MAYIS 2015 ARŞİV

Gözler, Renkler ve Algılarımız

Dünyayı algılamak için hizmetimizde olan duyularımızın en çok kullanılanın görme duyusunu olduğunu biliyor muydunuz? Uykuda geçirdiğimiz zaman dışında kalan zamanımızın büyük bir kısmını gözümüz aracılığıyla algıladığımız dünya çerçeveliyor özetle. Duyma, dokunma gibi diğer duyularımızın da ...

Astroloji : Boğa Burcu

Boğa Burcu ilk baharın ortasında, keyfin, sakinliğin, rahatlığın hüküm sürdüğü dönemdedir. Bahar boyunca hayvanlar doğaya çıkar; doğa adeta kıştan sonra huzur bulmuştur. Toprak elementi olan Boğa Burcu işte bu doğa ile ilgili tüm durağanlığı ve somutluğu ortaya koyar. Topraktan aldığı güçle kuvvetini, güvenilirliğini ve sağlamcılığını ortaya koyar. Boğa Burcu sabit bir yapıya sahiptir. Adeta bir Boğa’yı yerinden oynatmak kadar zor olabilir Boğa Burcunu yerinden oynatmak. Sahip olduğu maddi-manevi tüm değerleri elinde tutmak için faydalı bir çözüm olabilir. Ancak esnek olmaması hayatta zorlayıcı bir nokta olabilir. Boğa Burcu ve Yükselen Boğa Burçları için beş duyumuzla hissettiğimiz her şey çok

önemlidir. Hayatları duyuları üzerine kuruludur diyebiliriz. Zira duyuların uyanmaya başladığı dönemde doğmuş olmaları onları bu konuda daha duyarlı yapıyor. Bu sebeple evlerini dekore ederken tüm duyulara hitap etmesine önem vereceklerdir. Sabırlı, sağlamcı ve kuvvetli kişiliğin altında sahip olduğu her şeyi koruma güdüsü yatmaktadır. Başta parası ve somut varlıkları ile ailevi-bireysel tüm değerlerini koruma altında tutmak ister. Günlük rutinde süreklilik bu burç mensupları için önemlidir. Hayat tahmin edilebilir ve sağlam olmalıdır. Evleri ve aslında tüm yaşamları da buna göre tasarlanmalıdır.

Boğa Burcu ve Dekorasyon

Boğa ve Yükselen Boğa Burçlarını evlerinde ziyaret etmek adeta beş duyu ziyafeti gibidir. Her duyumuza hitap edecek bir unsuru kendisi için yaratmıştır mutlaka. Keyifli, rahat, güven veren, sağlam, hoş kokulu, harika yemekler yaratabileceği bir mutfağı olan ve doğayla baş başa kalabileceği bir bahçesi olan evleri tercih edecektir. Boğa ve Yükselen Boğa Burçlarının evlerini bir kilit kelime ile tanımlamak istersek herhalde bu konfor olacaktır. Elindeki değerlere tutunmayı seven Boğa ve Yükselen Boğa’lar daha ziyade geleneksel, konservatif ve sakin

tasarımlardan hoşlanırlar. Kendilerini rahat ve güvende hissetmeleri önemlidir. Diğer burçlara nazaran evin genelinde natürellik daha ön planda olmalıdır. Beş duyuya birden hitap etmeyi arzulayan Boğa ve Yükselen Boğa’ların evlerine adım attığınızda kendinizi huzurlu ve sakin bir ortamda hissedersiniz. Sizin duyularınıza da hitap edecek bir yanı mutlaka olacaktır. Venüs yönetimindeki Boğa Burcu sanata yatkınlık ve zevk verecektir. Evlerinde sanatlarını uygulayabilecekleri ya da sergileyebilecekleri alanlar mutlaka olmalıdır.

Salon ve Yemek Odası

Kendilerini dünyanın merkezine alıp yerlerinden kalkmadan tüm işleri halledebilmeleri için salon ve yemek odasının büyük olmasını arzu ederler. Özellike toprak tonları ve natürel dokularla döşenmiş olan bu mekanlarda büyük, lüks ve konforlu mobilyalar kullanılacaktır. Dokuların hissedilmesi ayrıca önem taşır. Bu sebeple kadife, deri, saten, ipek gibi kendini gösteren dokular seçilecektir. Ayağınızı yere bastığınızda bile hoş ve yumuşak bir his alabilmek için yüksek halılar seçilebilir. Hayatta sahip olduklarını, özellikle maddi yatırımlarını, görmekten ve göstermekten hoşlanan Boğa ve Yükselen Boğa’lar olabildiğince geniş, büyük ve heybetli mobilya ve teknolojik aletlere yöneleceklerdir.

Eee ne de olsa sahip olmayı seviyorlar!

Mutfak ve Bahçe

Doğadan mideme Bir Boğa veya Yükselen Boğa’nın en keyif alacağı model olabilir. Hem doğada vakit geçirdiğini hissedecek kadar toprakla uğraşabileceği bir bahçe; hem de bunları zevkle, keyifle, damak tadı ile birleştirerek sunabileceği bir mutfağı arzu eder. Her Boğa ve Yükselen Boğa bir gurme olmayabilir ancak yemekten, yemek yapmaktan çoğunlukla keyif alırlar. Mutfakta da toprak tonları ve country tarzını arzu ederler. Mutfaklarında olmazsa olmazlar onlarca baharat ve yine yatırım yaptıkları yıllanmış içkileri olabilir. Bir Boğa veya Yükselen Boğa için içki dolabı güzel bir hediye olabilir.

Yatak Odası

Boğa veya Yükselen Boğa’nın hayatını huzurlu geçirebilmesi için yatak odasında kendini güvende, keyifli ve şefkatli hissetmesi gerekmektedir. Kendini gösteren bir yatak, büyük dolaplar, keyif aldığı konuları sergileyebileceği raflar, gösterişli mobilyalar ve puf yastıklar olmalıdır.

Doğanın yansıması, romantizm ve sevginin aktarımı için pastel tonların yatak odalarında kullanımı önemlidir. Boğa veya Yükselen Boğa’nın aşkı diğer burçlara nazaran daha tensel, daha şefkatlidir. Bunu yatak odasında hissetmelidir. Lüks ve duyulara hitap edebilmesi için kullanılan nevresim takımları olabildiğince özgün kumaş ve renklerden seçilmelidir. Mumlar ve tütsülerden bahsetmeye gerek var mı?

Boğa Burcu Çocuklarının Odaları Nasıl Tasarlanmalı?

Başak Burcu çocukları da doğaya en az büyükleri kadar meraklı ve düşkündürler. Odalarında doğa temalarını kullanmanız Boğa Burcu çocuklarını mutlu edecektir. Kendilerini güvende hissetmeleri en önemli unsur olabilir. Ağaçlar, hayvanlar ile duvarlarını süsleyebilirsiniz ancak onları küçük yaşlarda ürkütücü olmamalıdır. Kendilerini rahat hissettikleri bir köşe yaratmalısınız. Özellikle çalışan anne-babanın çocuğu ise odasında ebeveynlerinin fotoğraflarını görmek hoşuna gidebilir.

Beş duyularını geliştirebilecekleri oyuncaklar ve aktiviteleri onlara yaratabilmek ve kendilerini odalarında kendi alanlarında hissettirebilmek için onlara özel bir köşe hazırlayabilirsiniz. Bunun yanında kendinize de bir köşe hazırlamanız faydalı olabilir. Sevmekten, sevilmekten, sarılmaktan hoşlanan Boğa ve Yükselen Boğa çocukları günün bir kısmında ebeveynleri ile sarmaş dolaş vakit geçirmek isteyecektir.

Oyuncak seçimi sizi çok zorlamayacaktır çünkü şefkat ve yüksek tensellik ihtiyacı Boğa Burcu çocuklarının ayıcık vb yumuşak oyuncaklardan hoşlanacağını gösteriyor.

BOĞA                               

Nitelik:                           Sabit

Element:                        Toprak

Yönetici Gezegen:   Venüs

İlgili Olduğu Ev:        2. ev

Madeni:                Bakır

Uygun taşı:         Zümrüt, Topaz

Ayşegül Kuyumcu Türker

Bahar Otelleri

Puglia’nın  kalbinde

BORGO EGNAZIA

Yaşlı bayanların küçük beyaz evlerinin önünde nakış işlediği, renkli çamaşırların asılı olduğu güzel sokaklar, bir kaç adım ötede Adriyatik sahili, Murgia yamaçlarından gelen tatlı esinti ve Itria Vadisinin büyüleyici güzelliğiyle göz kamaştıran bir balıkçı kasabası. Trulli’de kuru taş duvarları, göz alabildiğince uzanan üzüm bağlarını ve zeytin bahçelerini görüp gezebilir, keyiften sarhoş olabilirsiniz. La Corte olarak bilinen ana binada Due Camini adlı restoran ve Vair Spa da dahil olmak üzere, Borgo Egnazia birçok hizmete ev sahipliği yapıyor.

Justin Timberlake’in buradaki ihtişamlı düğünü oteli bir cazibe merkezi haline getirmiş. Oteldeki düğün fotoğrafları uzun süre dünya basının gündemine oturmuştu.

Otelin dekorunda Akdeniz geleneğini ve modern tasarımı bir arada görmek mümkün.Odalar 4 kategoriye ayrılmıştır

La Corte Bella

La Corte Splendida

La Corte Magnifica

Muhteşem Süit Egnazia

Her odada çift kişilik yatak veya iki ayrı yatak, taş banyo ve balkon ya da özel bir bahçe vardır. Her bir oda konforla donatılmıştır. Villaların hepsi klasik ve zarif bir tarzda dekore edilmiştir.

Villalar the Borgo ve La Corte gibi hareketlı bölgelere sadece birkaç adım uzaklıkta yer alıyor. Sakin bir ortamda, Akdeniz atmosferinde tamamen dinlendirici bir tatil tercih edenler için mükemmel bir seçimdir.

Itria vadisinin eski zeytin bahçeleri arasında yer alan Borgo Egnazia Apulia’ya çok yakındır.  Bu özel bölgede zengin ve çeşitli gastronomi seçenekleri bulabilirsiniz.

Mükemmel ve yemyeşil tarım arazilerinden elde edilen lezzetli meyve ve sebzeler, sığır ürünleri ve deniz ürünleriyle tipik Akdeniz mutfağının keyfini çıkarın.

HOTEL DU CAP-EDEN-ROC

Hotel du Cap-Eden-Roc etraftan gelen büyüleyici çam kokusu, Riviera palmiyelerinin görkemli duruşu ve lüks odaların masmavi denize karşı konumu ile herkes için bir gizlenme alanı olmuştur. Kapsamlı bir restorasyon projesi sonrasında, otelin iç ve dış görünümü zarafet ve çekicilik bakımından daha da geliştirilmiştir.

Masmavi Akdeniziyle Hotel du Cap-Eden-Roc Riviera’nın tüm zevklerini yüksek standartlarda sizlere sunuyor. Otelin doğal deniz suyuyla tazelenmiş tarihi havuzu, 5 tenis sahası, bowling salonları, şık butikler ve çocuklar için eğlence kulubü bulunmaktadır.

Yalnız kalmaya, huzura ve sessizliğe ihtiyacı olanlar isterse salkım ağaçlarının büyüleyici güzelliğiyle mest olup etrafta yürüyebilir ya da bir palmiye ağacının gölgesinde dinlenebilirler. Ayrıca denizden gelen dalga seslerinin eşliğiyle keyfinize bakabilirsiniz.

Odalara gelince, odalarda genelde neoklasik bir tarz benimsenmiş. Binanın mimarisine de uygun olarak oldukça klasik bir ambiyans yaratılmaya çalışılmış. Bu da dış mekandan içeriye girerken daha sıcak bir his yakalanmasına sebep olmuş.

Üç farklı konumda bulunan 117 odası ile  ana bina Du Cap, tarihi ihtişama sahip Villa Soleil, hemen denizin üzerindeki the Eden Roc Pavilion ve otelin daha özel bir bölümünde olan ferah ve aydınlık dekorasyonuyla Les Deux Fontaines Residence.

HOTEL TRAMUNTANA

Hepsi çok rahat olan 11 odasıyla Tramuntana Oteli, tatilinizin keyfini çıkarın diye ihtiyacınız olan her şeyi düşünmüş. Otel, uzun bir yolculuk esnasında mola vermek ya da Katalonya’nın kuzey bölgesini keşfetmek için idealdir. Konuklar, muhteşem Dalí Müzesi’nin ve Gotik Mahalle’nin yer aldığı anıtsal ve tarihi birer kent olan Figueres ve Girona’yı ziyaret edebilir. Ayrıca otel, Costa Brava’daki Roses veya Cadaques gibi harikulade plajlara da çok yakın mesafededir.

Aiguamolls de l’Empordà ve Cap de Creus milli parklarının yanı sıra L’Albera Doğa Parkı da yakınlardadır. 2 tip odaları bulunmaktadır. Standart ve büyük odaların her birinde kendinizi çok rahat hissedeceksiniz. Sevgi ile pişirilmiş mükemmel bir kahvaltı güne güzel başlamanın en iyi yoludur.

Tramuntana Oteli sizlere favori malzemelerle yapılmış bir kahvaltı sunuyor. Cadaques ve çevresinde ki yerlerden alınan yerel ürünlerle yapılmış kahvaltı ile inanılmaz bir deneyim yaşayacaksınız.

Ayrılmadan önce biraz dinlenmek için salonda keyif yapabilirsiniz. Yanınıza bir roman alıp bu mükemmel salonda sessizliğin ve huzurun keyfini çıkarın.

Eğer temiz hava almak isterseniz otelin terasında kendi rahatınıza bakabilirsiniz. Ya da televizyon odasında sevdiğiniz bir filimi, belki bir maçı izleyerek tatilinizin keyfini çıkarabilirsiniz.

Tramuntana Hotel odalarında parke zeminler, beyaz badanalı duvarlar ile sade ve modern bir dekorasyona sahip. Otelde bahçe, teras ve ortak bir salon vardır. Liman Lligat’ta Salvador Dalí’nin inanılmaz ev-müzesi otele 1.2 km, ve güzel Cap de Creus kıyısı çok yakınındadır. Figueres şehri  ve Fransız sınırı yaklaşık 50 dakika mesafededir.

HOTEL VILLA HONEGG

İsviçre’nin kalbinde, Bürgenstock dağında yer alan Villa Honegg eşsiz, 5 yıldızlı seçkin bir oteldir. 1905 yılında inşa edilen, köklü bir geçmişe sahip olan otel Mayıs 2011’de restore edilip tekrardan açılmıştır. Sundukları hizmetler bakımından ayrı bir yere sahip olan bu yerde huzurun ve mahremiyetin keyfini çıkarıp, benzersiz bir deneyim yaşayacaksınız.

Sıcak renk tonları, değerli ahşap yer kaplamaları, deri kanepeler, kadife ve desenli kumaşlar gözlerinize çarpacak ve içeriye girer girmez büyüleyici duygularla sarmalanacaksınız. Bu sebeple benzersiz Villa Honegg, İsviçre’nin en küçük, üstün 5 yıldızlı oteli olmakla gururla övünüyor.  Villa Honegg’te bütün duyuları harekete geçiren değerli sanatsal parçalar sergileniyor.

Orada bulunduğunuz her an Alp dağlarının temiz havasını bir şişeye saklayıp eve götürmek isteyeceksiniz. Karla kaplı zirvelerden gelen hafif bir esinti, muhteşem göller, ağaçlarla dolu doğal ortam ve trafiğin olmayışı derin ve rahatlatıcı nefes almayı kolaylaştırıyor

1905 yılında inşa edilen Villa Honegg binasının ana hatları ve dış görünüşü açıldığı günden beri değişikliğe uğramamış. Zurich Havaalanına sadece 1 saatte uzaklıkta olmasına rağmen kendinizi çarpıcı manzaranın ve huzurlu sessizliğin etkisiyle şehirden çok uzakta hissedeceksiniz. Bu İsviçre dağ oteli yaptığı son değişiklikle nostaljik havasını koruyarak kusursuz bir yapıya dönüştü.

Dış görünüşte İsviçre Alplerinin saflığını görürken, iç görünüş daha şehirli ve modern tarzda dizayn edilmiş. Bu otelin tarzı Zürich’teki hatta Shanghai’daki  bir evin ortamına bile mükemmel bir şekilde yakışabilir. Odalarda Villa Honegg’in sizlere sunduğu büyük düz ekran Tv, eğlence sistemleri, müthiş manzara ve yüksek teknolojik ekipman, espresso makineleri ile tatilizin keyfini çıkarın.

MUSEUM HOTEL

Baharla birlikte Kapadokya mevsimi de başladı. Bir saatlik bir uçak yolculuğuyla, şehrin tüm karmaşasını geride bırakmaya, eşsiz tarihi ve olağanüstü dokusuyla Kapadokya’da masalsı bir yolculuğa çıkmaya ne dersiniz? Museum Hotel’in ‘Yaşayan Müze’ konsepti ile tarihi yaşayabilir, balonla bu muhteşem coğrafyaya bir de havadan bakabilir, safari ve trekking ile doğada keyifli saatler geçirebilirsiniz.

Baharla birlikte, eşsiz tarihi ve doğasıyla dikkat çeken Kapadokya’ya küçük bir kaçamak yapmanın zamanı da başladı. Kapadokya sadece olağanüstü doğal güzellikleriyle değil; balon turu, safari, trekking gibi alternatifleriyle de çekim merkezi. Özellikle hafta sonu tatilleri için muhteşem bir seçenek sunan Kapadokya’ya kısa bir uçak yolculuğuyla kolayca ulaşabilirsiniz.

Binlerce yıllık Kapadokya tarihini her bir köşesinde hissedebileceğiniz muhteşem konumuyla dikkat çeken ve Türkiye’nin ilk müze oteli olan Museum Hotel ise alışılmışın dışında konseptiyle farklı bir konaklama alternatifi arayanların tercihi oluyor.

Indigo Group altında faaliyet gösteren ve tüm odaları, restoran, lobi ve dış mekanları Nevşehir Müze’sine kayıtlı paha biçilmez antikalarla dekore edilen Museum Hotel; nefes kesici Göreme Vadisi, Aşk Vadisi, Güvercinlik Vadisi, Kızıl Vadi, Avanos ve Erciyes Dağı manzarasıyla dikkat çekiyor. Türkiye’nin tek Relais & Chateaux oteli olan

Museum Hotel, özel olarak eğitilmiş 55 kişilik seçkin ekibiyle sunduğu kusursuz hizmet kalitesi ve birbirinden büyüleyici detaylarıyla eşsiz bir deneyim sunuyor. Museum Hotel misafirleri, vadi ve yakın bölge turlarının yanı sıra balon turu, at turu, sabah yürüyüşleri, sema gösterisi ve cross golf etkinliklerine de katılabiliyorlar.

Museum Hotel’in alakart restoranı olan Lil’a ise diğer restoranlarda bulamayacağınız unutulmaya yüz tutmuş özel tatları, Kapadokya’ya özgü geleneksel lezzetleri ve Türk mutfağının en güzel örneklerini seçkin bir mutfak ve servis anlayışıyla misafirlerine sunuyor.

Kapadokya’nın en güzel manzaralarından birine sahip olan Lil’a, uluslararası festivallerde ödülleri bulunan şefleri ve profesyonel ekibiyle Kapadokya’nın tek “fine-dining” restoranı olma özelliği de taşıyor. Museum Hotel ile birlikte Indigo Group altında faaliyet gösteren Boutique Style Luxury Travellers’ Club’ın kişiye özel seyahat hizmetiyle Kapadokya’da eşsiz bir tatil geçirmek mümkün. Tüm detayları sizin isteklerinize özel olarak planlayan Boutique Style ile hayalinizdeki Kapadokya tatilini yaşayabilirsiniz

Sarıyer Semt Dosyası

İstanbul’un, sayısız tarihi değerinin yanı sıra, doğal güzellikleri ile de öne çıkan semti Sarıyer, bu ay Semt Dosyamızda mercek altında. Tarihi mekanlarının yanı sıra tarihi lezzetlerini de bünyesinde barındıran Sarıyer’in, isminin nereden geldiğine dair birçok rivayet var. Bunlardan en yaygını; ilçede yıllarca altın ve bakır madeni çıkarıldığı için, bugünkü Maden Mahallesi ile Şifa Suyu arasında sarı renkte yarlar olduğu ve o nedenle, ilçenin ismi önce Sarıya, sonra da Sarıyer koyulmuş olması. Bir başka rivayet ise Sarıyer isminin semtte yatan “Sarıbaba” isimli bir şahıstan geldiği yönünde. Eski çağlarda boş arazi ve tepelerden ibaret olan Sarıyer, gerek Antik Çağ’da gerekse Bizans döneminde belli başlı yerleşim merkezleri arasında değildi. Bizans İmpatorluğu döneminde kıyı kesimlerinde çok az yerleşim alanı vardı. Bunlar özellikle kıyılardaki koylarda bulunan bazı ayazma, kilise, eski liman, sarnıç ve eski kaleler çevresindeki birkaç hanelik küçük kırsal yerleşmelerden oluşuyordu. Burada yaşayanlar geçimlerini genellikle balıkçılıktan sağlıyorlardı. Boğaz kıyısındaki küçük köylerin gelişmeye başlaması 16. ve 17. yy’lara rastlamaktadır. 18. yy’a gelindiğinde saraya yakın bazı kişilere ait yalılar bu kıyıda belirmeye başladı. Sonrasında Padişah izniyle bazı gayrimüslim ailelerin bu köylere yerleşmeleri de aynı yüzyıla rastlanıyor.

Belgrad Ormanı

İstanbul dışına çıkmadan doğanın tadını çıkarabileceğimiz ender yerlerden biri Belgrad Ormanı. Her mevsimde bambaşka renklere bürünen Belgrat Ormanında ister koşu, ister bisiklet ister doğa yürüyüşü yapabilirsiniz. Belgrad Ormanı yetmiş bir çeşit kuş ve on sekiz memeli hayvan türü onlarca çeşit ağaca ev sahipliği yapıyor. On üç bin metrekarelik ormanda doğanın tadını sonuna kadar çıkartabilirsiniz. İlkbaharda yeşil ve sonbaharda ise kızılın tüm tonlarını görebilirsiniz.Ormanın derinliklerine doğru ilerlediğinizde sizi burada yer alan tek yeme içme merkezi olan Natural Park karşılıyor.

Belgrad Ormanında birçok mesire yeri de bulunmakta; Ayvad Bendi Mesire Yeri, Binbaşı Çeşmesi, Falih Rıfkı Atay, Fatih Çeşmesi, Irmak, Kirazlıbent Kömürcübent, Kurt Kemeri, Neşet Suyu, Kanuni Sultan Süleyman’ın 1521 yılında yaptığı Sırbistan seferi dönüşünde, beraberinde getirdiği Sırpların orman içine yerleştirildiği yere Belgrad Köyü denmiş, zamanla orman da bu isimle anılmış.

Fakat orman içerisindeki su kaynaklarının köylüler tarafından kirletilmesi nedeni ile köy taşınmış, su kaynaklarının korunmasına bu tarih itibari ile önem gösterilmiş. O yıllarda İstanbul’un tüm su ihtiyacını Belgrad Ormanı’ndan karşılanabilecek olduğu anlaşılmış ve Mimar Sinan tarafından 1554-1654 yılları arasında çeşitli su kemerleri inşa edilmiş.

La Boom

Detaylardaki stiliyle öne çıkan dekorasyonu, muhteşem manzarası ve dünya mutfaklarını buluşturan lezzetiyle boğazın yeni favorisi olmaya aday! İtalyan mutfağı ağırlıklı olmak üzere dünya mutfaklarından örnekler de sunan La Boom’da funk&soul, nu disco, house tarzı müzikler çalıyor. Konseptini kendi müzik ve eğlence tarzıyla bütünleyen La Boom, farklı parti ve etkinliklere ev sahipliği yapıyor.

ATATÜRK ARBORETUMU

Orman Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Hayrettin KAYACIK’ ın 1949 yılında Orman Genel Müdürlügü’ne Bahçeköy’de bir arboretum kurma önerisinin uygun karşılanmasıyla, Orman Fakültesi ve Bahçeköy Orman İşletme Müdürlüğü’nün ortaklaşa çalışması sonucu Büyükdere-Bahçeköy-Kemerburgaz asfaltı kenarındaki 38 Ha.lık bir alanda arboretum kurma çalışmalarına başlanmıştır. Daha sonra arboretumun projesini hazırlaması için Sorbonne Üniversitesi Botanik Bahçesi enspektörlerinden Mösyö Camille GUINET İstanbul’a davet edilmiştir. Mr. GUINET’in çalışmaları 1959-1961 yılları arasında aralıklı olarak devam etmiştir ve Atatürk Arboretumu’nun yol ağını planlamıştır. Gerekli ödenekler sağlanamadığından proje hazırlanması yarım kalmış ve Mr. GUINET’ten geriye yol şebekesini içeren ve yollar ile ayrılmış dünya bitki bölgeleri kalmıştır.

Ayrıca bu birimlerde yer alacak ağaç türlerinin latince adlarını içeren listelerini de düzenleyerek bırakmıştır. 1982 yılına kadar alt yapı ve dikim çalışmaları yavaşta olsa devam etmiştir. Bu tarihte Atatürk’ün 100.doğum yılı kutlamaları nedeniyle Atatürk Arboretumu adını almış ve 12.7.1982 tarihinde de Orman Bakanlığının en küçük idari birimi olan İşletme Şefliği statüsü kazanmıştır.

Arboretum kelime olarak ağaç ev demektir. Bir nevi ağaç müzesi diyebileceğimiz bu tabiat ormanında yüzlerce çeşit ağacı görebilirsiniz. Birçok filme ve dizinin çekimlerine de ev sahipliği yapmış Arboretum’da 3 adet gölet bulunmaktadır. Belgrad Ormanları’nın bir kısmını oluşturan tabiat parkı koşu ve yürüyüş parkurları bulundurmaktadır.

FUAT PAŞA YALISI

18. yüzyılın sonlarına doğru inşa edildiği sanılan yalı, bir paşa tarafından yaptırılmıştır. Daha sonra el değiştiren yalı, uzun süre, II. Abdülaziz sadrazamı Keçecizade Fuat Paşa tarafından ev olarak kullanılmıştır. Keçecizade Fuat Paşa döneminden sonra bir süre ev olarak kullanılan yalı, Cumhuriyet döneminde restore edilerek, 1930 yıllarda otel ve pansiyon amaçlı olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Keçecizade Fuat Paşa Yalısı, İstanbul’ a eşsiz bir güzellik katan Boğaziçi’ nin en güzel yalılarından biri olup, 1991 yılından bu yana Hotel Fuat Paşa olarak hizmet vermektedir. İki yüzyıldır İstanbul tarihinin sessiz tanıklığını yapan Keçecizade Fuat Paşa Yalısı, bugün Osmanlı mimarisini, modern otelcilik anlayışı ile birleştirip turizmin hizmetine sunmaktadır.

Lokanta Armut

Tülin Bözüyük ve Şef Burak Zafer Sırmaçekici’nin kurduğu Lokanta Armut şehrin trend noktalarından uzakta olmasına rağmen şimdiden kendi kitlesini oluşturmaya başlamış bile. Menü sade ve öz, yemek deneyimi ağırbaşlı ve gösterişten uzak.

İyi Yemek sloganı ile yola çıkan Lokanta Armut, kapıdan girdiğiniz anda sizi sade ve zarif ambiyansı ile sarıp sarmalıyor. Açık mutfağından mis gibi yemek kokuları yayılıyor, şefler harıl harıl hazırlıklarını yapıyor. Mumlarla donanmış bembeyaz örtülü masalar, loş ve yumuşacık bir aydınlatma, toprak renkerinin hakim olduğu, sade ve samimi bir mekan Armut. Lokantanın köşesinde yer alan açık mutfağı beyaz ışıl ışıl aydınlatması, duvarlarında parliament mavisi çinileri, mermer barı ile kendini ayrıştırıyor ve merak uyandırıyor.

Hiçbir abartısı olmayan aksine son derece samimi bir ortama sahip olan Lokanta Armut’un tek amacı leziz bir yemek deneyimi yaşatmak.

SURP SANTUHT ERMENİ KİLİSESİ

Ermeni Gregoryen kilisesi de olan bu yapı; Rumeli Hisarı, Durmuş Dede Sokağı’nda yer alıyor. Tateosyan Okulu,mezarlığı  kulüpleri ile bir kompleks oluşturan kilisensin tarihi 18.yy kadar uzanmakta.Eski kayıtlarda adı ‘’ Aziz Bakire Sandukhd’’ diye geçiyor.Ahşap kilise 1816’da tamir edilmiş.Sonrasında değişik dönemlerde onarım gören bina,29 Temmuz 1856’da tam olarak ibadete açılmış.Birkaç kez yangın geçiren kilise,son kez Temmuz 1972 de yanarak harap olmuş.Geçici onarımdan sonra 5 Ocak 1973’te ibadete açılmış.Kilisenin günümüzdeki binası moloz taştan örülü yığma bir yapı halini almış.Kilisenin tüm pencereleri kemerlidir.Giriş cephesindeki pencereler narteksi,üst kattakiler galeri katı,nefin iki yanındaki pencereler ise nefi aydınlatır.

Telli Baba Türbesi

İstanbul Sarıyer’de genellikle genç kızların ve kadınların kısmetlerinin açılması için ziyaret ettiği Telli Baba Türbesi hakkında net olarak bir bilgi olmamakla birlikte, inanılan en bilinir rivayet şöyledir; İmam Abdullah Efendi, Fatih Sultan Mehmed zamanında tabur imamı olarak görev yaparken şehit düşmüştür.

1930’lu yıllar olduğu tahmin edilen bir zamanda hastalıklı bir kız rüyasında İmam Abdullah Efendiyi görür ve burada türbe açılmasına vesile olur. Telli Baba ziyaretinden sonra iyileştiği söylenen kızı duyanlar da bu türbeyi ziyaret edip dua etmeye ve hayırlı kısmet istemeye başlarlar.

Telli Baba Türbesi cuma günleri, hafta sonları ve özel günlerde yerli ve yabancı ziyaretçi akınına uğrar. Telli Baba Türbesinde dua ettikten sonra oradan alınan telin boyu ile dua edenlerin dileklerinin gerçekleşme süresinin doğru orantılı olduğu söylenir. Ne kadar kısa tel kesilip alınırsa o kadar hızlı dileklerin gerçekleştiğine inanılır.

Günümüzde halen yeni evli çiftler evlendikleri gün Telli Baba Türbesini ziyaret ederek evlerine bereket, evliliklerine muhabbet geleceğine inanarak ziyaret ederler. Telli Baba aynı zamanda İstanbul’un dört manevi bekçisi olarak bilinen evliyadan biri olarak anılmaktadır.

Japon Bahçesi

Türk ve Japon halklarının kardeşlik duygularını pekiştirmesi, her iki ulusun kültürel iletişimi gerçekleştirmesi ve birbirlerini daha iyi tanıyabilmeleri adına planlanmış, iki ülke arasında binlerce kilometrelik mesafe olmasına karşın ulusların birbirlerine gösterdikleri sevgi ve saygı neticesinde, 2003 yılının Japonya´da Türk Yılı ilan edilmesi ve Japonya´nın Shimonoseki Kenti ile İstanbul´un Kardeş Şehir olması nedeniyle Japon bahçesi çalışmalarına başlanmış. Japon Bahçesi´nin en önemli materyallerinden biri de giriş ve çitlerdir.

Tasarımda Japon bahçelerinde sıklıkla kullanılan bitkiler yer alıyor. Bahçenin düzenlenmesinde Japon Bahçe Sanatı´nın genel karakteri olan doğal malzemeler kullanılmış. Japon Bahçesi´nin tüm özellik ve öğeleriyle yaşatılacağı bahçede; Şelale, Doğal Gölet, Ada, Ada´yı her iki yönde kıyılara bağlayan Taş ve Ahşap Köprüler ve Kuru Köprü inşa edilmiş. Japon Çayevi bulunmaktadır. Parkta, 4850 adet ağaç ve bitki kullanılmış. Bahçenin Japon Kültürü´nü yansıtan iki adet kapısı, bir adet çeşmesi ve kuru bahçesi bulunuyor. Bahçe, çok sayıda doğal taştan imal edilmiş fenerler bulunuyor. Bahçenin etrafı ise, Japon stili duvarla inşa edilmiş.

Tarihi Sarıyer Muhallebicisi

1912 yılında, Balkan savaşlarından dolayı kurucumuz merhum (Hacı) Şakir Göçmen, Arnavutluktan Osmanlı devletine göç etmek zorunda kalmıştır.1928 yılında İstanbul’un Sarıyer ilçesinde bulunan Tarihi Sarıyer Muhallebicisini kurmuştur. O dönemde tatlılarına lezzet katabilmek için Zekeriyaköy’de kendisine bir hayvan çifliği açmıştır. 1988 yılında vefat eden (Hacı) Şakir Göçmen’nin yerine görevi oğulları Kemal ve Merhum Resai Göçmen almıştır. Silsile bu şekilde devam edip üçüncü kuşak görevi devralmıştır. İlerleyen zaman içerisinde, bünyesine iki yeni şube ekleyerek Bahçeköy ve Zekeriyaköy (Göçmen’s Rach) faaliyete geçmiştir. Hayvanlardan elde ettiği doğal sütler ve tavuk göğüsleri ile yaptığı tatlılarla meşhur olan Tarihi Sarıyer Muhallebicisi, tadını bu günlere kadar ulaştırmıştır.

Tarihi Sarıyer Muhallebicisinin ustası mısır ve buğdayla beslenen tavukların göğsünden, çiflikte çeşit çeşit doğal otla beslenen ineklerden sağılan sütten ve suda beklettiği pirinci değirmende çekerek elde ettiği subye denen doğal kıvam arttırıcıdan tavuk göğsünü yapıyor ve bu döngü 1928’den beridir büyük bir titizlikle devam ediyor.

SADBERK HANIM MÜZESİ

Vehbi Koç Vakfı Sadberk Hanım Müzesi 14 Ekim 1980 tarihinde Sarıyer-Büyükdere’de Azaryan Yalısı olarak adlandırılan yapıda, Vehbi Koç’un eşi Sadberk Koç’un anısına, O’nun kişisel koleksiyonunu sergilemek üzere açılmış, Türkiye’nin ilk özel müzesidir.

19. yüzyıl sonlarında inşa edilmiş olan Azaryan Yalısı, 1950 yılında Koç ailesi tarafından satın alınmış ve müzeye dönüştürülmesine karar verilen 1978 yılına kadar da yazlık olarak kullanılmıştır. 1978-1980 yılları arasında, Sedat Hakkı Eldem’in hazırladığı restorasyon projesinin uygulanmasıyla müzeye dönüştürülmüştür. Sadberk Koç’un kişisel koleksiyonunda yer alan geleneksel kıyafet, işleme, tuğralı gümüş ve porselen gibi eserlerden oluşan müze koleksiyonu zaman içinde hibe ve satın alma yoluyla zenginleşmiştir. Türkiye’nin büyük koleksiyonerlerinden Hüseyin Kocabaş’ın vefatından sonra, koleksiyonu Sadberk Hanım Müzesi koleksiyonuna katılmıştır.

Vehbi Koç Vakfı’nın 1983 yılında Sadberk Hanım Müzesi koleksiyonlarına kattığı Hüseyin Kocabaş Koleksiyonu’nda yer alan arkeolojik eserlerin sergilenebilmesi için mevcut binanın hemen yanındaki 20. yüzyıl başlarında inşa edildiği sanılan yalı da satın alınmış ve ön cephesi aslına uygun olarak restore edilmiştir. Restorasyon projesi Mimar İbrahim Yalçın tarafından hazırlanan bu yalı, 24 Ekim 1988 tarihinde “Sevgi Gönül Binası” adıyla ek müze binası olarak hizmete açılmıştır. Sergileme düzeni bakımından çağdaş bir müze uygulamasına örnek olarak değerlendirildiği için 1988 “Europa Nostra” Ödülü’ne layık görülmüştür. Sadberk Hanım Müzesi kuruluşunda yaklaşık 3 bin esere sahipken bugün 18 bini aşkın eseri bünyesinde toplamaktadır. M.Ö. 6. bin yıllarından Bizans dönemi sonuna kadar Anadolu’da yaşayan uygarlıkların maddi kültür kalıntılarını yansıtan arkeolojik eserler Sevgi Gönül Binası’nda, Osmanlı ağırlıklı İslâm eserleri, Osmanlılar için yapılmış Avrupa, Uzak ve Yakın Doğu eserleri ile Osmanlı dönemi dokumaları, kıyafetleri ve işlemeleri Azaryan Yalısı’nda sergilenmektedir.

Büyük Usta Kayahan’a Saygılarımızla…

Türk pop müzik tarihindeki kilometre taşlarından birini kaybettik Nisan ayının 3’ünde. Çoğumuzun “Büyük Usta“ diye adlandırdığı bu müzik adamının vefatı ile ortaya çıkan ana gerçek şu oldu ki Türk müziğine yön veren şarkıların sahibi bir değeri kaybetmişiz.

1949 İzmir doğumlu olan usta, çocukluk ve gençlik yıllarını Ankara’da  geçirdi. 1971’de başlayan müziğini geniş kitlelere duyurma serüveni Yosun Gözlü Sevgilim & Bir Mektubun Var (1971) 45 liği ile başladı.Onu, Neden Olmasın & İstanbul Hatırası (1978), Bekle Gülüm & Ateş (1980) 45likleri izledi.

İlk uzun çalarını 1981 ‘de Canım Sıkılıyor Canım ile  çıkarttı.1987 de çıkarttığı Merhaba Çocuklar adlı albümünden sonra dillerden hiç düşmeyecek şarkıların bir arada olduğu albümleri ile tanıştık Kayahan  Açar’ın.1988 ‘de Benim Şarkılarım albümünde yer verdiği Geceler , Esmer Günler gibi Türk Pop müziği marşları 27 sene sonra bugün halen “en” ler listesindedir.Sadece kendi yorumuyla değil birçok sanatçının yorumuyla zenginleşen Kayahan şarkıları ile ilgili olarak en önemli yorumcu Nilüfer dir.Sanatçı nerdeyse bütün kariyerindeki başarılarını Kayahan şarkılarının yorumları ile elde etmiştir. Müzik üretimine Benim Şarkılarım 2 Siyah Işıklar (1989) ile devam eden usta 1991 de çıkarttığı Yemin Ettim albümü ile satış rekorları kırmıştır. Bu albüm sonrasında yarattığı sloganı “Yolu sevgiden geçen herkesle bir gün bir yerde buluşuruz” ile tüm sevenlerine şarkılarındaki ana mesajını iletmiştir.

Odalarda Işıksızım (1992), Son Şarkılarım (1993) ardından çıkarttığı

Benim Penceremden (1995) albümünde ortaya “Anadolu Çocuğu” kavramını koydu ve giderek yozlaşan bir kültür yolculuğuna dikkat çekmek istedi. Müzik üretimindeki sıklığa rağmen, Kayahan, sevgi temelli şarkılarının neredeyse hepsinin tüm ülke tarafından ezberlenmesi ile müthiş bir özgün başarıya da imza atmıştır. Ardarda çıkarttığı Canımın Yaprakları (1996), Emrin Olur (1997), Beni Azad Et (1999), Gönül Sayfam

(2000) albümleri ile yepyeni klasikler yaratan Kayahan özel hayatında da,1973 1990 ve 1999’da yaptığı 3 evlilik ile kendinden bahsettirmiştir.

Büyük Ustanın şarkılarında ana temanın sevgi ve aşk olmasının yanısıra, bu kadar çok sevilmesi ve benimsenmesinin arkasında yatan esas olgu şiirsel yapıların kuvveti idi. Bestelerinin dillerden düşmemesindeki gücü şarkı sözlerindeki anlam ve mesaj bütünlüğü ile birleştiginde vazgeçilmez hale geliyordu.

Söz gücünü sadece söz yazarak bizlere sunduğu ve Nilüfer’in eşsiz yorumu ile klasikleşen “çok uzaklarda” parçası ile fark etmemek mümkün değildir. Bazen bir şarkı duyarsınız, müziğinden ya da sözlerinden kime ait olduğunu anlarsınız ya işte bu genelde Kayahan ustanın şarkılarında başınıza gelebilir.

Müzikal anlamda kendini tekrar etmesinden değil, tüm Türk pop müziğinde tanınabilen bir imzası olduğundan sebeptir bu kendine özgü hal. Aslında gitar çalmaya başlayan ve pop müzik söylemeye hevesli bir gencin ilk müzik adımlarında tanıştığı Kayahan şarkıları, ömrü boyunca hatırlayıp keyifle çalacağı ve her zaman dinleyeni keyiflendiren gücü olacak şarkılardır.

Bugün 1970’li yıllarda doğan nesilden hemen herkes Kayahan şarkılarını gerek canlı performanslarda gerekse aldığı albümleri ile dinlemiş ve ezberlemiştir. Bu kadar büyük bir kitleyi nesiller değiştiğinde bile kucaklayabiliyor ve yüz milyonların ezberine girebiliyorsanız sadece Türk Müziği ile ilgili değil müzik tarihi ile ilgili bir imzanız belirginleşmiş demektir.

İstanbul’dan sonra uzun sure Gömeç’teki İnta Sevgi Köyü’nde Geceler Caddesi ve Mavilim Caddesi’nde yaşadı. Bu köydeki bütün cadde ve sokaklar, Kayahan’ın şarkılarının isimlerinden oluşturuldu. Ne Oldu Can? (2002) Kelebeğin Şansı (2004)

Biriciğim’e (2007) albümleri sorasında hastalığı iyice ilerleyen büyük Usta 2015 yılının Nisan ayının 3’ünde aramızdan ayrıldı.

1986 yılında Uluslararası Akdeniz müzik festivalinde kazandığı Altın Portakal ve devamında tüm müzik kuruluşları ve basın tarafından layık görüldüğü ulusal ödüller dışında 1990 senesinde “Gözlerinin Hapsindeyim” parçası ile Türkiye’yi başarı ile temsil etmesi,1992 ‘de Ankara Kızılay Meydanında 160 bin kişiyi aşkın bir Cumhuriyet konseri vermesi bile aslında ustanın hakettiğinden çok daha azıyla ödüllendirildiği gerçeğini örtemiyor ne yazık ki..

Aşçılar Alanya’da Buluştu!

Günün erken saatlerinde başlayan uçak yolculuğumuz Gazipaşa Havalimanı’nda son buluyor. Şehir, dorukları bulutlarla kaplı Toroslarla karşılıyor bizi. Anadolu’nun güney sahili boyunca ünlü Pamfilya ovasına kurulan Alanya, kuzeyinde Toros Dağları, güneyinde etkileyici Akdeniz sahilleri ile göz kamaştırıyor. Sırada kara yolculuğu var. Sıradağların eşliğinde Alanya’ya doğru yol alıyoruz.

Doğrusu, nisan ayında Alanya’da olmak bir başka güzel. Alanya, ilkbaharın son ılık günlerini yaşıyor. Muhtemel, birkaç haftaya kalmadan yaz mevsiminin kavurucu sıcakları başlayacak. İşte o zaman şu gözümüzün önünde sere serpe uzanan nefis kıyılarda iğne atsanız yere düşmeyecek! Öyle de olmalı. Turizmin geçim kaynağı olduğu şehir, sezon boyunca yurtiçinden ve yurtdışından bin lerce turisti ağırlıyor. Karayolu yolculuğumuz boyunca gözümüze çarpan büyük otel inşaatları turizmin giderek gelişmekte olduğunun en güzel kanıtı. Tek üzücü nokta, şehirle iç içe olan dağ ormanlarında yerleşim alanlarının çoğalması. Oysa ormanlar orman kalmalı, dağlar da dağ! Böyle olacağına dair umuduz var diyerek, gözümüzü portakal ağaçlarına çeviriyoruz. Turuncunun en güzel tonlarını taşıyan portakal ağaçları ve o nefis, baş döndürücü portakal çiçeği kokusu! Sadece bu kadar da değil. Alanya aynı zamanda bir muz şehri! Otele ulaşıp, öğle yemeğimizi yedikten sonra Cengiz Şef’in rehberliğinde gezdiğimiz Alaiye Resort Hotel’in serası, domatesinden salatalığına, muzundan portakalına kadar her gıdanın tazeliğini bir kez daha -üstelik tadına bakarak- anlamamızı sağlıyor. Açıkçası bu taze ve doğal tatları özlemişiz. Toprak dönümü olarak oldukça büyük olsa da sera yalnızca özel ziyaretçiler için açılıyor. Seranın hemen girişinde bulunan profesyonel tenis kortu, çocuk bahçesi ve havuz ise, otantik muz ağaçlarının arasında gün boyu turistleri ve çocuklarını ağırlıyor.

Öyle de güzel böyle de güzel

III. Geleneksel AKTAD Aşçılar ve Tedarikçiler Buluşması’nın galasına katılmak üzere geldiğimiz Alanya’da Alaiye Resort Hotel’de konaklıyoruz.  Altın Kepçe Turizm ve Aşçılar Derneği’nin Yönetim Kurulu Başkanı Şef Mustafa Nail Özden ve ikinci başkan Şef Cengiz Yıldız’ın misafirperverliğine eklenen otelin nefis hizmeti ve yemekleri, bu özel galayı daha da ayrıcalıklı hale getiriyor. Otelimiz şehrin Selçuklular dönemindeki adını taşıyor. Tarih sayfalarını araladığımızda Alanya’nın geçmişte pek çok farklı isimle anıldığını okuyoruz. Şehir antik tarihinde Latince “Coracesium”, Luvi dilinde ise “uç/çıkıntılı şehir” anlamına gelen “Korakassa” Bizanslılar döneminde Yunanca “güzel, hoş dağ” anlamındaki “Kalonoros” isimleriyle anılmış. Selçuklular ise şehrin adını I. Alaeddin Keykubad’ın ismine benzer bir isim olan Alaiye’ye çevirmişler. On üç ve on dördüncü yüzyılda İtalyan tüccarlar Candelore  veya Cardelloro ismini kullanmışlar. Şehrin isminin Alanya olmasının da ilginç bir öyküsü var:

Mustafa Kemal Atatürk’ün 1935 yılında yaptığı ziyaret sırasında şehir ismi bugün ki halini almış. Söylentilere göre, bir hata sonucu telgraftaki Alaiye kelimesi Alanya şeklinde yazılmış ve Resmi Gazetede Alanya adının kullanılmasıyla birlikte bu isim resmilik kazanmış. Ne hoş! Fakat Sertab’ın şarkısında söylediği gibi: “Öyle de güzel, böyle de güzel!”

Aşçılar şehri!

Alanya bir turizm şehri, bu doğru! Turizmin ana ekseninde ise hizmet ve elbette yeme-içme bulunuyor. İşte bu nedenle Alanya’yı aynı zamanda “aşçılar şehri” olarak adlandırmak da yanlış değil.

Aşçı dernekleri

Son yılların popüler meslekleri arasında yer alan aşçılık göründüğü kadar kolay bir meslek değil. Mesleğin ustalarının da belirttiği gibi her şeyden önce bu zor mesleği “çok sevmek” ve “çok çalışmak” gerekiyor. Bununla birlikte meslek ustalarının sektöre kazandırdığı pek çok değer var. Kültürümüzün bir parçası olan “usta-çırak” ilişkisi ya da mutfakta “alaylı” eğitim bugün de varlığını koruyor. Mesleğin bir diğer özelliği ise çağın teknolojik gelişimlerine son derece açık olması… Bu da pişirme yöntemlerine yansıyarak mutfakta işlerin çok daha hızlı ve lezzetli hazırlanmasını sağlıyor. Tabii ast olanın “ustalık” olduğu unutulmadan…

Üniversitelerin ve meslek okullarının gastronomi-yeme-içme bölümlerinden mezun olan “okullu aşçı ve aşçı adayları” da ustalarının yanında Türk mutfağını tanımaya ve tanıtmaya devam ediyorlar. İşte tüm bu devinim içerisinde aşçılar “dernek”lerin çatısı altında buluşmayı başarıyor. Birer sivil toplum kuruluşu olan derneklerin çalışmaları, aşçı ve aşçı adaylarının sosyalleşmelerinin yanı sıra mesleki sorunların konuşulduğu, eğitime destek verildiği ve dayanışmanın sağlandığı alanları da kapsıyor. Bununla birlikte aşçı dernekleri Türk mutfağının ulusal ve uluslararası platformlarda tanıtılması için de pek çok etkinlik düzenliyor ya da bu tür etkinliklere katılıyorlar.

Altın Kepçe Turizm ve Aşçılar Derneği de tüzüğünde yer alan “mesleki” misyon ve vizyonunu en iyi şekilde yerinde getirmek için çalışıyor. Bu yıl üçüncüsünü gerçekleştirdikleri Geleneksel AKTAD Aşçılar ve Tedarikçiler Buluşması, bu tür organizasyon çalışmalarından birisi. Bugüne kadar ulusal ve uluslararası yemek yarışmaları başta olmak üzere pek çok önemli etkinliğe imza atan Altın Kepçe Turizm ve Aşçılar Derneği Yönetim Kurulu, bu kez aşçılar ve tedarikçileri aynı çatı altında buluşturuyor.  Etkinlik aynı zamanda derneğin 8. Yıl kutlamasına da ev sahipliği yapıyor. Bu keyifli buluşmada kimler yok ki! İstanbul’dan Aşçılar Derneği, çevre şehirlerden pek çok Executive Chef, aşçılar, turizm çalışanları, satın alma müdürleri, otel işletmecileri ve genel müdürleri ile Alanya’nın turizm kurumlarının yöneticileri. Bu misafirler arasında Gökhan Güney’i görmek de çok hoş doğrusu. Yıllara meydan okuyan sanatçı, usta şeflerin eşliğinde etkinliğe katılan tedarikçilerin stantlarını gezip, ürünlerin tadına bakmayı da ihmal etmiyor. Güney’in gala gecesi konserinde ise tüm aşçılar keyifli zaman geçiriyor

Aspendos’tayım!

Alanya’ya kadar gelmişken bir kez daha Aspendos’u görmeden İstanbul’a dönmek olmaz diyoruz -daha doğrusu diyorum.- Etkinliğin ertesi günü erken saatte şefleri bulmak pek mümkün değil fakat Şef Uğur Özden’in kibar jesti tam zamanında yetişiyor. Şefin kuzeni ve arabasıyla yollara düşüp neredeyse 40 dakikada Aspendos’a varıyoruz. İyi ki varıyoruz! Aspendos işte! Tüm ihtişamlığı, geçmiş ve gelecek zamanlara karşı vakur, görkemli duruşu ve muhteşem güzelliği ile karşılıyor bizi. Tıpkı, antik çağlardan bu yana insanoğluna kucağını açan verimli Pamfilya ovası ve çevresini saran su kaynakları gibi. Tiyatronun yüz yıllar boyunca milyonlarca ayak tarafından basılmış taş basamaklarını adımlayıp, merdivenleri çıkıyoruz. Yirmi birinci yüzyılda ama aynı zamanda, zamanın bu kadar gerisinde durmak-olmak o kadar heyecan verici ki! Aspendos’ta geçmişten geleceğe selam olsun!

Şebnem Atılgan

Şeref Bilsel | Bast Kitap

Bast Kitap / Şeref Bilsel “BEŞTE HAFTAYIM, ONDA OYUN BİTİY…” Karadeniz’in kıyılarından içlerine doğru sokulup Trabzon’un sokaklarında yürüyoruz.  Antik Trabzon kentinin Ortahisar Mahallesi’ndeyiz. Rehberimiz yazarın çocukluğu! Eh, yağmurlar ülkesinde çocuk olmak kolay değil! Asla yalın ...

Röportaj / Ahmet Duru

“Her toplumun bir sanatı olması gerek. Sanatsız bir toplum kirli bir atmosfer toplumuna dönüşür. Her insan farklıdır ve düşüncesinin ifade ediliş biçimi sanattır.”

Çalışmalarında genel olarak doğa fotoğraflarından yararlanmakta ve doğadaki makro ve mikro bakış açılarını farklı anlatım biçimleri ile sunmak isteyen Ahmet Duru, doğa gezintilerinde sıklıkla fotoğraflar çekerek bu süreçte çalışmalarının oluşum sürecini tasarlıyor. Doğanın ve mekanın insan ruhuna etkilerini işleri üzerinden yansıtmak isteyen sanatçı bazı çalışmalarında belli bir coğrafyaya ait bir fotoğraftan kesit alarak oldukça yakından ve detay çalışır. Ahmet Duru, Sivas, 1987 doğumludur. Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi – Plastik Sanatlar Bölümü’nde Yüksek Lisans yapmakta olan sanatçı Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi – Resim Bölümü mezunudur.

Resim çalışmaya nasıl başladınız? 

İlkokul yıllarımda başladım. Ortaokul zamanında da resim öğretmenimin tavsiyesi üzerine, Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’nde sanat eğitimi almaya başladım. O zamanlar okulun küçük bir kütüphanesinde Türk ressamlardan Hüseyin Avni Lifij’in bir eser kataloğunu incelemiştim. Eserlerine hayran kalmıştım ve bu, resim bölümünde çalışmalarıma ışık kaynağı oldu.

Eserlerinizin değişim ve gelişim sürecini kendi gözünüzden değerlendirir misiniz? 

Eserlerimin hepsinde ilk çıkış noktası kendi çekmiş olduğum fotoğraflardır. Buradan beslenerek gelişiyor, doğa ve manzara konularını birçok perspektif açıdan hem teknik, hem de kavram olarak işliyorum. Çalışma, çoğu zaman spontane gelişiyor. Doğal bir sürece bırakıyorum.

Sizi tetikleyen unsurlar, ilham kaynaklarınız neler?

Benim için en büyük ilham kaynağı doğadır. Çünkü doğanın sonsuz bir döngüsü var. Doğanın her zamanını ve her halini severim. İnsan ve doğa ilişkisini gün yüzüne çıkarmayı seviyorum. Kentteki yapay doğallıktan da besleniyorum. Eğer iyi görme biçimlerimiz varsa, yaşadığımız dünyayı, irdeleyerek sanatın estetik yönleriyle birlikte su üstüne çıkarabiliriz..

Güncel serginizin öyküsünü aktarabilir misiniz?

Geçtiğimiz yazdan beri düşündüğümüz bir projeydi. Turan Aksoy hocamızın öncülüğüyle, diğer sanatçılarla hep birlikte organize ettik. Enstalasyon ve yağlı boya çalışmalarım bulunuyor. Anadolu’da çocukluğum zamanında bahçede oynarken büyük bir ağacın üzerine küçük bir kulübe yapmıştım. Kendime ait bir evdi. Bu ağaç evi kaybolan çocukluğumun son hayallerinin temsilcisi olarak görüyorum. Bu amaçla çalışmamın ismini “Yaşam Sonrası Yaşam” diye adlandırdım.

Mutluluk ve sanat arasındaki ilişki nedir sizce?

Tutku diyebilirim. Sanatın gerçekliğine ve estetik değerlerine tutku ile bağlıysak mutlu eder. Günümüzdeki dünyayı algılama biçimimizi ve toplumsal yaşam sorunlarını iyi ifade edebilmek, sosyolojik bir bilim alanı gibi geniş perspektiften görebilmek ve bunu kendi sanatımda ifade etmek beni mutlu eder.

Sanatın insan yaşamındaki yeri ne olmalı?

Ayrılmaz bir ikili olduğunu düşünüyorum. Sanat ve insan… Çünkü her toplumun bir sanatı olması gerekiyor. Sanatsız bir toplum kirli bir atmosfer toplumuna dönüşür. Her insan farklıdır ve düşüncesinin ifade ediliş biçimi sanattır.

Günümüz sanatı hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Günümüz sanatında, güncel yaşama, sosyal ve politik sorunlara sosyolojik açıdan değiniliyor. Her geçen gün çağdaş sanatın kendini yenilediğini, farklı bakış ve yeni yaklaşımlarla (plastik sanatlar, enstalasyon, video-art, fotoğraf, dijital sanat vs.) işlendiğini görüyoruz.

Benim de ilgimi çeken, günümüz sanat yapıtının, içerik bakımından kavramsal bir dili olması ve sanatçının kendini ifade ediş yönlerine vurgu yapmasıdır. Bu anlamda günümüz sanatında farklı materyallerin kullanımını, daha çok plastik sanatlar, fotoğraf, çizim ve enstalasyonları önemsiyorum.

Röportaj : Ayşe Gülay Hakyemez

Daire  Sanat

Mekanlarına sanat yerleştirmek isteyenler sanat eserlerini dekorasyonun bir parçası olarak görmemeli. İyi bir sanat eseri konulduğu her mekanda kendini gösterir.

2008 yılında Cihangir’de bir apartman dairesinde genç sanatçılara destek olmak için kurulan Daire Sanat, zaman içinde evrilerek galeri haline gelmiş. Sergilerinde plastik, görsel ve  performans sanatlarına yer veren Daire Sanat, ismini duyurmuş, önemli sergilerde yer alan birçok sanatçı ile çalışmış.

Sizi diğer galerilerden farklılaştıran özelliklerinizin olduğunu düşünüyor musunuz? Hangi konularda?

Kuruluşundaki insiyatif altyapısına bir yanı ile sıkı sıkıya bağlıyız. Özellikle karma sergilerde ticari kaygının öne çıkmayışı galeri mantığına ters olsa da heyecanımızın gerisinde kalıyor. Her galeride kişisel sergiler de yapılıyor, birçoğunu kendi temsil ettikleri sanatçıların yer aldığı karma sergiler de düzenleniyor. Biz farklı olarak, karma sergilerde  temsil etmediğimiz, ilgiyle takip ettiğimiz sanatçılara da yer veriyoruz.  Heyecanla, bir çeşit öğrenme güdüsü ile ilerliyoruz bu konuda. Örneğin Mayıs’ta açılacak “Son Sürüm” isimli sergiyi yapmaya, multimedya, dijital sanat, teknolojik işlere olan uzaklığımız itti bizi. Daha yeni bir alana daha yakından bakmak, bu işlerin sunumuna, saklanmasına vs. ilişkin daha çok şey öğrenmek istedik. Sanatçıları seçerken de bu düşünce ön plandaydı. Bir diğer farklılığımızda temsil ettiğimiz genç sanatçılara ağırlık vermemiz. Bu büyük bir risk. Öncelikle sanatçıların daha önce bir galeri ile çalışma pratiği olmaması, çok tanınmıyor olmaları, kariyer yönetimlerine destek olmakta  bize daha fazla sorumluluk getiriyor.

Sergi gerçekleştirdiğiniz sanatçılarda aradığınız özellikler nelerdir?

Bize portfolyoları ile başvuran çok sayıda sanatçı oluyor. Gelecek sergi projelerimizde yer alailecek, konu bağlamında uygun olanlara olumlu geri dönüşler yapıyoruz. Genç sanatçılarla görüşmeler yapıyoruz. Sanatçının yaklaşımı ve dili çok önemli. Galerinin çizgisine uygun olan sanatçılardan bir kişisel sergi önerisi sunmalarını bekliyoruz. Sergi projeleri ile geri dönenlerle çalışmaya devam ediyoruz. Ağırlıklı olarak genç sanatçılar ile çalıştığımızdan daha deneyimsiz olduklarını biliyoruz. Kendilerinden emin ve disiplinli çalışmaya yatkın olmaları önemli. Sonuçta her sergi bir süreç işi ve sanatçı bu sürecin bir bölümünü galeri ile paralel bir çalışma disiplini ile yürütmek zorunda.

Bugüne kadar gerçekleştirdiğiniz etkinliklerden örnekler verir misiniz?

2008 yılından bu yana tematik grup sergileri yanında çok sayıda sanatçının kişisel sergisine yer verdik. Tematik grup sergilerinde sanatçıların birbiri ile etkileşimini ve onların serginin oluşum sürecine olan katkılarını önemsiyoruz. Bu bağlamda düzenlenen “Veya Kare”,”Klasik”, “Taşınma-Yeni Komşular”, “Kişisel, Hem de Değil”, “Kayıp” “İlk Kat” karma sergilerini örnek verebiliriz. Kişisel ve karma sergilerin yanında diğer galeriler ile planladığımız etkinlikler de önemli bizim için. 2014 yılında Mixer ve Pg galeri ile birlikte düzenlediğimiz “Tomtom Calling!” isimli sergi çok heyecan vericiydi. Tophane-Beyoğlu bölgesindeki galeriler ile uzun zamandır sürdürdüğümüz Tophane Art Walk etkinliği de var. Bu gibi ortaklaşa etkinlikleri çok yararlı buluyor ve katılıyoruz.

Küratör ve sanat eleştirmeni iş ortaklarınız kimlerdir?

Daire Galeri’nin kuruluşunda birçok küratör ve sanat tarihçisinin desteği olmuştur. Marcus Graf, Ali Şimşek, Denizhan Özer, İsmet Doğan’ın fikir destekleri ile ilerledik. Kurulduğu ilk yıllarda birçok küratörlü sergi düzenledik. Denizhan Özer, Ali Şimşek, Volkan Aslan, İsmet Doğan’ın küratörlüğünde düzenlenen sergilerimiz oldu. Pek çok kişisel serginin katalog metinleri için de sanat yazarları ile çalıştık.

Mekanlarına sanat yerleştirmek isteyenlere nasıl tavsiyelerde bulunmak istersiniz?

Sanat eserlerini dekorasyonun bir parçası olarak görmemelerini tavsiye ederim. Yani koltuk takımı bordo diye içinde bordo bulunan bir iş satın almak sanat eserinin mekan içinde kendi başına var olmasını engeller. Tam tersi dekorasyonla uyum aramadan, gerçekten beğenildiği için ya da sanatçının özgeçmişine ve gelecek vaad etmesine bakılarak yapılan alımlar, kişiyi uzun vadede çok daha memnun edecektir. İyi bir sanat eseri konulduğu her mekanda kendini göstermeyi bilir. Elbette ki eserin öne çıkmasını sağlayacak özellikle aydınlatmada ya da duvar renginde küçük değişiklikler yapılabilir.

Bu seneki programınızda neler olacak?

Şu an devam eden sergimiz “Çürümenin Muhteşem Anıtları”16 Mayıs’a dek devam edecek. Sonra bir karma sergi ile devam ediyoruz. Selçuk Artut, Cemre Yeşil, Hayal İncedoğan ve Ozan Türkkan’ın katıldığı “Son Sürüm” adlı sergi ile ve insan ile teknoloji arasındaki ilişkiye odaklanıyoruz. Multimedya işlerin ağırlıklı olduğu bu sergi 23 Mayıs- 4 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecek. 4 Ağustos’a kadar ara veriyoruz. 4 Ağustos – 23 Ağustos tarihleri arasında Daire Galeri’nin kendi koleksiyonundan bir seçki sunulacak. 5 Eylül’de ise Bienal sürecine paralel gelişen sergimiz “Paralel” ile sezonu açacağız. Ekim ve Kasım aylarında Mamut 2015 sergisinde oldukça başarılı bir sergi düzenleyen İbrahim Resnelli’nin kişisel sergisi olacak..

Ayşe Gülay Hakyemez