MART 2015 ARŞİV

Bast Home’a Takılanlar / Mükellef Karaköy

Bast Home’a Takılanlar / Mükellef Karaköy Ekranlardan tanıdığımız, Arda Türkmen, Karaköy’de Mükellef isimli yeni bir restoran açtı. Bu aralar herkesin konuştuğu mekanını “40 yaşımda 40 günde dükkan açtık” sözleriyle anlatan Türkmen’in Nişantaşı’ndaki yeni restoranının hazırlıkları ...

SABANCI ÜNİVERSİTESİ’NDEN Enerji Teknolojileri ve Yönetimi Yüksek Lisans Programı

SABANCI ÜNİVERSİTESİ’NDEN Enerji Teknolojileri ve Yönetimi Yüksek Lisans Programı Belki daha önceden de duymuşsunuzdur; Sabancı Üniversitesi, Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi (MDBF) tarafından, 2013-2014 akademik yılında, enerji sektöründe uzmanlaşmak isteyen, yönetici ve yönetici adayı profesyonellere ...

Radisson Blu Hotel İstanbul Pera’da

%100 MİSAFİR MEMNUNİYETİ

Tarihi yarımadanın ve Haliç’in karşısında bulunan Pera, Osmanlı’nın en kozmopolit bölgelerinden biriydi. Yunanca’da “karşı yaka”, “öte” anlamına gelen Pera adının sahibi ise Bizanslılardı. 1925 yılında Pera yerine resmi olarak Beyoğlu isminin kullanılmaya başlandığı bilinmektedir. Beyoğlu, bugün de, 19. yüzyılın neredeyse tüm yabancı elçiliklerinin yan yana sıralandığı ve o zamanlar “Grand Rue de Pera” denilen İstiklal Caddesi boyunca edindiği kozmopolit yaşamına devam ediyor. Bu noktada, ilk beş yıldızlı otel olarak dikkatleri çeken Radisson Blu Hotel, İstanbul Pera’nın “Pera” adını taşıması da oldukça şık ve tarihi bir öneme sahip.

İlk uluslararası beş yıldızlı zincir otel

İstanbul’un kültür ve sanat merkezi ile iç içe bir konumda ve Haliç’in muhteşem manzarasına sahip Radisson Blu Hotel İstanbul Pera, Pera bölgesinde açılan ilk uluslararası zincire  ait  beş  yıldızlı otel olarak yerli ve yabancı misafirlerinin beğenisini topluyor. Genel Koordinatörlüğünü Serdar Alp Turan’ın yaptığı otelin Genel Müdürlüğünü ise Okan Karadağ sürdürüyor.  Adını tarihi Pera bölgesi ile bütünleştiren otel, misafir memnuniyetini üst düzeyde tutan ayrıcalıklı hizmetlere sahip. Pera’nın tarihi dokusunu göz ardı etmeyen

Radisson Blu Hotel İstanbul Pera, Art Nouveau uslubu ile bölgenin mimari yapısına da uyum sağlıyor. Bununla birlikte otel; dünyanın önce gelen ünlü film yönetmenlerinin isimlerini taşıyan Spielberg, Tarantino, Hitchcock, Fellini ve Coppola toplantı salonları; Executive Chef Ahmet Kartal’ın yönetiminde, Pera bölgesinin sekiz yüz şişelik kavıyla en büyük kavına sahip Steak n More İstanbull Pera restoranı ve şehrin kültür-sanat noktalarına yakınlığı, liman manzarası, gece gündüz canlı piyano dinletileri ile misafirlerine keyifli zamanlar sunuyor.

Yılın Franchise Oteli

Misafir memnuniyeti ve başarılı yönetimi ile Carlson Rezidor Oteller grubu tarafından “Yılın Franchise Oteli 2014” ödülünü kazanan Radisson Blu Hotel, İstanbul Pera’nın Genel Müdürü Okan Karadağ, hizmet anlayışlarında “Yes, I Can!” mottosunun öneminin altını çiziyor. Misafir memnuniyeti başta olmak üzere farklı kriterlere göre yapılan değerlendirmeler ile belirlenen “Yılın Franchise Oteli 2014” ödülünü Wolfgang Neumann’ın takdimi ile aldığını belirten Karadağ, otelin 25 Haziran 2013’de açıldığını ve çok kısa bir zamanda bu kadar büyük bir ödüle layık görüldükleri için mutluluk ve gurur duyduklarını sözlerine ekliyor. Radisson Blu Hotel, İstanbul Pera’nın böylesi önemli bir ödülü, 320 otel arasında birinci sırada yer alarak kazanması Türkiye adına oldukça memnuniyet verici. Okan Karadağ da ödülün heyecanını yaşamaya devam ediyor. “Bu ödülü, tüm ekibim adına aldım. Biz otelin ilk tuğlası konulduğu günden bu yana bu ödülü almaya inandık. Carlson Rezidor ailesini en iyi şekilde temsil ettiğimiz için çok mutluyuz.”

% 100 kişisel memnuniyet

Radisson Blu Hotel, İstanbul Pera, açıldığı günden bu yana kaliteli ve güler yüzlü servisi ile misafirlerinin % 100 memnuniyeti ile otelden ayrılmalarını sağlıyor. 2014 yılında İstanbul otellerinde ortalama % 65 doluluk görünürken, % 81 doluluk oranı ile ilk yılında başarıyı yakalayan Radisson Blu Hotel İstanbul Pera, bu yılı ise yüzde 87 doluluk ile sürdürüyor. Otelin Genel Müdürü Okan Karadağ, başarılarının “ekip çalışmasının” sonucu olduğunu belirterek röportaj sorularımıza cevap vermeye başlıyor. “Bu ödül, hem global oteller arasında ilk kez veriliyor hem de Türkiye’den bir otel ilk kez böyle bir ödül kazanıyor. Bizi en fazla mutlu eden 350 otel arasında misafir memnuniyeti sıralamasında dünyada birinci olmamız. Bu, en çok başarmak istediğimiz hedefti ve başardık! Bu başarının altında misafirlerimize ‘Kişiselleştirilmiş hizmeti nasıl sunabiliriz?’, 2Hizmetlerimizi nasıl kişiselleştirebiliriz?’ soruları vardı.   Şunu açıkça söyleyebilirim ki çok ilginç bir işle uğraşıyoruz. Misafirlerimizin otelde konaklama süreleri ortalama üç gündür. Çoğu zaman şöyle düşünüyorum; ilk defa Türkiye’ye gelmiş bir turist, otelde konakladığı zaman boyunca, otel hakkında bir fikre sahip oluyor; markanız hakkında bir fikre sahip oluyor; şehir ve ülke hakkında bir fikre sahip oluyor! İşte, buradaki konaklama ve bu iş, bu kadar önemli…

Otelinizde sunduğunuz hizmet ile inanılmaz olumlu bir etki yaratabildiğiniz gibi olumsuz etkiler de yaratabiliyorsunuz. İşimiz ilginç ve zor çünkü on misafirden dokuzu bize neden memnuniyetsiz olduğunu söylemiyor. Bu nedenle misafirleriniz otelden ayrılırken memnunlar mı yoksa değiller mi çok iyi anlamamız gerekiyor. Bir de bu durumun diğer yüzü var: Memnuniyetsiz olan her bir kişi, memnuniyetsizliğini on kişiye anlatıyor. İşte az önce sözünü ettiğim “kişisel memnuniyet” burada devreye giriyor. Dolayısıyla bizim yapmaya çalıştığımız şu: Misafirlerimizle otele geliş amaçlarına göre -iş toplantısı, kongreler, dinlence, tatil ve benzeri- sürekli diyalog halinde kalıyoruz ve onların konaklama durumlarına göre ihtiyaçlarını şekillendirmeye, yönlendirmeye çalışıyoruz. Her zaman söylüyorum, bizim işimiz tamamen ilişki ve iletişim…” Böylece, otelcilik sektörünün temel prensibini de ortaya koymuş oluyor Karadağ. “Turizm farklı alanlarında çalışanların empati yeteneğinin ve iletişim kurma becerisinin olması gerekiyor,” diyerek sürdürüyor sözlerini.  “Bu iki özelliği bir araya getirebiliyorsanız eğer en büyük problemleri dahi kolayca çözebilirsiniz.”

“İletişim” ve “empati”nin önemini aldıkları ödülle bağdaştıran Okan Karadağ, öte yandan turizmin artık neredeyse tamamen internet üzerinden gerçekleştiğini de vurguluyor. Kişilerin tatil tercihleri başta olmak üzere hemen tüm turizm seçeneklerini oluştururken belirleyici olanın internette yayımlanan “her şey!” olduğunun da özellikle altını çiziyor ve diyor ki, “Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, gizli olan hiçbir şey yok! İyi olanı da saklayamıyorsunuz, kötü olanı da! röportajımızın sonuna yaklaşırken Okan Karadağ’a “Bundan sonra hangi ödülleri almayı hedefliyorsunuz?” diyoruz.

Gülümsüyor. “Bizim temel kaygımız hep ‘işimizi iyi yapalım’ olmuştur,” diyor. “Otelcilik bir takım oyunudur. Birisi işini iyi yaparken diğeri yapmıyorsa eğer başarılı olamazsınız. Bizler ekip olarak başarılı olmaya çalışıyoruz ve aldığımız ödülün bir tesadüf değil, bilinçli bir çabanın sonucu olduğunu göstermek istiyoruz. Süreklilik çok önemlidir. Bunun için de iyi bir sistem kurmak gerekir ki burada yapmaya çalıştığımızda tamamen bu! Kısacası bundan sonra da ‘işimizi ‘iyi yapmaya’ devam edeceğiz. Hedefimizi bu şekilde belirlersek ödüller gelip bizi bulacaktır…

Ev Dekorasyonu – Bast Home

Ev Dekorasyonu Ev Dekorasyonu ; Hayatınızı daha güzel, pratik ve zevkli bir yaşam alanına çevirmek için gerçekleştirilen tüm düzenlemelerdir. Bir başka anlatımla bir süsleme sanatı olarak da tanımlanabilen  dekorasyon, insanın hayatına renk katma yöntemidir. Her ...

Balık Burcu ve Dekorasyon

Balık ve Dekorasyon:

Balık Burcu ruhun tüm zodyakı dolaştıktan sonra ilahi bilinç ve farkındalığa ulaştığı ama aynı zamanda dünyada olduğu için içinde ikilik yani düalizm barındırır. Bir yandan dünyevi olan her şeyden elini ayağını çekme diğer yandan yaşamını idame ettirme gayesinde bir sınav verir. Bu da içindeki dinamizmi ve değişkenliği ortaya çıkarır.

Karların erimeye ve kış mevsiminin yavaş yavaş terk etmeye başladığı ancak havaların henüz bahara kavuşmadığı dengesiz bir dönemdir Balık Burcu dönemi. Soğuk ve nemli ancak günler uzamaya başladığı için bir önceki Kova dönemi kadar karanlık olmayan bu dönemde insanlar evlerinde geçirdikleri dönemlerin muhasebesini yaparlar adeta. Tüm mevsimlerin sonu gibi kış bitimine yaklaştıkça baharın gelmesini sabırsızlıkla bekleyen insanların üstünde bir huzursuzluk vardır.

Bunun yanında Koç Burcu ile başlayan Zodyak, Balık Burcu ile tamamlanmaktadır. Yani Balık Burcu insanı tamamlanma enerjisi taşır. Sanatın, ilham gücünün, hoşgörünün, empatinin, sezgilerin, hassasiyetin ve sezgilerin getirdiği bir üst bilinç ile dünyanın realitesinden uzaklaşmak onlar için çok kolaydır. Maddi güvence, statü kaygısı, kriz yönetimi, toplumda yer edinmek gibi konular önemini yitirmiştir.

Bu sebeplerle Balık Burcu evinde ve dekorasyonunda da bunları ortaya koyacaktır. Su elementinin ve değişken özellikleri ortaya koyarak kendinizi denizde hissedebileceğiniz bir ev tasarlayabilirler. Dingin ve sakin ya da taşkın ve dalgalı. Ancak kendi içine çağıran ve adeta “ne olursan ol gel” diyen bir tarz diyebiliriz.

Değişkenliğin verdiği karakter ile Balık Burcu evlerinde düzen ve organizasyondan çok yumuşak başlı bir misafirperverlik havası söz konusudur. Mavi, lila, pembe, su yeşili, yavru ağzı gibi pastel tonların yanında metal objeler ağırlıkla kullanılabilir. Kendini evinde rahat hissetmek, rahat hissettirmek ve tüm gerginliklerden uzaklaşmak Balık Burçlarının en önemli temasıdır.

Odalar arası bütünlük ve adeta akış içinde evlerinde gezinmek ister Balık Burcu insanı. Her köşede dinlenebilmek ve değişken ruhunu sakinleştirebilmek için puf yastıklar önem taşır. Aynı zamanda yumuşak dokulu kumaşlar ve misafirlerin de birbirlerini kısık sesle duyabileceği yakınlıkta oturabileceği koltuklar tercih sebebidir.

Balık Burcu’nun duygusal ruhu hatırası olan objeleri görünen alanlarda sergilemek ister. Salon duvarlarında raflar, sehpa ve orta masalar bu objeleri sergilemek için keyifli alanlardır. Ayrıca kendi dünyasına çekilmek, dua etmek ya da meditasyon yapmak için dış dünya ile bağlantısını kesebilecek perdeler önem taşır.

Balık Burcu ve Yatak Odası :

Romantik Balık Burcunun yatak odasında yumuşak bir hava eser. Pastel renklerin ve doğal dokuların kullanımı burada da önem taşımaktadır. Doğal ahşap, pamuklu kumaşlar ve tüylü halılar keyif verebilir. Rahatlamak ve partneri ile duygularını paylaşabileceği sakin ve huzurlu bir ortam yaratmak önemlidir.

Işık alan, havalandırması kolay olan yatak odalı bir evi tercih edecektir. Hem doğa ile uyumlu hem de kendi düzeninde bir Balık Burcunun evinde kendini rahat hissetmesini sağlar. Çünkü hem duygusal bağ kurmak önemlidir, teslimiyet ve fedakarlık hem de bir olmak ve ait olmak.

 

 

Banyo ve Balık Burcu :

Balık Burcu ve Yükselen Balık Burcu için banyo evin önemli bir köşesidir. Su ile rahatlamak kendilerini şımartmak isterler. Yine pastel renkler ile döşenmiş aydınlık ve tütsülerin yakıldığı, geniş küvetli bir banyo keyif verecektir. Özellikle bu alandaki renkler, dokular ve kokular Balık Burcu için önem taşır.

Mutfak ve Balık Burcu :

Zodyak’ın en materyalizmden uzak burcu olan Balık Burcu için evde fazladan eşya bulunması ya da kullanmayacakları materyaller zorlayıcı olacaktır. Bu sebeple mutfakları da Kova ve İkizler Burcunun aksine elektrikli aletlerden mümkün olduğunca uzak, sade ve gerektiği kadar eşya ile doldurulmuştur. Su yeşili, mavi ve lilanın yanında doğal ahşap dokusu yer alacaktır. Akvaryum deniz kenarı etkisi yaratacağından mutfakta iyi bir seçenek olabilir.

Küçük Balık Burçları ve Dekorasyon :

Balık ve Yükselen Balık Burcu bebeklerinin doğdukları andan itibaren etrafa barış ve huzur yaymak isteyen enerjileri hemen fark edilir. Adeta büyümüş de küçülmüş gibi bir empati tarzıyla sizleri şaşırtacak ve herkesin huzur içinde yaşaması için elinden geleni yapacaktır. Bu bir ikizler kurnazlığında ya da kova inovatif fikirleri ile değil daha vicdanı ve duygusal yanınıza seslenen bir dehadır.

Narin ve kırılgan olan bu minikler kendileri için en iyisinin küçük bir çocuk gibi atlayıp zıplamak yerine daha ağır başlı oyunlar oynamak olduğunu bilirler ve ona göre davranırlar. Kendilerini zora koşmaktan ve kırılabilecekleri ortamlara girmekten de hoşlanmazlar. Adeta pamuklarla sarılıp sarmalanmak isterler. Bu sebeple dekorasyonda da onlara bu anlamda yardımcı olmak ve huzurlu hissetmelerini sağlamak ebeveynleri için önemli bir roldür.

Minik Balık ve Yükselen Balıklar için doğal renkler, aydınlık ve havadar bir ortam yaratmanız gerekmektedir. Yetişkinlerde olduğu gibi minik Balık’lar da materyalist dünyadan uzak olmayı tercih edebilirler. Çok fazla oyuncak yerine odalarında “prens & prenses” oyunları oynayabilecekleri, sanatsal yaratıcılıklarını ortaya koyabilecekleri, resim, müzik, okuma ile uğraşabilecekleri alanlar yaratmak onları düşündüğünüzü hissettirecektir.

 

BALIK:

 

Nitelik:                          Değişken

Element:                       Su

Özellikler:                     Dişi, (-)

Yönetici Gezegen:      Jüpiter, Neptün

Roller:                          Şair, mistik

Uğurlu Taşı:                 Akuamarin

Uğurlu Metal:               Platin

 

Ayşegül Kuyumcu Türker

 

Bağdat Caddesi Dosyası Vol.2

BİSTRO 33

120 kişilik bahçesinde her mevsimin tadını çıkarabileceğiniz samimi bir mekan….

İç dekorasyonunda geniş masif masalar ve deri koltukların tercih edildiği Bistro33 Erenköy aynı zamanda şömine başında keyifli sohbetler vaadediyor.

İç dekorasyonunda geniş masif masalar ve deri koltukların tercih edildiği Bistro33 Erenköy’de, şef Marcello Micci’nin özenle hazırladığı ve devamlı güncellediği bir mönü sunuluyor. Ağırlıklı olarak Toscana mutfağından karakteristik örneklerin yer aldığı mönüdeki seçkin lezzetler, gece 23.30’a kadar servis ediliyor. Saat 01.00’e kadar açık olan Bistro33 Erenköy, konuklarına özel hissettirmek ve keyifli anlar yaşatmak için her türlü ortamı hazırlıyor.

Günün her saati dostlarınızla keyifli anlar yaşayabileceğiniz Bistro33 Erenköy, Bağdat Caddesi’nde mutlaka uğramak isteyeceğiniz; sunduğu lezzetler, ambiyans ve rahatlığı ile favori adresler arasında…

BURBERRY

Dünyaca ünlü Britanyalı moda evi, kıyafet, parfüm ve moda aksesuarları üreticisi olan Burberry’nin kendine özgü ekose deseni şirketi dünyanın en yaygın olarak taklit edilen ticari markalardan biri hâline getirdi. Hiç şüphesiz Şirket en çok, kurucusu Thomas Burberry tarafından icat edilen simgeselleşmiş trençkotları ile tanınmaktadır.

İngiliz ikonu Burberry’yi, küresel lüks markaya dönüştüren Angela Ahrendts: Trençkot sayesinde dünyanın en hızlı büyüyen dördüncü markası oldu.Tüm kararları ikona dönüşen ürünleri olan Trençkot belirliyor. Bu ürün onların kimliği olarak geçiyor.  ‘Onlar artık sadece yağmurluk değil. Büyük bir markanın ve büyük bir şirketin temeli’ diyor Angela Ahrendts.

RAGIP PAŞA KÖŞKÜ

Ragıp Paşa Köşkü, Caddebostan’da, Cemil Topuzlu Caddesi’nde yer alır. Mabeynci Ragıp Paşa tarafından yaptırılan köşklerin mimarı; Sirkeci Garı’nın da mimarı olan Prusyalı August Carl friedrich Jasmund’dur. 1906 tarihli köşkler; büyük bir koruluk, iki köşk ve caddenin kara tarafında bulunan tek katlı selamlıktan oluşmaktadır. Yıldız Sarayı’nın güvenilir bir mensubu olan Ragıp Paşa, devlet memuriyeti yanında ticaretle de uğraşmış; Beyoğlu’nda birbirine yakın Anadolu, Rumeli, Afrika hanlarını yaptırmış, Umurca Rakı Fabrikası’nı kurmuştur. 1908 Meşrutiyeti’nden sonra padişahın Selanik’de Alatini Köşkü’ne gönderilmesini takiben Rodos’a sürgün edilmiş, orada hastalanarak mide kanserine yakalanmıştır. Tedavi için İsviçre’ye giden paşa, dönüşte çok yaşamamış, 1920 yılında bu köşkünde vefat etmiş.

Paşa’nın ölümünden sonra yapı önce avukat İbrahim Ali Bey’e, daha sonra Sait Çiftçi’ye satılmış. Bir süre Yat Kulübü olarak kullanılan köşk, 1. Dünya Savaşı yıllarında ise ordu tarafından İhtiyat Zabit Okulu ve Hastane olarak hizmet vermiştir.

İki tarafını meşe ağaçlarının süslediği taşlı bir yoldan Caddebostan plajına doğru gidilince, sağ tarafta, 27 dönümlük bir bahçe içinde yer alan Ragıp Paşa’nın kendisi için yaptırmış olduğu köşk, diğer yapılara göre büyük olandı.  4 katlı, kagir olarak inşaa edilmiş olan bu köşk, hareketli cephesi, rasat kulesi ve asimetrik planı ile diğer iki yapıdan tamamen farklı bir görünüşe sahip. Köşk yapıldığı yıllarda, geniş salonları, renkli camları, ihtişamlı kapıları, içinde  ve dışında kullanılan ve İtalya’dan getirtilen mermerleri, Prens Adaları’na bakan kısmında yükselen kulesiyle adeta şatoyu andırmaktaydı. Caddebostan yoluna açılan çift kanatlı büyük, oymalı demir kapısı ve deniz tarafında en şiddetli lodosların bile bozamadığı beyaz mermerden yapılmış sağlam bir rıhtımı vardı. Caddebostan yolunun genişletilmesi çalışmaları sırasında; duvarların ve kapının yeri değişmiş, bahçenin bir bölümü parsellenmiş, bazı ağaçları kesilmiştir. Köşkün önünde halen genişçe bir park alanı bulunmakta.

Ragıp Paşa Köşkü’nün bitişiğindeki büyük beyaz köşk, kızı Tevhide Hanım’a aittir. Tevhide Hanım Köşkü  ile selamlık, Ragıp Paşa Köşkü’ne göre daha yalın bir mimariye sahiptir. Tevhide Hanım Köşkü yapıldığı yıllarda, 18.000 m²’yi aşan ve denize kadar uzanan bir koru içinde bulunmaktaydı. Köşkün temelleri denize doğru uzanan kayalık bir burun üzerinde olup, istinat duvarı ve mermer korkuluklarla çevrilen bahçe kısmı toprakla doldurulmuştu. Bu arsa içinde halen 50 civarında dairenin bulunduğu bir dizi apartman yer almaktadır. Denizle bağlantsı, Caddebostan sahillerinde 1984’de başlatılan dolgu işlemi ile kesilmiş,bu sırada denize uzanan iskelesi de ortadan kaldırılmıştır. Yol tarafındaki bahçe duvarı, bahçedeki büyük havuz ve müştemilat da apartman yapımı sırasında tamamen yıkılmıştır.

Köşk, bodrum katı üzerine üç kattan ibaretir. Oda ve salonlarının balkonları, dikdörtgenler prizması formundaki yapıya hareketlilik kazandırmaktadır. Bir büyük hol, bir salon ve dört büyük odadan oluşan plan, her katta tekrarlanmaktadır.

Köşklerin mimarı ve süsleme bakımından birçok ortak özelliği vardır. Tamamen kagir olan yapıların üst katları ahşap kaplamadır. Ahşap panjurlar ve balkonların dekoratif sütunlarıyla yapılara tamamen ahşap görünüş kazandırılmıştır. İç mekanda tavanlarda ve bunlara uygun desenli kornişlerde barok, rokoko, Türk neoklasiği gibi çok farklı üsluplar bir arada kullanıldığı bezemeler görülür. Duvarlarda ve kapılarda tezyinat olmadığı için tavan süslemeleri daha çok göze çarpmaktadır.

 

Ragıp Paşa’nın kızları Nahide, Ayşe ve Tevhide, 1936’da Yusuf Ziya Demiriz’e satılana kadar bu köşkte oturmuşlardır. Sonrasında defalarca el değiştiren yapı, kat kat kiraya verilmiş; Vehbi koç, Abidin Dino, Ömer Yüksel gibi birçok tanınmış isim bu köşkte kiracı olarak ikamet etmiştir.

 

Gerek Ragıp Paşa Köşkü gerekse Tevhide Hanım Köşkü, etraflarını çeviren yüksek duvarlar dolayısıyla caddeden iyi görünmemelerine karşın, deniz tarafından muhteşem bir görünüşe sahiptir.

CASSETTE

Birbirinden yetenekli genç tasarımcıların hayallerinden oluşan koleksiyonlarla farklı şeyler arayan,sıradan olandan sıkılmış,stil sahibi meraklıların buluşma noktası diyebiliriz. Bir butikten fazlası ;farklı tasarımların ve hot couture tasarımcıların sıra dışı ve çok farklı dizaynlarının bir arada satışa sunulduğu son derece tasarım kokan bir mağaza.

Buradaki ürünlerin bir diğer önemli ayrıntısı ise tasarım olan ayakkabılardan sadece sınırlı sayıda üretilmesi ve herkesin ayağında sadece ‘moda’ diye olmaması elbette.Kıyafetler de ayakkabılar gibi sınırlı sayıda geliyor Cassette’e Aynı stil ve tarzlardan sıkılanların ve tasarım meraklılarının mağazası Cassette, yepyeni koleksiyonu ile ilkbaharı karşılamaya hazır bile…

 

CKM

Büyük salonunda 655 koltuk, küçük salonunda 126 koltuk kapasitesi ile Caddebostan Kültür Merkezi (CKM), Anadolu yakasının vazgeçilmez kültür noktasıdır. Kadıköy Belediyesi Caddebostan Kültür Merkezi Sanat Galerisi, 29 Aralık 2005 tarihinde büyük bir katılımla açılmıştı.O günden bu yana herkesin ortak buluşma noktası olan CKM sinema,tiyatro, sergi alanı,konser alanı,kütüphane,toplantı salonları ve cafe’si ile günün yoğun temposunu üzerinizden atabileceğiniz en yakın adresler arasında diyebiliriz.

 

ALL HAPPY DAYS

Mekan tasarımcıları PETEK GÜVEN ve BÜLENT GÜVEN tarafından kapılarını dekorasyon tutkularına açan All Happy Days, provans tarzının sıcak ve romantik, barok tarzının elegans ve sofistik çizgilerini koleksiyonlarına yansıtan bir dekorasyon ve yaşam tarzı markası yaratmışlar. All Happy Days olarak, ister küçük bir obje ile hayatına romantik bir dokunuş ve mutluluk katmak isteyenleri, isterse evine ve tüm yaşam alanlarını yeniden tasarlamak isteyen herkesi İstanbul Nişantaşı, Suadiye ve Adana’daki masal dünyasını andıran mağazalarımıza davet ediyorlar. All Happy Days’i insanlara mutluluk vaat eden bir dekorasyon ve yaşam tarzı mağazası olarak hayal etmişler.İster küçük bir obje ile hayatına heyecan ve mutluluk katmak isteyen, isterse yatak odasından salona, mutfaktan bahçeye kadar tüm yaşam alanlarını yeniden tasarlamak isteyenler için, “sıcak, samimi, romantik, naif bir yaşam tarzı” sunuyorlar.

KOLEKSİYON MOBİLYA

Koleksiyon “yüksek kalitede mobilya mimarisi”ni yaratmak üzere, fikirleri, standartları, tasarım konseptlerini bir araya getiren, kırk yılı aşkın deneyimle edindiği yaygın itibara sahip bir şirketler grubudur. Koleksiyon, 70’li yıllardan itibaren, çizgiyi tasarıma dönüştüren, kalitenin tasarımını yaratan bir marka olarak Türk mobilya sektöründe varlığını sürdürmekte ve tasarımı endüstrinin hizmetine sunmaktadır. Tarihe ve kültüre tekrar bakmak; yaşanmışlara, bilgiye, biçimlere, renklere dokunmak; geçmişe sahip çıkarken güne meydan okumak; geleceği sorgulamak; erdemlere, anlamlara hitab etmek; mükemmeli aramak ve güzellikleri tekrar keşfetmek üzere yola çıkmış bir markadır.

Koleksiyon, zengin bir geçmişin parçası olarak; geleceğin, geçmişinden ve coğrafyasından kurgulanacağını, yerel değerlerin evrensel değerleri oluşturacağını söyler; sanatın, zanaatın, tasarımın coğrafyası olduğunu, özünün, değerinin burada yattığını düşünür.

 

NAMLI GURME

Müşterilerine kaliteli ve özenle seçilmiş ürünler sunma hedefiyle 1929 yılında gıda sektörüne giriş yapan Namlı Pastırmacılık, daha sonra peynir, et çeşitleri, şarküteri ve diğer gıda ürünlerini de bünyesine ekleyerek kuşaktan kuşağa bugünkü geniş ürün yelpazesine ve haklı ününe kavuşmuştur.

3. Kuşakta Engin Mepa tarafından 2007’de Karaköy’de kurulan Namlı Gurme ile Türkiye’de ilk defa cafe restoran ve şarküteri üçlüsü bir araya gelmiştir.

2009 yılında KT İç ve Dış Ticaret Gıda Sanayi Ltd. Şti.’ne verilen master franchising ile, Namlı Gurme daha da büyümeye ve şubeleşmeye başlamıştır. 16 Nisan 2010 da Ataköy ve 23 Temmuz 2011 de Caddebostan şubeleri açılmıştır.

PAŞABAHÇE

Şişecam Topluluğu, Atatürk’ün Türkiye’de cam sanayini kurma ve geliştirme talimatları doğrultusunda 1935 yılında Paşabahçe’de kurulan ilk cam tesisi ile faaliyete geçmiş. Topluluk, 1935’den bu yana, cam sektöründeki en ileri teknoloji kullanımı ve araştırma geliştirme faaliyetleriyle ülkenin tüm temel cam ürünleri gereksinimini karşılayan yatırım ve üretimleri gerçekleşiyor.

1960’lı yılların başından itibaren ise dünya pazarlarına da yönelerek sürekli büyüyen, ihtisaslaşması ve rekabet gücü yüksek faaliyetleriyle Avrupa’nın ve dünyanın seçkin üreticileri arasında yer alıyor.
Şişecam; Cam Ev Eşyası, Cam Ambalaj, Düzcam ve Kimyasallar gruplarıyla camın tüm temel alanlarında uzmanlaşmış ve klasikleşen bir  Paşabahçe markası haline gelmiş.
Cam Ev Eşyası Grubu, Paşabahçe markasıyla soda camı ve kristal cam otomatik ve el üretimi ile ısıya dayanıklı cam ürünlerle ülkemizde ve dünyada önde gelen firmalar arasında faaliyet göstermekte.

 

YARGICI

Bugün,modern ve şehirli kadının vazgeçilmezi haline gelen YARGICI markasının temeli, Emir Yargıcı ve kardeşinin 1978 yılında Osmanbey’de erkek gömleği üzerine açtığı ilk mağaza ile atılır.Türkiye’de hazır giyim sektörünün yeni yeni oluşmaya başladığı o günlerde, Avrupa’da büyük beğeni toplasa da Türkiye’de “sıra dışı” kabul edilen pastel renklerdeki erkek gömlekleri üretmeye başlayan Emir Yargıcı’nın farklı çizgisi, kadın müşterilerin kısa sürede ilgisini çeker. Bu ilgi, 1988 yılında YARGICI mağazalarında ilk kez kadın koleksiyonunun sunulmasıyla daha da artar.2001 yılından itibaren sadece kadın koleksiyonu tasarlamaya başlayan YARGICI, aynı dönemde “Waterworks” adı altında bir kozmetik koleksiyonunu takipçilerine sunarak, tüketicileri için sadece bir giyim firması değil, onlara bir yaşam tarzı sunacağının da ilk sinyallerini verir.Rahatlığı, şıklığı ve sadeliği ön plana çıkararak hem ofiste hem de hayatın her alanında kullanabilecek tasarımlarıyla bugün sadık bir müşteri kitlesine sahip olan YARGICI, ürün gamına dekorasyon ve ev aksesuarlarını da ekleyerek, müşterisini her sezon şaşırtmayı başaran bir marka haline gelir.

Emir Yargıcı’nın “travel hard, work harder” felsefesini sürdüren, vizyon sahibi, işine tutkuyla bağlı genç ekibi ve Türkiye genelindeki mağazalarıyla heyecanını hiç yitirmeden yoluna devam etmektedir.

 

Chef’s Table Mutfak Akademisi

TEORİ VE PRATİK BİR ARADA

Ulusal ve uluslararası alanda birçok başarılara imza atan Şef Serkan Bozkurt’un kurucusu olduğu Chef’s Table Mutfak Akademisi Maslak’ta aşçı adaylarına eğitim vermeye devam ediyor. Bu ay Bast Mutfak köşemizde Şef Serkan Bozkurt’la mutfak akademisi ve aşçılık eğitimi üzerine konuştuk.

Bolu ilimiz ve Bolu Mengen Anadolu Aşçılık Meslek Lisesi’nin aşçılık mesleğinde oldukça önemli bir yeri var. Adı, aşçılık ile özdeş olan Bolu, geçmişte olduğu gibi bugün de yetenekli ve başarılı aşçıların memleketi olmaya devam ediyor. İşte, Şef Serkan Bozkurt’un meslek temelleri de bu aşçılık şehrimize uzanıyor. Serkan Şef, daha sonra eğitimine Tekirdağ Anadolu Turizm ve Otelcilik Meslek Lisesi ile Ege Üniversitesi Yiyecek & İçecek İşletmeciliği bölümünde devam etmiş. Bu eğitimlerin ardından da Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesini bitirmiş. Aşçılık mesleğinde alaylı olmanın yerini hızla “eğitimli aşçılığa” bıraktığı günümüzde Serkan Şef’in aldığı bu eğitimler, amatör ya da profesyonel tüm aşçı adayları için önemli bir kıstası oluşturuyor. Her meslekte olduğu gibi eğitim, aşçılıkta da gelecek kariyerinizin çok daha sağlam temeller üzerine kurulmasına olanak sağlıyor. Bu durum Serken Şef’te de aynı düzlemde ilerlemiş. Mesleğe uluslararası zincir otellerde başlayan Serkan Bozkurt, Crowne Plaza Hotel İstanbul, Renaissance Polat İstanbul Hotel, Intercontinental Otel Berlin ve Hilton ParkSA Otel’de çalışmış; Avrupa’da Michelin yıldıza sahip restoranda çeşitli yabancı zincir işletmelerin şefliğini yapmış. Yurtiçi ve yurtdışında gerçekleştirdiği birçok başarılı çalışma da şefin meslek hayatında önemli yerlere sahip. “Chef’s Table Mutfak Akademisi de tüm bu bilgi ve birikimlerin doğal bir sonucu aslında,” diyerek başlıyor sözlerine. “Mesleğimde pek çok değerli çalışmalar yaptım, yapmaya devam ediyorum. Ancak tadabileceklerimin en üst noktasına geldiğimde yetişen yeni nesil için ulusal ve uluslararası boyutlarda neler yapmam gerektiğini düşünmeye başladım. Bizim mesleğimizde teori ile pratik çok iyi anlaşılmalı, öğrenilmelidir. Ben de mutfakta pişirilen, uygulanan her yöntemin nedenini bilerek yapan ve üreten role sahip kişilerin yetişebilmesi için bir eğitim kurumu açmak istedim.”

Yenilikçi şef

Şef Serkan Bozkurt, yukarıda sözünü ettiği “üreten role sahip aşçı” olmanın bir diğer açılımını günümüzün önemli bir kavramı ile açıklıyor: “Yenilikçi şef olmak!” Böylece, aslında içinde hiç durmayan bir üretimi barından aşçılık mesleğini bir üst seviyeye taşıyor ve Chef’s Table Mutfak Akademisi’nde bu bilinçle aşçı adaylarını yetiştirdiğini belirtiyor. Bu bakış açısı, Serkan Bozkurt’un öğrencileri için büyük bir şans olmasının yanı sıra ülkemizin turizm sektörü için de gerekli bir atılım. “Açıkçası bu çabalarımın sonuç verdiğini görmek beni sevindiriyor,” diyor. “Bugün Hilton, Conrad İstanbul, Hyatt Regency, Mövenpick Hotel İstanbul, Wyndham Otel gibi sayabileceğim pek çok otelde stajyer ya da çalışan öğrencilerimiz var.”

İyi eğitimci olmak!

Aşçılık mesleğine eğitimli bir şef olarak başlayan Serkan Bozkurt, bilgi ve birikimlerini çoğaltıp, öğrencilerine aktarırken eğitim kalitesinin de üzerinde özenle durun bir şef. İyi bir eğitimin, imkân ve imkânsızlıklarla doğru orantılı olduğunun altını çiziyor. Bununla birlikte kaliteli eğitimde “bireysel faktörlerin” de öne çıktığını düşünüyor. “Bunu şu nedenle söylüyorum,” diyerek akademideki eğitim anlayışına dikkat çekiyor. “Uzun yıllardan bu yana aşçılık mesleğinin içerisinde şef olmanın yanı sıra kitap yazmak, televizyon programı yapmak ya da kültürel bir projeyi hayata geçirmek gibi farklı ama ortak noktası yine aşçılık olan çalışmalar sürdürdüm. Bu çalışmaların tümü karşınızdaki kişi ile kuracağınız iletişimde gelişmenizi de sağlıyor. Bilgilerinizi aktarırken yüzünüzdeki en küçük bir mimik işareti dahi karşınızdakinin öğrenme algısında önemli bir rol oynuyor. Aynı şekilde kuracağınız cümleler de öyle… Önemli olan bir başka durum da, öğrencinizin kurduğunuz hangi cümlelerle sizi daha iyi anlayacağının farkına varmanız… Belki de en önemlisi bu! Herkes gastronomi dilini çok iyi bilmeyebilir ama hiç bilmeyen bir insana bile bir şeyler anlattığınızda onu konunun içine çekmeyi başarmalısınız.  Başka türlü bu insanları kucaklayamazsınız.” Serkan Bozkurt, aşçılığın sosyal alanını da anlatmak için çaba gösteren ilk şeflerden biri. “Bu, aslında içi dolu özgün bir tarz yaratmak demek… Kıyafetinizden anlatımınıza kadar kendinize ait olan özgün tarzı bulmak zorundasınız. Bunu yaparken de iş odaklı ve verimli kişi olmayı tercih ettim.”

Türkiye’de u düzen sistemini kullanan ilk mutfak akademisi

Chef’s Table Mutfak Akademisi’nde birçok ilk var ama bunlar arasında en dikkat çekici olanı derslerin u düzen sistemi ile veriliyor olması. Böylece öğrenci masanın etrafında işine yaramayacak hiçbir harekette bulunmadan kendine ait tezgâhı ve pişirme sisteminde birebir eğitim alıyor. Bir yandan bu şekilde eğitimi alırken bir yandan da videodan yapılan örneğin kakao ağacı ile ilgili sunumu rahatça izleyebiliyor. Peki, akademide hangi eğitimler veriliyor?  Ders başlıklarına göz atıyoruz: “Profesyonel aşçılık”, “Profesyonel pastacılık ve ekmekçilik”, “Profesyonel stajsız aşçılık”, “Profesyonel stajsız pastacılık ve ekmekçilik”, “Yiyecek içecek işletmeciliği”, “Chef & Owner” ve “Kahve ve barista eğitimi”. Bu alanların hemen hepsi sektörde meslek sahibi olmak isteyenler için oldukça önemli içeriklere sahip. Akademide eğitimler dört ay sürüyor. Bu süre iyi bir aşçı olmak için kısa değil mi diyoruz? Serkan Şef, verdikleri eğitimin son derece donanımlı ve sıkı olduğunun altını çiziyor. “Burada ıstakoz, istiridye ve hatta köpek balığına kadar her türlü ürünün ilk halinden son haline kadar her aşamasını görüyor, dokunuyor, pişiriyorlar. Biz, iyi eğitim için öğrencilerimize başta donanım, teknoloji, geniş malzeme seçeneği olmak üzere her türlü iyi materyali sağlıyoruz. Aynı zamanda pişirme eğitimlerini teori ve pratiği ile birlikte anlatıyoruz. Öğrenci, teori ile pratiği teknik anlamda birleştirerek yemeğe ulaşıyor. Demek istediğim şu aslında… İlk sırada olan yemek pişirmek değil! Önce teknik, sonra teori ve pratik, sonra yemek pişirmek! Bizim ders mantığımız budur. Tüme varım yönetimini kullanırız, tümden gelin yöntemini değil. İşte böylece öğrenciler bir parça etten yüzlerce yemek yapabilme fikrini birtakım tekniklerle ve yeni bilgilerle birleştirerek geliştirebilirler.” Bu açıklamalar, röportajımızın en başında üzerinde durduğumuz “inovatif” Türkçe karşılığı ile “yenilikçi şef” tanımını da destekliyor. Çünkü aşçı adayı öğrenci mutfaktaki teknikleri öğrendikçe bilgisini artırarak uygulamalarını çoğaltma yöntemine gidiyor. Böylece mutfakta, pişirmede ya da yemekte inovasyon yapmış oluyor!

Her dört ayda bir yeni eğitim dönemine başlayan Chef’s Table Mutfak Akademisi, sınırlı sayıdaki öğrenci alımları dolayısıyla oldukça yoğun bir programa sahip. On beş kişilik gruplar halinde verilen dersler kısa sürede aşçı adayları tarafından doluyor. Bu arada eğitimlerin ardından sınavların Milliği Eğitimin gözetmenleri tarafından yapıldığını da ekleyelim. Bu nedenle diyoruz ki,  iyi bir aşçı eğitimi almak istiyorsanız Chef’s Table’a uğramadan kararınızı vermeyin. Dersler hakkında tüm detaylar www.chefstable.com.tr’da!

 

Şebnem Atılgan

 

Hakan Şenocak  / Bast Kitap

“ÜLKEMİZİ SARAN ZEHİRLİ KARANLIĞIN DAĞILACAĞINI UMUYORUM. O ZAMAN BU UMUT KAÇINILMAZ OLARAK YAZILARA DA YANSIYACAK.”

Hakan Şenocak’ın 1987’de Akademi Kitabevi Edebiyat Ödülleri Öykü Birincilik Ödülü’nü alan ilk kitabı “Karanfilsiz” ve 1998’de Sabahattin Ali Öykü Başarı Ödülü’nü kazanan “Naj”, Dedalus Kitap’ın imzası ile yeniden okurlarla buluşuyor.

Şenocak’ın öyküleri, hemen ilk satırlarında çarpıcı gerçeklikleriyle okuru sarsıyor. Bununla birlikte üslubunu gerçeküstü bir anlatımla yoğuruyor yazar. Bu yaratımı -ustalığı-  ancak iyi bir öykü-anlatıcısının kurabileceğini düşünüyorum. Şenocak’ın öykülerini okumak, o öykülerdeki kahramanların dünyalarına girip çıkmanın keyfi yanında, edebi olarak da -iyi edebiyat olarak- etkileyici bir tat bırakıyor ardında. Diyebilirim ki, Şenocak’ın öyküleri edebiyatın tadına vardırıyor okuru… Ama hepsi bu değil. Öyküler ne kadar kendi gerçekliklerini yaşıyorsa, bizlerde bugün, bu toprakların gerçeklerini yaşıyoruz. Son günlere kabus gibi sinen acı tanıklıklarımızın bu röportaja girmesine işte bu yüzden izin veriyoruz. Bu noktada Hakan Şenocak’ın sözlerini dikkat çekici: “Seksen milyon insanın yaşadığı ülkede kitaplar birkaç bin adet basılıyor. Sonuç olarak da bilgisiz, kültürlenmesi en alt algılarda seyreden insanların seçtiği insanlar tüm toplumu yönetiyor. Vahim.” Yine de cümlesinin devamında bir parça umut olduğunu düşünmek istiyorum… “ Türkiye’de edebiyat bir köşeye sığınmış, hayatta kalmaya çalışan bir tür. Fakat bu değerini azaltmıyor. Unutmamalı ki büyük ilerlemeleri önce bir tek kişi akıl ediyor ki bu Kitap Okuyan İnsan’dan başkası değil. Kitap Okuyan İnsan ve Yazan İnsan sanırım her zaman yerinin güzelliğini koruyacak. Yeni neslin eski nesillere göre daha iyi bir yerde olduğunu söylemek şimdilik zor. Fakat kadınların aşağılanması ve faşizm, yeni neslin gözlerini açmaya başlamalarını sağlamış olabilir. Öyle umalım. Çünkü tüm ömürlerini böyle bir atmosferde geçirmek zorunda kalabilirler.”

 

 

-Daha önce okuyucuyla buluşan “Naj” ve “Karanfilsiz” isimli öykü kitapların yeni bir yayınevinin imzası ile yeniden okurlara ulaşıyor. Öncelikle bu durumdan söz etmek istiyorum. Bir yazarın yayınevi değişikliği belki okuru pek de fazla ilgilendirmez ya da belki bunu fark etmez dahi… Fakat bu değişiklik Hakan Şenocak için önemli olmalı çünkü ödüllü kitapların ve etkileyici öykülerinle pek çok okura sahipsin… Kitapların yeniden yayınlanmasının heyecanını paylaşır mısın bizimle… Yeni kapaklar, yeniden basım… Neler düşündün, hissettin?

Hakan Şenocak: Kitaplarımın yaklaşık on yıldır baskısı yok. Bu süreçte yeniden basımlarıyla ilgilendiğimi de söyleyemem. Okur şikâyetleri ise etkiliyordu tabii, çok sayıda mail aldım; ortak noktaları, kitaplarımı bulamadıkları için şikâyet ediyor olmalarıydı. Bütün bunların üzerine genç ve dinamik bir yayınevi, Dedalus Kitap’tan tüm kitaplarımı yeniden yayınlama önerisi geldi. Eğlenceli bir süreç o fakat burada anlatamayacağım kadar uzun. Kabul ettim. Kuşkusuz heyecan verici. Yeni yayınevi, yeni çalışma arkadaşları, yeni kapak, yeni dinamik bir anlayış… Fakat süreç henüz tamamlanmış değil. Bildiğim kadarıyla kitapların dağıtımı yurt çapında henüz tamamlanmadı. O da olduğunda hoş olacak. Ayrıca şimdilik Naj ve Karanfilsiz yayınlandı. Sırada öteki kitaplarım ve adını henüz kesin olarak belirlemediğim yeni öykü kitabım var. Tüm kitaplarım yayınlandığında kendimi daha iyi hissedeceğimi sanıyorum.

 

-Diğer okurlar için bu böyle olur mu bilemiyorum ama, ben yeni baskıları okurken aradan geçen onca zaman da öykülerin hiçbir kelime, satır, paragraf ve kurgu değişikliği olmamasına rağmen -öyle olduğunu hatırlıyorum- kendilerini yenilediklerini düşündüm. Belki de o zamandan çok bu zamanın öyküleri gibi geldi bana bu kurgular. Sanki o zamanlar bu öykülerdeki duygular o kadar masum ve o kadar yaşanır durumdaydı ki, birçoğumuz bu duyguların eksikliğini fark etmiyorduk bile… Oysa bugün, bu topraklarda yaşananlar, artık bu duyguların bizleri terk ettiğinin acı kanıtlarıyla dolu. Derin sevgi, bağlılık, aşkın masumiyeti ve diğerleri… Ne dersin?

Bu çok güçlü bir saptama. Ayrıca bu kadar keskin gözlere sahip olduğun için teşekkür ederim. On on beş yıl önce öykülerim Türkiye için yeni bir bakış açısı olarak değerlendirilmişti. Doğru ise, bugünün okurlarına daha yakın geleceğini umuyorum. Bir de öyküler iyi kötü bir Cumhuriyet döneminde yazılmıştı. Gericilik alıp başını gitmemişti. Dolayısıyla, nefes alabilen bir adamın öyküleriydi onlar. Bu yüzden aşkın, sadakatin, merhametin, arkadaşlığın belirgin olduğu sonucu çıkarılabiliniyor olabilir. Batılıydık biz. Şimdi doğuya batıyoruz. Ama insanlar kısmen de olsa hâlâ batılı bir algıya sahip. Öykülerim de öyle. Umarım severler.

 

-Bir yazar olarak senin yorumunu merak ediyorum; bugün yeni bir öykü yazsan, olan biten her şeyi, tüm bu katliamları, vahşeti, vurdumduymazlıkları, acıyı, aldatmacaları, hele, hele nefreti nasıl anlatırdın?

Ben bunu bilemiyorum. Nefretin, öfkenin dilini bilmiyorum. Fakat toplumun tamamını saran bir tiksinti duygusunun her yere hakim olduğunu görebiliyorum. Devletin kendi elleriyle kendi insanlarını paramparça ettiğini, yaşanılan her yere korku ve dehşet saçtığını görebiliyorum. Oysa benim edebiyat anlayışım güncel olmaktan çok uzakta. Fakat kültürel olarak mahvolmuş bir ülkede yaşıyoruz. Bu gerçekliğin edebi metin yazarken beni de etkilememesi imkansız. Yeni çıkacak olan kitabım yine önceki zamanların duyarlılığına sahip. Fakat günümüzden izler taşıdığını da görebiliyorum. Öfke ve itiraz. İnsan olmanın onuru. Kadınlara yapılan saldırılara karşı kesinkes barikat. Daha bir çok şey. Belki daha sonraki kitabım doğruca faşist şiddeti hedef alacak. Şimdiden bir şey söylemek zor. Ülkemizi saran zehirli karanlığın dağılacağını umuyorum. O zaman bu umut kaçınılmaz olarak yazılara da yansıyacak.

 

-”Karanfilsiz”de “baba” imgesinin yoğun bir şekilde kullandığını düşündüm… Bilemiyorum, bu belki benim okumamla ilgili bir durum. Ancak, her öyküde bir başka “baba” rolüne sahip erkekler vardı. Kimi çaresiz, kimi acımasız; kimi duygusal; bir diğeri ise gaddardı. Senin verdiğin role, etkileyici bir şekilde bürünmüşler ve öyle yaşamayı kabullenmişlerdi. “Karanfilsiz”deki öykülerinden söz eder misin bize lütfen…

Karanfilsiz’i yirmili yaşların başındayken yazmıştım. Bu yüzden çocuksu izler taşıyan bir kitap sayılabilir. Baba figürü senin de söylediğin gibi değişik motifler içeriyor. Fakat ağırlıklı olarak yine bir erkek adaletsizliği vurgusu var gibi geliyor bana. Babalar otoriterlikleriyle kimi zaman gülünç durumlara düşebiliyorlar. Bunu içtepisel yapmış olmalıyım; dünyayı da yönetse erkek insan henüz kadın insanın evrildiği noktaya gelebilmiş değil. Aslında bu düşünce tüm kitaplarımda derinden derine yer alıyor. İşe bakın ki erkek insanın en gerici, en bağnaz kesiminin iktidarında yaşamaya mahkum olduk. Ama bu da geçecek ve bizler ferah, güzel, sevimli öyküler yazabileceğiz.

 

-Diyebilirim ki -ve eminim bu daha önce de söylenmiş ve yazılmıştır-, öykülerdeki masalsı anlatımın çok etkileyici… Birkaç öykünde bu anlatımı kullanmışsın. Bu dili ya da anlatımı destekleyen ya da onunla birlikte yürüyen şiirsel akış, öyküyü gerçeküstü bir alana çekiyor. Yeni öykülerinde de bu anlatımı kullanacak mısın?

Evet o benim dilim. Başka türlüsünü istesem de yazamıyorum.

 

-”Naj”daki öykülerden söz edelim biraz…  Öyküde anlatılanlar bir şekilde “gerçek” ama bir yandan da bu gerçeği anlatış şeklin gerçeküstü yine… Ne dersin?

Buna da incelikli bir yanıt veremeyeceğim fakat şöyle düşünebiliriz: Mahallenin en gaddar, en cahil, en hırsız adamı sakinler tarafından alkışlarla yönetici olarak seçilebiliniyorsa ve bu gerçeklikse, ben karşıgerçekçi kalmayı tercih edeceğim. Zaten genel olarak gerçekçi edebiyata uzak duran bir insanım. Çok çok güzel yazılmadıkça gerçekçilik genellikle sıkıcı, yavan geliyor bana.  Ayrıca gerçekçiliğin örneğin aşkı anlatabildiğini hiç görmedim. Ama bunu büyülü gerçekçilikle yapmak mümkün olabilir. Ya da arkadaşlığı, dostluğu anlatmak. Naj’da da denediğim bu, öteki kitaplarımda da.

 

-Son soru okurlarla ilgili… Her zaman söylenen, okur oranının çok az olduğu… Peki, yeni nesle baktığında nasıl bir okur profili görüyorsun? Bir yazar olarak tanımlamanı istesem, neler söylersin?

Okur oranı düşük tabii. Seksen milyon insanın yaşadığı ülkede kitaplar birkaç bin adet basılıyor. Sonuç olarak da bilgisiz, kültürlenmesi en alt algılarda seyreden insanların seçtiği insanlar tüm toplumu yönetiyor. Vahim. Türkiye’de edebiyat bir köşeye sığınmış, hayatta kalmaya çalışan bir tür. Fakat bu değerini azaltmıyor. Unutmamalı ki büyük ilerlemeleri önce bir tek kişi akıl ediyor ki bu Kitap Okuyan İnsan’dan başkası değil. Kitap Okuyan İnsan ve Yazan İnsan sanırım her zaman yerinin güzelliğini koruyacak. Yeni neslin eski nesillere göre daha iyi bir yerde olduğunu söylemek şimdilik zor. Fakat kadınların aşağılanması ve faşizm, yeni neslin gözlerini açmaya başlamalarını sağlamış olabilir. Öyle umalım. Çünkü tüm ömürlerini böyle bir atmosferde geçirmek zorunda kalabilirler.

 

 Şebnem Atılgan

Seçil Erel / Röportaj

Seçil Erel’in bütüne ait temel bazı şeylerin bir sisteme dayanması gerektiği fikri üzerine kurgulayarak gerçekleştirdiği “Bazı Şeyler” isimli sergi, 18 Şubat – 10 Mart 2015 tarihleri arasında Summart’ta.. Serginin küratörü Denizhan Özer.

Sanatçı,  yaşamın ve insanın kendi kurduğu matematiksel sistemlerin gerçekliği, ruhun ve aklın ritmik ilişkisi, zaman kavramının değişkenliği, sürekli hareket halinde oluşu ve şimdi ile ilişkisinin yanı sıra, bireyin hayattaki varlığına dair üreme ve dönüşüm, canlının varlığı, geçiciliği ve unutulmaması gereken mekanı, aidiyet kavramlarını, evler, bölgeler, şehirler ve planları gibi çeşitli konuları, matematiksel, deneysel ve sezgisel bir tutumla ele alıyor.

Sergi, Erel’in katmanlar ve renk dengeleriyle, düzen algısının sınırlarını zorlayarak ve kendine ait bir görsel yapı kurarak oluşturduğu tuvallerinin yanı sıra tuvallerden doğan “Geri Dönuşüm” serilerine ait kağıt ve ışıkĺı resimlerinden oluşuyor.

Resminizin gelişimini ve değişimini kendi perspektifinizden değerlendirir misiniz? 

Atölye benim için çok önemli bir yer. Mekanlar değişse de kendime dair kurduğum bu alan içerisinde ürettiklerim  benimle birlikte ilerleyen, değişen, gelişen, bazı açılardan bozulan bir bütünün parçaları diyebilirim.

Üniversite yıllarımın ardından, öğrendiklerim ve deneyimlerimin ötesine geçebilmek üzere ‘her şeyin bir sisteme dayandığı’ düşüncesiyle üretmeye niyetlendim. O dönem özellikle yapı, yapı bozum, sistem,  gerçeklik, var oluş, zamanın hareketli hali, süreç gibi konular ilgimi çekiyordu. Seriler halinde üretmeye başladığım resimlerimde, ilk başlarda katmanları bir araya getirirken çeşitli malzemler kullandım. Sonrasında sadeleşti ve yalnızca boyaya döndü. Son dönemde  temelde tuval üzerine yağlı boya tekniği ile çalışıyorum. Bunların yanı sıra tuvallerden arda kalan malzemelerle oluşmuş “Geri Dönüşüm” serilerine ait kağıt ve ışıklı resimler yapıyorum. Tabi bunların dışında atölye içerisinde oluşan bir sürü farklı teknik ile yapılan çalışmalarla ya da günlük koşuşturma içerisinde çanta defterleri ile her yer dolup taşıyor.

Teknik olarak ne kullanırsam kullanayım, üst üste, yan yana, sürekli birbirinin ritmindeki hareketlerle modüler birçimde bir araya gelen görüntüler oluşturuyorum. Bu durum, tüm bu işlerimin özünde yatan kavramları ve serilerimi oluşturuyor. Çoğunlukla ele almak istediğim konu ve içerik doğrultusunda sunum ve görüntüleri oluşturuyorum.

Çalışmalarım deneyimlediklerimden de yola çıkarak detaylanıyor ve serilerin her biri sonrakine yol açar nitelikte ilerliyor. Geriye dönüp baktığımda, doğanın ve aklın gerçeklik algısı arasındaki ilişkide zaman, mekan ve varlık kavramları üzerinden deneyimlerimi detaylandırdığımı farkediyorum. Yaptığım her çalışmanın sebep sonuç ilişkisini, konumlanışını, bağlamını ve hikayesini önemsiyorum.

 

Resim serilerinin temaları mekanlarla ilişkili.. “Bazı Şeyler” isimli sergininki de öyle. Mekanlarla ilişkin nedir? 

Mekan, çok açık bir konu ve etrafında dolandığım diğer kavramlarla da ilişki içerisinde. Zamanla, tarihsel süreçle yani  geçmiş gelecek ve an arasındaki konunlanışı ve değişkenliği; aidiyetle, insanın davranışları, varlığı oluşumu, yaşamı, ölümü, geçiciliği; yaşam alanları ile, kentleşme, kentsel dönüşüm, yapılaşmanın insan ve doğal hayatla olan ilişkisi ile çalışmalarımda kendini gösteriyor. Tüm bunlar belli bir sistemsel döngü içerisinde oluyor diyebilirim.

 

‘Bazı Şeyler’ isimli sergimde bu kavramlara dair farklı dönem ve teknikteki çaılşmalarımdan oluşan bir seçkiyi bir araya getirdim.

 

sergide renklerine ışığı da katmışsın.. Bu fikir nasıl oluştu? 

Çalışmalarımdaki en önemli şeylerden biri süreç içerisindeki akıl ve sezginin ilişkisidir. Öncelikle rasyonel bir şekilden sonucu görüp sonrasında sezgiler ve tesadüflerle süreci yaşıyorum. Kompozisyon, boyut, içerik gibi resmin oluşturan elemanlarda olduğu gibi renk seçimlerinde de bu böyledir.

 

Yüzeylerde parçalanma ve katman miktarı çoğaldıkça renk arayışı derinleşti ve çoğaldı. Daha önce de dediğim gibi süreç içerisinde her şey değişiyor ve ilerliyor.  Büyükçe bir palet üzerinde uzun uzun boya karıştırıyorum. Renk skalam oldukça geniş bununla birlikte siyah ve kahverengileri kullanmıyorum. Yüzeyler üzerindeki hiç bir renk tüpten sıkılmış değil, tüm renkleri o resim için karıştırarark buluyorum. Çıkan renkler resmin estetik çözümlemesi içerisinde kompozisyonu çözme biçimime göre değişiyor. Işıklarda ona göre gidip geliyor.

 

Sanatçının özgün ve ilginç çizgisine ulaşmasını sağlayan faktörler nelerdir sence?

Kendisi.

Bilgiler yükleniyoruz, kurallar koyuyoruz bozmak üzere, şablonlara giriyoruz, modaya uyuyoruz falan ama herkesin içerisinde bir ‘ben’ var. Süreç içerisinde ‘ben’i şekillendirmek dış etkenlerle birlikte  kişinin kendisiyle alakalıdır.  Sanatçılar ‘ben’i daha rahat ortaya çıkartabilen kişilerdendir diye düşünüyorum. Biraz zeka, biraz kararlılık ve özgüven, disiplin,  biraz inat, biraz sezgi,  çok sabır ve süreklilikle tabi.

 

Sence sanat ve mutluluk ilişkisi nedir? 

Sanatla iç içe olmak büyük bir keyif. Elbetteki bunun içerisinde sanatçı olarak konumlanmak ve düşüncelerimi bu yolla ifade edebildiğim için mutluyum.

Ayşe Gülay Hakyemez