spor salonu

Şehir içinde şehir, kentsel yaşam biçimi

Chicago şehir merkezinde bulunan Marina City binası dış görünümüyle adeta bir mısır koçanını andırmaktadır. 179 metre uzunluğunda olan kuleler 65 katlıdır. Binaların kanal üzerinde yer alması sebebiyle, binanın altında yaklaşık 700 küçük yat barındırabilen bir marina bulunmaktadır.

Mies Van Der Rohe’un öğrencilerinden Chicago’lu mimar Bertrand Goldberg tarafından 1959 yılında tasarlanan ve 1964 yılında inşaatı tamamlanan ikiz kuleler,  dünyanın en yüksek konut binaları hem de en uzun betonarme yapıları unvanını almıştır. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nde kule vinç ile yapılan ilk bina olmasıyla da bilinmektedir. Yapının dairesel şekli şehrin kuvvetli rüzgarının yarattığı rüzgar salınımına da karşı koymaktadır. İçinde havuz, buz pisti, bowling salonu, tiyatro, spor salonu, mağazalar ve restaurantlar bulunan kompleks, adeta şehir içinde şehir gibidir. Her iki kulede de kat planları aynıdır. Binada sarmal rampa ile çıkılan 890 araçlık bir otopark alanı bulunmaktadır.  Konutlar 21. kattan itibaren başlar. Her apartman dairesi bir balkona sahiptir. Zemin döşemeleri ve zemin çerçeve kirişleri hafif beton karışımı kullanılarak yapılmıştır.  Chicago şehri pekçok yangın geçirmiştir, ancak bina bu yangınların hiçbirinden betonarme yapısı sebebiyle etkilenmemiştir.

 

Proje, ABD’de ve dünyada kentsel gelişim için bir model oluşturmuştur ve benzeri kompleks binalar uluslararası alanda pekçok şehirde uygulanmıştır.

Dairesel bir plana oturan katların içinde dik açı içeren duvarlar yoktur.  61 katı 35 saniyede çıkabilen yüksek hıza sahip asansörlere sahip bina, 1965 yılında Amerikan Mimarlar Enstitüsünün New York bölümü tarafından yeni bir yaşam dinamiği yaratması sebebiyle innovasyon ödülüne layık görülmüştür.

Dünya savaşı sonrasında milyonlarca Amerikalı şehir merkezinin dışında oturmayı tercih etmiştir. Bu sebeple Goldberg’in projesi ilk başlarda bir çılgınlık olarak tanımlansa da şehirde çalışmak ve yaşamak üzere tasarlanan bina, küçük bir alanda herşeyi sunan bir yaşam alternatifi getirmiştir. Kanal üzerinde gezinirken, farklı mimarisi ile Chicago şehir silüetine farklı bir güzellik katan bina her daim dikkat çekmektedir.

Seçil Mutlu

dergi_form_nisan
HUZURLARINIZDA NİSAN AYI, BAHARIN GERÇEK BAŞLANGICI

 
Uzayan günler, renklenen doğa, sebepsiz yere gülen yüzümüz, neşe, keyif ve heyecan… Çoğumuz için en güzel duyguları uyandıran mevsim başlıyor diyebiliriz sanırım. Yaz mevsiminin göz kırpmaya başladığı Nisan ayında hepimizin ortak çabası daha iyi ve sağlıklı bir yaşam. Ve tabi ki beraberinde fit bir görünüm. Şahsen benim bu mevsimde günlük içtiğim suyun miktarı artarken, yediklerim deki yağ oranı ters orantılı olarak azalıyor. Bulduğum her fırsatta spora gitmeye çalışıyor, gidemediğim günlerde ise derin bir vicdan azabıyla yaşıyorum.
Benim gibi pek çok insan var tanıdığım. Şehir insanının genel alışkanlığı bu yönde diyebiliriz. Bu nedenle spor salonları her geçen gün daha çok yaygınlaşıp, günlük yaşantımızın en az birkaç saatini işgal etmeye başlıyor. Gelin hep birlikte birlikte Türkiye’deki en büyük ve keyifli sportif yaşam alanında biraz zaman geçirip, motivasyonumuzu arttıralım. Acarkent Coliseum, Beykoz’un oksijen dolu havasında, doğayla iç içe California mimarisinde dev bir sağlıklı yaşam kulübü. Peysaj mimarisine büyük özen gösterilmiş, içeride ise özenli, şık ama doğal görünümünü korumuş bir tesis. Girişte sağda sizi enfes bir kamelya ağacı karşılıyor. Benim gibi çiçeklere düşkünseniz, çıkışta çaktırmadan bir dal koparıp, evinize götürmeyi kafaya koyuyorsunuz.
Coliseum’un ana giriş kapısından girince sizi bir kere gördü mü, asla unutmayan, isminizi ne iş yaptığınızı bilen sempatik Starbucks ekibi selamlıyor. Bu yaşam alanında aile gibi olunduğunu anlamamız için yeterli bir ipucu. Oyalanmadan spor yapayım diyorsanız sağa sapıyorsunuz ve işte karşısınız da dev spor kompleksi.
Coliseum gerek teknik altyapısı gerekse dekorasyonundaki incelikleriyle örnek bir yaşam merkezi olmuş Acarkent sakinleri için öncelikle. Çağdaş, modern ve dinamik bir havası var. Mimaride detaylara önem verilmiş. Yüksek tavanlar, ve farklı tasarımlarla cesur ve trendy bir yer. Tüm bunlara ek olarak doğada olduğunuz hissini veriyor olması da paha biçilmez bir ayrıcalık sunuyor yapıya. Günlük yaşamın kaosunda kaçabileceğiniz huzur dolu bir mekan. Her başarılı işletmede olduğu gibi bu sportif yaşam alanının da başarılı bir lideri var. Fuat Bozak, spora gönlünü vermiş, işini aşkla yapan karizmatik bir yönetici.
Genç yaşlardan itibaren sporla iç içe bir yaşam sürmüş Bozak. Seneler süren profesyonel iş yaşamını noktalandırıp biraz dinlenmeyi düşündüğü anda ise Coliseum’un Genel Müdürlük koltuğunda buluvermiş kendini, gelen teklifi kabul ederek. Sporu, çevresindeki herkesin yaşamında vazgeçilmez kılmayı misyon edindiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Kendisi ne kadar tevazu gösterse de, konuştukça öğrendim ki bu konuda pek çok projede yer almış ve Türkiye’de birçok ilkleri gerçekleştirmiş. Triatlon gibi her geçen gün yaygınlaşan bir spor dalının da ülkemizde öncülerinden biri.
Yoğun ve stresli kış günlerini geride bırakırken ruhumuzu dinlendirmek, bedensel farkındalığımızı artırmak ve daha zinde olmak için benim sizlere önerim yaşantınızda spora daha fazla yer vermeniz. İster son yılların popülerleri pilates, yoga, kinesis gibi salon sporları, ister kendinizi doğanın kucağına bırakıp yapacağınız yürüyüşler; son karar sizin. Yaptıkça, sporun ruhunuza ve bedeninize ne kadar iyi geldiğini görecek ve yeni bir bağımlılık kazanacaksınız.
dergi_form_nisan

dfot

 

1913-2013

Megeve’ın efsanevi şöhreti

 

Megeve’dan ne zaman bahsedilse hemen arkasından akla tek bir isim geliyor.  Dağdaki tepelerin ardındaki otel “Mont Blanc”. Köyün kalbinde konumlanmış, kayak liftlerine yakın bu efsanevi otel Jocelyn ve Jean-Louis Sibuet’in enerjisiyle tekrar kuruldu. Otelin şöhreti 50’li yıllardan başlayarak kısa zamanda hızla büyüdü. Megeve o zamanlarda yazarların, şarkıcıların ve müzisyenlerin ünlerini artırmak için muhakkak uğradıkları bir bölgeydi.  Ayrıca Roger Vadim burada  “Les Laisons Dangereuses” filminin bir çok sahnesini Gerard Philippe, Jeanne Moreau ve Annette Stroyberg ile birlikte çekmişti. Başka birçok Fransız yönetmen de kış sahnelerini çekmek için Mont Blanc’ı seçiyordu. Lobide, koridorlarda, resimlerde Jean Cocteu’nun varlığı atmosfere yansıyor gibi.

Yatak odalarında ve diğer katlarda, İngiliz, Avusturya ve Savoy stillerinin uyumlu birliktelikleri açıkça görülüyor. Açık renk ahşaplar, ekose kumaşlar, sallanan sandalyeler, geyik boynuzları, standart lambalar ve koltuk şalları.

Bütün bu detay olmaktan uzak parçaların tamamı görenleri adeta hipnotize ediyormuş. Bir yanda antika bir İngiliz mobilyası size Shakespeare dilinde fısıldarken, diğer  yanda bir Savoy portmanto zarifçe Alpler’de dağların ortasında olduğunuzu hatırlatıyor. Tabi ki balkonlarda muhteşem dağ ve köy manzarası gelenleri karşılıyor. George Boisson  anısına “Le George” isimli, çay çeşitliliğiyle ve ev yapımı sıcak çikolatasıyla ünlü çay odası, akşam altıda bir bara dönüşüyor.  “The Champagne” isimli bar da popüler şampanya markalarını sunuyor. Ağız sulandıran havyar ve kaz ciğeri kombinasyonu da şampanya ile birlikte sunuluyor.

Bahçe kısmında bir kapalı havuz, güneşe açık bir jakuzi var. Ayrıca sauna, spor salonu, dört adet duvarları granit ve karlarla kaplanmış spa kabiniyle de sizleri görülmemiş saf, karlı ve buzlu bir gezegene konuk ediyorlar. Geneve-Coitrn havaalanına bir saat mesafede olan Megeve sizleri romantik ve masalsı bir ortama kış cennetine davet ediyor.