EYLÜL 2014 ARŞİV

dfot

MISIR KONSOLOSLUĞU

Arnavutköy’den yola çıkıp sahilden Bebek Semtine ulaştığınızda, muhteşem beyaz bir yalı karşılar sizi. Bebek’te olduğunuzu anlarsınız hemen. Şehrin yabancısı iseniz buranın bir müze veya otel olduğunu düşünmeniz çok mümkün. Oysa İstanbul’lular çok iyi bilir, burası İstanbul Mısır Konsolosluğu’nun binasıdır.Peki ne bu muhteşem yalının hikayesi gelin birlikte göz atalım. Tarihçilere göre, bizim şu an önünden hayranlıkla geçtiğimiz yalı aynı yerde zaman içinde inşa edilmiş üçüncü bina. Kayıtlara göre ilk yapı, Sultan III. Ahmed’in Kadı askerlerinden Dürrizade Arif Efendi’nin yaşadığı binaymış. Yalı, döneminin yani Lale Devri’nin ünlü yapılarındandı. İkinci yapı, ahşap bir bina olan Halil paşazade Arif Efendi Yalısı diye biliniyor. Yalı, önceleri Rauf Paşa’ya aitmiş, sonrasında da Sadrazam Ali Paşa’ya (1815-1871) geçmiş. Paşanın ölümünün ardından, II.Abdülhamid (1876-1909) tarafından satın alınarak, Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa’nın annesi ve eski hıdiv Tevfik Paşa’nın eşi Hıdiva Emine’ye 1896’da hediye edilmiş. Şu an gördüğümüz yapı, Hıdiva Emine tarafından 20. yüzyılın başlarında inşa ettirilmiş ve Hıdiva Sarayı ve Valide Paşa Yalısı olarak adlandırılmış. Bu son yapılışında bina, İtalyan asıllı Fransız mimar Antonio Lasciac tarafından dönemin modası art nouveau tarzına uygun olarak tasarlanmış. Cumhuriyetin ilanından sonra ise Emine Valide Paşa tarafından Mısır Hükümeti’ne bağışlanmış ve böylece bugünkü halini almış. 2002 yılında boşaltılan yalı, 2008-2011 arasında geniş çaplı bir restorasyondan geçmiş. Halen Mısır Arap Cumhuriyeti İstanbul başkonsolosluk binası ve başkonsolos rezidansı olarak kullanılmakta.   LUCCA Bebek deyince akla ilk gelenler arasında bir kafe-restoran-bar; Lucca  Geniş koltukları, uzun ahşap masaları ve yüksek tavanıyla ferah bir ortamı var. Etrafındaki çiçeklerle yoldan ayrılan dışarıdaki masalarda hem hava alıyorsunuz, hem de Bebek piyasasını kaçırmamış oluyorsunuz. Lucca’nın barındaki Cevat Yıldırım Time Out İstanbul/Miller Yeme-İçme Ödülleri’nde En İyi Barmen Ödülü’nün de sahibi. En çok tercih edilen mojito’dan satsuma’ya en nefis kokteylleri burada içeceğiniz kesin.   KORU KAHVESİ Zevkli ve kendinizi evinizde hissedebileceğiniz dekorasyonuyla ilgi toplayan, muhteşem manzarası eşliğinde Boğaz’ın keyfini çıkarabileceğiniz bir yer: Bebek Koru Kahvesi 1997 yılından beri Bebek’in orta noktasında konumlanmış olan Bebek Koru Kahvesi, müşterilerine alışkanlık yaratmış durumda. Güler yüzle sunulan birbirinden lezzetli yemekler ve keyifli ortam, mekânın her yerinde hissedilen titizlik, güzel servis ve muhteşem sunum ile sıcak karşılanma mekânın bir ‘klasik’ olmasındaki en büyük etkenlerden.   HAPPILY EVER AFTER Ayşe Kucuroğlu’nun sahibi olduğu Happily Ever After, Bebek’in en güzel noktalarından birinde yerini almış. Açıldığı ilk senelerde müşterilerine sadece renkli cupcake’ler ve lezzetli kahvaltılar sunarken, şimdilerde ise günün her saati kahvaltı, yemek ve geniş içecek menüsü ile restoran olarak da hizmet veriyor. Sade ama bir o kadar şık dekore edilmiş bu restorana muazzam boğaz manzarası da eklenince kendinizi buradan alıkoymak pek zorlaşıyor. Öğreniyoruz ki, buranın asıl özelliği bütün gün kahvaltı yapabileceğiniz bir yer olması. Kahvaltı da birkaç seçenekten ibaret değil elbet. Türk usulü pastırmalı, ballı kaymaklı kahvaltı tabağı ‘Paşa Kahvaltı’ tabağı da var, özellikle Amerikan pancake’lerine alışmışların hasret gidereceği pancake’ler de; ya da ‘şişi’yseniz kuşkonmazlı, parmesanlı, proschiutto’lu, English muffin’li ‘Coronado Island’ tabağı da. Meksika kahvaltısı ‘Huevos Ranches’in şehirde eşi yok; mısır tortillası üzerinde domates salsa, iki göz yumurta, beyaz peynir ve avokadodan yapılıyor. Uzun uzadıya keyif sürecek vaktiniz yoksa açma-simitten ya da binbir türlü ekmek modeli ve malzemeyle yapılan sandviç seçeneklerinden alabilirirsiniz. Tuna Melt Sandwich favorilerden; ton balığı, domates ve eritilmiş cheddar’lı dev bir sandviç. Bu arada müslileri ve zencefilli ayva reçelleri ev yapımı. Burası aynı zamanda akşam yemeği ve şarap ağırlıklı bir restoran. Levrekten şemignon’a, tuna tartardan kaserolden ağır ateşte pişmiş kuzu pirzolaya kadar pek çok lezzetli seçenek var. Şarap menüleri de oldukça zengin. Özellikle akşamları yoğunluk arttığından rezervasyon yaptırmak şart.   EVİN SANAT 1996 yılından bu yana sanata ve sanatçıya desteği ilke edinen Evin Sanat Galerisi, Türkiye`de ilk kez sadece “sanat galerisi” olmak üzere bir mekana temel attı. Sanatçı–sanatsever ve galericiden oluşan üçlü sacayağında güvenin en önemli unsur olduğunun bilinciyle, Türk resim sanatında kurumsal bir kimlik oluşturmayı amaçlayan Evin Sanat Galerisi, anlaşmalı olduğu sanatçıların yurtiçi-yurtdışı fuar organizasyonlarında tüm tanıtımlarını üstlendiği gibi sertifika sistemiyle hem sanatçının, hem de resim sahiplerinin sanat eseri üzerindeki haklarını gözetiyor. Mekan bütünlüğünün sağlandığı bu binada resim severler hem kişisel sergiyi, hem de koleksiyon eserlerini aynı anda izleyebiliyor.   Galeri, ustalarımızdan, figür resmine gönül vermiş genç kuşak ressamlara kadar uzanan sanatçıların eserlerini sergiliyor.   PASTEL Şef Yasemin Aral, New York French Culinary Üniversitesi’nde eğitimini tamamlamasının ardından Londra’da Claridge’s ve Harrod’sda, İstanbul’da da Four Seasons Otel’de çalıştıktan sonra 2012 yılında ‘Kişiye Özel Tatlı’ sloganı ile PASTEL İSTANBUL’u hayata geçirmiş. Pastel İstanbul, müşterilerine geniş masaları, şık bardakları ve kumaş peçeteleri ile kendilerini şımartma imkanı sunuyor. Günlük hazırlanan ve hiçbir katkı maddesi kullanmadan yapılan tatlıları, özel hazırlanan kahveleriyle Pastel İstanbul, tatlı yemeyi eşsiz bir deneyim haline getiriyor. Pastel İstanbul’un her gün taze hazırlanan zencefilli pannacotta, limonlu cheesecake, çilekli dacquoise, çikolatalı mousse, karamelli profiterol ve passionfruit tart gibi geniş tatlı menüsünde ayrıca özel siparişle hazırlanan Mont Blanc, kahveli veya fıstıklı opera, concorde, beyaz çikolatalı pannacotta, milföy, tiramisu gibi birçok çeşit bulunuyor.   BEBEK KAHVE Dile kolay tam 69 sene önce başlamış Bebek Kahve’nin hikayesi. Başlı başına ders çıkarılması gereken bir mekan serüveni. Şu anda üçüncü kuşağın idaresinde. O zamanlar Bebek, balıkçılık ve hayvancılık yapılan küçük bir köymüş. Bebek halkı, sebzesini, kömürünü ve hatta içme suyunu bile mavra denilen büyük kayıklarla karşı kıyıdan getirirmiş. Dede Ali Osman Bebek’te dürüstlüğü ile bilinen ve çok sevilen bir lokantacıymış. Bebek Kahve, ilk yıllar bir balıkçı kahvesi olarak şekillenmiş. Pazar yeri gibiymiş kahvenin önü. Kömüründen sebzesine herşey buradan dağıtılırmış. Hal böyle olunca, o zamanın tüccarı da, kayıkçısı da, balıkçısı da kahvenin müşterisi olmuş. Balıkçıların ağlarını tamir ettiği, lambalı radyo ile ajans haberlerinin dinlendiği, çayıyla, kahvesiyle, sohbetiyle sıcak ve dolu dolu bir mekan ortaya çıkmış. Aynı samimiyet, mekan oğlu Abdullah Atakana’a kalınca işletme hiç kan kaybetmeden devam etmiş. 50 yıl boyunca kahveye gelen bütün öğrencilerin “Apo babası” olmuş Abdullah bey. Yıllar içinde, zamanın Robert Koleji yerini Boğaziçi Üniversitesi’ne bırakınca Bebek kahve için de bir değişim süreci başlamış. Nasıl mı? Soğuk bir kış günü dışarıda üşüyen kızlı erkekli üç beş üniversite öğrencisi içeri girerler ve sobanın yanına otururlar. Bu bir tarihin başlangıcı olur çünkü ilk defa bir kahvehaneye kadınlar girmiş olur. Zamanla “Kızlar Kahvesi”ne çıkar adları.   Şimdilerde kitabını, gazetesini, bilgisayarını alan herkes Bebek kahvede. Üçüncü kuşak kahve yönetimi de bu durumdan memnun. “Bir defa gelen de kolay kolay vazgeçemez bizden. İster sabah kahvaltısı, ister öğlen yemeği, isterse akşamüzeri olsun, çayımız hep taze, yemeğimiz hep leziz, sohbetimiz hep sıcaktır.” şeklinde ifade ediyorlar Özcan ve Selahattin Atakan kardeşler duygularını. Semtin en önemli simgelerinden birine dönüşen Bebek Kahve’ye, samimiyetle ve keyifle geçen nice 70 yaşlar dileriz.   BEBEK HOTEL Bebek Otel, Asya ve Avrupa kıtalarını birbirinden ayıran İstanbul Boğazı’nın en güzel manzarasına sahip Bebek’in kalbinde yer alır. 1955 yılından beri hizmet vermeye devam eden Bebek Otel, geçirdiği renovasyon sayesinde modern çağın iletişim, teknoloji ve güvenlik olanaklarından faydalanarak kaliteyi, rahatlığı ve ev ortamını önde tutan mimari anlayışla yenilendi. 21 butik odası ile adeta Boğaz’ın içindeymiş hissi veren Bebek Hotel, misafirlerini keyifle ağırlamaya devam ediyor.    CHILAI BEBEK Boğaz’ın hemen kıyısında, modern ve sıradışı dekorasyonu, ünlü şeflerin iddialı ve benzersiz menüleriyle İstanbul gece hayatının kalbi artık CHILAI BEBEK’te atıyor. Chilai, dünya mutfağının yanı sıra Culinary camiası tarafından kabul görmüş ve benimsenmiş yemekleri günümüz teknikleri ve Asya mutfağının dinamizmi ile harmanlayarak konuklarına sunuyor. Chilai; Hristiyanlık döneminden önce, bilinmeyen bir tarihte Bebek semtinin eski adıymış ve yan yana dizili iskeleler anlamına geliyormuş. Chilai dört kattan oluşuyor; Girişte; bistro-bar lounge, Godiva çikolata köşesi ve denize sıfır bahçe, Birinci katta; sanat galerisi, sushi bar, day-light özellikli projeksiyon ile maç yayını alanı, İkinci katta; fine dining, teras ise fine dining’in yazlık bölümünden oluşuyor. Mekanda çalan müzik türü saatlere ve katlara göre değişiklik gösteriyor. Bahçe, giriş kat ve sushi katında gündüz açılış saatinden akşam 02.00’a kadar Lounge ve Chill-out müziğin en güncel örnekleri sunulmakta, akşam 21.00’dan sonra ise mekanın durumuna göre Deep ve Funky House çalıyor.   BEBEK CHIC TOWN Bebek semtinin ilk tasarım ve dekorasyon dükkanı Chic Town Bebek yeni açılmış ve sizleri bekliyor. Mimar Tülay Beşir tarafından yaratılan konsept ve marka ile  günümüz dünyasının hızlı koşuşturmasında, kişileri evlerinde iyi, farklı, enerjik ve neşeli hissettirecek, hayallerindeki yaşam ortamını gerçekleştirmelerini hedefliyor. Chic Town Bebek’te, dünyaca ünlü Tom’s Company ürünlerinden Thomas Hoffman’ın enerjik,  renkli, eğlenceli el yapımı ve el boyama özel tasarım mobilyaları ve objelerini bulabilirsiniz. İtalya’nın en önemli 100 yıllık seramik firmalarından Rometti firmasının geleneksel el yapımı, farklı temalardaki neşeli, çağdaş vazo, kase ve dekoratif objeleri, yine ünlü İtalyan Firması Adriani Rossi’nin, üfleme tekniği ile yapılmış uçuşan balon lambalarını, seramik beyaz melek lambalarını, büyük kiraz formunda lamba, dekoratif vazo ve mumlukları, Lübnan Firması Bokja’nın geleneksel teknikle üretilmiş el yapımı tasarım koltuk ve kanepeleri, İtalyan Firması Diamla Brown‘nun vintage, loft, endüstriyel, country mobilya, lamba, ayna ve objelerini, Philipphe Starck‘ın Dolce&Gabbana, Missoni, Moschino desenli matmazel ve masters sandalyelerden,  labhome taburelere Patricia Urquiola’nin comback, foliage gibi önemli koltuk tasarımlarına, Ferruccio Laviani’nin ünlü barok aydınlatma  Bourgiye’den Marcel Wander’sin tasarım ürünlerine kadar dünyaca ünlü birçok tasarımcının birbirinden farklı ürününü bulmak mümkün. Dünyaca ünlü tasarımcı ve mimarların eğitim gördüğü Londra’daki St.Martins Sanat ve Tasarım Akademisi’nde eğitimini tamamlayan mimar Tülay Beşir bugüne kadar konut, villa, recidence, otel, ofis, mağaza, restoran, cafe-bar gibi birçok iç mimari proje ve uygulamaya imza atmış.   CEREMONY Bebek’in tam ortasında birbirinden güzel çiçeklerle ve süslemelerle bezenmiş rüya gibi bir vitrin dikkatiniz çekiyordur mutlaka. Ceremony Çiçekçilik işte bu dükkanda faaliyet gösteriyor. 1995 yılında, İrem Yargıcı tarafından kurulan Ceremony, sahibinin moda ve tekstil alanındaki birikiminin, yaratıcılıkta estetik ve yenilik arayışının bir sonucu olarak ortaya çıkmış. Adını hayatın bir “kutlama” olduğu düşüncesinden alan Ceremony; düğün, davet organizasyonu hizmeti veriyor ve çiçek düzenlemeleri yapıyor. Ceremony’yi sektöründe öne çıkaran özellik, sunumda yaratıcılık, şıklık ve davetin konseptini doğru vurgulamakta gösterdiği özen olmuş. Daveti özel kılanın ve törendeki konseptin, ev sahiplerinin özelliklerinin ve mekanın güçlü yanlarının doğru vurgulanması olduğuna inanan Yargıcı, bugüne kadarki çalışmalarında hep bu kavramları ön planda tutarak alanında önemli bir isim olmuş.   BEBEK CAMİİ Bebek’in tam merkezinde, parkın yanıbaşında yer alan camii, Sultan III. Ahmet adına Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından yaptırılmış bir eserdir.  Padişahın Hümayün-u Abad Kasrı’nın (diğer adıyla Bebek Köşkü) hemen yanına konumlandırılmıştır. Bu düzenlemeler tarihçiler tarafından Bebek köyünün yazlık bir yerleşim olarak benimsenmesinin ilk sinyalleri olarak yorumlanmaktadır. O yıllarda mektep olarak kullanılan özel bölümü, hünkar mahfili ve minarenin altına konumlanmış çeşmesi, karşısında bulunan hamamı ile kendi içinde bütün bir mimari anlayışa sahiptir. İlk yapıldığı yıllarda kagir mi ahşap mı olduğuna dair elimizde kesin bir bilgi yoktur. Çünkü camii 1913 yılında dönemin Evkaf Nazırı Mustafa Hayri efendi tarafından yıktırılmış ve dönemin vakıflar baş mimarı Kemalettin Bey tarafından yeniden inşa edilmiştir. Kitabesi son cemaat yerinin orta kemeri üzerindedir. Cami, alçak beton duvarlarla çevrili bir avlu içinde yer alır. Avlu kapısından girince karşımıza çıkan çeşme üzerindeki küçük kitabede yazılı olan “Ve minelma-i külli şey’in hay, sene 1138” sözü bizi adeta manevi hayat sunan camiye davet eder. Tarihi kayıtlara göre minare altında olduğu söylenen çeşme bu ise ve eğer yeni cami yapılırken yerinden kaldırılmamış ise eski Bebek Camii’nin minaresinin yeri bu çeşmenin bulunduğu noktadır. Bu takdirde eski caminin denize daha yakın hatta deniz üzerinde olduğu anlaşılır. Bebek Camii, kare planlı kesme kufeki taşından inşa edilen, dört duvar üzerine oturtulmuş yüksek bir kasnak üstünde bir kubbe ile örtülü harim ile üç bölümlü son cemaat yeri revakından oluşan bir yapıdır. Bebek Camii, Mimar Kemalettin ile Vedat Tek Beyin öncülüğünde o dönem yapılarına egemen olan I. Ulusal Mimari Üslubunun önemli bir örneğidir. Üç tanesi ön cepheye, ikisi yan cephelere bakan beş sivri kemere destek teşkil eden payelerle teşkilatlandırılmış olan son cemaat yeri revakının üzerini üç kubbe örtmektedir. Cami aynı zamanda altısı büyük, yirmi sekizi küçük olmak üzere toplam 34 pencere ile aydınlatılmıştır. Mermer işlemelerinde , bitkisel motifli kalem işleri ile bezenmiş temiz bir taşçılık göze çarpar. Minberi ile vaaz kürsüsü ahşaptır. Ahşap olan kadınlar bölümüne, ahşap parmaklıklarla sınırlanmış olan müezzin mahfilinin doğu tarafından, yine ahşap bir merdivenle çıkılır. Minarenin girişi ise dışarıda, son cemaat yerinin sağ tarafındadır.   BEBEK BRASSERIE Bebek Divan’ın Denizin Hemen Üzerinde Yer Alan Brasserie’si günün her saatinde hareketli. Özellikle güzel havalarda yer bulmak kolay değil. Bir süre renovasyonda olan mekân, sonrasında yeni yüzüyle faaliyete geçmiş. Özellikle Bebek’in kalabalığından uzak kalmak isteyenlerin aklına gelmesi gereken en huzurlu bölgelerden…Divan Brasserie Bebek, özgün çeşitlerden oluşan menüsü, eşsiz boğaz manzarası ve büyülü atmosferi ile sizleri her mevsim karşılamaya davet ediyor.

dfot
 

 

Terazi Burcu, sonbaharın başladığı gece ve gündüzün eşitlendiği dönemde başlar. Hava burcu olan Terazi’nin en önemli özelliği iletişim, mantık ve düşünme yolu ile insanlar arası denge ve adaleti sağlamaya çalışmasıdır. Venüs tarafından yönetilen bu burç mensupları için estetik, harmoni ve güzellik ön plandadır.

Sanat, Terazi burçları için, zarafetlerini ve rafine entelektüel birikimlerini ortaya koymanın bir yoludur. Ayrıca romantik bir aşık olarak her daim zarif bir duruş sergileyecektir. Terazi ve Yükselen Terazi Burçları hava grubunun öncü karakterini temsilen kendilerine ilişkiler vasıtası ile bir yol çizecektir. Ilımlı, sosyal ve aynı zamanda hedeflerine odaklanan Terazi burçları, insanlar arası denge ve harmoniyi korumaya çalışma arzusu içindedir. Evleri, tarzları etraflarındaki insanlar ile dengeyi sağlayabilmek adına onlarla benzer olabilir. Ilımlılık ve onay ya da destek beklentisi bazen karşı tarafa taviz vermek olarak algılanabilir. Venüs tarafından yönetilen Terazi Burcu, bu burcun mensuplarına aşk, adalet, ilişkilerde uyum getirdiği gibi keyif ve lükse düşkünlük de getirebilir. İçinde bulundukları ilişkiler ve mekanlara huzur taşıma güdüsü içindedirler.

Hava grubu ve öncü bir burç olan Terazi Burcu için tasarım ve dekorasyon büyük önem taşır. Denge ve harmoninin önemli olduğundan bahsetmiştik. Simetri de bu dengeyi yansıtmanın bir yoludur. Terazi Burcu için evin en önemli köşesi salon, yemek odası ve yatak odası olacaktır. Ancak unutulmamalı ki evin tamamının aynı denge ve harmoniyi yansıtması da bir Terazi burcu için büyük önem taşır.  Havadar, aydınlık ve açık alanlardan hoşlanan Terazi Burçları için mavi, pembe ve yeşil tonlarının evlerinde kullanımı önemlidir. Bazen tek bir kaliteli obje ya da küçük bir sanat eseri olsa da bu renkleri evlerinin havasına katmak isterler. Aydınlık ve havadar hissini yaratmak için pencere sayısını arttırmak ya da ayna ve cam objelere önem vermek söz konusu olabilir. Bu dokunuşlar Terazi burcunun kendini evinde daha huzurlu ve mutlu hissetmesi için önemlidir.

Terazi Burçları doğada bulunan dokuları evlerine taşımaktan hoşnut olurlar. Ahşap, keten, deri ve tamamlayıcı olarak cam ve porselen kullanılabilir. Sanata düşkün olmalarına rağmen tüm duvarlarını sanat eserleri ile süslemek yerine evin en göze çarpan köşesinde çok önemli bir ressam tarafından yapılmış önemli bir tane eseri sergilemeyi tercih ederler. Sade ve şık olmak, kontrastları ve simetriyi doğru yerlerde kullanmak önem taşıyacaktır. Tasarım ve dekorasyona doğal yetenekleri olduğundan Terazi Burçları iç mimariyi meslek edinebilecekleri gibi kendi zevkleri için evlerinin tasarımında rol alabilirler.

Salon ve Yemek Odası

Evlerinde insanlar arası ilişkilerini ve bu konudaki diplomatik ve ara bulucu yeteneklerini sergileyebilecekleri bir alan yaratmak Terazi Burçları için faydalı olacaktır. Yemek davetleri vererek, tanıdıklarını bir araya getirmek önemli olduğu için yemek masası ayrı bir önem taşır. Sofralarında uzun menülerin servis edilebileceği; iki kişi de olsa on iki kişi de olsa aynı hizmet ve gustoyu sergileyebilecekleri bir alan yaratmak isterler. Arkadaşları ile spontan bir yemek yemek de, sosyal çevrelerinden etkili kişileri ağırlamak da onlar için aynı derecede önemlidir. Uyum ve estetik ön planda olmalıdır.

Kendi ilişkilerinde huzuru bulabilmek için yatak odalarının da denge ve uyum içinde olmasını arzu ederler. Minimalist bir tarz ile döşenen yatak odası, Feng Shui ya da Uzakdoğu izleri taşıyabilir. Görünür alanlarda eşya olmaması ve düzenin, evin genel harmonisinin korunması için dolap, şifonyer, sepet tasarımları önemlidir. Yatak odasının havasını yumuşatmak ve romantik dokunuşlar için birkaç pembe obje, resim, yastık vb. kullanılabilir.

Terazi Burcu çocukları da doğuştan itibaren sevgi dolu, ılımlı, uyumlu ve huzur doludur. Sizden beklentileri harmoni ve dengedir. Özellikle bebeklik dönemlerinde günlük rutinin devam ettirilmesi onlar için büyük önem taşır.

 

Hayatları boyunca estetik önem taşıyacağı için küçük yaşlarda bile simetri önemli olacaktır. Ebeveynleri ile vakit geçirmek; onların sevgisini işitmek; onlardan öğrenmek Terazi çocuklarını mutlu ve huzurlu yapar. Onlara kitap okuyabileceğiniz, birlikte ders çalışabileceğiniz, ilişkinizi ilerletebileceğiniz oyun aktiviteleri için odalarında yer ayırmalısınız.

 

Kız çocukları için genel geçer renk pembe olarak düşünülse de; Terazi burcu kızları için pembenin ayrı bir etkileyiciliği, çekiciliği vardır. Aşkın ve sevginin evrensel temsil rengi pembe, Venüs yani aşk gezegeni tarafından yönetilen bu çocuklar tarafından çok sevilir. Erkek çocuklar ise mavi ve yeşili daha fazla tercih edebilir.

TERAZİ:

Nitelik:  Öncü

Element:  Hava

Özellikler: Erkek, (+)

Yönetici Gezegen: Venüs

Madeni: Bakır

Uygun Taşı: Opal, Quartz, elmas, safir

 

Turkcell yeni model telefonları ile akıllı telefon kullanıcılarını heyecanlandırmaya devam ediyor. T serisinin en son teknolojiler ile geliştirilmiş Turkcell T50 modeli oldukça iddialı. Kullanıcıların yoğun ilgisini çeken T50, satış rekorları kırmayı hedefliyor. Turkcell teknik destek kalitesi ve uygun ödeme koşullarıyla T50 uzun bir süre gündemde kalacak gibi.

5 inç’lik HD ekranı ve sadece 7.8 mm kalınlığı ile ergonomik bir tasarıma sahip olan T50, 1.2 GHz Qualcomm 8926 işlemci ile güçlendirilmiş. Android KitKat 4.4.2 işletim sistemine sahip T50,  2300 mAh batarya kapasitesi ile uzun kullanım süresi sunuyor. Yoğun kullanımlarda Hızlı Şarj teknolojisi devreye girerken, kullanıcılar batarya konusunda problem yaşamıyorlar. Turkcell T50, sahip olduğu 13 MP’lik arka kamerası ile HDR kalitesinde fotoğraflar çekerken, bu fotoğraflara T50’nin filtrelerini uygulayabilir ve tek tuş ile sosyal medya paylaşımı yapabilirsiniz. Bu arada 2MP’lik ön kamera ise özçekimler için harika.

Turkcell T50’nin Dolby Digital Plus teknolojisi sayesinde, film, video ve müzikler daha canlı, gürültü engelleme modu ve HD  ses özelliği ile görüşmeleriniz daha kaliteli hale geliyor.

Hem günümüzün 43.2 mbps’ye varan çift taşıyıcılı internet teknolojisini hem de 150 mbps’yi bulan geleceğin 4G teknolojisini destekleyen Turkcell T50 ile bilgiye ve eğlenceye turbo internet hızında erişmek mümkün.

Turkcell T50 kullanıcıları, tüm kılıf ve kapak tasarınmlarını kendi isteklerine göre tamamen kişiselleştirebiliyorlar. İstediginiz yazı, fotoğraf, renk kodu, filtre ve kolajlarla kendi T50 kılıf veya kapağınızı tasarlayabilirsiniz.

Turkcell T – Fit akıllı bileklik ile, atılan adım sayısı, harcanan kalori miktarı, katedilen mesafe, saat bilgisi ve şarj durumunu, üzerinde yer alan 0.49 inç OLED ekran aracılığıyla görebilirsiniz. Özel bir bilek hareketiyle aktif hale gelen Turkcell T – Fit’in sayesinde, Bluetooth 4.0 teknolojisiyle eş zamanlanan mobil uygulamasında yer alan verilere pratik bir şekilde erişim imkanı sağlayabilirsiniz.

Turkcell T50’nin T-Fit adılı bu sportif aksesuarı adım-sayar, mesafe ve kalori ölçer gibi sporu hayatından eksik etmeyenler için tasarlanmış.Bu özelliklerle beraber uyku düzeninize de takip eden T-Fit titreşimli alarm ve saat özelliği bulunuyor.

Adım sayısı takibi

Harcanan kalori bilgisi

Saat gösterimi

Titreşimle uyandırma

Bilek hareketi ile ekran kontrolü

Uyku kalitesi takibi

Hedef Belirleme

USB Şarj

Pil Ömrü: 3 Gün

0.49 inç OLED Ekran

Bluetooth v4.0

Hassas Hareket Sensörü

 

Eğer mutfak ve yemek kültürü ilgi alanlarınız arasındaysa bu yazı dizisi tam size göre!

Bu yazı dizisinde tarihin inişli çıkışlı anlarında kimi zaman geriye, kimi zaman ileriye doğru yol alıp, zaman akışında mutfak ve yemek kültürümüze dair neler olup bittiğini hep birlikte inceleyeceğiz.

 

Konumuzun başlangıç noktasını Saray Mutfağı oluşturuyor. Saray Mutfağı denildiğinde İstanbul’da akla gelen mekanlardan biri de şüphesiz Güler Osmanlı Mutfağı ve mekanın sahibi Şef Ali Güler’dir. Osmanlı Mutfak Kültür mirasını tüm değerleri ile koruyan ve misafirlerine sunan Ali Bey’in kapısını çalmadan önce Saray Mutfağı tanımına bir göz atalım.

 

Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sonra 1475-1478 yıllarında arasında yaptırdığı Topkapı Sarayı, Osmanlının yaşam kültüründe pek çok değişiklik ve yeniliklerin de başlangıcı olur. Kültürlerarası etkileşimin ve etnik kültür yapısının bileşkesi olan Osmanlının ‘mutfak’ı da bu sosyal yapıdan farklı değildir. Topkapı Sarayı, antik çağda kentin Akropolünün bulunduğu, Boğaz’a ve Asya kıtasına bakan tepenin üzerine kurulmuştur. Yapının bir diğer özelliği ise aynı yerde bir zamanlar bir Bizans saray kalıntısının olmasıdır. Bu büyük ve muhteşem yapı, tam dört yüz yıl boyunca Osmanlı padişahlarının sürekli ikametgâhı olacak ve günümüze dek İstanbul’un görkemli yapıları arasında yer bulmayı başaracaktır. Bu da saray mutfağının dört yüz yıl boyunca var olduğunun bir diğer kanıtıdır ve şüphesiz bu uzun ve eski tarih boyunca binlerce etkileşime mahsur kalmıştır.

 

Mutfağı gezmeden önce saraya bir göz atalım: Saray, üç ana bölüm ve bunların sonunda Haremin yer aldığı, surlarıyla birlikte 700 bin metre karelik bir alanı kaplar. Sarayın Bab-ı Hümayun denilen kuleli giriş kapısından Birinci Avlu’ya girilir, burası sarayın dış bölümüdür. Babüsselam denilen orta kapıdan geçildiğinde Sarayın bahçeleri ve hizmet binalarının bulunduğu İkinci Avlu gelir. Sarayın üçüncü kapısı olan Babüssaade kapısından geçince de Padişaha ait özel bölümlerin bulunduğu ve çok az kişinin girebildiği Üçüncü Avlu’ya gelinir. Padişahın özel hizmetkârlarıyla birlikte yaşadığı bu bölümün adı Enderun’dur.

 

 

Sarayın mutfağı: Matbah-ı Hümayun

Matbah-ı Hümayun ya da Matbah-ı Amire denilen saray mutfağı, İkinci Avlu’nun sağ tarafını boydan boya kaplar. Bu mutfak binalarının büyük bölümü, günümüzde de sapasağlam ayakta durmaktadır. Yirmi adet bacaya sahip olan büyük yapılar sarayın en göz alıcı bölümleridir.

O dönemlerde Matbah-ı Amire, yaklaşık olarak 5.250 metre karelik bir alanı kapsıyordu. Mutfak; yemeklerin pişirildiği mutfakların yanı sıra, kilerler, aşçıların, yamakların ve diğer mutfak görevlilerinin koğuşları, bir çeşme, bir cami ve bir hamamın bulunduğu neredeyse küçük bir komplekstir.

Sarayın mutfağına Aşağı Mutfak Kapısı, Has Mutfak Kapısı ve Helvahane Kapısı’ndan girilirdi. Peki, mutfağın işleyişi nasıldı? Şöyleydi: Aşağı Mutfak kapısından girildiğinde önce idari bölümler vardı. Burada Kilerci başının, Mutfak Emini’nin ve katiplerinin odaları ile Saray erzaklarının bulunduğu devasa Kilar-ı Amire bulunurdu. Bu kişiler, mutfağın ihtiyaçlarını saptar, alışverişini düzenler, ödemeleri yapar ve satın alınan malzemenin giriş ve çıkış kayıtlarını tutardı. Herkesin merak ettiği Saray Mutfağının bütün temel bilgilerinin kaynağı da katiplerin yüz yıllar boyunca günü gününe tuttukları bu muhasebe defterleriydi!

 

Topkapı Sarayı’nda zaman yolculuğumuza gelecek yazımızda devam etmek üzere ara verip, günümüze dönüyoruz. Muhteşem Saray Mutfağının lezzetlerini tatmak ister misiniz? Öyleyse sizi Güler Osmanlı Mutfağı’na davet ediyoruz.

 

Bir tabakta Saray Mutfağından yedi ayrı lezzet…

Güler Osmanlı Mutfağı, 1965 yılından bu yana Kadıköy Hasanpaşa’da hizmet veriyor. İlk işletmesini Güler Pastanesi olarak açan aile, bugün Ali Güler’in yönetiminde Güler Osmanlı Mutfağı ile misafirlerini ağırlamaya devam ediyor.

 

Türk mutfağının muhteşem zenginliğini günümüze taşıyan bu özel restoranın kurucuları arasında yer alan Ali Güler, “Biz, mirasımıza sahip çıkmayı tercih ettik,” diyerek söz başlıyor ve tarihçeleri hakkında şu bilgileri veriyor: “Yıllar içerisinde edindiğimiz tecrübeler, yemek yapmaya olan aşkımız, misafirlerimizin memnuniyeti bizleri butik bir iş yapmaya yönlendirdi. Ekip olarak, uzun bir araştırma sürecinde Osmanlı ve Türk mutfaklarının tarihini, yemek alışkanlıklarını, araç ve gereçlerini, malzeme listelerini araştırdık. Sonunda, çıktığımız yolda emin adımlarla yürüyecek kadar donanımlı olduğumuza inandığımız anda kültürel mirasımızı mutfağımıza taşımaya karar verdik.”

 

Güler Osmanlı Mutfağı’nın menüsüne bakmadan önce Osmanlıların ana yemekleri nelerdi diye soruyoruz, “İlk sırada et ve kümes hayvanlarından çeşitli kebaplar vardı,” diyor Ali Bey. “Meyve ve bazen baklagillerle pişen ekşi-tatlı et yemekleri, sade ve karışık pilavlar, hamur işi yemekler, börekler, etli sebzeler ve dolmalar, çorbalar, çeşit çeşit tatlılar; bunların dışında az miktarda balık ve ‘meze’ niyetine yenilen salatalar, turşular ve peynirler.” Sıralama, butik restoranın görkemli menüsü masamıza geldiğinde daha da iştah kabartıcı oluyor. Osmanlı ve Türk mutfağının pek çok lezzeti yan yana sıralandığı menüden ‘Bir tabakta yedi ayrı lezzet’ siparişimizi verip, geçmişin izlerini taşıyan muhteşem saray yemeklerimizi merakla bekliyoruz. Bu arada bir yandan da Ali Bey’i dinliyoruz. “Türk mutfağının en önemli klasikleri zeytinyağlılardır,” diyor. “Biz de Osmanlı mutfağının zengin sebze yemekleri tariflerini, zeytinyağlının insan sağlığındaki faydalarını önemseyerek; her gün, mevsimine göre seçtiğimiz sebzelerle yedi çeşit zeytinyağlı olarak sunuyoruz.” Yedi çeşit lezzetin sırrını da anlatıyor Ali Bey. “Özellikle Ayvalık zeytinyağı kullanıyoruz. Toprak güveçlerde, taş fırında aheste pişiriyoruz…”

 

Padişah Tatlısı

Hiç denemediyseniz eğer çok şey kaçırdığınız ayrıcalıklı bir lezzet Padişah Tatlısı. Üstelik Osmanlı Mutfağının en özel tatlısı olan helvadan yapılıyor. Yine Ali Bey’e kulak verelim: “Osmanlı mutfağında kırkın üzerinde helva tarifi var. Biz içlerinde irmik helvasını seçtik. Klasik formülle hazırladığımız irmik helvasının sunumunda iki kat arasına ilave ettiğimiz ‘sürpriz dörtlü’ lezzet formülümüzle misafirlerimizin beğenisine sunuyoruz.”

 

Osmanlı Şerbeti

Osmanlı Sarayını görme fırsatını bulan seyyahlar, her türlü meyvenin yetiştirildiği akıl almaz güzellikteki bahçelerden söz ederlerdi. Meyvelerden yapılan şerbetler Saray Mutfağının vazgeçilmez lezzetleriydi. On beşinci yüz yıl sonrasında sarayın ve zengin sofralarının şerbetleri gül, nilüfer, menekşe ve zambak gibi çiçeklerden yapılırdı. Osmanlının ünlü şerbetleri şöyle sıralanıyor: Demirhindi, harnup, somada, vişne, kayısı, nar, ayva, subye (kavun çekirdeği), meyan kökü, gül.

 

Mutfak ve yemek kültürümüzün en değerli miraslarından biri olan şerbetleri orijinal tarifleriyle hazırlayan Ali Bey, bu özel tatların nesilden nesle doğru bilgilerle aktarılması gerektiğinin altını çiziyor. Bugüne kadar bu özel lezzetlerin tadına bakmadıysanız eğer üzülmeyin. Güler Osmanlı Mutfağı’nın menüsünde demirhindi başta olmak üzere nar, somada (badem), menekşe, kızılcık, ayva, harnup (keçi boynuzu), subye (kavun çekirdeği), gül ve kayısı şerbetlerini içebilirsiniz.

Afiyet olsun!

İlk sayfasını çevirdiğiniz kitap, “Bir suç olduğunda ilk hareketi planlayabilirsiniz ama ardı sıra olacakları asla.” cümlesi ile başlıyorsa ‘suç’ ve ‘ceza’nın baş rolleri paylaştığı, heyecanlı sahnelerin bolca olduğu bir romana hoş geldiniz, demektir. Sonra, bu ilk cümlenin ardından okumaya devam edersiniz. Bir süre sonra karşınıza çıkan karakterin adının Metin Kara olduğunu öğrenirsiniz. Birkaç sayfa sonra adamın ilginç ama oldukça yüksek geliri olan bir iş teklifi aldığını okursunuz. Muhtemelen siz de adamın yerinde olsanız bu teklife “Evet!” derdiniz. Metin Kara da aynısını yapar ve aklından dahi geçirmeyeceği bir maceraya adım atar. Ama yalnız değildir. Siz de kitabın sayfaları arasında Metin Kara’nın peşine takılırsınız.

“Roman karakterleri, ortaya çıktıkları koşulların ürünüdürler,” diyor Necati Göksel. Suç, tüm çağlar boyunca var; suçlu da öyle.

Bir romancı için söz konusu olan ise ‘yaşadığımız zamanın ve toplumun birer ürünü’ olmamız. Bu da kurguyu daha gerçekçi yapıyor; yazarın zihninde kurgunun oluşmasına yardımcı oluyor ya da yazarın hayal gücünü çokça tetikliyor, diyelim. Necati Göksel ise şöyle diyor: “Karakterlerin ortaya çıktıkları koşullar derken kastım zihnim değil, romanda anlatılan koşullar.” Romandan başımı kaldırıp, İstanbul sokaklarına baktığımda ‘Evet,’ diyorum, ‘gerçekçi bir hayal gücü bu.’ Bu iyi mi, kötü mü bilemiyorum. Gerçek hayatta her an tehlikede olmak gibi bir düşünce aklıma takılıyor. Ama bir yandan da yazarın başarısı bu… Polisiye, üzerine düşeni yapıyor işte. Okuru etkiliyor, belki biraz korkutuyor, telaşa düşürüyor, daha çok meraklandırıyor. “Metin Kara için konuşacak olursak, her insanda olduğu gibi onun da doğuştan gelen bazı farklılıkları var.

Diyebiliriz ki, bu farklılıkları karakterlerime ben katıyorum: Birkaç renk, birkaç düşünce, birkaç davranış tarzı…” Necati Göksel iyi bir polisiye okurunun kolayca çözebileceği bir sırrı da açıklıyor böylece. Dünyaca ünlü polisiye karakterleri düşünsenize… Hepsinin kendine has, farklı -belki biraz garip- birkaç renk, birkaç düşünce, birkaç davranış tarzı yok mu? Hayat Askıda, sinemasal kurgusu ile bir adım önde olsa da… “Hep merak etmişimdir,” diyorum röportajımız sürerken, “Roman kurgusu mu kahramanı yaratır yoksa kahraman mı romanın kurgusunu oluşturur?” Necati Göksel, demli çayından bir yudum alıp -burada, Deniz Yıldızı’nda çay içerken nedense polisiye bir kurgunun içinde olduğumuz hissinden kurtulamıyorum- soruma cevap veriyor. “Ben de her zaman önce fikir vardır,” diyor. “Bu fikir, bazen bir tema düzeyindedir, bazen de kısa bir öykü boyutlarındadır. Fikir geliştikçe hikâye bir binanın tuğlalarını dizdikçe yükselişi gibi yükselir. Yazma süreci başlı başına bir serüvendir. Yazarken de düşünmeye devam ederim ve çoğu zaman kafamdaki hikâye roman bittiğinde değişmiş, çok daha başka bir kurguya dönüşmüştür. Elbette hikâyeyle birlikte kahramanı da değişmiştir. Kahraman da kurgunun içinde belirginleşir, berraklaşır.” Bu, tanımı yapılması zor bir durumdur -aslında-. Hiçbir kurgunun ya da birçoğunun yazılırken sınırı belirgin değildir.

Öyleyse ‘Yazar yazmaya başlamadan önce nasıl bir süreç yaşar?” sorusuna bakmalı… Necati Göksel’de Hayat Askıda ya da Saatçi Peygamber ve diğerlerinde bu süreç nasıl işlemiştir? “Önce, ne anlatacağımın kısa bir hikâyesi vardır, aklımda ya da masamın üzerinde. Eğer henüz yazmadıysam, aklımda tutuyorsam, zihnimin içinde kahramanlar-karakterler konuşmaya başlarlar. Notlar almazsam, zihnimdeki bu konuşmaları ertesi gün hatırlayamayabilirim. Böylece çoğu zaman romanın iskeleti kafamda oluşmaya başlar. Bu iskelet oluşmadan yazmaya başlarsam çok zor yol alırım. Hikâyenin başlangıcını, gelişmesini ve sonuç bölümünü bilerek masaya otururum. Öyle romanın şablonu, çizelgeleri, iniş çıkışlarını gösteren taslaklarım yoktur. En fazla unutmamak için alınmış birkaç not vardır. Oturduğumda yazarken bir yandan düşünürüm. Sanki zihnimle satırlar diyalektik bir ilişkiye girmiş ya da iki kişi konuşuyor gibidir.  Bu da romanı geliştirir ve yazma sürecinin içindeki bu etkileşim romana çok başka mecralar açar. Bittiğinde çoğu kez düşündüğümden daha mükemmel bir noktaya gelmiştir.”

Her ne kadar Necati Göksel Hayat Askıda için ‘polisiye’ tanımını kullanmasa dahi romanın polisiye olduğunu iddia etmiyorum elbet bu türe referans vermesi bir okur olarak benim hoşuma gidiyor. Yine de Hayat Askıda romanını yazarın cümleleri ile ele almakta fayda var: “Ben, heyecan, macera ve gerilimin iç içe geçtiği romanlar yazıyorum.” ‘Suç’u kurgulamak polisiyeden pek de uzaklaşmamak olsa da, Göksel’in kendi yazınına sınır tanımaması da anlaşılır bir durum. “Hayat Askıda, sinemaya epeyce referans veriyor,” diyerek sözlerine devam ediyor. “Özellikle gerilim sinemasına ve Alfred Hitchcock’a…Bu, romanın ilk baskısında yeterince sezilemediği için sonraki baskılarında tabiri caizse bağırarak söylemek zorunda kaldım. Kara Kadife’yi yazarken Pulp Fiction filminin zamanı parçalara bölüp yerlerini değiştirerek yaptığı anlatımın etkisindeydim. Filmi ilginç kılanın kurgusu olduğunun farkındaydım ve benzer bir yöntem izledim. Ben olaya ‘suç’ olarak da bakmam. Hepimiz sonucu önceden kestirilemeyen bazı eylemlere girişiriz. Bazen basiretsizliğimiz, bazen dış etkenler olayı bir suça dönüştürürler. Yani ben suça odaklanmam. Suçun ne olduğundan ziyade insan davranışları üzerinde dururum.”

 

Yazar ve okur arasındaki bağ, aslında sadece ‘kurgudur’ ve kurguyu nasıl yazdığı da sadece yazarı ilgilendirir. Ancak okurun bakışı da kendine has sonuçları içerir. “Suç”u yorumlamak yazarın, bu yorumu okumak ise, okurun işidir. Yorumlar ve tanımlar sonsuzdur. Röportajımız ilerlerken az sonra duyacağım cümleler, parantez içinde aklımdan geçirdiklerimi doğruluyor. Açıkçası, bir süredir takip ettiğim Necati Göksel’in romancılığının türler arasında gidip gelirken kendine yol aradığını düşünüyorum. Kaleme aldığı eserlerinde türlerin hakkını verse de asıl yazması gerektiğine daha ulaşmadığını ama bu zamanın da çok uzakta olmadığını sezinliyorum. Göksel, soruma verdiği cevapla diğer iki kitabı hakkında konuşurken aklımdan geçirdiklerimi doğruluyor:  “Aslında Kayıp Yolcu ve Saatçi Peygamber insan zihninin karanlık katmanlarını araştıran kitaplardır. Kayıp Yolcu en sağduyulu insanın bile koşullar uygun düştüğünde nasıl da hurafelere inanabileceğini, insan zihninin aslında binlerce yıl geride bırakması gereken ama genlerine işlemiş olan yüzlerce korkusunun gerisindeki karanlığa ışık tutmaya çalışır. Saatçi Peygamber, bütünüyle düzgün ve iyi bir insanın bile güç kazandıkça nasıl başkalaştığını anlatır. Koşullar uygun düştüğünde insanın kendisini aldatmaya meyilli olduğunu, peygamberim diye ortaya çıkan insanların salt kötülükten değil, iradelerini de aşan bir güce yenik düştüklerinde bu yola girdiklerini anlıyoruz. Her iki kitap aynı zamanda belgesel gibi izlenebilecek gerçekçi bir arka planı yansıtırlar ve bir bakıma zamanlarının tanığıdırlar. Diyebilirim ki, kurgu-bilimden tarihe, sert gerçekçilikten romantizme kadar çok farklı türlerde eser verebilecek bir yazarım. İlgi alanlarım ya da duygusallığımdaki iniş çıkışlar da buna uygun. Tür çeşitliliğini artırabilirim. Bunu yapmasam bile her eserimde tek bir türü değil, birçok türün karışımını okursunuz.”

 

Göksel’in romancılığı kendi yolunda seyrüseferlerine devam ededursun, benim ‘polisiye’ yazarının, ‘aşkla yoğrulmuş bir gerilim-macera-polisiye’ olarak tanımladığı yeni kitabı Gece Gündüz kısa süre içerisinde kitap raflarında yerini alacak. Hayat Askıda serisinin ikinci kitabı olan roman oldukça etkileyici bir kurguya sahip. Son sözü Necati Göksel’e bırakalım: “Okurları ilk romana göre biraz daha derin sularda yüzdürsem de, benim bütün kitaplarıma yansımış olan gizli bir mizah duygusu, en heyecanlı anlardan sonra bile zaman zaman yüzünüzde tebessüme yol açmaya devam ediyor. Eğer bu seriye okurun ilgisi devam ederse kısa bir süre sonra üçüncü kitabı -Gaflet Uykusu-  yazacağım. Kitapların kahramanı aynı olduğu için Metin Kara Dizisi diye adlandırabileceğimiz bir seri bu ve ilk kitaba göre polisiye unsur çok daha baskın. Fakat aşk ondan daha baskın! Anlayacağınız, ben türleri dans ettirmeyi seviyorum.”

 

dfot

4000 yıl öncesine dayanan medeniyet tarihi, görkemli imparatorluk dönemleri sonucunda doğan egzotik sanat ve tasarım anlayışları ile Çin keşfedildiği dönemden bu yana Batı için müthiş bir ilham kaynağı ola gelmiştir.

Orta çağlarda Avrupa’lı gezginlerin Uzak Doğu ülkelerini keşfi ile beraber bu kültüre ait egzotik el yapımı porselenler, ipek kumaşlar, lake ve fildişi mobilyalar batının en gözde ve özellikle aristokratlar arasında en çok aranan ürünleri haline gelmiştir. Chinoiserie olarak adlandırılan bu tarz Avrupa’da mimari ve iç dekorasyondan modaya ve sanat akımlarına kadar bir çok sanatçı ve tasarımcıya ilham kaynağı olmuş, belirgin tarzı ile günümüze kadar popüler olmayı başarmıştır. Sadece uzak doğu’dan gelen ürünler değil bunların Avrupa’da üretilmiş alternatif ve reprodüksiyonları XV.Louis döneminde Fransa sarayında kullanılan Çin porselen ve mobilyalar, Osmanlı dönemi saraylarında da aynı derecede popüler olmuş özellikle Rokoko dönemi dekorasyon tarzında oluşturduğu eklektik kimliği stili ile bütünleşmiştir. Bugün Dolmabahçe sarayında Chinoiserie tarzı dekorasyon örnekleri de göze çarpar. Esasen Osmanlı döneminde İznik porselenleri de Çin porselenlerinden yola çıkarak üretilmiştir.

Chinoiserie’nin günümüzdeki uygulaması modern hayatın beraberinde getirdiği yalın çizgiler ve fonksiyonel mobilyalar ile karıştırıldığında, Çin ve Japonya’ya dair sembol ve motiflerin kullanıldığı, çarpıcı renk ve malzemeler ile bezenmiş aksesuar, duvar kağıdı ve mobilyalar ile birleştirildiğinde bir denge ve uyum sağlamayı başarır. Adeta eksik kalan bir şeyler ve boşluklar sofistike bir kimlikle tamamlanır ve bu tarzda Chinoiserie olarak adlandırılır. Buenos Aires’ten Şangay’a yalın Ming stili mobilyaların dekorasyona eşlik ettiği modern evlerden, kırmızı fener lambaların kullanıldığı Qing stili restoranlara kadar Çin tarzı günümüzde çağdaş dekorasyon tarzı ile  beraber uyumlu bir şekilde mekanlara imzasını atmaya devam eder.

 

Metal kilitlerin, zarif kaligrafik yazıların, parlak lakeli mobilyaların, zengin brodeler ile işlenmiş pagodaların, çiçek, kuş ve dragon  figürlerinin bulunduğu tekstil ürünlerinde, değerli taş ve ahşaptan yapılma asker, at ve dragon heykellerinde içinde birçok anlamı barınır. Detayla beraber gelen zarafet, derin bir dünya kültürünün tartışılmaz eleganlığını yansıtır. Bu yüzü ile Chinoiserie sıradanlığın çok dışında kalmış ve zevk sahibi Doğu ve Batı’ nın tasarım kültürünün sentezlendiği iç mekanların estetik bir oluşumudur. Architectural Digest ve World of Interiors gibi önemli referans dekorasyon dergilerinde yayımlanan, tüm dünya üzerinde başarılı mimarlar tarafından tasarlanmış çarpıcı mekanların çoğunda Chinoiserie kimliğini yansıtan detayları görürüz.

Bazen kendini, kuş, çiçek ve dağ gibi pastoral betimlemelerin yapıldığı el çizimi duvar kağıtları ve panoları ile,  bazen Ming dönemime ait mobilyalar, bazen mavi beyaz seramik vazo ve küpler, bazen de dekorasyonda yin & yang’i yansıtan kırmızı ve siyah mobilya parçaları ile gösterir.

Bin yıllar boyunca Çin’li imparatorların dönemine stili ile damga vurabilmek için sanat ve zanaatçılar ile yakından çalışarak oluşturduğu Çin’in güçlü dekorasyon tarzı esasen araştırmalar yapılıp, üzerinde sonsuz türevler yaratılabilecek derinlikte bir zenginliğe sahiptir. Bu anlamda dünya tasarımına hediye edilmiş tılsımlı bir mirastır. Modern tasarım tarihinin ikonik ürünlerinden, geleceğin modern tasarımlarına kadar ilham için derin bir kaynaktır.İster antika, ister reprodüksiyon olsun, ister sadece küçük bir motif veya renk kombinasyonu olsun yer aldığı tüm mekanları farklılaştırıp, zenginleştirme gücüne sahip bu stilin kralların ve imparatorların tarzı olmasına şaşmamak gerek.

 

dfot

Antalya Kemer mevkiinde bulunan Orange County Resort Otel,  Kemer’e 250m yakınlıkta, Antalya havalimanına da 60 km uzaklıkta yer alıyor. Kemer’e girişte solunuzda yer alan otel, farklı mimarisiyle daha dışarıdan sizi cezbediyor.  “Kemer’de küçük Amsterdam” sloganı ile 2005 yılı Mayıs ayında  hizmet vermeye başlayan ORANGE COUNTY Resort Otel, giriş kapısında misafirlerini Dom Meydanındaki Özgürlük anıtı ile karşılıyor. Projenin mimarı Birol Gültekin, Amsterdam mimarisini büyük bir ustalıkla hayata geçirmiş.

 

Girişte, seyahatlerin başladığı ve bittiği tren istasyonlarından biri olan Amsterdam Merkez Tren İstasyonu misafirlerini karşılıyor. Bu tren istasyonun en büyük özelliği dış yüzeyinde bulunan Hollanda’ nın çeşitli eyaletlerine ait bayrakların , Hollanda Kraliyet Ailesi armalarının, rüzgar güllerinin ve saat kulelerinin Güzel Sanat Fakültesi öğretmenleri ve ödüllü bir heykeltıraş tarafından aslına uygun olarak elle yapılması olmuş. İç kısımda bulunan kemerler ve tavan işlemeleri el yapımı olup Amsterdam Merkez Tren İstasyonunu ile birebir aynı yapılmış. Resepsiyondan verilen birinci sınıf gidiş-dönüş tren bileti şeklinde tasarlanmış oda kartı ile önce ana binaya giriyorsunuz.  Her bir kat bir Hollanda şehrini ve bu katların her bir koridoru bu şehrin bir sokağını temsil eder şekilde isimlendirilmiş.

 

Orjinal Amsterdam sokaklarındaki cafe, pub, fast food ve restoranlarında karşılaşabileceğiniz yaşam tarzı otele aynı şekilde yansıtılmış. Orange County, mimari temasıyla, yaşam temasını birbiriyle örtüştürebilen tek otel olarak Kemer’de haklı bir unvana sahip. Kapalı mekânlarda 16. yüzyıl Hollanda temalı duvar kâğıtları, seramikler, klasik ahşap kaplamalar kullanılmış, mobilya seçimlerinde ise sokak cafe kültürüne uygun olmaları tercih edilmiş. Özellikle Grand Cafe ve Bulldog Coffeeshop’ta adeta Amsterdam ile özdeşleşmiş Hollanda kültürünün yansımalarını açıkça görülüyor.

Neredeyse bir açık hava müzesi gibi Hollanda kültürünü yansıtan otel binaları Hollanda’ da ‘Kanal boyu (evleri) mimarisi’ diye adlandırılan mimari yapı temel alınarak yapılmış. Bazı binalar orijinali korunarak tekrar inşa edilmiş. Özellikle Grand Cafe’nin bulunduğu bina müze-tiyatro binası olarak halen kullanılmaktadır. Eskiden bir sanatçının evi olan bu bina üzerinde yenileme tarihinin bulunduğu tabeladan başlayarak, her detay kullanılmış. Volendam evleri ile 1800’lü yılların mimarisini yansıtan Amsterdam evlerini birbirinden ayıran havuz, kanal şeklinde tasarlanmış. Havuzun taban mozaiklerinde evlerin siluetleri resmedilmiş.

Günün 24 saati açık olan Lé Classe bar, resepsiyonun hemen karşısında bulunuyor. Barın yanından dış terasa açılan kapıdan geçtiğinizde ise hareketli bir Amsterdam Caddesi sizi karşılıyor. Caddeye çıkarken göreceğiniz yağlıboya resim ‘Night Watch’ (Gece Devriyesi)  17.yüzyılın ünlü Hollandalı ressamlarından Van Rijn Rembrant’a ait. Ressamın 1642’de ışık ve gölgenin büyüleyici dansı olarak tanımlanan tablosu olanca görkemiyle merdivenlerden inerken karşınıza çıkıyor. Rembrant’ın üç boyutlu dünyayı hiç zorlanmadan tuvale aktarmasının sırrı yaklaşık üç yüzyıl sonra çözülerek, bu resim dehasının sırrının, ‘görme asimetrisi’ olarak tanımlanan görme bozukluğu olduğu söylenir.

dfot
 

Aylar geçti, mevsimler döndü; yarı yaz yarı sonbahar karmaşık duyguların ayı Eylül geri geldi. Tıpkı bu ayki filmimizdeki gibi.

Bu ay size mütevazı (geçen ayki oldukça şaşalı Muhteşem Gatsby’nin aksine!) ama derli toplu çekilmiş ve nispeten ana akım sinemaya daha mesafeli bir filmden bahsedeceğim. Farklı özellikleri ile öne çıkan filmimiz 2009 yapımı A Single Man. Ülkemizde vizyona çıktığı adıyla Tek Başına Bir Adam.

Film her şeyden önce bir roman uyarlaması. Christopher Isherwood’un aynı adlı romanından beyaz perdeye aktarılmış. O yüzden size filmin konusunu romanın konusu üzerinden aktarmaya çalışacağım. Zira film gerçekten sadık bir uyarlama.

Christopher Isherwood, en önemli romanlarından biri olarak kabul edilen Tek Başına Bir Adam’da, yalnız bir erkeğin bir gününü anlatıyor. Romanın odağında George var: O bir eşcinsel, Amerika’da yaşayan bir İngiliz, 1960’larda hızla bir tüketim toplumuna dönüşen yabancı bir ülkede edebiyat profesörü ve genç öğrencilerin arasında orta yaşın eşiğinde biri olarak gerçekten tek başına bir adam.

Isherwood’un bakış açışı, George’un her hareketini adeta bir kamera gibi (film o yüzden çok iyi zaten) gün boyunca yakından takip eder. Sabah uyanıp yaşamakta olduğu toplum içinde oynayacağı rol için güne hazırlanışını, pek çok Amerikalı gibi arabasıyla işine gidişini, üniversitedeki derslerini, öğrencileriyle olan ilişkilerini ve tek gerçek dostu olan Charlotte’la (Julian Moore) birlikte geçirdiği akşamı.

George’un, trajik bir şekilde trafik kazası sonucu kaybettiği erkek arkadaşı için tutmakta olduğu yas ve Isherwood’un o yılların Amerikan toplumuna dair enteresan tespitleri bütün bu olaylara roman (ve dolayısıyla film) boyunca eşlik eder. Gün geceye dönerken, George’u hiç ummadığı bir sürpriz, okuyucuyu ve izleyiciyi de unutulmaz bir son beklemektedir.

 

Filmin oyuncu kadrosunda Colin Firth, Julian Moore, Matthew Goode ve Nicholas Hoult yer alıyor. Bu filmdeki rolü ile Venedik Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazanan Colin Firth, daha sonra da En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar’a aday gösterilmişti. Firth’ün oyunculuğu mükemmel; Julianne Moore da kısa rolüne rağmen bence harika bir iş çıkarmış.

Fark ettiniz mi?  Yazılarımın başında her zaman o ay ki filmin yönetmenin kim olduğundan bahsederim. Çünkü bir filmin izleyiciyi yakalaması ve bir tarzı ile ruhu olmasını sağlayan yönetmendir.

Bu film için bir istisna yaptım ve yönetmeni sona sakladım. Kim mi yönetmen? Tom Ford Evet, o… Ünlü moda tasarımcısı Tom Ford! Şaka değil gerçek. Hatta ilk uzun metraj denemesi olduğu için Tom Ford’un finansmanını da bizzat karşıladığı bu filmdeki yönetmenlik performansı şaşırtıcı derecede üstün nitelikler taşıyor. Film yapısı itibarıyla zor bir konuyu kasvetli ve karanlık bir atmosferde anlatıyor… Ancak Ford kendi cinsel kimliği sebebiyle de olsa gerek romana ve filme o kadar hâkim ki yarattığı atmosfer, karakterler, mobilyalar, yaşam alanları ve şüphesiz kostümlerle deyim yerindeyse romanı bir basamak yukarıya taşıyor. Lafı dolandıra dolandıra nihayet dergimizi ilgilendiren bölümlere ulaşabildim, oh! Evet, “Tek Başına Bir Adam” ın nefis bir tarza sahip evine. Dönemin ruhunu ayna gibi bizlere yansıtan modern Kaliforniya mimarisinin bu nadide örneğinin mimarı John Lautner.

 

Hani size Lethal Weapon 2 (Cehennem Silahı 2) filmini yazdığım ay “elbet tekrar karşılaşırız başka bir yazıda” dediğim ünlü mimar Lautner. “Schaffer Residence” olarak da bilinen bu filmdeki ev, Lautner’in çalışanlarından birinin annesi için 1949 yılında inşa edilmiş.

Amerikalı mimar John Edward Lautner (16 Temmuz 1911-24 Ekim 1994) modern mimarinin adeta Tanrısı Frank Lloyd Wright’ın yanında geçirdiği çıraklık döneminin de etkisiyle  Organik Mimari’nin Güney Kaliforniya’daki en yetkin örneklerini verdi. Hayatı boyunca 200’ün üzerinde proje tasarlayan Lautner insana dair tasarımlar ile uzay çağının tasarımlarını; ileri mühendislik ile birleştirmeye özen gösterdi. Ne yazık ki büyük binalar için tasarladığı pek çok proje uygulama şansı bulamadı. Uygulama şansı bulan pek çok binası da bu gün ortadan kalkmış durumda. Ne mutlu ki insan yaşamına dair tasarladığı cesur ev projeleri korunmuş. Bu sayede günümüz kuşakları onun mimari dehasını görme şansını elde etmiş durumda. Lautner’in tasarladığı ev, Verdugo Dağlarının eteklerindeki ormanlık bir vadide gizlenmiş adeta bir dünya mirası. Sekoya, beton ve camın doğal araziyle ve evin baktığı (ve etkilendiği) meşe ormanıyla yakaladığı uyum ve form göz kamaştırıcı. Açık plana sahip yaşam, yemek ve dinlenme alanlarının yanı sıra evin 2 odası, 1,5 banyosu, çamaşırhanesi ve iki arabalık bir garajı var. Evin atmosferini filme uyarlamak için eli değen yapım tasarımı ekibinin “Mad Men” dizisindeki aynı ekip olduğunu söylersem ne kadar iyi bir iş çıkardıklarını tahmin edebilirsiniz. 60’ların modern, sade ve işlevsel tasarımları tepeden tırnağa her yerde karşımıza çıkıyor. Son Not: Filmde George’un ziyarete gittiği kız arkadaşı Charley’nin (bir eşcinsele aşık güzel bir kadının dramı kısmına hiç girmiyorum!) evine de alıcı gözle bakmanızı öneririm. O da bir renk ve tasarım harikası!

İşte böyle…Sonbahar rüzgârının etkisini daha da hissettireceği Ekim ayı bakalım bize nasıl bir film ve ev getirecek?

dfot

Eylülü, @cizenbayan nickname’i ile sosyal medyada tanınan, mimar, blogger, gezgin Elif Tanverdi’nin Galata’daki evinde karşılıyoruz. Kendisi, yazıyor, çiziyor, festivallere gidiyor, gördüğü ülkelerde karşılaştığı sokak sanatı, etkinlikler ve görsel zenginlikleri fotoğraflıyor, seyahat ve şehir hayatı tüyoları veriyor. Ben de Elif Tanverdi’yi Şili’de kaldığı dönem takibe başlamıştım. Galata’da 3 aydır yaşamakta olduğu evinde, paylaştığı bir teras fotoğrafı sonrası bir ziyarette bulunmak, bu renkli evi bizzat görmek istedim. Farklı kültürlerden aldığı ilhamları rahatlıkla görebileceğimiz bu her köşesi sürprizlerle dolu evde bakalım neler gizli?

 

Galata’da Tünel’e çok yakın bir mesafede bulunan eski binaya, dar bir avludan giriş yapıyoruz. Birdenbire kendinizi Elif’in kendine özgü dünyasında buluyoruz. Merdivenlerin bitiminde, sağda ön tarafı mozaiklerle kaplanmış bir bar ile birleşen açık mutfak, solda salon ve manzara karşılaşıyor bizi. Ev bolca ışık alıyor. Oldukça dinamik ve aynı zamanda huzur verici bir atmosfere sahip bu yaşam alanı iki kattan oluşuyor. Girişte antre, mutfak ve salon, üst katta ise yatak odası ve genişçe terası olan bir çatı katı yer alıyor.  Evin genelindeki beyaz hakimiyetine Elif’in seyahatlerinden topladığı rengarenk eşyalar, Şili’den porselen tabaklar, duvar panoları, parlak renklerde Peru’dan ve başka ülkelerden dokuma kilimler, lomo makinalar ve daha birçok aksesuar eşlik ediyor.

Müzikle fazlasıyla iç içe olan ev sahiplerinin keyboard, ukulele, keman gibi çeşitli entrümanları da salonda sergileniyor.

Evin genelinde, özellikle detaylarda canlı renkler ve farklı geometrik desenler bir arada kullanılmış.

Kumaş ve belirgin büyük aksesuarlarda mint tonları kullanan Elif Tanverdi, terasta paletlerin yardımıyla ekolojik bir oturma alanı oluşturmuş. Bu köşeye ayrıca sıcağı seven kaktüsgiller can katmışlar.  Modern, ve bohem etkilerin görüldüğü evin diğer bölümlerinde de retro parçalar, grafik detaylar göz önünde.  Sanırız göze çarpan ya da çarpmayan daha birçok yere ait anı birikmiş bu evde.

Bizden bu kadar, devamı için

@cizenbayan

yazmaya ve gezmeye devam ediyor. Kendilerine her zaman mutlu ve keyifli bir yaşam diliyor, tanıştığımıza çok memnun ayrılıyoruz bu eğlenceli evden.

dfot

Sürdürülebilir Mimari

1957 yılında Stuttgart’ta doğan ünlü mimar, aynı zamanda Münih Olimpiyat Stadı’nın mimarı Günter Behnisch’in de oğludur. Önceleri mimarlığı düşünmeyip felsefe okumaya yönelmiş ancak zaman içinde mimariyi çok sevdiğini fark ederek bu yönde yoluna devam etmeyi seçmiştir.

Kariyerinin ilk yıllarında babası Günter Behnisch’le birlikte çalışmıştır. 1989 yılından itibaren ise çalışmalarını, Behnisch Mimarlık (Behnisch Architekten) adıyla kurduğu kendi mimarlık bürosunda devam ettirmeye başlamıştır. Bu ofis aynı zamanda Günter Behnischİn sahibi olduğu Behnisch & Partner mimarlık bürosunun bir yan kuruluşu olarak hizmet vermiştir. Behnisch Mimarlık ofisinin daha sonra Los Angeles (1999-2011), Boston (2007) ve Münih’te (2008) şubeleri açılmıştır. Stefan Behnisch, iki ortağı David Cook ve Martin Haas ile faaliyetleri Stuttgart’taki merkez ofisten koordine etmişlerdir. Diğer ofisleri ise Christof Jantzen, Stefan Behnisch ile birlikte yürütmektedir.

3 Haziran 2009 Yapı Endüstri Merkezi’nin İstanbul’da adına düzenlemiş olduğu Stefan Behnisch konferansında dinleme fırsatı bulduğum Alman mimar Stefan Behnisch, enerji-etkin tasarımlarıyla tanınan ve Alman standartlarına göre yönettiği 100 çalışanlı firmasında  ve ülkesindeki birçok Alman mimar için bir rol modeli olduğu gibi beni de etkisi altına almıştır. Behnisch, 1989 yılında Stuttgart’ta kurduğu firmasında çağdaş mimariyi yüksek çevresel performansla birleştirdiği işleriyle farklı bir ün kazanmıştır. Dünyada (özellikle ABD’de) en çok biyoteknoloji şirketi Genzyme için Cambridge, Massachusetts’de tasarladığı ödüllü merkez binasıyla tanınmıştır. Bina 2004’te açıldığında, yakınlardaki bir enerji santralinin atık enerjisiyle ısınma ve soğuma sorununu çözmesi ve gündüz aydınlatmayı azaltmak için de gün ışığından faydalanmasıyla, ülkenin en büyük LEED Platin binası olmuştur.

Daha sonraki çalışmalarında da Baltık Denizi’nde, Stralsund’da yer alan Okyanus Müzesi Ozeaneum ve Hamburg’daki mücevher biçimli Unilever Merkez Binasından rahatlıkla anlaşılacağı gibi, Behnisch işlev ile çevre mühendisliğini öne çıkaran mimari yaklaşımı benimsemiştir. Böylelikle mimarlığının yeni bir forma ve düşünceye kavuşmasına sebep olmuştur.  Mimarlığa yaklaşımını “Her zaman tasarımın çevresel boyutuyla ilgilenirdim, tasarımla sürdürülebilirlik arasında herhangi bir çelişki olduğunu düşünmüyorum. Her zaman sürdürülebilirliğin mimari formu oluşturabileceğine inanırım” şeklinde açıklamakta ve tasarımlarına bu düşüncesini yansıtmaktadır. Behnisch’in mimarlığa başladıktan sonra ilk büyük projelerinden birinin 1990 yılında İstanbul’da yapılan Olimpiyat Stadı Projesi olduğu ve bu proje esnasında kente sıkça gelip giderek buraya çok alıştığını bilinmektedir.

Behnisch genç mimarların bir laboratuar gibi gelip yetiştikleri, bazen de kendi isteklerine göre projelerde baştan sona yer alabildiklerini ofislerinde üretilen projelerde şehri, kamusal alanı, kamusal ve kültürel zenginlikleri düşünmek gerektiğini belirtirken, mimarinin kentin her yerinde ve göz ardı edilemeyecek boyutlarda olması nedeniyle, mimarinin ve mimarların kenti doğru şekillendirmesinin çok önemli olduğundan bahsetmektedir. “En kötü modern bina bile toplumun yansımasıdır o nedenle ne inşa ettiğimize çok dikkat etmeliyiz. Mimarlık yoluyla aynı zamanda din, siyaset gibi konularla sosyal, politik ve ekonomik durumları da bir şekilde etkileyebiliyoruz. Bu nedenle mimari sorumluluklarımız çok önemli.”

Herkesin üzerine konuştuğu sürdürülebilirliği popüler bir kavram olarak değil, mimarlığı ileriye taşıyacak bir kavram olarak algılayan Behnisch, sürdürülebilirlik kavramını mimariyle birleştirmek için kenti, kamuyu, kültürel beceriyi ve bu beceriye tanıklık eden unsurları bir arada düşünmek gerektiğini vurgulamaktadır. Behnisch, “En kötü bina bile kendi döneminin tanığıdır. Binalar toplumların becerilerini gösterirler ve gelecek nesiller bizleri yaptıklarımızla değerlendirecekler.” diyerek çalışmalarına ne denli geniş açıyla yaklaştığını göstermektedir.

Stefan Behnisch’in sahibi olduğu Behnisch Architekten Mimarlık Bürosu ile,  Sürdürülebilirlik merkezli mimarlık pratiğiyle RIBA Ödülü başta olmak üzere çok sayıda ödüle değer görülmüştür. Büro boyutlarını ve iş hacmini büyütmenin öncelikli amaç olduğu kanıksanmış dünyadan orta boy ölçeğinde, ama çevresel duyarlılıklı bir çalışma gündemine doğru dönüşen mimarlığın en önemli temsilcilerinden biri olmuştur. Ekibi ile beraber ekolojik yapılar statüsünde Avrupa kıtası özelinde geliştirdiği pilot proje; Doğa Araştırmaları ve Ormancılık Enstitüsü (Wageningen, Hollanda), tasarımının sadeliğine rağmen yüksek enerji verimiyle geniş yankı uyandırmıştır. Grup şimdilerde Almanya’nın yanısıra, ABD’de Harvard Üniversitesi, Los Angeles ve Chicago; İsviçre’de Cenevre; İtalya’da Ravenna; Paris ve Kazakistan’da projeler hazırlamaktadır.