AĞUSTOS 2014 ARŞİV

dfot

 

Muhteşem Gatsby’nin Muhteşem Evi…

Ev mi? Ne evi, şatosu!

Selam… Cehennem Temmuz sıcakları, işler, güçler ve projeler arasında Ağustos için ne yazmalı ne çizmeli diye araştırıyordum. Bir yandan da yazı işlerinden her an gelebilecek “Bu ay korkutmasak Orhancım, şöyle tatilli sayfiyeli bir film bulsak” ricasının eli kulağında olduğunun da bilincindeydim. Karanlık taraf gene korku ve gerilimin tedirgin sularına beni çağırmaktaydı ama sağduyu “gel bu ay ürkütmeyelim sevgili okuru” diyordu.

 

Sonra birden aklıma Muhteşem Gatsby geliverdi. Gerilim, aksiyon, dram, komedi, gözyaşı, para, caz, dönem filmi, harika kostümler, müthiş partiler ve tabii ki müthiş evler. Yani özetle 32 kısım tekmil-i birden renkli sinemaskop!

 

Eşşiz bir yaratıcı zekâya sahip yazar/yapımcı/yönetmen Baz Luhrmann’dan F. Scott Fitzgerald’ın The Gatsby Great romanının yepyeni uyarlaması Muhteşem Gatsby…

 

“Muhteşem Gatsby” nin yazarı Francis Scott Fitzgerald (1896-1940) karısı Zelda ile beraber, aynı başyapıtı Gatsby’deki gibi bol partili ve şaşalı; ama sonu gene romanı gibi hazin biten çok renkli bir hayat yaşamıştı. 24 Ekim 1929’da başlayan dünya ekonomik bunalımının tüm acılarını ve yol açtığı felâketleri yaşadıktan sonra çok genç yaşta ölmüştü. Dünya edebiyatının ölümsüzleri arasına katıldığını göremeden,  Avrupa’nın Nazi Almanya’sının işgali altında olduğu, İngiltere’nin bile Nazi çizmeleri altında ezilmesinin beklendiği yıllarda…

 

Film Titanic’teki tıfıl yakışıklı oğlan Leonardo DiCaprio’nun yıllar içinde yaşadığı inanılmaz değişimin de son halkalarından. Öyle bir değişim ki bu müthiş bir karakter oyuncusu olarak Di Caprio şu an gerçekten altın dönemini yaşıyor. Yönetmen, Gatsby rolü için başrol oyuncusunu ararken romandaki şu tanımın izini sürmüş: “İçinde ebedi bir teminat barındıran o ender gülüşlerden biri” ile gülümseyecek ve sonra aniden, “az önce birini öldürmüş gibi”  bakan biri! Bulmuş mu dersiniz?  Filmi izleyin neden bahsettiğimi çok ama çok iyi anlayacaksınız.

 

Yönetmen Baz Luhrmann kendi müthiş görsel yorumunu ve her zaman müzikale de göz kırpan çılgın tarzını katarak, klasik hikâyeyi daha önce hiç görülmemiş bir şekilde yorumluyor. Baz Luhrmann da kim derseniz size şu iki filmi söylerim tanır ve hatırlarsınız tarzını: Romeo ve Juliet ile Moulin Rouge!

 

Gatsby daha önce defalarca sinemaya aktarıldı ama inanın hiç böyle değil! Kısaca konuyu hatırlamak gerekirse:

 

The Great Gatsby/Muhteşem Gatsby’ Fitzgerald’ın hikâyesindeki gibi yazar olmak isteyen Nick Carraway’in Midwest’ten ayrılıp NewYork’a yerleşmesini anlatıyor. Hikâyenin geçtiği 1922 senesi baharı, ahlaki değerlerin çöktüğü, ışıltılı jazz hayat tarzı, kaçakçıların ve yükselen hisse senetlerinin dönemi… Amerikan rüyasının peşinden giden Nick, kuzeni Daisy ve onun soylu çapkın kocası Tom Buchanan sayesinde müthiş partilerin ev sahibi, gizemli milyoner Jay Gatsby’e komşu olur. Nick artık son derece zengin insanların aşk ve entrika ile dolu hayatlarının tam ortasına düşmüştür. Nick bu hayata şahit oldukça imkânsız aşk, bozulamaz hayaller ve trajedilerle dolu bir hikâyeyi kaleme alarak adeta günümüzün modern hayatına ayna tutar.

 

Bu filmin genel havasını anlatan özet… Şimdi biraz daha derine inelim:

 

En başta, Gatsby hakkında bildiğimiz her şey söylentiler ve dedikodulardan ibarettir. Saray yavrusu evinde o güne dek görülmemiş partiler veren ama kendisi ortalarda görünmeyen gizemli bir zengindir o… Savaş sonrası eski bir ajan olması ihtimali de vardır. Havalı bir şekilde yoktan var olan Long Island’da saray yavrusu satın alan bir gangster olması ihtimali de vardır.   O, sarayının kapılarını her hafta sonu herkese açan ama kimsenin şahsen tanışmadığı bir adamdır.

 

Ta ki, yeni komşusu, hikâyenin anlatıcısı ve Gatsby’nin “hayatının aşkı” güzel Daisy’nin kuzeni Nick Carraway’ı şaşalı partilerinden birine davet edene dek… Bundan sonrasını anlatmak filmi seyretmeyenlere hainlik olur. Zaten anlatmak da pek mümkün değil, bizzat izlemek ve şahit olmak lazım.

 

Jay Gatsby rolünde Akademi Ödülü adayı DiCaprio (J. Edgar, Aviator, Inception, Django Unchained, The Wolf of Wall Street) Nick Carraway rolünde Tobey Maguire yer alıyorlar. Oscar adayı Carey Mulligan  (An Education) ve Joel Edgerton, Daisy ve Tom Buchanan rollerinde karşımıza çıkıyorlar. Myrtle ve George Wilson rollerinde; Isla Fisher ve Jason Clarke’i, Jordan Baker rolünde ise Elizabeth Debicki’i görüyoruz. Hintli efsanevi oyuncu Amitabh Bachchan ise Meyer Wolfsheim rolünü canlandırıyor. Filmin oyuncu ekibinin yanı sıra müthiş bir yapımcı kadrosunun da olduğunu bir cümleyle söylemek lazım… Örnek vermek gerekirse Akademi Ödüllü Barrie M. Osborne (Lord of the Rings – Return of the King)!

 

Araştırma ve senaryo yazım sürecinin büyük kısmı New York’ta gerçekleşse de -malikâneleri ziyaret etmek için Long Island’a yapılan çeşitli saha gezileri gibi- filmin çoğunun Avustralya Sydney’deki Fox Stüdyoları’nda çekildiğini biliyor muydunuz? Üzülmeyin, utanacak bir şey yok bunda ben de bilmiyordum ve şok oldum! Çünkü kurulan setler o kadar gerçek bir 1920’ler Amerika’sı resmediyordu ki yeniden yaratılan bu renkli cıvıl cıvıl dünyaya hayret etmemek mümkün değil.

 

Yapımcı Catherine Knapman bu konuda şunları söylüyor: “Eğer bir New Yorkluya filmin Avustralya’da çekildiğini söylerseniz size şöyle bir güler ve ‘Şaka mı ediyorsunuz? Filmi Avustralya’da mı çektiniz?’” der. Baz elbette filmi New York’ta çekmeyi çok istemiş ama yapımın büyük bir kısmını Avustralya’da gerçekleştirmek, en etkili seçenek olarak ortaya çıkmış. Avustralya’da çekim yapmak pek çok avantajı da beraberinde getirmiş. Avustralya ve Yeni Güney Galler hükümetlerinin cömert teşvikleri de bu avantajlar arasındaymış. Avustralya’da çok sayıda yetenekli insan gücü bulmuşlar… Bin kişiyi aşkın, muhteşem bir çekim ekibi, yaklaşık 960 kişilik arka plan oyuncusu ve “parti günleri” nde sette 300’den fazla figüran hazır bulunmuş!

 

Özetle, 1920’lerin New York’u birebir Sydney’e taşınmış ve en zengin setlerden en ufak aksesuara kadar son derece ayrıntılı biçimde dikkatle yeniden yaratılmış.

 

Gelelim evlere! Evet, “lere” çünkü bu ayki filmimiz tam bir “ev madeni”. İkisi çok görkemli biri mütevazı üç harika ev…

 

Tersten gidelim… İlk evimiz, Gatsby’nin evinin bulunduğu körfezin tam karşısında Daisy ve sportmen kocasının yaşadığı, antik Yunan tapınaklarını andıran dev sütunlu girişiyle ve kırmızı tuğlalarıyla Georgia stili “soylu paranın ürünü” Buchanan Konağı… Ünlü bir polo oyuncusu olan Tom Buchanan’nın at koşturduğu yemyeşil çimlerle kaplı dev bir araziye sahip olan konak adeta başkanlık sarayı gibi görünüyor. Filmde kameranın bu eve yaklaştığı planların yarattığı etki müthiş…

 

Evin sahibinin spordaki başarılarına ait madalya, kupa ve benzeri eşyaların sergilendiği saks mavi duvarlar ile ahşabın harika uyumuna eşlik eden siyah-beyaz karolarla döşeli “hall of fame” nefes kesiyor.

 

Nick’in, kuzeni Daisy ile karşılaştığı ipek perdelerin salınarak uçuştuğu Fransız kapılardan geçilerek girilen, daire şeklindeki halıya, rahat koltuklara ve dev avizelere sahip muhteşem salon ise masallardan fırlamış bir ihtişamın tablosunu çiziyor.

 

Gelelim Nick’in diğer iki evin yanında cüce gibi kalan ama alımlı mı alımlı şirin sahil evine… Gatsby’nin şatosunun yanında aylığı 80 dolar olan bir bahçıvan kulübesi bu! Ama Nick’in masum kişiliğini mükemmel yansıtan bir tasarıma sahip. Long Island motiflerini ustaca yansıtan, Arts and Crafts dönemden esintiler taşıyan bu sıcak ve sevimli yuvanın içinde ahşap kullanılarak yapılan oda bölümlemesi oldukça dikkat çekici. Yeşil seramik döşeli şömine ve üzerindeki seramik tablo ile mobilyalar, evin diğer dikkat çekici unsurları.

 

Ve final! Jay Gatsby’nin inanılmaz bir hızla edinilen servetinin canlı kanıtı “yeni zengin parasının ürünü” şatosu… Bir fantezi inşa etmeye çalışan Gatsby’nin evi sivri kuleleri ile Disneyland şatosuna oldukça benziyor. Evin benzediği diğer binalar Oheka Şatosu, La Selva ve Beacon Kuleleri…

 

Normandiya’daki bir şatodan alınma giriş kapıları, zeminden tavana klasik yağlıboya tablolarla kaplı görkemli duvarlar, iki katlı ev yüksekliğindeki hiç okunmamış kitaplarla dolu dev kütüphane, Gatsby’nin Art Deco tarzında dizayn edilmiş (yerdeki altın ve gri halıya dikkat) müthiş yatak odası…

 

Yetmedi mi? Peki devam…

 

Orijinal Wurlitzer borulu kilise orgu, zeminine JG monogramı işlenmiş harika bir mermer zemine sahip ihtişamlı balo salonu, evin giriş cephesinde yer alan ve Versailles Sarayı’nın bahçeleriyle boy ölçüşebilecek Neo-Gotik tarzda tasarlanmış nefes kesen çeşmelere sahip bahçe, evin körfeze bakan sahil cephesindeki partilerin kalbi teras ve yine JG monogramı işlenmiş daire havuz ve Daisy’nin evine bakan iskele…

 

Ben anlatırken nefes nefese kaldım ve gözlerim tekrar kamaştı… Bu görkeme sizler de şahit olmak istiyorsanız Muhteşem Gatsby DVD raflarında sizi bekliyor. Eylül’de bakalım hangi film ve ev ile tekrar görüşeceğiz. Sevgiler…

 

dfot

 

Çin’in Tılsımlı Kapıları 

Tüm dünya medeniyetlerinin mimari kültürlerinde kendilerine has çizgilerini en güzel şekilde yansıttıkları detaylardır kapılar.  Zenginlikleri ve farklılıkları  ile çeşitlilik gösterirken ana hatları ile ait oldukları ülkelerin kültürlerinin ortak stilini yansıtırlar.

 

Yapı ile ilgili strüktürel ihtiyaçların dışında  kapıların stilinin oluşmasındaki en önemli etmenlerden biri ise toplumsal  inançlar ve geleneklerdir. Özellikle ana giriş kapılarına insanlar tarafından birçok anlam yüklenmiştir. Yapılarda kapılar aracılığı ile evin içine dışardaki dünyadan farklı, daha özel ve korunaklı mekansal  anlamlar katılmak istenir ve pozitif düşünceler ile bağdaşması arzu edilir.  Kapı bir geçiş yoludur adeta.  Özellikle doğu kültürlerinde simgeler ve imgeler ile kapılara umutlar bağlanır.

 

Kapı konusunun kendisine has ilginç anlamlarla bezenerek tasarlanmış tipik örnekleri özellikle Çin’ in  tarihi yerleşim bölgelerinde karşımıza çıkar.  Çoğu masif ahşap üzerine çeşitli motifler oyularak yapılan kapıların sağında solunda ve hatta alın kısmında yazılar yer alır. Bunlar Çin Yeni Yılında yazılan evin gelecekteki tüm sene için bereketi ve şansı ile ilgili dileklerin yer aldığı  şiir ve mısralar olur.  Feng Shui ilkesine göre  kapıların üst kısmına ayna yerleştirilerek kötü ruhun evden uzaklaşmasının beklendiği de görülür.

 

Çin mimarisinin en önde gelen simetri ilkesi kapılarda da kendisini gösterir. Kapı tanrısı adı verilen iki Çinli koruyucu asker resminin birbirine bakar şekilde konumlandırılarak çift kapı paneline yerleştirilmesi  ise süslediği evi, tapınağı, iş yerini kötü ruhlardan koruyacağına inancı ile daha çok eski yapılarda kendini karşımıza çıkar.  Bu inancın kökleri 7.yy Tang imparatorluk dönemine kadar uzanır. Bir imparatorluk simgesi halinde iken tüm Çin’e yayılarak sıradan ailelerin kapılarında folklorik kahramanlar ve mitolojik figürler ile yerlerini alırlar.

 

Çin de kırmızı rengin bolluk, bereket ve şans getireceğine dair inanç mekanlarda dekoratif malzemelerde bu renge bol bol yer verilmesine sebep olur. Gene kapılarda da kırmızı tılsımlı bir renk olarak karşımıza çıkar. Bazen kapı kırmızıya boyanır, bazen de kırmızı süsler ile dekore edilir.

 

Geleneksel Çin mimarisinde bir başka tipik kapı ise bahçede yerini alır. Bahçe duvarına yuvarlak ay şekli ile oyulan ve  Ay Kapısı olarak adlandırılan pasaj evin bahçesine geçiş alanı sağlar. İlk olarak Çin deki asilzadelerin evleri için tasarlanmış sonra tüm güzel bahçelere yayılmıştır. Bu kapının amacı evin bahçesine davetkar bir görünüm vermesi, gene bereketi ve iyi şansı davet etmesidir.

 

Dünyanın en eski uygarlıklarından bir olan Çin de kapılara yüklenen bunca anlamın oldukça ilham verici olduğunu düşünüyorum. Evin bu en tılsımlı elementini bir takım sembol ve renkler ile tasarlayarak özelleştirmek hem çok yaratıcı, hem de çok estetik. Üstelik kırmızıda kapılara çok yakışıyor. Hatta iyi şansı sembolize eden bir kaç kaligrafik karakter de çok hoş durabilir. Denemeye değer ne dersiniz?

dfot

 

DÜŞLER VE GERÇEKLER BİR ARADA YAŞAR!

Uzun bir aradan sonra tekrar Müge İplikçi’yle bir aradayız. Burada, İplikçi’nin keyifli ofisinde olmak güzel… Biz Orada Mutluyduk, İplikçi’nin kaleme aldığı yeni kitaplarından birisi. Konusu ile yazarın bir başka kimliğini -gazetecilik- günışığına taşıyan kitap, Türkiye’nin en yakın tarihine ciddi bir duruşla iz bırakıyor. Kitap; dünya insanı olma düşlerinin eşiğinde Gezi Parkı’nın gençlerini, gençlerin diliyle anlatıyor. Gençlerin içten gülüşlerini, dolu dolu gözlerini, neredeyse hepsi bir atan yüreklerini ve bu güzel insanların gelecek umutlarını anlamamızı sağlayan güzel ve heyecanlı metinler hepsi. Ancak Müge İplikçi ile söyleşimize Biz Orada Mutluyduk ile başlamıyoruz. Biz Orada Mutluyduk, bizi Müge’nin çocuk kitaplarına doğru yönlendiriyor. Çünkü diyoruz, ikimiz de aynı anda, önce geleceğin okurlarını yaratmalıyız.

Bütün çocuklar uçmak ister!

Müge İplikçi’nin çocuklar için kaleme aldığı ilk kitabının adı Uçan Salı. Sevimli kahramanımız Sibel’in uçma hayallerini okuduğumuz kitapta, İstanbul’un simgelerinden olan eski Salı Pazarı da tüm ihtişamıyla Mustafa Delioğlu’nun harika çizimleriyle- dünden bugüne “merhaba” diyor. Bütün çocuklar gibi hayalle gerçeği bir arada yaşayan Sibel’in dünyasına doğru yol alıyoruz. “Çocuk kitabı hiç de kolay bir yazın türü değil,” diyerek söze başlıyor Müge İplikçi. “Benim için de çocuk kitapları yazmak kolay olmadı. Fakat şunu söylemeliyim ki içimdeki çocuksu duygular, oğlumun kitaplarıyla büyük bir okyanusa doğru yol almaya başladığında, buna asla karşı koymadım. O dönemde, oğlum ve ben, Washington DC’deydik, ben çalışmıyordum. Zamanımın büyük çoğunluğunu oğlumla birlikte hemen her mahallede bulunan muhteşem çocuk kütüphanelerinde geçiriyordum. Benim için çocuk kitapları okumaları yaptığım bir etüttü bu! Türkiye’ye dönüp, ilk kitabımı yazmayı planladığım dönemde Kadıköy’de Salı Pazarı kaldırılıyordu. Salı Pazarı’nın hayatımda önemli bir yeri vardır.

Anneannem ve dedem, pazara çok yakın bir yerde oturuyorlardı. Bu anılar beni Salı Pazarı’na yönlendirdi.”

 

Kitabın yazımı bir başka macera, yayıma hazırlanması ise apayrı bir maceradır. Müge İplikçi de yayıma hazırlık aşamasında Gün ışığı Kitaplığı’nın desteklerine müteşekkir olduğunu dile getiriyor. Böylece yazarımızın Washington DC’nin çocuk kütüphanelerindeki düşü, Uçan Salı ile hayat buluyor. Uçan Salı ise Sibel’in düşünü anlatıyor bize. Sonra, hoppp, bir bakıyoruz ki, küçük kızın düşü de gerçek olmuş! Ama bu düşler öyle bir anda gerçekleşmiyor elbet. “Çocuk kitabı yazmak için her şeyden önce okurlarınızı -çocukları- çok ciddiye almanız gerekiyor,” diyor. “Asla ‘çocuk’ diyerek, hafife alamayız. Çocuklar çok dikkatli ve güçlü bir kitle… Bununla birlikte gerçekle kurduğunuz bağ da çok önemli. Biliyorsun benim kitaplarımda gerçek temasında gelgitlerim vardır. Fakat bu yaş döneminde çocukların gerçekle kurduğu ilişki, çok çerçeveli bir ilişki… Biz de kitabı yayıma hazırlarken bu duruma çok özen gösterdik.”

Müge İplikçi çocuk kitaplarını yazmaya devam ediyor. Okurları için ilk müjdeli haberi de biz verelim: Yeni çocuk kitabı Kömür Karası Çocuk, Eylül ayında kitap raflarındaki yerini alacak. İplikçi’nin yoğun olarak kullandığı bir tema olan “göçmenlik” bu kez yeni çocuk kitabında yer bulacak. “Ağır konular bunlar,” diyorum, “Haklısın,” diyor. “Kurguda şunu yapıyorum; örneğin Salı Pazarı’nda kaybolan bir çocuğun öyküsünü anlatıyorum. Bu kitabı yetişkinler için yazsaydım, kahramanımız Sibel, muhtemelen bulunmayacaktı. Ama öykünün sonunda annesine kavuşuyor.

 

Tüm o kaybolduğu anlarda ise Sibel’in hayal gücünü çalıştırıyorum. Kitapta birçok gerçek var ama hepsi pozitif. Yıkılma, kırılma, parçalanma değil; toparlanma, derlenme ve buluşma var! Gerçek hayatta pozitif bir insanımdır; edebiyatçı olarak değilimdir… Yetişkin kitaplarımda bütün o kırılmaları anlatır, kurgularım. Ama çocuk kitaplarında bu kırılmaları vermiyorum. Sanırım en büyük ayrımın burada…”

Müge İplikçi’nin eserlerinin çocuk edebiyatına adına bir kazanç olduğunu düşünüyorum. Çünkü geleceğin okurunu yetiştirmek zorundayız. Böylece söze başladığımız noktaya dönüyoruz.

Bütün çocuklar özgür olmak ister!

Biz Orada Mutluyduk  için ilk akla gelen soruyla konuşmaya başlıyoruz: “Söz konusu kentsel mekanı yaratma eyleminde verdikleri mesaj da netti: Bu mekan bizimdir! Biz vurgusu birçok hususu içeriyordu elbette ve bu çalışmanın -kitabın- temel perspektiflerinden biri oldu,” diyor Müge İplikçi.

Biz Orada Mutluyduk kitabında, yirmi genç insanın 27-28 Mayıs 2013 tarihlerinde başlayan ve devam eden olaylara dair anlattıkları yer alıyor. Aralarında Antikapitalist Müslümanlardan LGBT bireylerine, feministlerden Yeşil harekete gönül vermiş olanlara kadar pek çok farklı kesimden gençler var. Bu yirmi genç insanla “direniş” odaklı konuşulsa da, onların nasıl bir dünya özleyip, nasıl bir kent ya da yeryüzü hayal ettikleri de yazar tarafından önemseniyor. “Neler konuştunuz?” sorusuna ise şöyle cevap veriyor yazar: “Bu gençlere, yarattıkları kamusal mekanla kurdukları bağı ve bu bağı nereye, ne şekilde yönlendirecekleri konusunda çeşitli sorular sordum. Bununla birlikte başta devlet ve demokrasi kavramları olmak üzere özgürlük, doğa, ekoloji, teknoloji, adalet, eşitlik gibi kavramları da konuştuk.”

Orada, o parktaki yaşanmışlık güzeldi, diyor cümlesini tamamlarken. Elbette yaşanılanlar birçok kitaba konu olacaktı, oldu da. “Müge İplikçi’nin o ilk günlerde Gezi Parkı’nda görüp, aklından geçirdikleri nelerdi?” diye soruyorum, “Bir his,” diyor. “Orada, çocukların arasında gezinirken duyumsadığım hisler çok güzeldi. Burada farklı bir şey oluyor, hissiydi bu ya da farklı bir şeyler hissetmiştim. Yıkık Kentli Kadınlar’da da böyle olmuştu. Parkı gezerken, burada çok önemli bir şey var, dedim kendi kendime ve bunu mutlaka tarihe not düşmeliyim. Böylece kitaba başladım. Bir arada olabilmenin mutluluğu… Konuştuğum bu genç insanlar, birey olmaya verdikleri değer kadar birlikte hareket edebilmeye de önem veriyorlardı. Bu arada hemen hiçbirinin boş bir umut peşinde olmadığını belirtmek durumundayım. Orada ne vardı ya da sen ne gördün dersen, ‘mutluluk’ diyebilirim. Bu düşüncemin doğruluğuna kitabı yazdığım süre boyunca sıklıkla tanık oldum. Oradaki mutluluğun tanımı bugün yaşayamadığımız, göremediğimiz, bizim kuşağın da özellikle tanımlayamadığı kendine ait olma hissiyatıydı. Bu hissiyattan yola çıkarak, insanların üzerinde hiçbir baskı olmaksızın yaşama pratiği… İşte bunu görmüştüm ve çok anlamlı bulmuştum. O parkta, dünya insanı olma durumu ve umudu vardı.” Bu umut hala var. Çünkü düşler ve gerçekler bir arada yaşar.

dfot

 

Eminiz birçoğunuz bizim gibi, gezdiğiniz tarihi yörelerde, farklı ülkelerde veya şehirlerde bazı kapıların önünde durup kalıyorsunuz. Ya onu görüntülemek istiyorsunuz ya da hikayesini öğrenmek için dayanılmaz bir istek duyuyorsunuz. Çok da haklısınız, bazısına kapı deyip önünden geçip gitme mümkün değil. Sizi gizemli bir yolculuğa çıkarıverir, o şehrin kültürel ve sosyolojik durumu, ev sahiplerinin yaşam şekilleri veya mimarinin genel çizgileri hakkında sınırsız bilgi fısıldar dinlemesini bilenin kulaklarına.

 

Kapılar, çok dost canlısı  görünebilirler ama bir o kadar da nerde durmasını bilecek kadar güvenilir dostlardır aman bir yanlış anlama olmasın. Ev sahibi hakkında, onun sizin bilmenizi istediği kadar bilgiyi verirler, bir fazlasını değil. Aksine sırların ve özel hayatın en sıkı koruyucularıdır, hiç boş bulunmazlar.

 

İşte bu yüzden her kültürde, her coğrafyada ve her mimari tarzda kaçınılmaz olarak yerlerini alırlar yaşadığımız dünyanın cansız arabulucuları olarak. Çok politik ve stratejik bir konumlamalarının farkında olacak şekilde baş kaldırırlar zamana ve dış dünyaya.

 

Biz bu yazıda farklı coğrafya ve kültürlerden kapılar hakkında bilgiler vermeye çalıştık. Fakat konu o kadar geniş ki tabi hepsine değinemedik. Designmixer köşemizde de Uzakdoğu kapıları hakkında bir inceleme bulacaksınız şimdiden söyleyelim. Kaçını

 

 

 

 

 

 

 

Osmanlı’da Kapılar

 

Türk Medeniyeti ve kültüründe kapıların önemi büyüktür. Kapılar, genellikle ahşap ve işlemeli olurdu. Her kapının ayrı bir kimliği vardı. Ekonomik olarak iyi durumda okumuş ve kültürlü ailelerce kapıya yıldız, gezegen, çiçek ve meyve resimleri işli olurdu. Osmanlı aile hayatındaki mahremiyet önem arz ederdi. Konakların giriş kapısında bulunan kapı tokmakları gelenin kimliğini anlamak için farklı dizayn edilirdi. Gelen kişinin beyefendi mi hanımefendi mi olduğunu ayırmak için kapı tokmaklarının çift halkadan müteşekkil yapıldığını biliyor muydunuz?

 

Bunlardan genellikle, aslan başı motifli ve büyük olanı kalın, çiçek motifli ve küçük olanı da ince ses çıkartırdı. Eğer eve bir beyefendi misafir gelmiş ise, kalın sesli tokmağı tıklatır, içerdeki ev sahibi gelenin beyefendi olduğunu anlar, kapıyı evin beyi açar, bey yoksa mahremiyete uygun olarak kapı açılırdı. İnce sesli tokmağın sesi duyulmuş ise, gelenin bir hanım olduğu anlaşılır, kapıyı evin hanımı açardı.

 

Osmanlı döneminde yalıların rengi önceden belirlendiği aktarılan kitapta, “aşı rengi” denilen kırmızı renkli yalılar devlet mensuplarının, açık renkli yalıların Müslümanların, gri ve tonlarındaki yalıların gayrimüslimlerin yalı olduğu, bu kurallara uymayanların yalılarına el konulduğu, kendilerinin de sürgüne gönderildiği kaydediliyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Anadolu’da Kapılar

 

Ahşap, Anadolu’da kapılarda dile gelir.
Oymasıyla, kakmasıyla, meşeye, cevizağacına, kızılcığa, akçaağaca işlenir. Kah caminin kendisi kah minberi kah vaaz kürsüsü kah pencere çıkmaları ahşapla şekillenir, güzelleşir.
Bazen boyanır bazen üzerine mozaikler yapıştırıldı.
Bazense bedeni oyula oyula kitabeler, ayetler kazınırdı. Sivil mimarideyse ahşapın en güzel işlendikleri yerler evlerin kapılarıydı.
Çünkü Anadolu için kapılar, sokaklarla evin sınırıydı.
Kapılar mahremiyetin sinir uçlarıydı.
Öyle ki yanla gözle bakamaz, zorlayamazdınız.
Sadece hayran kalabilirdiniz.

Anadolu insanının evlerinin, konaklarının, dergahlarının, kiliselerinin  kapılarını çivisiz, birbirine geçmeli kündekariyle, derin oymalı desenlerle, ayetlerle, Ermeni güneşiyle, çiçeklerle nasıl özene bezene süslediğine tanık oluyorsunuz.
 Anadolu insanı için kapı içine ruh katılması gereken, işlenmesi, boyanması gereken estetize edilmesi gereken bir şeymiş.

 

Örneğin İç Anadolu’da eskiden ev sahibi hacca gitmiş ise kapı rengi yeşile boyanır,  beyaz renkli ay ve yıldız sembolleri yerleştirilirmiş.  Yabancı biri geldiğinden kapıların renk farklılıkları dikkat çekermiş.


Ege’de Kapılar Mavi Kapılı Evler

Ege’de pencereleri ve kapıları çivit mavisine boyalı eski rum evlerine bakarken mavinin yolculuğunu merak ederiz hep. Aynı maviyi bölgede, Adana, Mersin ve Antep’te de gördüğümü hatırlayıp bunun kadim bir gelenek olabileceğini, hatta dini bir motifle alakasını düşünebilirsiniz. Oysa gerçek çok farklı: çivit mavisini ateşin rengine benzettiği için akrepler uzak dururlarmış meğerse evlerden ve o yüzden maviye boyanırmış kapılar, pencereler. Buna ne diyeceksiniz?

Dünyanın Bazı Bölgelerinden Rengarenk Kapılar

Venedik Körfezi’nin kuzey ucundaki balıkçı adası Burano kentten yedi kilometre uzaklıkta yer alır. Bu bölgede dört ada köprülerle birleştirilmiştir. Şöhretini rengarenk evleri ve özel danteline borçludur Burano. Peki neden renkli kapılar? Rivayete göre evleri farklı renklere boyayanlar kadınlarmış. Sebebi ise gayet basit; akşam eve sarhoş dönen balıkçı kocalar yanlış kapıyı çalmasın diye! Kocalarının renkleri unutmaması için teknelerini de aynı renge boyarlarmış üstelik.

Aynı durum Hollanda’nın Volendam kasabasında da geçerli; kasabadaki evlerin kapısı farklı renklerde. Nedeni ise Burano’dakinle aynı. Balıkçılar akşamları içki içince sarhoş olup evlerini şaşırıyorlarmış. Her evin kapısının rengi farklı olunca evlerini kolaylıkla bulabiliyorlarmış. Orada evleri boyayanlar eşler mi yoksa balıkçıların kendisi mi, o konuda kesin bilgiye ulaşamadık.

Şeytan Kovan Nepal Kapıları

Nepal’in Kirtipur kasabasında, ailece yemeğe başlamadan evvel bütün ev halkı yemeklerinin bir kısmını dışarıya şeytana bırakıyor. Amaç şeytanı bu yemeklerle oyalamak ve içeri girmesine engel olmak. Bu yüzden her evin kapısında topraktan yapılmış kaplar mevcut. Çıkış noktasını korku da oluştursa aslında ne güzel bir gelenek.
Feng Shui Öğretisinde Kırmızı kapı

Birçoklarına göre feng shui öğretisinde kırmızı kapı şans getirir. TaBu kısmen doğru olsa da aslında biraz yüzeysel bir bilgi. Oysa evin enerji durumunu bilmeden ezbere girişe kırmızı yerleştirmek fayda değil zarar bile getirebilir felsefeye göre.

Aslı şu: Feng Shui uyumu yaratmak için evinizin ön kapısı hangi yöne bakıyorsa o yönün elementine göre boyayın:
Güney, güneybatı ve kuzeydoğu için kırmızıya, 
Kuzey, doğu veya güneydoğu için maviye, 
Batı, kuzeybatı veya kuzey için beyaza, 
Doğu, güneydoğu veya güney için yeşile.

Bu öğretiyi ve yukarıda saydığımız gelenekleri bugün uygulamanın çok da kolay olmadığının farkındayız. Ama uygulama yani kapılarınızı kişiselleştirme ve onlara birer hikaye ekleme şansınız varsa, bunun da ne kadar keyifli sonuçlar verebileceğini görelim diye yayınladık tüm bu orijinal kapı görsellerini. Nasıl çok tahrik edici değil mi?

 

 

 

dfot

 

RECYCLE

Recycle yani geri dönüşüm günümüzde hızla yaygınlaşan trendlerin başında geliyor.  Hemen hemen tüm markaların koleksiyonlarında recycle ürünler bulabiliyoruz.  En sık ahşap  ürünlere rastlıyabiliyoruz. Kokusundan mı dokusundan mı bilemiyorum ama bizim tutkuyla kendine çekmeyi başarıyor ahşap geri dönüşümlü ürünler. Üstelik ahşabı yeniden kullanmak, doğayı korumanın en etkin yöntemi.

Geri dönüşüm ürünlerde kullanılan ahşap pekçok farklı kaynaktan temin edilebiliyor. En yaygın malzemeler ahşap taşıma paletleri, eski tren rayları ve gemi güvertelerinden sökülen ahşaplar.

Bu malzemeler birbirinden şık ve güzel mobilyalarda yeniden hayat buluyor. Aslına bakarsanız yalnızca mobilya da değil, son yıllarda yaşam alanlarının her bir köşesi için ürünler üretiliyor.

Taşıma Paleti Deyip Geçmeyin

Geri dönüşüm ev eşyalarında sıkça kullanılan ürünlerin başında paletler geliyor. Paletler yani bildiğimiz depolarda üzerine malların dizilip, daha sonra forkliftler ya da vinçler aracılığı ile yerden kaldırılan düz platformlarla birbirinden güzel tasarımlar elde edilebiliyor.

Diğer malzemelere kıyasla çok daha kolay bulunabilir ve hesaplı olmalarının yanı sıra kullanım kolaylığı da tercih nedeni. Kullanım kolaylığı sağlayan özelliklerini eşit aralıklı düz şeritlere sahip, dayanıklı, yapışkan, kolayca kesilebilir ve şekil alabilir olmaları olarak sıralayabiliriz.

2 çeşit palet var, yumuşak ahşap ve sert ahşap paletler. Yumuşak olanlar genelde tek kullanımlık, kolayca bulunabilir ve ucuzdurlar. Sert paletler ise biraz daha yüksek fiyatlara satılırlar. Peki nerde bulabiliriz bu paletleri? Algıda seçicilik olsa gerek, konuyla ilgilendiğimden beri supermarket otoparklarında görür oldum mesela. Depo ya da nakliye firmalarında da kolayca bulunabileceğini öğrendim meraklı bir arkadaşımdan.

Paletlerden üretilmiş geri dönüşümlü ürünlerde dikkat edilmesi gereken en önemli nokta ise mantar ve tarım ilaçları gibi kimyasal koruyucu maddeler içerebilecek olmalarıdır. Perakende geri dönüşümlü ürünlerde bu konunun önlemi alınmış ve etkisiz hale getirilmiş olsa da kendiniz yeni birşeyler tasarlamak isterseniz koruyucu boyalarla bunun önlemini almayı unutmamanızı tavsiye ederim.

Paletler hem iç hem de dış mekanda pekçok farklı tasarımda can bulabiliyor. Bunun onlarca örneğini görebiliriz çevremizde. Karyoladan tutun, mutfak dolabına, zemin döşemesinden, ofis masalarına kadar geniş bir yelpazeden bahsedebiliriz. Gelin birlikte favori tasarımlara göz atalım. 

ÇOCUĞUNUZ iÇiN ORiJiNAL BiR YATAK

Kulağınıza garip geldi geldi değil mi? Çocuğumu eski kullanılmış, hatta ne şartlarda kullanılmış bilemediğiniz ahşaplardan oluşan bir karyolada yatırmak. Orijinal ve cesur bir yaklaşım. Çocuğumun sahip olmasını isteyeceğim karalteristik özelliklerine de uygun üstelik.

Birkaç taşıma paleti, endüstriyel bir hava vermek için 4 tekerlek ve gerekli ekipmanlarla hesaplı yoldan çok orijinal bir yatağa sahip olabilirsiniz. İsterseniz yanlarını kaldırıp, büyükler için de daybed’e dönüştürebilirsiniz.

Böyle bir ofiste çalışmak istemez misiniz?

Reklam ajanslarının dekorasyonu genelde çok moderndir. Ancak böylesini şahsen ben hiç görmemiştim. Amsterdam’da bir reklam ajansının dekorasyonununda hemen hemen tüm detaylarda ahşap paletler kullanılmış. Masalardan, merdivenlere kadar heryer geri dönüşümden nasibini almış. Çok şık ve yaratıcı olmuş, ne dersiniz?

Bahçe zeminine döşenen paletlerden patika yapmak ister misiniz? Yapımı kolay, kullanışlı, ekonomik ve doğal bir görünüm için ideal bir çözüm. 

 

Paletlerden üretilen mobilyalar son yılların yükselen trendi. Endüstriyel bir hava yakalamak için ideal. Renklendirilmiş ahşaplarla farklı dokular bir araya geldiğinde orijinal ve şık bir ortam oluşmuş.

 

dfot

 

Gizli bir mekan…

Doğanın alabildiğine özgür şarkı söylediği, dinleyenin ruhunu yankılayan bir ses…

Esintisinde Baba Dağlarının bin bir güzelliğini taşıyan bir koku ile, sofrasında yakutun, şirazın Akdeniz lezzetlerine döküldüğü bir tat…

Yeşille mavinin, kayalarla dalgaların dans ettiği, buralı olmayanların hep kaçırdığı görsel bir şölen… Toprakla suyun Likya medeniyeti üzerinde Faralya’da karşılaştığı, İki kişinin hayattan mola alıp, hayallerini yaşadığı bir mekan…

 

Perdue bu sebeple klasik butik otel fikrinin dışında, bir otel değil, bir ses, bir koku, bir tat, sıcak bir kucaklama… Maceranın ve heyecanın, sakinliğin ve sessizliğin yanında uyuduğu, insanı şehir hayatından koparıp içine çeken iki kişilik bir kaçış…

 

En son ne zaman toprağa basıp derin bir nefes aldınız,

Ya da rahat yatağınızda ama doğanın tam ortasında uyandınız kuş sesleri eşliğinde,

En son ne zaman sabah kalkar kalmaz denizde yıkadınız yüzünüzü,

Ya da kahvaltı için dalından kopardınız domatesi,

Hiç çadırınızda ama konforun kucağında izlediniz mi? mavi ve yeşili bu kadar uyumlu ve doğal… Ya da sevdiğinizin sesini dinlediniz, bir Akdeniz türküsünde.

 

İşte Perdue size bu anları yeniden kurgulayıp yaratmanız için sunulmuş bir film seti, sizleri yönetmen, oyuncu, yapımcı olmaya davet eden bir masal dünyası…

 

Ülkemizde hiç denenmemiş çadır/oda konseptini deneyerek belki de bir ilki yaşayacaksınız. Tamamen ahşap platform üzerine kurulmuş, her birinin eşsiz manzaraya sahip olduğu odlarımızda; banyonuz, yatak odanız, ve jakuzisi olan bir verandanız mevcuttur. Tüm odalarımızda konforu en sade şekliyle yaşayacaksınız. Sabah uyanışlarınızı ve güneş batışlarınızı verandamızda bir zevke dönüştüreceksiniz. Merdiveninizden  hemen aşağıya indiğinizde sebze bahçeniz veya hamağınızda vakit geçireceksiniz. Bahçemizin çeşitli yerlerinde sizler için tasarlanmış dinlenme alanlarında kitabınızı okuyacak, müziğinizi dinleyecek, sevdiklerinizle sohbet edeceksiniz. Dilediğinizde taka’mızla çevreyi turlayacak, eski Likya uygarlığının merkezini keşfedeceksiniz.

Arzu ettiğiniz her an yanınızda olacak olan personelimiz sizi rahat ettirmek için elinden geleni yapacaktır. Oda servisimiz, oda temizlik hizmetlerimiz size evinizin rahatlığını vereceklerdir.

Tabi tüm bunları doğanın tam içinde olduğunuzu unutmadan, doğayı diğer yaşayanlarla, onlara saygılı bir şekilde yaşayacaksınız.

 

dfot

 

Doğa ile Uyum İçinde Yaşama Sanatı

Fiji takım adalarından biri olan Laucala Adasına 3.500 dönümlük bir Alana konumlanmış otel, “herşey dahil tatil” anlayışına bambaşka bir boyut kazandırıyor.

Laucala Adasında özel bir tesis olan otel,  hindistancevizi tarlaları, kumsalları, turkuaz lagünleri, zengin yeşil dağları ve doğal güzelliği ile adeta bir yeryüzü cenneti.

 

Otelde, lüks kavramının gerçek anlamda karışılığını bulduğu özel 25 villa, özgürce tadını çıkarabileceğiniz; golften su sporlarına, sahil kenarında at binmeye kadar birbirinden eğlenceli aktiviteler bulunuyor.

Tesisin bütünleyici bir felsefesi var.Bu felsefe doğrultusunda, ada’nın bütün özkaynakları, misafirlere en iyi tatil tecrübesini sunmak için kullanılıyor. Bu kaynaklar; odalarda kullanılan malzemelerden tutun, yiyecek ve içeceklerin hazırlanmasında kullanılan malzemelere kadar uzayıp giden bir liste…

Laucala Ada’sı, Fiji Takım Adalarının güney pasifik bölgesinde yer alıyor. Tesiste bulunan 25 villa 1 ila 3 odalı olarak projelendirilmiş ve her villanın kendine özel havuzu, tropikal bahçesi, özel iç ve dış alanları mevcut. Odalara, yemek servisi, çocuk bakıcısı, kuaför, oda servisi tao servisi, kuru te-

mizleme, otele vardığınızda ve ayrıldığınızda verilen hediyeler gibi hizmetler var.

Misafirler aynı zamanda golf, tennis, at binme, bisiklet, sörf, balık tutma ve dalış gibi birçok spor aktivitelerine de katılabiliyorlar.

Laucala adası, en populer olduğu alan kaleydoskop zenginliğinde her yaştan misafire hitap eden spor ve kültürel aktiviteler sunması.

Laucala Ada’sı, cennet gibi bir ambiyansta, lüksü, mahremiyeti, eşsiz mutfakları tecrübe ederken, bunların yanında sportif aktivitelerde yapmak isteyen misafirler için en uygun kaçış noktası diyebiliriz.

dfot

 

YANI BAŞINIZDA EŞSİZ BİR RÜYA:

Hilton Dalaman 

Eşsiz doğası, huzurlu ve son derece sakin ortamı ile Hilton Dalaman, Sarıgerme Uluslararası Dalaman Havalimanı’na sadece 10 dakika mesafede ancak günlük hayatın koşuşturmacasından çok uzakta bir dünyanın kapılarını bizlere aralıyor. Aynı zamanda Türkiye’nin ilk ultra her şey dahil Hilton Worldwide Resort’u olan Hilton Dalaman’a girişinizi yaptığınız andan itibaren kusursuz ve huzur dolu bir tatili garantilemiş oluyorsunuz.

 

Toplam 76.000 m2 lik bir alana yayılmış olan otelin kendine ait 650 metre uzunluğunda özel kum plajı mevcut. Birbirinden özel 7 açık 3’te kapalı havuzu bulunan otelin ayrıca, 7/24 açık olan bir fitness salonu ve 1.000 kişi kapasiteli de bir konferans salonu bulunuyor.

 

Ayrıca 5 farklı A La Carte restoranı ve barlar sokağı dahil olmak üzere 23 farklı yiyecek ve içecek mekanı, 6 adet tenis kortu ile squash, mini futbol, sokak basketbolu ve dalış okulu, çocuk kulübü ve su parkı ile Hilton Dalaman misafirlerinin eğlenerek dinlenmesi için ne gerekliyse hepsini düşünmüş durumda.

 

Hilton servis standartlarında ev sahipliği kapsamında Otel,

‘ultra her şey dâhil’ konseptinde hizmet vermekte. Otelin tüm alanlarında ücretli kablosuz internet erişimi sağlanmaktadır. Misafirlerine, doğaya, çalışanlarına, yaşadığı topluma saygılı ve kaliteli bir hizmet vermeyi kendisine ilke edinmiş olan Hilton Dalaman Travelife Sustainability System tarafından Gold Award ile ödüllendirilmiştir. Otelde ayrıca misafirlerinin konforundan taviz vermeden, onların da çevresel duyarlılığa katılımcı olmalarını sağlayarak su, elektrik, enerji, kimyasal ve katı atık miktarının kontrol altına almış, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Yeşil Yıldız ile ödüllendirilmiştir.

Proje aşamasında olan ve önümüzdeki yıllarda tamamlanması planlanan 18 delikli turnuva sahası, 3 delikli akademi saha ve 32 kişilik driving range ile Otel, golfcülerin yeni gözbebeği olmaya da aday. Ustalık isteyen bunker’lara, kumlu, topraklı düz ve dalgalı çim alanlara sahip eşsiz dizaynlı yeni golf sahası, gerek profesyonellere gerekse de amatör oyunculara unutulmaz anlar yaşatacak. Ayrıca golf merkezindeki restoran ve bar, bu dostluk ve centilmenlik dünyasındaki sohbetlerinize ev sahipliği yapacak.

 

Odalar

 

Hilton Dalaman’da GUEST ROOM,FAMILY ROOM, DELUXE ROOM, HONEYMOON DUBLEX SUITE, FAMILY DUBLEX SUITE, CORNER SUIT,HILTON SUIT, GRAND SUIT,KING SUIT, PRESIDENTIAL SUIT, ENGELLİ ODASI olarak farklı metrekarelerde ve özelliklerde odalar  mevcut.

 

Her biri modern dekore edilmiş olan, incelik ve rahatlığın ön planda olduğu, delüks odalar ve süitler ile birlikte toplamda 410 adet misafir odası bulunan Hilton Dalaman Sarıgerme Resort & Spa, konforu ve üstün hizmet kalitesini benimsemiş olan ekibiyle bizleri unutamayacağımız bir tatile davet ediyor. Bu odaların ortak özelliği, şık tasarımları, misafirlerin her türlü konforuna izin veren ancak doğayla bağlantılarının kopmasına da izin vermeyen estetik yaklaşım, ince ayrıntılar içeren ve konforu ön planda tutan dekorasyon anlayışı olarak özetlenebilir.

Sahilde konumlandırılan Gazebo Evlerinde ise eşleri ya da aileleriyle, gün boyunca özel servis almak isteyen misafirler için tasarlanmış.  Farklı büyüklükte  ve 3 ayrı tipte tasarlanmış gazebo evleri Mini Gazebo, King Gazebo ve Grand Gazebo olarak sınıflandırılmış. Bu evleri tercih eden konuklar, gün boyunca kendilerine hizmet etmek üzere tahsis edilmiş görevliler sayesinde, diledikleri yiyecek ve içecek hizmetlerine hiç yorulmadan gazebolarında ulaşabiliyorlar.

Gazebolarda gün boyu çocuklarınız ile birlikte deniz esintisinden ve beyaz rengin sağladığı ahenk, tahsis edilem görevlilerin sağladığı konfor, ortamın emsalsiz huzur veren atmosferi ile gün boyu sizlere hizmet etmenin yanı sıra kır düğünü , romantik akşam yemekleri ve diğer özel toplantılar için de hizmet verilmekte.

dfot

 

Akdeniz’in Saklı Cenneti Göcek’te konumlanan D-Resort Göcek; büyüleyici dağ manzarası ile etkileyici bir fona sahip ve günümüzde yat cenneti olarak bilinen balıkçı köyünde yer alan bir kaçış noktası olup;  yenilenmek, huzurla dolu bir çevrede iş toplantıları organize etmek ya da birbirinden güzel ve sakin koylarında tekneyle seyir ve yelken keyfi yaşamak için ideal bir destinasyondur.

D-Resort Göcek, açık havuzu, deniz kıyısında yer alan restoran ve barı ve yenilen yüzü ile D-SPA, çevresindeki zengin aktivite alternatiflerine ek olarak Göcek’in tek özel plajına ücretsiz giriş hakkı sunmaktadır.

Konumu ve modern yapısı ile lüks bir seçenek olan D-Resort Göcek; Göcek köyünün, yemyeşil bahçelerini ve çevredeki dağların görkemini gözler önüne seren 57 konforlu odaya sahiptir. Klasik Çatı, Standart, Superior ve Deluxe olmak üzere 4 tip oda kategorisi ile tüm ihtiyaçlarınızı karşılar niteliktedir. Odalarımızda sigara içilmemekte ve engelli misafirlerimiz için özel oda bulunmamaktadır.

Büyüleyici D-SPA; deluxe spa bakımları ve tamamlayıcı entegre birimleri ile bütünsel bir yaklaşım sunmaktadır. İhtişam ve görkemli üç birimden oluşan, toplam 1483m2 alan üzerine kurulu D SPA, nefesinizi kesecek. D-SPA özel mimarisi ile görülmeye değer eşsiz ve mahrem bir yerdir. 2 adet fonksiyonel bakim odasi, jakuzi opsiyonlu 2 adet çift kişilik bakım odasi, vitality havuzu, 2 adet özel abachi ahşap saunasi, 1 buhar odası ve technogym donanımlı fitness alanı sunulan ayrıcalıklı hizmetlerden sadece bir kaç tanesidir. 12 ve 16 yaş arasındaki çocuklar için sunulan bakım önerileri, yalnızca misafirlerin ebeveynlerinin eşlik etmesi şartıyla geçerlidir. Soyunma odaları, ısıtılmış alanlar ve diğer spa alanlarının kullanımı 16 yaş ile sınırlıdır. Spa ve Fitness Center haziran ayı itibariyle hizmet vermeye başlayacaktır.

 

 

dfot

 

ESTETİK VE ZERAFATİN MÜKEMMEL BİR HİZMET KALİTESİYLE BULUŞTUĞU YER:

ALAVYA OTEL

 

Bu yaz Alavya’nın adını sık sık duymanız muhtemel, Otel Alaçatı’nın en gözde mekanlarından biri olmakla yetinmemiş bütün dünyanın konuştuğu bir yer halini almış. Öyle ki, Alavya Forbes dergisinin Türkiye’ye gitmek için 10 neden” listesinde 3. Sırada yer almayı başarmış.

 

Peki nedir bu oteli bu kadar özel ve güzel kılan gelin birlikte keşfedelim.

 

Alavya sadece bir otel değil, geniş bir avlunun içinde, ufak bahçeler, su kuyuları, geçmişi boyunca bir dolu anıya sessizce ev sahipliği yapmış, sakız, dut, zeytin, hünnap ağaçları ve bunların arasına her detayı sevgi ve özenle düşünülüp serpiştirilmiş çok özel altı taş evde yer alan 25 farklı odasıyla eşsiz bir diyar.

Alavya’nın bulunduğu yer bir zamanlar çocukların gizlice ağaçlardan meyve koparıp yedikleri bereketli bir bahçeymiş, daha sonraları ise, yaz aylarında yerli halkın güzel vakit geçirebilmesi için açık hava sineması olarak yaşatılmış.

Ve 1195 yılında, yörenin kaderini değiştiren isim olan Leyla Figen, Alavya’da günümüzde Ruby adını alan ve tek bir yatak odasına sahip olan taş eve taşınmış, Alaçatı’nın taze havasını içine çeken Figen, burada yörenin ilk turistik restoranını açmış. (sonradan Agrilla olmuş).

Leyla Hanım, Alaçatı aşkını ve inancını yıllar içinde çevresindekilere yansıtarak ve paylaşarak bu küçük köyün vazgeçilmez bir turistik mekan olmasında şüphesiz ki en büyük katkıyı sağlamış.

Bugün ise, tüm bu sıra dışı tarihten ilham alarak çıkılan  yolda, Alavya projesini hayata geçirmiş olmanın verdiği heyecan ve mutluluğu yaşayan Rana Erkan Tabanca ve Erol Tabanca, Hakan Ezer tarafından özel olarak tasarlanan Alavya Otel’de, bu mekanın sihrini yaşatarak devam ettirmeyi amaçlıyor.

Alavya’da güne  erkenden Yoga ile başlayabilir, bisikletlere binebilir, dünyanın en eğlenceli rüzgarı ile buluşup sörf yapabilir, Ege’nin en keyifli coğrafyasının el değmemiş doğal dokusunu seyre dalabilir veya Alavya’dan hiç çıkmadan günü ve geceyi bu büyüleyici mekanda geçirebilirsiniz.

Hangisini yapmak isterseniz isteyin yol göstericileriniz; İlknur İçingir ve güler yüzlü ekibi olacak. İşletme Direktörü olan İlknur İçingir hem Alaçatı’ya gönül vererek yerleşmiş, hem 2000 Sydney Olimpiyatlarında Türkiye’yi temsil etmiş bir sörf şampiyonu, hem de daha önce yine Alaçatı’da işletmecilik deneyimi olan çok yönlü bir isim…

Geçmişe, yöresine ve doğaya saygılı bu benzersiz yerde,12 ay boyunca keyif, sadelik, zarafet ve unutulmaz anılarla dolu bir deneyime davetlisiniz.

Alavya’da odalardan bahçeye, spadan havuza, dinlenme alanlarından restoranlara her detay incelikle düşünülmüş. Bunların yanı sıra Alaçatı’nın kalbinde yer alan altı taş binadaki odaların her biri özgün bir tasarım dekore edilmiş.
Otelde 4 tip oda bulunuyor: Verandalı, manzaralı ya da şömineli olmak üzere her birinin kendine özgü atmosferi olan rahat ve samimi Classic Collection.

Özel açık teraslarından harika Alaçatı manzaraları olan Premium Collection ve jakuzi keyfini sunan More Than Suites.

Otelin en eski binasında yer alan yüksek ahşap tavanlı oturma, yatak ve yemek odası gibi geniş alanlara sahip Turquoise Loft ve de Alavya’nın kraliyet odası olan, muhteşem manzaralı Jade Loft.

Tüm odalarda misafirlerin tüm ihtiyaçları düşünülmüş: iPod ve hoparlörleri, kahve makinası, TV, mini bar, rahat ve konforu berjerler, banyo kozmetikleri ve mis gibi doğa kokusu…

Otelde yer alan iki farklı restoranda birbirinden güzel lezzetlerin tadına varabiliyorsunuz. Akdeniz lezzetleri sunan sıcacık bir bistro olan “Mitu” da Çarşamba & Cuma’ları caz solisti Derya Meltem’in harika caz ve soul yorumlarını canlı olarak dinleyebilirsiniz. Ayrıca mekanın girişinde yer alan  ve moda duayeni Fatoş Yalın imzalı FEY giyim – aksesuar koleksiyonunu içinde barındıran Mitu Dükkân’da isterseniz turlayabilir ve alışveriş yapabilirsiniz.

“Foryu” ise gece boyunca iyi müzik dinlemek ve hafif bir şeyler atıştırmak isteyenler için  bir tapas lounge.

Otelin kapıları sadece konaklayan misafirleri için değil tüm Alaçatı severler ve misafirleri için açık. Gün boyu kafesinde, spasında veya havuz başında huzurlu dakikalar geçirebilir, her sabah gerçekleşen Karma Yoga’nın derslerine katılıp, dönem dönem  Gülin Zeytunlu, Şenol Topuz, Nicole Ohme, Alexis Kiresepi ve Mey Elbi gibi yoga masterları ile workshoplara dahil olabilirsiniz. Ayrıca rehber Uli ile bisiklet turlarına da çıkabilmek mümkün.

Gelelim otelin ismine: Alavya, Rana Tabanca’nın oğlunun ilk kez seni seviyorum’un İngilizce karşılığı olan “I love you” derken ağzından dökülen sözler. Mitu ise aşkı ilanın yoldaşı olan ‘ben de’ anlamına gelen İngilizce “Me Too”nun söylenişi. 
Alavya, yaşam kalitesi yüksek olan yabancı misafirlerin tüm yıl boyu Alaçatı’yı ziyaret etmesini sağlayarak sezonun uzamasına en çok destek olan otel. Bu yüzden ki bu projede emeği geçen herkese büyük bir hayranlık beslememek mümkün değil.

alavya.com.tr– 0 232 716 6632