim tonlar olduğunu anladım. Ve öğrendim ki hayatta beni en çok mutlu eden şey renkler! En sevdiklerim de sarı, turkuaz, pembe ve mint yeşili.

Nihal Müjde Yeşilova

Brooklyn Köprüsü

New York’u başlatan sembol, bir başyapıt.

Dünya kültürüne yön veren New York, haritadaki bir define sandığı gibi, keşfedilmesi uzun süren bir kültür şehri. Manhattan’ı komşu ilçelere bağlayan köprülerin içinde en bilineni şüphesiz ki Brooklyn Bridge.  Ancak köprü oldukça hazin, içinde azmi ve aşkı barındıran bir hikayeye de sahip. 1800’lü yıllarda bugünden çok farklı olan New York, yakın ilçeler Brooklyn, Queens ve Staten Adası’ndan kopuktu.  İki yaka arasındaki ulaşımın sadece deniz yoluyla yapılıyor olması, kış şartlarında çok zor olmaktaydı.

1867 kara kışında bir gecede donan Doğu Nehri, NewYork’luların perişan olmasına sebep olmuş, binlerce kişi işine gidememiş, gemiler buzda sıkışıp kalmış ve bir köprü inşa etme fikri böylece masaya yatırılmış. Dünyanın en büyük kablo üretim firmasının sahibi John Roebling yaklaşık 5 yıl emek verdiği köprü projesini kabul ettirmeyi başarmış. Aynı zamanda tel kablonun da mucidi olan Alman asıllı mimar ve mühendis John Roebling aslında hiçbir zaman inşaata başlayamamış.

1869 yazında köprünün yerini tespit çalışmaları sırasında ayağı kırılmış, enfeksiyon kapması sebebiyle de kurtarılamayarak hayatını kaybetmiş. Sonrasında da eserini bitirme görevi oğluna kalmış. İnşaat tecrübesi olan Washington Roebling babasının hayalini bitirme işini sahiplenmiş.  İnşaatın ilk aşamalarında, köprü ayaklarının nehir tabanına inşası gerektiği için ahşap kutuların içine giren işçiler nehir zeminine ulaşmaya çalışmışlar.

Kutulara oksijen pompalanmasına  rağmen 100 e yakın işçi vurgun yerken, bazıları felç olmuş. 1872 de vurgun yemesi sonrasında yatalak olan Washington Roebling, eşinin işi sahiplenmesi sayesinde baş mühendislikten alınmamıştır. 24 Mayıs 1883 de köprünün açılışı için tatil edilen New york’ta, köprü üzerinde yürüyen birkaç kişiden biri de Emilly Warren olmuştur.

Dünyanın ilk en geniş asma köprüsü olma sıfatını alan Brooklyn köprüsü, 19. yy mühendisliğinin de en üst noktası ve dünyanın 8. harikası olarak kabul edilmiştir.  Köprünün ana ayakları arasındaki açıklık 486,3 metredir.

İnşaatı 14 yıl süren Brooklyn köprüsü 15 milyon dolara mal olmuştur. Oluşagelen iş kazalarında,  27 işçinin ayrıca 200 kadar işçinin de suyun içindeki köprü ayakları yapılırken hayatını kaybettiği söylenmektedir.

Sanatçı Barnum kendisini izleyen binlerce kişinin önünde 21 fil ve 17 deve ile köprüyü geçerek, köprünün sağlamlığına inanılmasını sağlamıştır. Nehir tabanına oturan beton ayakların içinde, 10 metre yüksekliğinde mahzenler  bulunmaktadır. Belediye tarafından kiralanan mahzenlerde, zamanında binlerce şişe şarap depolanmıştır.

Brooklyn Köprüsü’nün diğer bir özelliği de aşıklar köprüsü oluşu.  Dünyanın dört bir yanından gelen çiftler, üzerlerine adlarını kazıdıkları kilitleri köprünün parmaklıklarına asarak, aşklarının sonsuza dek sürmesini diliyorlar. Pek çok moda çekimine ve pek çok filme ev sahipliği yapan Brooklyn köprüsü iki kattan oluşuyor. Üst katı sadece yayalar ve bisikletliler, alt katı ise araçlar kullanıyor. Köprü, şahane bir New York manzarasına sahip.

Seçil Mutlu