tanrıça

İÇİNİZDEKİ TANRIÇAYI UYANDIRMAYA HAZIR MISINIZ?

Şebnem Atılgan

Bihin Edige imzasını birçok farklı ama birbirini tamamlayan alanlarda görebilirsiniz. Uzun yıllar profesyonel iş alanında üst düzey yöneticiliğini sürdüren Edige, daha sonra bilgi ve birikimlerini kişisel gelişim seminerleri ve yazdığı kitaplarda değerlendirmeyi tercih ediyor.

Böylece iş yaşamında süre gelen kişisel gelişim odaklı düşünce ve eylemlerini edebiyatın özgürlükçü dünyasında kurguya dönüştürüyor. İşte Bihin Edige’nin bu kitaplarında onun büyük ve gerçek kadın dünyasına dair her şeyi bulmak mümkün. Fakat bu dünya asla sadece kendisine dönük değil. Aksine, o ve onun roman kadınları, peşine düştükleri ‘gerçek’ kadın arayışlarına cümleleri ortak ederek, şeffaf ama bir o kadar da görkemli köprüler kuruyorlar okurlarıyla. Bu etkileyici roman kadınlarından biri de Saba! Bihin Edige’nin bir roman kahramanı olarak kurguladığı Saba’nın, sayfalar ilerledikçe sizinle birlikte yaşayan, nefes alan, üzülen, sevilen gerçek bir kadına büründüğüne tanık oluyorsunuz. Belki, bu hep böyledir. Çok etkilendiğiniz ya da çok iyi yazılan edebi eserlerin kahramanları gerçekmiş hissi verirler. Ancak Saba’yı diğerlerinden ayıran, romanın edebi başarısı değil. Aslında Bihin Edige’nin edebi bir kurgunun peşinde olmadığı da çok açık. Onun kahramanına yaşatmaya çalıştığı daha hayati başka durumlar var ki bunların başında “gerçek kadın” olmak geliyor.

Romanın diğer kadın tiplemelerinde ise “gerçek kadının” farklı temsilcilerini karşımıza çıkarıyor. Ve sonra birden, hep olduğu gibi, hayat aniden çıkmaz sokağa girdiğinde asıl kahramanla tanışıyoruz: Tanrıça!İşte bu noktada Bihin Hanım’a şu soruyu soruyorum: “Kurgu içerisinde Saba’ya çok ciddi bir rol veriyorsunuz: Gerçek kadın olmak! Ne demek bu?” Bihin Hanım’ın gözlerinde bu tanımı birebir yaşadığına dair pırıltılar dolaşıyor. “Gerçek kadın tüm baskılardan, dayatmalardan ve en önemlisi yüzlerce yıllardan bu yana beynine ve hatta genlerine işlemiş olan, kadını ikinci sınıf varsayan, inanç kalıplarından kurtulmuş kadındır. Bu kadın özgürce dişiliğini yaşayan, yani Tanrıçayı yansıtan kadındır.” Belki size bir parça fantastik gelebilir ama aslında hiç de öyle değil. Bir zamanlar, kadının doğurganlığı ve üretkenliğiyle Tanrıça olarak anıldığını unutmamak gerekiyor.

Hatırlasanıza; Ana Tanrıça Kubaba, Kibele, Artemis… Yunan’dan Sümer’e kadar bolluk, bereket, aşk, doğum, ölüm yani aslında yaşam, hep Tanrıçalar tarafından sembol olarak yaşatılmış. Anaerkil dönemlerde kadın üremeyi sağlayan doğurgan bir varlık, çocuk bakıcısı, savaşan erkeklerin iyileştiriyor yani bir bakıma hekim, doğadan oplanan bitkilerden yemekler pişiriyor ve yaşamın devamlılığını sağlıyor.

Tüm bunlar doğal olarak kadın bedenine mistik bir değer kazandırıyor. Peki, o eski dönemlerden bugüne değişen nedir? Kadın, hala aynı hatta daha fazla işlevi yerine getirmiyor mu? Anaerkil dönemden Ataerkil döneme “zorla” geçirilen kadının o eski gücünü unutması üzücü. Romanın ana izlerini oluşturan da bu durum işte: “Bir zamanlar Tanrıça olduğunu unutma!” Tanrıça arketipleri Saba da bir zamanlar Tanrıça olduğu unutmuştur. Ta ki, aslında dünyevi hayatında lüks içinde yaşadığı bir hayata rağmen gerçek kadın olarak var olamadığını hissettiği ana dek! Zengin bir kocası, şahane bir evi, harika bir kızı ve lüks içinde bir yaşamı vardır. Ancak, o bütün bu ihtişama rağmen kocasından kadın kimliğini tanımasını ister. Roman boyunca eşine anlatmaya çalıştığı hep budur.

Kocasının yaradılışın müziğini duyması ve bu ritme ayak uydurması için çaba gösterir. Fakat pek de başarılı olamaz. Çünkü Semih, ailesinden öğrendiği ideal kadın tipini tanımakta ve eşini de bu kalıbın içine sokmak için uğraşmaktadır. Bunun temel nedeni de hepimizin bildiği gibi erkeklerin rol model olarak gördükleri anne karakteridir. Sayfalar ilerleyip, işler daha da karmaşıklaştığında romanın yazarı Saba’dan yardımını esirgemez. Genç kadının artık içindeki Tanrıçalarla tanışma zamanı gelmiştir. Tanrıça bir gece, muhteşem görüntüsü ve ışıklara bürünmüş güzel yüzü ile Saba’nın karşısında belirir. Saba’nın “Sana ihtiyacım var!” sözlerine karşılık Tanrıçanın verdiği cevap ilginç olduğu kadar etkileyicidir de: “Tüm kadınların bana ihtiyacı var Saba! Ama unutma ki ben zaten senim. Ve bütün kadınlar ben. Beni bastıran ve içinizdeki derinlere atan sizsiniz. Kadınların halinden, insanların yaşadığı acıdan ve dünyanın yaşadığı bu kargaşadan ve zulümden kurtulmak için beni uyandırmak ve yeniden yaratıldığınız gibi ‘kadın’ olmak zorundasınız. Kadının felce uğratıldığı ve eziyet gördüğü için doğası yolundan sapmış, kendisini bile anlayamaz olmuştur. Bir yandan kadın kendisini ararken, karşıt enerji olan erkek bu bozulan dengede doğal olarak kimlik arayışına girmiştir. Şu an dehşeti, şiddeti, zulmü ve acıyı yaşadığınız dünyanın kurtuluşu, kadının varlığını tam anlamıyla bulma ve yaşama özgürlüğüne bağlıdır. Eğer kadın köleyse, erkeği de değişik yöntemlerle köleleştirecektir.

Kadın özgürce kadınlığını yaşadığında, başkalarına da özgürlük verir. Ve dünya değişmeye başlar.” Peki, bunu gerçekleştirmek mümkün mü? Romana bakalım: Evet mümkün! Ancak romandaki kadınlar Saba başta olmak üzere, yeniden Tanrıça olabilmek için yeni bir hayata başlıyor. Bu yeni hayatlarında ise yanlarında gerçekten kadını tanıyan erkekler var artık. Romandaki kadın kahramanlara baktığımızda görüyoruz ki, kadın kendini keşfedip nasıl bir erkekle birlikte mutlu olacağını anladığı zaman, daha doğru bir seçim yapabiliyor.

Tıpkı Tanrıçanın dediği gibi: “Çünkü erkek ve kadın, karşı karşıya geldiğinde benzersiz ve kozmik bir güç çemberi oluşturur. Ying ve Yang, yukarı ile aşağısı, yeryüzü ve gökyüzü, yani tüm evren kadın ile erkeğin fiziksel biçimiyle kuşatılmıştır. İkisini birleştirip çemberi tamamlamak üzere harekete geçen güçlü çekim ise, cinsel enerjidir. Birbirlerini gerçekten seven iki sevgili birleşince, yaratılışın temel enerjisi ortaya çıkar.” İçimizdeki Tanrıçalar Saba’nın öyküsü, kadınların içlerinde taşıdıkları Tanrıçanın özelliklerini anlatıyor. “Tanrıça arketipleri dişi enerjinin kadın bedeninde tezahür eden çeşitli halleridir,” diyor Bihin Edige. “Aslında her kadında her arketip yaşar ama bazılarında bazı arketipler daha ağır basar, diğerleri daha nadir ortaya çıkabilir. ‘Bakire Arketipi’, cinselliği gözlerinde ve hareketlerindedir. Masum bir baştan çıkarıcılığı vardır. Yaşına bakmaksızın her kadında bulunur. ‘Yaratıcı ve yok edici arketip’, bu iki zıt gücün savaşı değil, iki karşıt gurubun kararsız ilişkisidir. ‘Aşık ve baştan çıkarıcı arketip’, olgun kadın bedeninde ortaya çıkar. Erkeğin kalp atışlarını değiştiren tatlı ve büyülü duyguların tükenmez kaynağıdır. ‘Anne arketipi’, annelik tanrıçanın en zengin halidir.

Kadın, bu arketip sayesinde sadece çocuğuna değil herkese karşı koruma içgüdüsü içindedir. ‘Bilge kadın arketipi’, olgunluğun getirdiği yüce bilgeliği taşır.” Bihin Edige, okuru, “Saba – Tanrıça Uyanıyor” romanında farklı kültürel ve ekonomik düzeylerdeki kadınların yaşam hikayeleri ile aşkın, cinselliğin ve kadın-erkek ilişkilerinin etrafında dolaşarak, heyecanlı bir gezintiye çıkmaya davet ediyor.

 

Şebnem Atılgan

dfot

 

Biz, Sizin Bildiğiniz Annelerden Değiliz!

Evimizi de severiz, dış dünyayı da. Kendimizi de severiz, çocuklarımızı da.

Bu Devirde Anne Olmak Zor Diye Düşünenlere Cevabımızdır: Biz, Sizin Bildiğiniz Annelerden Değiliz!

Birçok konuda olduğu gibi annelik konusunda da şanslı bir kuşak olduğumuzu söylemek yanlış olmaz diye düşünüyoruz, siz ne dersiniz? Evet bu fikre karşılık birçok alternatif veya karşıt düşünce de ortaya konulabilir. Bu çağın anneleri bir koltuğa çok karpuz sığdırıyorlar, zorlaşan şehir yaşamı, ekonomik koşullar, çevre faktörünün çocuk üzerindeki etkisinin artmasıyla zorlaşan çocuk büyütme süreci vs vs…”Neresi şanslı bu çağın annelerinin?” diyenler de olacaktır. İşte bu yüzden başlık attık biz de “Biz sizin bildiğiniz annelerden değiliz!” diye.

Biz bu çağda yaşayan annelerin (hangi kuşağa ait olduğu da fark etmez) yadsıyamayacakları iki önemli gerçeklik var, işe onlardan başlayalım öncelikle: 1) Kendi seçimlerimizi yaşıyoruz her durumda
2) Dünya o kadar küçüldü ki günümüz koşullarında; öğrenmek, sorgulamak, değerlendirmek istersek, önümüzde sınırsız bir dünyanın kapılarının açıldığını görüyoruz. Peki bunlar gerçekten birer “Nimet mi, yoksa lanet mi?” gerçekte sorulması gereken soru biraz da bu aslında.

Seçeneğinin olması insanı rahatlattığı kadar, her an kendisini sorgulamasına da neden olan bir özgürlük aslında. Bu yüzden biraz ateşten gömlek, bunun farkında olduğumuzu itiraf ederek başlayalım işe. Az önce bahsettiğimiz ikinci madde de bu gerçekliğin yangına körükle giden versiyonu, onu da kabul edelim baştan. Yetişkin olup yaptığının sonuçları ile yüzleşmeyi, sürekli kendini sorgulamayı, değişen doğrularla ve gelişen ani durumlarla baş etmeyi de yüklüyor omuzlarımıza. Sanki anne olmak en basit durumda bile, yeterince zor değilmiş gibi…

Kaç çocuk yapmalıyım? Nasıl bir iş hayatım olmalı, ya da olmalı mı? Nasıl bir evde oturmalıyım? Bu kararları alırken eşimle nasıl bir işbirliği içerisinde olmalıyım? Çocuğu nasıl büyütmeliyim; annemin iyi yaptıkları, yapamadıkları neler? Hayatına nereye kadar, nasıl müdahil olmalıyım? Nerelerde geri kalıp, nerelerde kapı gibi onun arkasında durmalıyım? Benim tarzım veya hayat seçimlerimin onun karakterinin şekillenmesinde olumlu veya olumsuz yanları neler? Doğal akışa teslim olmayı ve kontrolü bırakmayı hangi noktada kabullenmeliyim? Kabullenmeli miyim? Çocuğumun benim istediğim kişi değil de, onun mutlu olacağı kişiye dönüşmesinde ne derece başarılı olacağım?

Doğru beslenme, doğru yaşam alışkanlıkları kazanma, doğayı, hayvanı, kısacası dünyayı seven bir insan olarak yetişmesi konusunda ne derece başarılıyım? Teknolojiyle arası nasıl olmalı, ya da sanatla, sporla? Fırsat vermesem olmaz, versem fazla mı gelir hepsi? Yetenek gelişir mi, yoksa yetenekli mi doğulur? Nasıl keşfedilir? Güçlü olsun isterken onu çaresiz kılar mıyım, fazla üstüne düşersem de kendi kendine yetemeyen biri mi olur çıkar? Çok şımarırsa, ayakları yere basmazsa sonra, ne istediğini bilmezse? Çok sıkarsam yargılanmış hissederse kendini sürekli, güveninin inancını kırarsam?

Bu sorular daha bıraksak sonsuza kadar gider farkındayız. Çekinmeyin itiraf edin, birçoğu bir hafta içerisinde defalarca aklınızdan geçmiştir ve geçmeye de devam ediyordur zaten. Çocuğunuzun yaşı ne olursa olsun, siz kendinizden ne kadar emin olursanız olun, annelik sonsuz bir emin olamama duygusu heralde finalde. Eskiden böyle değildi oysa ki, çizilmiş doğrular, sosyal yaşamın getirdiği belirli şablonlar ve sorgulanmadan uygulanan eskiden kalan metodlarla, bir seçim değil bir yaşam biçimiydi annelik.

Şimdi durum o kadar basit değil elbette, sırf yeni annelerden, çocuğu küçük olan genç kadınlardan bahsetmiyoruz yanlış anlama olmasın sakın. Bu çağın anneleri, hangi jenerasyona ait olduklarından, kendi yaşlarından ve çocuklarının yaşlarından bağımsız olarak, eski dayatma ve kabullerden çok uzakta bir ilişki geliştirip yönetmeyi öğrenmeliler çocuklarıyla. Birlikte öğrenmeye, sürekli değişmeye ve mutlak paylaşıma yönelik bir vizyon benimsemeliler çocuğuyla ilişkilerinde. Yoksa ilişkiler sünüyor, kavramların içi boşalıyor, ilişkiler dayatmalardan ileri gidemiyor.

Aslında bu yüzden de bu kadar keyifli bu çağda anne olmak, sürekli gelişiyorsunuz, öğreniyorsunuz, yenileniyorsunuz ve koşulsuz sevmenin lüksünü yaşıyorsunuz. Bir anne için çocuğunun hayatının önemli bir parçası olabilmek, onu yaşam boyu destekleyebilmek, sevinçte ve üzüntüde ona koşulacak ilk adres olmak kadar büyük bir tatmin yok hayatta.

Bu yüzden diyoruz ki biz sizin bildiğiniz annelerden değiliz. Peki nasıl bir anneyiz? Onu da bilmiyoruz. Çünkü biz de kim olduğumuzu çok iyi bilmiyoruz, dün bildiğimiz bugün yalan olabiliyor çünkü sürekli değişip gelişiyoruz. Tek bildiğimiz mutlak doğrumuz; koşulsuz sevgimiz ve mangal gibi yüreğimiz.

 

dfot

dfot

İKİ TEKER ÜZERİNDE BAŞLAYAN BİR TASARIM YOLCULUĞU

Yaz, kış farketmez, her zaman en kullanışlı ve en keyifli araçtır bisikletler. Hele ki yaza bu kadar yaklaşmışken, artık kilitleri çıkartıp bisikletlerinizin tozunu alma vakti gelmiş demektir. Kuşkusuz ilk alınan bisikletin yeri bir başkadır. Bir sürü maceranın ilk adımı onlunla atılmamış mıdır? İlk sürme denemeleri, ilk yaralar, yokuştan inerkenki o ilk heyecan…Kimi zaman kalabalık arkadaş grupları kimi zaman da yalnızlığın tadını çıkarmanın en keyifli yoludur bisiklet yolculukları. Özellikle açık havada yapılan bir bisiklet turu, bize tabiatın tüm güzelliklerini içimize sindire sindire seyretme imkanı vermez mi? Hele ki artan stres ve doğadan iyice uzaklaşmış bir toplum olma yolunda ilerlediğimiz şu günlerde, bisiklet demek; “özgürlük ve iç huzurun bir temsilcisidir” desem yanılmış olmam sanırım. Siz ne dersiniz?Motto Tasarım bu ay, hayallerinin ve tutkusunun peşinden giden,
ATELİER ALTAİR TELİAN’nın yaratıcısı, Yiğit Kuyulu’nun Galata’daki Atölyesine konuk oldu. Sanatın, tasarımın, yeteneğin, mütevaziliğin ve samimiyetin birleştiği bu atölyede yapılan her bir bisiklet kişiye özel bir tasarım. Onların sadece araç olmadığı aynı zamanda bir sanat objesi de olabildiğinin kanıtı bu atölye.

 

Kendinizden biraz bahseder misiniz?

Bahçeşehir Üniversitesi endüstri mühendisliğinden mezun oldum. Nurus’ta marka müdürü asistanı olarak çalıştım. Daha sonra yüksek lisans eğitimim için Milano’ya taşındım. Domus Academy’de Business Design eğitimi aldım. Neil Barrett’ta grafik tasarımcısı ve pazarlama müdürü asistanı olarak çalıştım. Neil Barrett’ta çalıştığım sürece kendimi moda fotoğrafçılığında da geliştirdim. Çalışmalarımdan bazılarını Wallpaper Magazine de görebilirsiniz…

Atelier Altair Telian fikri nasıl şekillendi?

Bisikletin her daim beni cezbeden bir tarafı olmuştur. İtalya’nın ve Fransa’nın kasabalarında dolaşıp bulduğum çeşitli bisikletlerin zaman içerisinde garajımda büyük bir hazineye dönüştüğünü gözlemledim. Türkiye’ye sanat ve tasarım yapmak için döndüm ve sahip olduğum bu hazineyi tasarımla harmanlamak için bu atölyeyi kurdum.

İlk  bisikletinizi nasıl yaptınız? Eminim çok  ayrı bir yeri vardır sizin için…

İlk bisikletimi İtalya’da kurguladım. Önceleri orada çok bisiklet çaldırdım. Bisikletinizi bir gece çaldırır, ertesi gün pazarda 25 Euro’ya satın alırsınız. Ben bu geleneğin bir parçası olmak istemedim. Bisikletim çalınmasın diye özel kilit sistemleri tasarladım. Kendi bisikletimi onu benim dışımda kimsenin kullanamayacağı şekilde tasarlamak istedim.

Bisiklet tasarımcısı Türkiye de çok yeni bir kavram. Dünyada çok var mı örnekleri? Sizin de takip ettiğiniz veya tasarımlarını beğendiğiniz bir tasarımcı var mı?

Türkiye de meraklı bir iki arkadaşım var fakat ilk atölye biziz. Dünya da çok var örnekleri. İskandinav ülkeleri , Oregon dan , Japonyo dan tasarımcıları beğeniyoruz. 70’ler Avrupası yarış bisikletleri ve bu dönem atölyelerde üretilen bisikletleri etkileyici buluyoruz.

Tarzınızı nasıl açıklarsınız?  

Yüksek kalitede ürün sunmak bizim için önemli. Son dönem yüksek teknoloji ürünleri bizi yansıtmıyor. Introperspektif bir bakış açısına sahibiz. Her zaman basitliğin ihtişamından yanayız. Bisikletlerimizi tamamlayan minimalist dokunuşlardır.

Altai̇r Teli̇an için aklınızdakilerin tamamını  gerçekleştirebildiniz mi? Sizi heyecanlandıran yeni fikirler veya projeler var mı yakın planda? 

Bisikletlerimizin artık kendi döngüsü var. Kaynağından boyasına hepsi tek tek işlenmekte. Fakat atölyemiz sadece bisikletlerle sınırlı değil. Bunun yanı sıra t-shirt, aksesuar tasarımları da mevcut. Uzun vadede ise bir başka tutkum olan tekne tasarlamayı planlıyorum. Domus Academy de tezimi yat tasarımı üzerine yapmıştım ve bu tutkuya adım adım yaklaşmak beni mutlu kılıyor.

Kendi yaptığınız bir bisikletle dünya turu yapmak ister miydiniz? 

Hayır. Biz yaptığımız her bisiklete tasarım gözüyle bakıyoruz. Onlara evinizde, galerinizde bir heykel gibi bakabilirsiniz; çünkü onlar sizin hayal gücünüzle şekillenecek. Yahut şehrin sokaklarında insanlar işten evine dönerken o iki tekerin dönmesini isteriz.

Okuyucularımız size nerden ulaşabilirler, tasarımlarınızı sergilediğiniz bir yer var mı?

Atölyemiz randevu sistemiyle çalışmaktadır.
Bize mail adresimizden; ‘info@altairtelian.com’dan ulaşıp randevu alabilirsiniz.

Peki, bisiklet meraklıları için  nasıl bir ipucu verirdiniz?

Kendi bisikletinizi kendiniz yapın. Bırakın o da sizin kişiliğinizin bir parçası olsun. Bunun için ayrıca Bisiklet Atölyesi adlı bir projemiz de var. Kafanızdaki tasarıma kendi emeğinizle sahip olabileceğiniz bir ortam yaratıyoruz.

Son olarak Motto’nuz…

Bisiklet herkesi gülümsetir.
dfot

dfot

 

WILLIAMS SONOMA İSTANBUL KOLEKSİYONU İLHAM VERİCİ BİR ÇALIŞMA

Williams Sonoma 1956 yılında Chuck Wiliams tarafından, Fransa’dan ithal ettiği mutfak gereçlerini satmasıyla kurulan bir Amerikan markası. Bugün ise Amerika hatta dünyadaki en güzel mutfak gereçlerini bulabileceğiniz marka. Yeme, içme, pişirme meraklıları iyi bilirler; en original ve kaliteli mutfak malzemeleri Williams Sonoma’dadır. Mağazalarında gezmek, alışveriş yapmak büyük zevktir. Mutfak konusunda ufkunuzu genişletip, sizi harikalar diyarına götürebilir. Hatta şanslıysanız, aşçılık workshoplarından birine denk gelmiş ve dünyanın bir ucundaki yöresel yemeği, original malzemeleriyle pişirme şansını yakalamışsınızdır. Benim Williams Sonoma sevdam böyle bir hikaye ile başlamıştı seneler önce. Her Amerika ziyaretimde birden çok kere mağazasına uğrar, uzaktan ise web sitesini takip eder, yeniliklerden haberdar olurum.İnternette ne var ne yok diye bakındığım sıradan bir günde karşıma çıkan Rebecca Seal’in İstanbul; Recipes From the Heart of City yemek kitabına istinaden hazırlanan koleksiyon beni ne kadar mutlu etti anlatamam. Henüz ülkemizde çok bilinmese de, tüm dünyanın yakından takip ettiği bu marka benim şehrimden esinlenmiş, özendirici ve çok şık bir İstanbul koleksiyonu hazırlamış. Amerika ve Kanada’da mağazalarında, mağazalarına gidemeyenler içinse online olarak satılan bu koleksiyona gelin birlikte göz atalım.

 

İstanbul; Recipes From The Heart of City by Rebecca Seal

Rebecca Seal; Financial Times, Guardian, Sunday Times, Evening Standard, Observer, Glamour, Grazia gibi yayınlarda yeme, içme, lifestyle yazan, İngiliz bir gazeteci. Son projesi ise İstanbul; Recipes From the Heart of City yemek kitabı. Kitabın tanıtımından anlaşılan İstanbul’un tarihi ve egzotik dokusunun etkisi altında kaldığı ve bunu yemek tarifleriyle yazıya döktüğü. Kitaptaki fotoğrafları, alanındaki iddialı isimlerden Steven Joyce kadraja almış. Kebaptan, mezelere, bugün pekçoğumuzun bilmediği Osmanlı yemeklerinden, tradisyonel tatlılara kadar geniş bir yelpaze 256 sayfada sunulmuş. Williams Sonoma web sitesinde görebileceğiniz kitap online satılıyor. Fiyatı 39.95$. Williams Sonoma İstanbul Koleksiyonundan seçmeler.

 

Nostaljik sefer tası

Kimimizin annesi okula giderken eline tutuşturmuştur, bazılarımız ise eski Türk filmlerinde görmüştür mutlaka. Bugün unutulan klasikler arasındadır sefer tası. Williams Sonoma’nın geçmişe sadık kalarak modernize ettiği bu eşsiz tasarım beni çok duygulandırdı. Kullanılan bakır malzeme ve zarif çizgisi antika hissi uyandırıyor.

 

İznik Yemek Takımı

Osmanlı mirası İznik seramiklerinden, el yapımı ve her parçası farklı renk ve desenlerden oluşan çok şık bir yemek takımı. Bugün dünya çapında yayılan yerli markalarımızın bile İznik koleksiyonları bulunmazken, bir Amerikan markasının bizim mirasımızdan esinlenip, İznik koleksiyonu hazırlaması biraz ironik değil mi! İznik motiflerini yemek takımının yanı sıra, kavanozlarda, fincan tasarımında ve farklı kullanımlar için tasarlanmış tabaklarda da görebilirsiniz.

 

Güveç

Türk motiflerinden esinlenerek tasarlanmış, mutfağımızın vazgeçilmezi güveç de Williams Sonoma koleksiyonunda yerini almış.

 

Bakır Tepsi

Bunu da mı yapmışlar dedirten bir parça. Orijinal motiflere sadık kalarak tasarlanmış bakır tepsi gerçekten çok şık.

 

Daha başka neler var?

Williams Sonoma ekibi Türk mutfağını inceliklerine kadar işlemiş. Web sitesinde mutfak gereçlerinin yanı sıra, Selamlique Türk Kahvesi, kırmızı pul biber, kebap için hazırlanmış özel bir baharat, zeytinyağı ve mercimek çorbası karışımı da mevcut.

 

dfoit_mayis

dfot

 

ŞEHRE ÇAĞDAŞ VE ZARİF BİR ORTAMDAN BAKMAK İSTEYENLERE

 

Avant-garde şehrin tam kalbinde zarif ve çağdaş bir otel, Mandarin Oriental. Şehrin en popüler bulvarlarından Passeig de Gracia bulunan otel, 20. yüzyılın ortalarında kalmış bir binanın ödüllü tasarımcı Patricia Urquiola’nın yenileme projesiyle yeniden hayat bulmuş. hizmete girmiştir. Bu otelde, ödüllü bir spa, Blanc Brasserie & Gastrobar sayesinde yenilikçi yemek imkanı ve Carme Ruscalleda’nın  iki Michelin yıldızı ödüllü yemeği dahil olmak üzere olağanüstü hizmet ve olanaklar sunmaktadır.

Otelin tasarımını, daha önce de belirttiğimiz gibi New York Museum of Art koleksiyonlarının daimi parçası olan ödülü bulunan İspayol tasarımcı Patricia Urquiola yapmıştır. Yeni oda ve dekorları oluşturmak için yeniden görevlendirilen Urquiola, avant-garde ve kozmopolit tasarımlarını sürdürmüştür.

Bu yeni konspette Urquiola, avant-garde Avrupa tatları ve geleneksel oryantalist stiller arasındaki harmonik bağlantıyı, Cumhurbaşkanlığı ve Penthouse odaları içinde genişleterek, otel için özel olarak yaptırılan hidrolik mozaikler ve sanat eserlerine, Katalan modernizminin yeni yorumlarını kattı.

Yeni suitlerde, konukların kendilerini evlerinde hissetmesi için gerekli servis hizmeti için bütün detaylar düşünüldü. Bu detayların birkaçından bahsedecek olursak, Urquiola, odalarda tekstil ekranlar, Tai-Ping halı ve Urquiola Studio tarafından tasarlanmış benzersiz mobilya parçaları kullanarak, esnek boşluklar yarattı.

Geniş suit boyutlarıyla dikkat çeken otelde, Junior Suitler 55 m2’den başlıyarak Premier Suitler’de bu boyut 124 m2’lere çıkıyor, bu ölçülerde odalarda isteğe göre kolayca 2-3 yataklı konfigürasyonlar uygulanabiliyor. Tavanlara, aydınlatmaların ve gün ışığının her iki taraftan kusursuzca birleşmesi için ekstra yükseklik verilmiştir. Tavandan yere kadar yapılmış pencerelerde ferah ve modern bir görünüm oluşturmak için soluk ve karanlık duvarlarını tamamen zıt juxtapose renkler seçilmiştir. Ortamın sıcaklığını vurgulanmak için ise bronz detaylar kullanılmıştır. Zeminde meşe ahşap kullanılırken parlak renkli kilimler tercih edilmiş.

Otelin en önemli suiti olan Barcelona süitte açık jakuzi ve solaryum ile tam 123 m2’lik teras vardır. Diğer suitlerde Barcelona Suite nazaran daha küçük özel teras veya balkon, yanı sıra çalışma alanları, soyunma odaları ve özel akşam gelen iş toplantıları için modüler özellikli  yaşam alanları vardır. Renkli ve opak cam içinde kapalı, zarif bir spa atmosferini yaşayabileceğiniz geniş banyolar vardır.

Milano’da Urquiola Studio tarafından bir koleksiyon olarak oluşturulan özel parçaların yanısıra, lambalar Flos, sofalar ve masalar Moroso, Husk sandalyeler B&B, stool’lar EMU ve mozaikleri Mutina tarafından tasarlanmıştır.

 

dfot

dfoit_mayis
DUVARLARINIZI KİŞİSELLEŞTİRMENİN VAKTİ GELDİ…

Özel tasarım sanatsal duvar kağıtlarımız ile mekanlarınıza benzersiz bir atmosfer katabilir, aynı zamanda duvarlarınızı birbirinden değerli sanatçıların tablolarıyla süsleyebilirsiniz.
Zamanın en değerli kavram haline geldiği günümüzde, showroom, galeri, sergi gibi mekanları ziyaret ederek tüm sanatçıların ve tasarımcıların çalışmalarını görmek neredeyse imkansız hale gelmiş diyebiliriz. Nishdecor olarak, kendi markaları olan Nishart ile; yaptığı işlerle dünya çapında beğeni toplayan, ressam, illustratör, fotoğraf ve grafik sanatçılarının eserlerini ortak platformda bir araya getirerek, web sitesi üzerinden sanatseverlere ulaşmasını hedeflemişler. Çok da iyi yapmışlar.
‘Dünyadaki trendler değişiyor. Kurumlar ve kişiler artık kendini ifade etmeye ve bireyselciliğe yöneliyor. Dünyada çok az sayıda verilen böyle bir hizmet ile bireyler de mekanlarında kendi kişiliklerini tam anlamıyla yansıtma olanağına sahip oluyorlar.’ şeklinde özetliyor. Faaliyet alanlarını genel olarak sipariş üzerine üretilen özel sanat eserleri, portreler ve grafik enstalasyonları konusunda uzmanlaşan görsel ambians atölyeleri, zevk sahibi özel müşterilere, kurumlara ve mimarlara hizmet vermekte.
NishArt dev duvar resimleri, soyut portreler, aile freskleri, dekoratif uygulamalar, enstalasyonlar, Bizans ikonalarının reprodüksiyonları, antik freskler, büyük ölçekli projeler için fine-art baskı, yağlıboya/akrilik tablolar, fotoğraf çalışmaları ve serigrafi işleri gibi geniş bir stil ve teknik seçeneği sunuyor müşterilerine. Tek yapmanız gereken onlara ulaşmak ve ne istediğinizi tam olarak anlatmak. Hem ev hem de işyerlerimiz için farklı seçeneklerde sınırsız bir dünyanın kapılarını bize aralayan Nish Art sayesinde tek yapmamız gereken yaratıcılığımız ve hayal gümüzü kullanarak düşledğimiz mekanın ne olduğunu kurgulamak. Gerisini onlar hallediyorlar.
dfoit_mayis

dfoit_mayis

 

NİHAN SATIROĞLU

1987 yazında Adapazarı’nda doğmuş. Sokaklarda ve bahçelerde geçen eğlenceli bir çocukluğun ardından büyür ve Türk dili ve edebiyatı bölümünden mezun olur. Fakat edebiyatı hiçbir zaman meslek olarak düşünmemiş. “Ben, üretmeliydim ve ticaret yapmalıydım. Bu ikisini birleştiren şey “niarmena” oldu. Annem; tanıdığım en iyi tasarımcılardan biri bence. Annem, dostlarım ve tabi arkamda duran mavi bir adamla yola çıktım. Sonrasında ekibimize katılanlar oldu. Diken, işleyen kadınlar; çizimlerimizi yapan “su” gibi bir kız, epey tatlı bir ekip olduk anlayacağınız ve böyle devam ediyoruz.” şeklinde özetliyor tasarım serüvenini. Ürünlerinin en büyük özelliği el nakışı olmaları. Kumaşlara çizimleri geçiriyor ve bu çizimlere nakışla hayat veriyorlar ekip olarak. Tabi her şey el yapımı (handmade). Kol çantaları, cüzdanlar, makyaj çantaları, defterler, önlükler, yastıklar üretiyorlar. İstanbul’daki mağazalar, internet siteleri derken şimdi de yurtdışına ürünlerini göndermeye başlamış. “Mutlu bir iş bu, tek amacımız ise bu mutluluğu yayabilmek. Ürünlerimizle görenleri gülümsetebilmek” şeklinde özetliyor Niarmena’nın misyonunu.

 

Takip ettiğiniz siteler ?
Etsy.com, pinterest.com

Çalışırken olmazsa olmazınız ?
Hayallerim ve çayım

En sevdiğiniz dönem veya akım ?
1970 sonrası kavramsal sanat dönemi. Edebi akım ve dönem olaraksa kesinlikle garip akımı ve sonrasındaki dönem.

Favori mekanınız ?
Bahçem

Atölyenizde asla neye rastlamayız ?
Uzun süren sessizliğe, kötü kokulara, kesmeyen makaslara, kötü malzemelere, pisliğe, haddinden fazla dağınıklığa, çaysızlığa, ıslık sesine, yatağa, yorgana 😉

Nelerden ilham alırsınız ?
Şiirlerden, kahvaltı masalarından, arkadaş sohbetlerinden, gezdiğim yerlerden, kedilerden ve maviden..

Evde olmazsa olmazınız? (tasarım adına)
Kağıt, kalem, kitaplarım, kumaşlarım, iplerim

Kendinizi en çok benzettiğiniz şehir?
Ütopik

Tek bir cümle ile kendinizi anlatın desek…
Normal olmadığım kesin !

Motto’nuz…
Kumaşa fısıldıyorum hep : “Onları çok mutlu et…”
dfoit_mayis

dfoit_mayis

 

Evimizin Duvarlarının Dışına Çıktık, Peki Ya Beynimizin Duvarları?

Bugün o gün olsa! Mayıs bir başlangıç olsa! Beynimize kalıplarla ördüğümüz duvarları da zorlasak. Herkesin birbirinin yaptığına burun kıvırdığı, özgün olmaktan çok uzak, kopya hayatlar sürüyoruz ne yazık ki (özellikle büyük kentlerde). Üstelik, işin gerçek ve trajik yanı bu olmasına rağmen “bizim yaptığımız en önemli olanı” diye kendimizi ve yakın çevremizi kandırıyoruz. Oysa, “sevmek” kavramının içini bu kadar boşaltmasak, “saygıyı” hep başkalarından bekleyen, “önemli” insanlar olarak hayatlarımızı sürerken, kendi kabalık ve duyarsızlıklarımızla biraz yüzleşsek her şey çok daha farklı olur muydu? Ne dersiniz? Keşke başkalarının inandıklarına ya da sahip çıktıklarına saldırmak yerine kendi inandığımız, doğru bildiğimiz konuda emek versek. Üretsek bol bol! Daha da önemlisi bir şeyler üretmeye çalışanlara destek olsak. Öyle parmağımızın ucuyla değil ama, sıkı sıkı tutarak ellerini!

Kısacası yanyana durabilsek gerçek anlamda; “vaktim yok“ demeden, “param yok” diye üzülmeden, “kim ki o ben ona cevap vereceğim bunca işimin arasında” diye kabalaşmadan, “kimse kimsenin kapısının önünü süpürmeye mecbur mu” diye düşünmeden, “hasta olan iyi ki benim çocuğum değil” diye şükretmeden nasıl yaşanır biliyor muyuz?, Ya da şöyle sorayım; “ben bu tabloyu alırsam galeri sahibi ne kar eder” diye hesap yapmadan, mahalledeki kedi seven yaşlı teyzeyi görünce yolu değiştirmeden ve statümüze de bu yaraşır diye, evleri, içinde yaşanılan mağaza vitrinlerine dönüştürmeden de yaşamak mümkün mü? Neden olmasın?

Biz slogan atalım ülkeyi başkası kurtarsın; biz çok sevelim herkesi ama yakın çevremize bile faydamız olmasın; saygıyı, hoşgörüyü maddi manevi tüm güzellikleri biz hak edelim aman sakın ha paylaşmayalım. Böylesi daha mı kolay?

Bilemedim, siz karar verin en iyisi duvarlarınızın ne kadar sağlam olduğuna. Ben o duvarlara çarpa çarpa yoruldum evet, ama duruldum da sanmayın. Birlikte kucaklanacak güzel günlere olan inancımı ve ısrarımı hala koruyorum.

SEVGİLERİMLE

 

dfoit_mayis

dfoit_mayis

 

 

 

  • inovasyon
  • evrim
  • renk

2014 Salone del Mobile’de sunulan koleksiyonlarının üç temel çıkış noktası inovasyon, evrim ve renk. Uzun yıllara dayanan bir geleneğe ve de teknik bilgiye sahip köklü bir şirket Emu. Kaliteyi elegansla birleştiren ve her türlü yaşam tarzına uygun olabilmesi için farklı materyallerin birlikte kullanımıyla çözüm üreten, stil evrimini çoktan başlatmış ve geliştirmekte olan köklü bir marka.

Emu 1951’de İtalya’nın Umbria bölgesinde kurulmuş. Metal işçiliğinde çok fazla deneyim ve yeteneğin sonucunda geldikleri nokta tesadüf değil. Teknolojiye yaptıkları bilnçli yatırımlar sayesinde 80’ler ve 90’larda bahçe mobilyaları sektöründe pazar lideri olmuşlar. O günden bugüne outdoor mobilya konusunda dünyada hatırı sayılır bir yere sahipler.

2005’te Emu başkan ve kurucu ortağı Ricardo Biscarini, LVMH firması ile birlikte Emu’yu yeniden yapılanma sürecine sokmuş . Bu birleşmenin resmi olarak gerçekleşmesiyle, 2011’de markanın 60.yılıyla beraber yeni bir sürece girmişler.

70.000m2’lik alanda 150 çalışanla Marsciano’daki fabrikada üretiliyor tüm mobilyalar. Kalitesi “Made In Italy” olması ile teknolojik araştırma, farklı materyal ve prodüksiyon teknikleri üzerine yaptıkları çalışmalarıyla garantileniyor. Kendilerini metal işinde sürekli gelişmeye adamışlar. Bu sayede çok geniş bir pazarda kullanıcıya ulaşıyorlar.

Ürünleri arasında sandalye, masa, koltuk, dinlenme köşeleri, oturma odası ve aksesuarlar bulunuyor.

Alüminyum, metal, tik, hasır ve daha birçok malzeme kullanılıyorlar. Böylece her bütçeye ve zevke uygun zenginlikte ürün çeşitliliği ortaya çıkarıyorlar. İstanbul’daki Le Meridien dahil dünyadan sayısız otelde Emu koleksiyonları teras ve açık alanlarda kullanılmış. Avrupa’dan yaklaşık 1.000 nokta perakende satışını gerçekleştiriyor. Yeni koleksiyonlarda ünlü tasarımcılar, Carlo Colombo, Paolo Navone, Patricia Uquiola, Christophe Pillet, Jean Nouvel, Arik Levy gibi isimlerin katkısı olmuş.

 

dfoit_mayis

dfoit_mayis

 

MOZAİK DESİGN

1992 yılında kurulduğundan beri tasarımın dünya çapındaki liderlerini Türkiye’de temsil eden Mozaik, sadece bir tasarım ürünleri mağazası olmanın çok ötesinde, bir yaşam tarzı merkezidir.

Ev mobilyasından ofis mobilyasına; banyo ve mutfaktan aydınlatmaya; perdelik ve döşemelik kumaştan aksesuar ve çocuklara yönelik tasarımlara kadar modern hayatın her türlü gereksinimini tek bir çatı altında bulundurarak Türkiye’de alışılmadık bir referans noktası oluşturmaktadır.B&B Italia, Maxalto, Cassina, Cappellini, Casamilano, Classicon, Knoll, Vitra, Paolo Lenti, Tom Dixon, Flos, Ingo Maurer gibi güncel markaların tasarımlarıyla birlikte Mozaik MoMA’nın kalıcı koleksiyonunda sergilenen birçok tasarım ikonu ve çok daha fazlasının bir arada bulunduğu bir müze gibidir adeta.

Bunun yanı sıra, modern tasarımın Türkiye’de tanınması için çok çalışan, seminerler ve sergiler düzenleyen Mozaik, kurulduğu zamandan bu yana Türkiye’de modern tasarıma ilginin artmasına vesile olmuş ve böylelikle Mozaik önderliğinde insanların modern tasarıma karşı algısı değişmiştir.

 

dfoit_mayis