Hollywood’un Rüya Evleri | A Single Man | Tek Başına Bir Adam

dfot
 

Aylar geçti, mevsimler döndü; yarı yaz yarı sonbahar karmaşık duyguların ayı Eylül geri geldi. Tıpkı bu ayki filmimizdeki gibi.

Bu ay size mütevazı (geçen ayki oldukça şaşalı Muhteşem Gatsby’nin aksine!) ama derli toplu çekilmiş ve nispeten ana akım sinemaya daha mesafeli bir filmden bahsedeceğim. Farklı özellikleri ile öne çıkan filmimiz 2009 yapımı A Single Man. Ülkemizde vizyona çıktığı adıyla Tek Başına Bir Adam.

Film her şeyden önce bir roman uyarlaması. Christopher Isherwood’un aynı adlı romanından beyaz perdeye aktarılmış. O yüzden size filmin konusunu romanın konusu üzerinden aktarmaya çalışacağım. Zira film gerçekten sadık bir uyarlama.

Christopher Isherwood, en önemli romanlarından biri olarak kabul edilen Tek Başına Bir Adam’da, yalnız bir erkeğin bir gününü anlatıyor. Romanın odağında George var: O bir eşcinsel, Amerika’da yaşayan bir İngiliz, 1960’larda hızla bir tüketim toplumuna dönüşen yabancı bir ülkede edebiyat profesörü ve genç öğrencilerin arasında orta yaşın eşiğinde biri olarak gerçekten tek başına bir adam.

Isherwood’un bakış açışı, George’un her hareketini adeta bir kamera gibi (film o yüzden çok iyi zaten) gün boyunca yakından takip eder. Sabah uyanıp yaşamakta olduğu toplum içinde oynayacağı rol için güne hazırlanışını, pek çok Amerikalı gibi arabasıyla işine gidişini, üniversitedeki derslerini, öğrencileriyle olan ilişkilerini ve tek gerçek dostu olan Charlotte’la (Julian Moore) birlikte geçirdiği akşamı.

George’un, trajik bir şekilde trafik kazası sonucu kaybettiği erkek arkadaşı için tutmakta olduğu yas ve Isherwood’un o yılların Amerikan toplumuna dair enteresan tespitleri bütün bu olaylara roman (ve dolayısıyla film) boyunca eşlik eder. Gün geceye dönerken, George’u hiç ummadığı bir sürpriz, okuyucuyu ve izleyiciyi de unutulmaz bir son beklemektedir.

 

Filmin oyuncu kadrosunda Colin Firth, Julian Moore, Matthew Goode ve Nicholas Hoult yer alıyor. Bu filmdeki rolü ile Venedik Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazanan Colin Firth, daha sonra da En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar’a aday gösterilmişti. Firth’ün oyunculuğu mükemmel; Julianne Moore da kısa rolüne rağmen bence harika bir iş çıkarmış.

Fark ettiniz mi?  Yazılarımın başında her zaman o ay ki filmin yönetmenin kim olduğundan bahsederim. Çünkü bir filmin izleyiciyi yakalaması ve bir tarzı ile ruhu olmasını sağlayan yönetmendir.

Bu film için bir istisna yaptım ve yönetmeni sona sakladım. Kim mi yönetmen? Tom Ford Evet, o… Ünlü moda tasarımcısı Tom Ford! Şaka değil gerçek. Hatta ilk uzun metraj denemesi olduğu için Tom Ford’un finansmanını da bizzat karşıladığı bu filmdeki yönetmenlik performansı şaşırtıcı derecede üstün nitelikler taşıyor. Film yapısı itibarıyla zor bir konuyu kasvetli ve karanlık bir atmosferde anlatıyor… Ancak Ford kendi cinsel kimliği sebebiyle de olsa gerek romana ve filme o kadar hâkim ki yarattığı atmosfer, karakterler, mobilyalar, yaşam alanları ve şüphesiz kostümlerle deyim yerindeyse romanı bir basamak yukarıya taşıyor. Lafı dolandıra dolandıra nihayet dergimizi ilgilendiren bölümlere ulaşabildim, oh! Evet, “Tek Başına Bir Adam” ın nefis bir tarza sahip evine. Dönemin ruhunu ayna gibi bizlere yansıtan modern Kaliforniya mimarisinin bu nadide örneğinin mimarı John Lautner.

 

Hani size Lethal Weapon 2 (Cehennem Silahı 2) filmini yazdığım ay “elbet tekrar karşılaşırız başka bir yazıda” dediğim ünlü mimar Lautner. “Schaffer Residence” olarak da bilinen bu filmdeki ev, Lautner’in çalışanlarından birinin annesi için 1949 yılında inşa edilmiş.

Amerikalı mimar John Edward Lautner (16 Temmuz 1911-24 Ekim 1994) modern mimarinin adeta Tanrısı Frank Lloyd Wright’ın yanında geçirdiği çıraklık döneminin de etkisiyle  Organik Mimari’nin Güney Kaliforniya’daki en yetkin örneklerini verdi. Hayatı boyunca 200’ün üzerinde proje tasarlayan Lautner insana dair tasarımlar ile uzay çağının tasarımlarını; ileri mühendislik ile birleştirmeye özen gösterdi. Ne yazık ki büyük binalar için tasarladığı pek çok proje uygulama şansı bulamadı. Uygulama şansı bulan pek çok binası da bu gün ortadan kalkmış durumda. Ne mutlu ki insan yaşamına dair tasarladığı cesur ev projeleri korunmuş. Bu sayede günümüz kuşakları onun mimari dehasını görme şansını elde etmiş durumda. Lautner’in tasarladığı ev, Verdugo Dağlarının eteklerindeki ormanlık bir vadide gizlenmiş adeta bir dünya mirası. Sekoya, beton ve camın doğal araziyle ve evin baktığı (ve etkilendiği) meşe ormanıyla yakaladığı uyum ve form göz kamaştırıcı. Açık plana sahip yaşam, yemek ve dinlenme alanlarının yanı sıra evin 2 odası, 1,5 banyosu, çamaşırhanesi ve iki arabalık bir garajı var. Evin atmosferini filme uyarlamak için eli değen yapım tasarımı ekibinin “Mad Men” dizisindeki aynı ekip olduğunu söylersem ne kadar iyi bir iş çıkardıklarını tahmin edebilirsiniz. 60’ların modern, sade ve işlevsel tasarımları tepeden tırnağa her yerde karşımıza çıkıyor. Son Not: Filmde George’un ziyarete gittiği kız arkadaşı Charley’nin (bir eşcinsele aşık güzel bir kadının dramı kısmına hiç girmiyorum!) evine de alıcı gözle bakmanızı öneririm. O da bir renk ve tasarım harikası!

İşte böyle…Sonbahar rüzgârının etkisini daha da hissettireceği Ekim ayı bakalım bize nasıl bir film ve ev getirecek?