vancouver

Markalar

Markalar BOCCI Bocci, Kanada Vancouver’da bulunan, Almanya merkezli, çağdaş bir tasarım ve imalat evi olarak tanımlanabilir. Tipik kurumsal yapılardan farklı olarak Bocci, tasarımcılar, mimarlar, zanaatkarlar, teknisyenler, acenteler, yönetim organları, test tesisleri, hammadde tedarikçilerini bir araya ...

dfot

 

BİR DÜNYA DEVİ DAHA  İSTANBULDA…

 

Crate&Barrel

Çok değil, bundan 10 yıl önce dünyanın bir ucunda gördüğünüz, hayranlık içinde takip ettiğiniz markaların pek çoğu yanıbaşınıza açılacak deselerdi inanır mıydınız?

Şahsen ben net bir evet yanıtını veremezdim bu soruya. Bunun şaşkınlığı, heyecanı ve neşesiyle yazıyorum bu yazıyı…

Ev dekorasyon ve mobilya firmalarının yakından takip ettiği, hatta zaman zaman ilham aldıkları Amerikalı dünya devi Crate and Barrel artık Türkiye’de. Sektörde çalıştığım yıllarda her fırsatta mağaza ziyareti yaptığım, internetten hemen hergün takip ettiğim ve kataloglarının çıkmasını heyecanla bekleğim markalarlardan biriydi Crate and Barrel. Markanın katalogları yanlızca ürünleri değil, sezonun trendlerini, dekorasyon dünyasının nereye gittiğine dair ipuclarını verir, size bambaşka bir dünyaya sürükler. Styling ve mağaza görsel düzenlemeleri konusunda ise hem öncü hem de örnek bir markadır.

Bu dünya devi artık İstanbul’da. Söylerken yüzümde bir tebessüme neden oluyor bu cümle. Türk perakende sektörünün çok kısa sürede nereden nerelere geldiğini gösteriyor bu güzel haber. Demek ki artık dünya devleri ve Türk markaları aynı pazarda kıran kırana rekabet edebiliyorlar. Hatta dünya markalarının sektöre girmesiyle, yerli markalar da yenilenmenin, ürün ve hizmet kalitesini artırmanın önemini her geçen gün daha iyi anlıyor.

Tek bir çalışanla, yazar kasası olmadan açılan mağaza

Bütün başarı hikayeleri gibi, Crate and Barrel’ın arkasında da tutku, azim ve cesaret var. Chicago’lu genç girişimciler Gordon ve Carol Segal çiftinin, balayı sonrası evlerini dekore ederken akıllarına gelen bir projeyi hayata geçirmeleriyle başlamış bu uzun serüven. Büyük bir emek ve özenle dekore ettikleri ilk mağazalarını 1962 yılında Chicago’da eski bir asansör fabrikasında açmışlar ve başlıktan da anlaşıldığı gibi, açılışta unuttukları tek şey bir yazar kasaymış!

Kısa sürede Kuzey Amerika bölgesinde popüler bir marka olduktan sonra, Amerika’nın tamamına yayılmışlar. Bugün hemen her eyaletin en popüler caddelerinde dev bir Crate and Barrel ile karşılaşabilirsiniz.

Crate and Barrel’ın Amerika dışındaki macerası ise 2008’de Kanada ile başlamış. İlk olarak Toronto’ya açılan mağazayı, Calgary, Mississauga, Edmonton, Montreal ve Vancouver izlemiş. Ardından Dubai, Singapur ve Meksika’ya açılan mağazalarla dünyanın uzak noktalarına yayılmaya başlamışlar.  Ve işte 2014 yılına gelindiginde Avrupa’daki ilk durak, huzurlarınızda İstanbul Crate and Barrel.

İlk İzlenimler

Kurumsal firmanın hali başka oluyor. Bunu sektörde dirsek çürütmüş biri olarak derin bir iç çekerek söylediğimden emin olabilirsiniz. Öncelikle Zorlu Center ve Akasya gibi çok doğru iki nokta atışıyla pazara girmiş olmaları, pazar araştırmasının iyi yapıldığının alameti. Yakında İstinye Park’la 3. Şubenin açılacak olması ise, sektörde emin adımlarla hızlı büyüyecekleri konusunda göz kırpıyor bize. Çok doğru zamanda şehrin pek çok noktasına girdikleri outdoor ve diğer reklam araçları markayla ilk kez tanışanlar için farkındalık yaratırken, merak uyandırıyor.

Mağazaya girdiğiniz anda titizlikle yapılan çalışmayı ve profosyonelliği hissediyorsunuz. Parkelerden, halı teşhirlerine kadar herşey dünya standartlarına uygun. İşi şansa bırakmamışlar, Amerika’da merkez ofisten gelen ekip tüm mağazayı dekore etmiş ve belli ki personel ciddi bir eğitimden geçmiş. Kesinlikle bilgili ve ilgililer. Üstelik bu ilgi, size alan tanımayarak, rahatsız eden satış elemanı ilgisinden değil. Saygılı, seviyeli ve profesyonelce. Güven veren türden.

Perakende tecrübesi olanlar çok iyi bilir, Türkiye’de kalifiye satış elemanı bulmak gerçekten de zordur. Hitabetten tutun, servis hizmetine kadar ciddi sıkıntılar yaşanır. Bu ne yazıkki, bugün büyük ve yaygın markaların en ciddi problemlerden biri.

Crate and Barrel, bu sorunu da tespit etmiş ve iyi yetişmiş bir kadro ile müşterileri karşılamayı başarmış.

Meraklı Türk Tüketicisi

Her iki mağazaya da yaptığım ziyarette ilgimi çeken heyecanla markayı keşfetmeye ve kafalarında bir yere oturtmaya çalışan müşteriler oldu. Bir kez daha emin oldum, meraklı bir milletiz ve yeniliği seviyoruz.

Crate and Barrel’ın ürün gamı oldukça geniş. Mutfaktan, banyoya, salondan, çalışma odasına kadar evinizin, işyerinizin ihtiyacı olan herşeyi bulabiliyorsunuz. Orjinal ve kaliteli dekoratif objeler oldukça makul fiyatlarda. Bazı ürünler, emsallerinden pahalı gelebiliyor ilk bakışta ancak kalite farkına ve hizmete bu bedelin değer olduğunu düşünebilirsiniz. Fiyat etiketlerine kdv ve nakliye eklendiği için farklı gelse de, tüm fiyatlar Amerika ile aynı.

Oturma grupları, çalışma masaları ve bar büfeler benim favorilerim arasında. Mutfak reyonu ise gerçekten çok keyifli. Bugüne kadar meraklılarının yurt dışından taşıdığı profosyonel pek çok ürünü bulabilirsiniz.

Crate and Barrel, gerek ürün çeşitliliği gerekse niteliğiyle pazardaki pekçok markayı zorlayacak hatta hizmet ve kalite çıtasını yükseltecek gibi görünüyor.

dfot

 

“Davetsiz”e davetliyiz bu ay. Hayır olsun!

Selam… Bast-Home’un ilk sayısından beri sizlere daha çok aşk, , komedi ve romantizm dozu yüksek –ehh Twilight bile özünde böyleydi- filmler ve onların fonundaki şık evlerden bahsettim.  Artık daha farklı tarz filmler ve evlerin tam sırasıdır. Yazarınızın özel ilgi alanı “tekinsiz evler” de geçen korku/gerilim türünde güzel bir örnekle başlayalım isterseniz. Bu ayki filmimiz Uninvited – Davetsiz…

Bu arada Davetsiz de bir re-make.  Güney Kore filmi “Karanlık Sırlar”ın yeni çevrimi “The Uninvited-Davetsiz”…

Orijinal filmin yönetmeni ülkesinde ‘dahi’ olarak nitelendirilen  Kim Jee-Woon, “Karanlık Sırlar” la son yılların en ilginç gerilimlerinden birisine imza atmıştı. Benzersiz bir görsel atmosfer, filmin tamamına yayılan sarsıcı hüzün duygusu ile “Karanlık Sırlar” Uzakdoğu sinemasının alışılagelmiş gerilim örneklerinden bir adım öne çıkar.

Filmin yapımcıları Walter F. Parkes ile Laure MacDonald, 2002 yılında “The Ring – Halka” adlı hit korku filmine imza atmıştılar. “Ringu” adlı Japon yapımı filmin yeniden çevrimi olan “The Ring”, korku/gerilim filmleri alanında yeni bir akımın, düşünceleri kışkırtan gerilim filmleri döneminin başladığının sinyalini vermişti.  İki tanınmış yapımcı daha sonra 2005 yılında “The Ring Two” adlı devam filmini hayata geçirdiler.

Parkes ile MacDonald, Asya korku filmi uyarlamalarına ilk başladıkları günden itibaren “The Ring” benzeri bir projeyi arayıp durmuşlar. En sonunda yapımcı Roy Lee’nin, “The Uninvited-Davetsiz”e temel olan orijinal Kore filmini (“Karanlık Sırlar-A Tale of Two Sisters”; 2003) getirmesi üzerine aradıklarını bulmuşlar.

Film bir cümleyle iki kız kardeş ile üvey anneleri arasındaki ölümcül irade savaşını konu alıyor.

Biraz daha açmak gerekirse “The Uninvited – Davetsiz”de, psikiyatri kliniğinden taburcu olan Anna adlı bir genç kızın (Emily Browning), annesinin şüpheli ve zamansız ölümünü çevreleyen gizem perdesini aralamaya kalkışması üzerine gelişen olaylar anlatılır.

Anna’nın klinikte tedavi gördüğü günlerde babası Steven (David Strathairn), annesinin eski hemşiresi Rachel ile (Elizabeth Banks) nişanlanmıştır. Anna’nın yaşadığı umutsuzluk, annesinin hayaletinin ortaya çıkıp intikam istemesi üzerine korkuya dönüşür. Annesinin hayaleti katili olarak Rachel’i işaret etmektedir. Bunun üzerine Anna ile kızkardeşi Alex (Arielle Kebbel), Rachel’in soru işaretleriyle dolu geçmişini araştırmaya girişirler.

DreamWorks Pictures’ın Paramount stüdyoları ile ortaklaşa hayata geçiridiği “The Uninvited – Davetsiz”in yönetmenliğini Guard Kardeşler üstlenmiş. Senaryosunu Craig Rosenberg, Doug Miro ve Carlo Bernard’ın yazdığı filmin yapımcıları Walter T. Parkes, Laurie MacDonald ve Roy Lee… Filmin  Başrollerinde Emily Browning, Elizabeth Banks, Arielle Kebbel ve David Strathairn kamera karşısına geçmiş.

Filmde kim kimdir neler olacak gibi mevzulardan bahsedip görevimizin bir kısmını tamamladığımıza göre gelelim bizi daha çok ilgilendiren kısma yani ‘The Uninvited-Davetsiz”in konusunun büyük kısmının geçtiği tek mekâna yani eve…

Filmin çekimleri, British Columbia’ya bağlı Bowen adasında sahilde bulunan bir evde gerçekleştirilmiş. Burası Vancouver’dan feribotla çok kısa sürede ulaşılabilen son derece çarpıcı bir mekân.

Yapımcı Parkes’ın seçilen mekânla ilgili yorumu şöyle: “Öykünün yüzde sekseni tek bir evde geçer. Bu nedenle doğru evi bulmadan böyle bir film yapamazdık. Öncelikle Louisiana eyaletini karış karış taradık. Orada harika ve aynı zamanda tedirgin edici bir ortam vardı. Hatta iki tane de uygun ev bulduk. Ancak öyküyle bağlantısı ve lojistik destek gibi açılardan sorunlar ortaya çıktı.”

Parkes sözlerine şöyle devam ediyor: “Sonra Kanada’da şans eseri bir yer keşfettik. Sanki bizim filmimiz için inşa edilmiş gibiydi. Mükemmel çağrışımlar yapan bir bölgede yer alıyordu. Bugüne dek yaptığımız çok çeşitli mekân çekimleri arasında bu kadar keyiflisini pek anımsamıyorum. Dışarıdaki dünyadan tamamen izole edilmiş bir çevrede bu duyguyu tam olarak yaşadık ki, böyle bir film için bu çok önemliydi.”

Bundan sonrasında sözü devralan prodüksiyon tasarımcısı Andrew Menzies ise şunları ekliyor: “Soyutlanmış olma duygusu iyiydi ama bazı problem ve engelleri de beraberinde getirdi. Mesela son dakika değişikliklerinin yapılması çoğu zaman mümkün olmadı. Özetle lojistik bir problem vardı. O bölgede cep telefonları kötü çekiyordu ki, işimizin önündeki engellerden biri de buydu. Tüm bunlara ilave olarak herhangi bir acil durum ortaya çıktığında çözüm için önümüzdeki sınırlı seçenekler arasından bir tercih yapmak zorundaydık.”

Andrew Menzies sözlerine şöyle devam ediyor: “Bu zorlukların dışında her şey mükemmeldi. Çekim yaptığımız mekânlar bize son derece tedirgin edici, ürkütücü ve esrarengiz bir atmosfer sunuyordu. Oraya ilk defa kış sonunda gitmiştik. Dolayısıyla zayıf bir doğal ışık vardı. Adanın sahillerinde devamlı yoğun bulutlar olduğu için uzaktaki ana karayı bile göremiyorduk. Günün her anında sisli, bulutlu ve fırtına habercisi bir hava nedeniyle klostrofobi duygusu içinde yaşadık.

Andrew Menziens’in iç mekânlar hakkındaki yorumu ise şöyle: “Öncelikle romantik bir ev yaratmak istedik. Bir zamanlar iyi eğitimli ve sevgi dolu bir ailenin içinde yaşadığı, sıcaklık ve gelenek duygusunu taşıyan bir ev olmalıydı. Seyircinin bu evdeki yakın ve samimi aile birliğini hissetmesini amaçlıyorduk. Rachel gibi dışarıdan gelen birinin bu mükemmel bütünlüğü ihlal ettiğine, izleyiciler ancak böyle ikna olabilirlerdi… Anna’nın hikayesi, akıl hastanesinden geri dönüşünde artık tekin olmayan, uğursuz bir ev ortamının içine düştüğü korkunç bir aldatmacanın ve kafa karışıklığının öyküsüdür. Endişeler, sırlar ve tehlikelerle dolu… Bu nedenle Vancouver’ın bol yağmurlu yaz günleriyle karışık hava koşulları, yapımcılar için mükemmele yakın mekânlar sağlamış.

Yapımcılar için her şey –neredeyse- mükemmeldi. Çünkü filmin çekimlerinin yapıldığı ev, bundan altı-yedi yıl önce inşa edilen ve milyon dolarlara mal olan rüya gibi bir evdi. Biraz fazla yeni olduğu için öykü akışına uygun potansiyel tehlikeler içerecek şekilde yeniden düzenlenmesi gerekiyordu.

Yapımcı Parkes bu konuda neler yapıldığını şu sözlerle açıklıyor: “Ev sahiplerinin inanılmaz zevkli insanlar olduğu belliydi. Bu nedenle düzenleme yaparken çok dikkatli olmak zorunda kaldık. Yapım tasarımcımız Andy Menzies ve tüm sanat ekipleri özenli bir çalışma yaparak, set dekorasyonu aracılığıyla eve istenilen karakteri verdiler. Her şeyin daha fazla Rustik görünmesi için bütün mobilyaları kaldırıp kendi mobilyalarımızı getirdik. Merdivenlere kilimler sererek bir hayli eskittik. Böylece son 15 yıllık sürede çocukların o merdiveni binlerce kez inip çıktığı izlenimini vermiş olduk. Ufak detaylar gerçekten önemlidir. Özellikle de böyle küçük, dar planlarda çalışıyorsanız, detaylara gösterilen özenin hafife alınmaması, ona göre davranılması gerekir.”

Bunlara ilave olarak evin açık-planlı tasarım şekli nedeniyle birçok önemli sahne için gerekli olan klostrofobi duygusunun yeterince ekrana yansıtılamayacağı ortaya çıktı. Bunu sağlamak için de duvarlar ve koridorlar eklendi. Ancak eve zarar vermemek için tüm bunlar çiviyle çakılmak yerine sadece monte edildi.

Yapım tasarımcısı Menzies bu konudaki yaklaşımını şu sözlerle özetliyor: “Evin çok yeni ve pahalı olması nedeniyle doğal olarak her şeyi yapmamıza izin verilmedi. Sonuç olarak biz de geri alınması mümkün olmayacak işler yapmadık. Sadece evin yeniliğini ortadan kaldıracak bazı geçici düzenlemelere gittik.”

Bu noktada sözü devralan yapımcı Parkes şunları ilave ediyor: “Yapay olarak tekrar düzenlenmesi gereken elemanlardan biri, evin ana merdiveniydi. Bu filmin yönetmenliği için Guard kardeşleri seçmemizin temelinde “merdiven” detayı vardı. Tom ile Charlie, korku filmlerinin en temel öğelerinden birinin izleyicilerin aklına adeta kazınıp kalan merdiven imajlarının olduğunu söylemişlerdi. Sonuç olarak oldukça kalın ahşap korkulukları olan müthiş bir merdiven yaptık. Bu merdiveni çekim ekibindeki herkes çok beğendi.”

Çekimlerin yapıldığı evde yenileme çalışmasını gerçekleştiren ekiplerin tek isteği, evin mimari bütünlüğüne saygı göstermek olmuş. Ev sahipleri de yapılan çalışmadan oldukça memnun kalmışlar. Çekimler tamamlandığında her şeyin eski haline kolayca dönüştürülebileceği bir yaklaşım sergilenmiş. Filmin yapımı bittiğinde ev tamamen eskisi gibi sahiplerine teslim edildi.

Nasıl buldunuz? Sizi bilmem ama biraz tarz değiştirmek bana ilaç gibi geldi. Önümüzdeki sayı gene bu tarz enteresan bir ev bulabilmek için ben internete, film arşivime ve kitaplara dalıyorum Ocak sayısında  görüşmek üzere…

 

Sevgiyle kalın.