Hakan Şenocak | Bast Kitap

Hakan Şenocak  / Bast Kitap

“ÜLKEMİZİ SARAN ZEHİRLİ KARANLIĞIN DAĞILACAĞINI UMUYORUM. O ZAMAN BU UMUT KAÇINILMAZ OLARAK YAZILARA DA YANSIYACAK.”

Hakan Şenocak’ın 1987’de Akademi Kitabevi Edebiyat Ödülleri Öykü Birincilik Ödülü’nü alan ilk kitabı “Karanfilsiz” ve 1998’de Sabahattin Ali Öykü Başarı Ödülü’nü kazanan “Naj”, Dedalus Kitap’ın imzası ile yeniden okurlarla buluşuyor.

Şenocak’ın öyküleri, hemen ilk satırlarında çarpıcı gerçeklikleriyle okuru sarsıyor. Bununla birlikte üslubunu gerçeküstü bir anlatımla yoğuruyor yazar. Bu yaratımı -ustalığı-  ancak iyi bir öykü-anlatıcısının kurabileceğini düşünüyorum. Şenocak’ın öykülerini okumak, o öykülerdeki kahramanların dünyalarına girip çıkmanın keyfi yanında, edebi olarak da -iyi edebiyat olarak- etkileyici bir tat bırakıyor ardında. Diyebilirim ki, Şenocak’ın öyküleri edebiyatın tadına vardırıyor okuru… Ama hepsi bu değil. Öyküler ne kadar kendi gerçekliklerini yaşıyorsa, bizlerde bugün, bu toprakların gerçeklerini yaşıyoruz. Son günlere kabus gibi sinen acı tanıklıklarımızın bu röportaja girmesine işte bu yüzden izin veriyoruz. Bu noktada Hakan Şenocak’ın sözlerini dikkat çekici: “Seksen milyon insanın yaşadığı ülkede kitaplar birkaç bin adet basılıyor. Sonuç olarak da bilgisiz, kültürlenmesi en alt algılarda seyreden insanların seçtiği insanlar tüm toplumu yönetiyor. Vahim.” Yine de cümlesinin devamında bir parça umut olduğunu düşünmek istiyorum… “ Türkiye’de edebiyat bir köşeye sığınmış, hayatta kalmaya çalışan bir tür. Fakat bu değerini azaltmıyor. Unutmamalı ki büyük ilerlemeleri önce bir tek kişi akıl ediyor ki bu Kitap Okuyan İnsan’dan başkası değil. Kitap Okuyan İnsan ve Yazan İnsan sanırım her zaman yerinin güzelliğini koruyacak. Yeni neslin eski nesillere göre daha iyi bir yerde olduğunu söylemek şimdilik zor. Fakat kadınların aşağılanması ve faşizm, yeni neslin gözlerini açmaya başlamalarını sağlamış olabilir. Öyle umalım. Çünkü tüm ömürlerini böyle bir atmosferde geçirmek zorunda kalabilirler.”

 

 

-Daha önce okuyucuyla buluşan “Naj” ve “Karanfilsiz” isimli öykü kitapların yeni bir yayınevinin imzası ile yeniden okurlara ulaşıyor. Öncelikle bu durumdan söz etmek istiyorum. Bir yazarın yayınevi değişikliği belki okuru pek de fazla ilgilendirmez ya da belki bunu fark etmez dahi… Fakat bu değişiklik Hakan Şenocak için önemli olmalı çünkü ödüllü kitapların ve etkileyici öykülerinle pek çok okura sahipsin… Kitapların yeniden yayınlanmasının heyecanını paylaşır mısın bizimle… Yeni kapaklar, yeniden basım… Neler düşündün, hissettin?

Hakan Şenocak: Kitaplarımın yaklaşık on yıldır baskısı yok. Bu süreçte yeniden basımlarıyla ilgilendiğimi de söyleyemem. Okur şikâyetleri ise etkiliyordu tabii, çok sayıda mail aldım; ortak noktaları, kitaplarımı bulamadıkları için şikâyet ediyor olmalarıydı. Bütün bunların üzerine genç ve dinamik bir yayınevi, Dedalus Kitap’tan tüm kitaplarımı yeniden yayınlama önerisi geldi. Eğlenceli bir süreç o fakat burada anlatamayacağım kadar uzun. Kabul ettim. Kuşkusuz heyecan verici. Yeni yayınevi, yeni çalışma arkadaşları, yeni kapak, yeni dinamik bir anlayış… Fakat süreç henüz tamamlanmış değil. Bildiğim kadarıyla kitapların dağıtımı yurt çapında henüz tamamlanmadı. O da olduğunda hoş olacak. Ayrıca şimdilik Naj ve Karanfilsiz yayınlandı. Sırada öteki kitaplarım ve adını henüz kesin olarak belirlemediğim yeni öykü kitabım var. Tüm kitaplarım yayınlandığında kendimi daha iyi hissedeceğimi sanıyorum.

 

-Diğer okurlar için bu böyle olur mu bilemiyorum ama, ben yeni baskıları okurken aradan geçen onca zaman da öykülerin hiçbir kelime, satır, paragraf ve kurgu değişikliği olmamasına rağmen -öyle olduğunu hatırlıyorum- kendilerini yenilediklerini düşündüm. Belki de o zamandan çok bu zamanın öyküleri gibi geldi bana bu kurgular. Sanki o zamanlar bu öykülerdeki duygular o kadar masum ve o kadar yaşanır durumdaydı ki, birçoğumuz bu duyguların eksikliğini fark etmiyorduk bile… Oysa bugün, bu topraklarda yaşananlar, artık bu duyguların bizleri terk ettiğinin acı kanıtlarıyla dolu. Derin sevgi, bağlılık, aşkın masumiyeti ve diğerleri… Ne dersin?

Bu çok güçlü bir saptama. Ayrıca bu kadar keskin gözlere sahip olduğun için teşekkür ederim. On on beş yıl önce öykülerim Türkiye için yeni bir bakış açısı olarak değerlendirilmişti. Doğru ise, bugünün okurlarına daha yakın geleceğini umuyorum. Bir de öyküler iyi kötü bir Cumhuriyet döneminde yazılmıştı. Gericilik alıp başını gitmemişti. Dolayısıyla, nefes alabilen bir adamın öyküleriydi onlar. Bu yüzden aşkın, sadakatin, merhametin, arkadaşlığın belirgin olduğu sonucu çıkarılabiliniyor olabilir. Batılıydık biz. Şimdi doğuya batıyoruz. Ama insanlar kısmen de olsa hâlâ batılı bir algıya sahip. Öykülerim de öyle. Umarım severler.

 

-Bir yazar olarak senin yorumunu merak ediyorum; bugün yeni bir öykü yazsan, olan biten her şeyi, tüm bu katliamları, vahşeti, vurdumduymazlıkları, acıyı, aldatmacaları, hele, hele nefreti nasıl anlatırdın?

Ben bunu bilemiyorum. Nefretin, öfkenin dilini bilmiyorum. Fakat toplumun tamamını saran bir tiksinti duygusunun her yere hakim olduğunu görebiliyorum. Devletin kendi elleriyle kendi insanlarını paramparça ettiğini, yaşanılan her yere korku ve dehşet saçtığını görebiliyorum. Oysa benim edebiyat anlayışım güncel olmaktan çok uzakta. Fakat kültürel olarak mahvolmuş bir ülkede yaşıyoruz. Bu gerçekliğin edebi metin yazarken beni de etkilememesi imkansız. Yeni çıkacak olan kitabım yine önceki zamanların duyarlılığına sahip. Fakat günümüzden izler taşıdığını da görebiliyorum. Öfke ve itiraz. İnsan olmanın onuru. Kadınlara yapılan saldırılara karşı kesinkes barikat. Daha bir çok şey. Belki daha sonraki kitabım doğruca faşist şiddeti hedef alacak. Şimdiden bir şey söylemek zor. Ülkemizi saran zehirli karanlığın dağılacağını umuyorum. O zaman bu umut kaçınılmaz olarak yazılara da yansıyacak.

 

-”Karanfilsiz”de “baba” imgesinin yoğun bir şekilde kullandığını düşündüm… Bilemiyorum, bu belki benim okumamla ilgili bir durum. Ancak, her öyküde bir başka “baba” rolüne sahip erkekler vardı. Kimi çaresiz, kimi acımasız; kimi duygusal; bir diğeri ise gaddardı. Senin verdiğin role, etkileyici bir şekilde bürünmüşler ve öyle yaşamayı kabullenmişlerdi. “Karanfilsiz”deki öykülerinden söz eder misin bize lütfen…

Karanfilsiz’i yirmili yaşların başındayken yazmıştım. Bu yüzden çocuksu izler taşıyan bir kitap sayılabilir. Baba figürü senin de söylediğin gibi değişik motifler içeriyor. Fakat ağırlıklı olarak yine bir erkek adaletsizliği vurgusu var gibi geliyor bana. Babalar otoriterlikleriyle kimi zaman gülünç durumlara düşebiliyorlar. Bunu içtepisel yapmış olmalıyım; dünyayı da yönetse erkek insan henüz kadın insanın evrildiği noktaya gelebilmiş değil. Aslında bu düşünce tüm kitaplarımda derinden derine yer alıyor. İşe bakın ki erkek insanın en gerici, en bağnaz kesiminin iktidarında yaşamaya mahkum olduk. Ama bu da geçecek ve bizler ferah, güzel, sevimli öyküler yazabileceğiz.

 

-Diyebilirim ki -ve eminim bu daha önce de söylenmiş ve yazılmıştır-, öykülerdeki masalsı anlatımın çok etkileyici… Birkaç öykünde bu anlatımı kullanmışsın. Bu dili ya da anlatımı destekleyen ya da onunla birlikte yürüyen şiirsel akış, öyküyü gerçeküstü bir alana çekiyor. Yeni öykülerinde de bu anlatımı kullanacak mısın?

Evet o benim dilim. Başka türlüsünü istesem de yazamıyorum.

 

-”Naj”daki öykülerden söz edelim biraz…  Öyküde anlatılanlar bir şekilde “gerçek” ama bir yandan da bu gerçeği anlatış şeklin gerçeküstü yine… Ne dersin?

Buna da incelikli bir yanıt veremeyeceğim fakat şöyle düşünebiliriz: Mahallenin en gaddar, en cahil, en hırsız adamı sakinler tarafından alkışlarla yönetici olarak seçilebiliniyorsa ve bu gerçeklikse, ben karşıgerçekçi kalmayı tercih edeceğim. Zaten genel olarak gerçekçi edebiyata uzak duran bir insanım. Çok çok güzel yazılmadıkça gerçekçilik genellikle sıkıcı, yavan geliyor bana.  Ayrıca gerçekçiliğin örneğin aşkı anlatabildiğini hiç görmedim. Ama bunu büyülü gerçekçilikle yapmak mümkün olabilir. Ya da arkadaşlığı, dostluğu anlatmak. Naj’da da denediğim bu, öteki kitaplarımda da.

 

-Son soru okurlarla ilgili… Her zaman söylenen, okur oranının çok az olduğu… Peki, yeni nesle baktığında nasıl bir okur profili görüyorsun? Bir yazar olarak tanımlamanı istesem, neler söylersin?

Okur oranı düşük tabii. Seksen milyon insanın yaşadığı ülkede kitaplar birkaç bin adet basılıyor. Sonuç olarak da bilgisiz, kültürlenmesi en alt algılarda seyreden insanların seçtiği insanlar tüm toplumu yönetiyor. Vahim. Türkiye’de edebiyat bir köşeye sığınmış, hayatta kalmaya çalışan bir tür. Fakat bu değerini azaltmıyor. Unutmamalı ki büyük ilerlemeleri önce bir tek kişi akıl ediyor ki bu Kitap Okuyan İnsan’dan başkası değil. Kitap Okuyan İnsan ve Yazan İnsan sanırım her zaman yerinin güzelliğini koruyacak. Yeni neslin eski nesillere göre daha iyi bir yerde olduğunu söylemek şimdilik zor. Fakat kadınların aşağılanması ve faşizm, yeni neslin gözlerini açmaya başlamalarını sağlamış olabilir. Öyle umalım. Çünkü tüm ömürlerini böyle bir atmosferde geçirmek zorunda kalabilirler.

 

 Şebnem Atılgan