İstanbul’un 6 Muhteşem Yalısı ve Hikayeleri

İstanbul’un 6 Muhteşem Yalısı ve Hikayeleri

Osmanlı döneminde yalıların rengi önceden belirlenirmiş. Bu renkler, sahiplerinin statüleri ve toplumdaki yerleriyle ilgili fikir veririmiş.  “Aşı rengi” denilen kırmızı renkli yalılar devlet mensuplarının, “açık renkli” yalılar Müslümanların, “gri ve tonlarındaki “yalılar gayrimüslimlerin yalılarıymış. Yani isteyen istediği renge boyayamazmış yalısını. Bu kurallara uymayanların yalılarına el konulur, kendileri de sürgüne gönderilirdi.

 

Bizim dışarıdan büyük bir hayranlıkla izlediğimiz yalıların iç mimarileri, dış görünümlerinden daha güzel ve gizemlidir aslında. Özellikle, yalıların oda kapılarının mimarilerinde önemli bir yer tuttuğunu belirtmeden geçemeyeceğiz. Genel olarak değerlendirmek gerekirse, yalılara girdiğinizde asla tüm odanın birden görülmediğinizi, bazı yalılarda arka arkaya iki kapılı odalara rastlandığını, bazılarında ise kapılara dolap görüntüsü verildiği ve odalar arasında gizli geçitler ile bağlantı koridorları bulunduğunu söylemek yanlış olmaz.

 

İstanbul’da bilinen, bugüne kalan ve çeşitli hikayeleri dilden dolaşan yaklaşık 100 yalı var. Bu yüz yalının yüzünü de anlatmamız mümkün eğil elbette ama Eminönü’nden Sarıyer’e, Beykoz’dan Üsküdar’a İstanbul’un 100 gizemli ve güzel yalısından bazılarını sizler için yazdık. Biz dosyayı hazırlarken bu büyülü hikayelerden çok etkilendik, umarız okurken siz de memnun kalırsınız.

 

EMİNE VALİDE PAŞA YALISI

Osmanlı’nın tek kadın paşasının yalısı

 

Yalı, Sultan II. Abdülhamid Han tarafından son Mısır Hıdivi (Hıdiv, Mısır valilerine verilen unvandır) Abbas Hilmi Paşa’nın annesi Hıdiva Emine Valide Paşa’ya hediye edilmiştir. Prenses Emine Hanım, İstanbul’da Valide Paşa olarak bilinirdi ve “paşa” unvanını alan bilinen tek kadındı.

Bugün yapı, Boğaz’ın gözbebeği olan Bebek’te bir yazlık sefaret binasıdır. 48 odaya ve 76 metre uzunluğunda rıhtıma sahip olan bu yalı, Osmanlı’nın görkemini günümüze kadar sırtında taşımış, ihtişamlı bir sahil sarayıdır aslında.

Yalının Emine Paşa’ya hediye edilmeden önce üç kez el değiştirdiği ve iki kez yenilendiği bilinmektedir. Emine Valide Paşa ise yalıyı Mimar Raimondo D’Aronco’ya yeniden yaptırmıştır. Osmanlı Devleti fiilen ve resmen sona erip de Türkiye Cumhuriyeti kurulunca, Emine Valide Paşa, Bebek’teki bu muhteşem yalısını Türkiye Cumhuriyeti’ne bağışlamak ister. Fakat yalının devir teslimi sırasındaki resmi yazışmalarda, o dönemlerde “ağa”, “paşa” gibi unvanlar yasaklanmış olduğundan, Emine Valide Paşa’ya “Bebekli Emine Hanım” diye hitap edilir. Sultan II. Abdülhamid’in kendisine vermiş olduğu “paşa” unvanının kullanılmamasına sinirlenen Valide Paşa’nın, bu durumu öğrenince yalısını Mısır hükümetine bağışladığı rivayet edilmektedir.

Şu an Mısır Başkonsolosluğu olarak kullanılan yalı “Hıdiv İsmail Paşa Yalısı” ve ” Mısır Konsolosluğu Sahil Sarayı” gibi farklı isimlerle de anılır.

 

 

RECAİZADE MAHMUD EKREM YALISI

Servet-i Fünun doğduğu yalı

 

 

Devrin en meşhur ve kıymetli edebiyatçılarının toplandığı, edebiyat meclislerinin kurulduğu bu yalı, Servet-i Fünun Edebiyatı’nın doğuşuna ev sahipliği yapmıştır. Recaizade Mahmud Ekrem Yalısı olarak bilinen yalı, Yeniköy yalı sırasının en başında, kahverengi ahşap üç ayrı binadan oluşan çok hoş bir yapıdır. Recaizade Mahmud Ekrem, bu yalıyı Servet-i Fünun ekolünün karargâhı haline getirdiğinden, yalı yirminci asrın başlarında “Yazarlar Yalısı” olarak anılmaya başlanmıştır. Recaizade Mahmud Ekrem Yalısı, İstinye Koyu’nun kuzey ucunda, İstinye’nin bittiği Yeniköy’ün başladığı noktadadır.

İlk sahibinin hayatta olduğu yıllarda, devrin en meşhur ve en kıymetli edipleri onun yalısında toplanır, edebiyat meclisleri kurar, edebi sohbetler yaparlarmış. Servet-i Fünun edebiyatı bu yalıda doğduğu kabul edilir. Mahmud Ekrem, Servet-i Fünun dergisinde yazan Tevfik Fikret, Cenap Şehabettin, Halit Ziya Uşaklıgil gibi devrin genç edebiyatçılarını destekleyerek Edebiyat-ı Cedide’nin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Araba Sevdası, Nijat Ekrem, Yadigar-ı Şebab, Pejmurde, Name-i Seher, Afife Anjelik gibi eserlerinin yanında, çocukları Piraye, Nejat, Emced ve Ercüment de bu yalıda dünyaya gelmiştir.

 

 

 

 

HATİCE SULTAN YALISI

 

Sağlam kalan tek hanım sultan yalısı

 

Günümüze kadar sağlam olarak gelebilen tek hanım sultan yalısı olan Hatice Sultan Yalısı, ilk sahibi Ali Saib Paşa’nın vefatı üzerine, Sultan II. Abdülhamid tarafından satın alınır ve V. Murad’ın en büyük kızı Hatice Sultan’a düğün hediyesi olarak verilir. Kenize Murad büyükannesi Hatice Sultan’ın hayatını Saraydan Sürgüne isimli kitabında anlatmıştır ve bu eserde Yalı’dan bolca söz etmiştir. Yalı, Hanedanın sürgüne gönderilmesinden sonra sırasıyla yetimhane, ilkokul ve spor kulübü olarak kullanılmıştır. Malesef o yıllarda Boğaz Köprüsü’nün ayakları çakılırken Hatice Sultan Yalısı’nın temellerinin büyük zarar gördüğü ve yalının, denize doğru kaymaya başladığı bilinmektedir. Hatta yalının ikiye bölünmek üzere olduğu ve kuzey yarısının denize yöneldiği fark edilince, dört köşesine beton istinatlar yapılarak yalı yıkılmaktan ve yok olmaktan kurtarıldı. 2009 yılından beri yalıda restorasyon çalışmaları başlatılmıştır ve yalı, 2014 yılından itibaren 25 yıllığına butik otel olarak hizmete girmiştir.

 

YILANLI YALI

Yılanlı Yalı’da Sakal-ı Şerif Odası

 

İlginç bir hikayesi olan Yılanlı Yalı’nın en üst katında bulunan sakal-ı şerif odası Ramazan aylarında, kandillerde ve bayramlarda ziyarete açılır. Halkın büyük ilgisini görür.

Yılanlı Yalı’nın bu ismi almasının nedeni ise şöyle anlatılıyor: rivayete göre, bir Boğaz gezisi esnasında bu yalıyı çok beğenip satın almak isteyen Sultan II. Mahmud, Musahip Said Efendi’ye yalının kime ait olduğunu sormuş. Yalıda gözü olan Musahip Said Efendi, “Sultanım o yalı yılan kayalıklarının üzerine yapılmış. Bu yüzden sürekli yılan çıkmakta yalıda” diye bir yalan uydurup padişahı vazgeçirmiş. Bu yalandan sonra Musahip Said Efendi’nin de alamadığı yalının ismi “Yılanlı Yalı” olarak kalmış.

Sultan III. Selim zamanında inşa edilmiş olan yalının ilk sahibi “Tavukçu Reis” lakaplı Reisülküttab Mustafa Efendi’dir. Yılanlı Yalı, Reisülküttab Mustafa Efendi’nin ardından Kepçe Nazırı Mustafa Efendi’nin, Raşid Efendi’nin ve nihayet Yahya Efendi Dergâhı Postnişi Mehmed Nuri Şemseddin Efendi’nin mülkiyetine geçti. Ondan da bölümler halinde vârislerine kaldı.

Yılanlı Yalı’nın kuzey kısmını Şemseddin Efendi tarafından ilave edilmiştir. Şemseddin Efendi, yalının Rumelihisarı’ndaki Zağanos Paşa Kulesi’ne kadar uzanan bahçesinden bir kısmını Tevfik Fikret’e vermişti. Şimdiki Aşiyan Köşkü bu arazidedir.

 

MISIRLI YUSUF ZİYA PAŞA YALISI

Diğer adıyla Perili Köşk

 

Dönemin ünlü tüccarlarından Yusuf Ziya Paşa yalısının, Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa ile aralarında rekabete yorulabilecek bir nedenle, Hıdiv Kasrı’ndan büyük olmasını istediği için yedi katlı kulesiyle birlikte on katlı yaptırıldığı bilinmektedir.

Gemileriyle İtalya’dan Osmanlı’ya ticaret yapan Ziya Paşa, Rumelihisarı’ndaki Yalının yapımına 1910’lu yıllarda başladı. 1914 yılında I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla, inşaatı yapan ustalar askere alındı, çalışmalar yarım kaldı. O esnada paşanın ticaret gemilerinden ikisi batınca, paşa iflasın eşiğine geldi. Bu sebeple tamamlanamayan ve boş kalan ikinci ve üçüncü katlar yüzünden bina çevrede “Perili Köşk” diye anılmaya başlandı. Yusuf Ziya Paşa, maddi sıkıntıya düşünce ailesiyle birlikte Mısır’a göç ettiği  için yıllar yılı ıssız kalan köşke “Perili Köşk” dendiği de rivayetler arasındadır. Daha sonra köşkün imarı, mimar ve ustalar değil, kalfalar tarafından tamamlandı. Hatta köşkün bulunduğu kayalığın taşları kırılıp tuğla yerine kullanıldı. Bu sebeple köşkün iç duvarlarında düzgün bir işçilik de bulunmaz.

Perili Köşk, dış görüntüsüyle, birçok yazılı ve görsel sanat eserine ilham kaynağı olmuştur . Hakkında yazılan çizilen veya kulaktan kulağa yayılan onlarca hikaye vardır. Hatta, tadilat ve tamirat esnasında, işçiler çalışırken çok defa paşanın karısının hayaletini gördükleri iddia edilir.

Yusuf Ziya Paşa bir süre sonra Mısır’da vefat ettiğinde, vasiyeti gereği yalının kulesinin en üst katının taşları sökülerek Mısır’a götürülmüştür ve bu taşlardan Yusuf Ziya Paşa’nın mezarı yapılmıştır. Böylece paşa, köşkün cihannüma kulesini kendisine mezar odası yapmış olur.

Yusuf Ziya Paşa 1926 senesinde vefat edene kadar, ikinci eşi Nebiye Hanım ve Nebiye Hanım’ın ilk eşinden olan kızları Sabiha ve Melek ile birlikte bu köşkte yaşadı. Paşanın vefatından sonra da aile 1993 yılına kadar köşkte oturdu. Bu tarihte köşkü Basri Erdoğan satın alarak restorasyon çalışmalarına başladı. Lakin köşkün kullanılamaz durumda olduğu görülünce, Anıtlar Kurulu’nun kararıyla ilk hali göz önüne alınarak yapı yeniden yapıldı. Otuz senedir yalnızlığa terk edilen köşkü, Borusan Holding 1 Mayıs 2002’de 25 yıllığına kiraladı ve Salıpazarı’ndaki merkezini buraya taşıdı. Köşkün dış görünüşü aynen içi tamamen değiştirildi. Türkiye’de ilk ve tek olan ışık tüpü uygulaması Perili Köşk’tedir.

Binanın dört katından geçen ışık tüpü, güneş ışınlarını helistatlar vasıtası ile büyük aynaya yansıtarak içeriye doğal ışık verilmesini sağlamaktadır. Ayrıca geceleri bu sayede, 1.400’ü aşkın renk çeşidi ile renkli aydınlatma da yapılmaktadır.

 

HUBER YALISI

Soğan kubbeli kulesiyle dikkat çeken Huber Yalısı’nı yaptıran da, mimarı da bilinmemektedir. Ancak, külliye gibi birkaç binadan oluşan yalının ilave binaların mimarının İtalyan Mimar Raimondo D’Aronco olduğu söylenir.

Boğaz’ın en geniş yeşil alanlarından biri olan yalının bahçesi, sanatkârı bilinmeyen heykellerle süslüdür. Yalının sahibi Huber, Serasker Rıza Paşa ve Şeyhülislam Cemaleddin Efendi gibi Boğaz’ı yoğun bir şekilde yeşillendirmeye çalışan üç kişiden biriydi.

İstanbul sosyetesinin en renkli gecelerinden Katolik Kız Lisesi’ne

Osmanlı’ya silah satan Alman Huber kardeşlere ait olan yalı, 1890 yılında Ermeni Düzoğlu ve Tıngıroğlu ailelerinden satın alınmıştı. August Huber ile kardeşi, Mauser ve Krupp Silah Fabrikaları’nın Osmanlı Devleti’ndeki temsilcileriydiler. Yalının kuzeyindeki ahırlar, hizmetkârlar dairesi vs. hepsi Huber tarafından yaptırıldı. August Huber’in ata binmeyi çok seven hanımı da bahçeye bir ahır yaptırmıştı. Huber ailesi, İstanbul sosyetesini kıskandıracak çok hareketli ve renkli bir hayat yaşadılar bu yalıda. Partiler, balolar, sazlı sözlü eğlenceler, kokteyller, birbirini takip etti durdu.

Osmanlı saltanatı sona erince Huber kardeşler de yalılarını terk ederek Almanya’ya döndü. Emlak meraklısı Maliye Nazırı Necmeddin Molla Almanya’ya gidip Huber ailesini buldu ve Tarabya’daki yalıyı satın aldı. Daha sonra bu yalıyı Mısır Hıdivi İsmail Paşa’nın torunu Prenses Kadriye’ye sattı. II. Dünya Savaşı sırasında İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalan Prenses Kadriye, giderken Huber Yalısı’nı Notre Dame de Sion Okulu’na devretti. Huber Yalısı bundan sonra Fransız Katolik Kız Lisesi oldu.

Çin, İngiliz, Fransız, İtalyan, Acem, Arap ve Osmanlı mimarisi

1973 yılında Tahir Çelebi ve ortakları satın aldılar ve yalının yerine otel yapmak istediler. Lakin Anıtlar Kurulu yalıya müdahale etmelerine izin vermediğinden hiçbir

değişiklik yapamadılar. 1985 yılında da Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından kamulaştırılarak Cumhurbaşkanlığı Yazlık Köşkü haline getirildi. Halen aynı amaçla hizmet vermektedir.

Arabalıkları, ahırları, seyis daireleri, depoları, ilave binalarıyla bir külliyeyi andıran Huber Yalısı, Osmanlı, Arap, Acem, İtalyan, Fransız, İngiliz ve Çin mimari üsluplarının hepsinin uygulandığı karma bir eserdir.