roman

İÇİNİZDEKİ TANRIÇAYI UYANDIRMAYA HAZIR MISINIZ?

Şebnem Atılgan

Bihin Edige imzasını birçok farklı ama birbirini tamamlayan alanlarda görebilirsiniz. Uzun yıllar profesyonel iş alanında üst düzey yöneticiliğini sürdüren Edige, daha sonra bilgi ve birikimlerini kişisel gelişim seminerleri ve yazdığı kitaplarda değerlendirmeyi tercih ediyor.

Böylece iş yaşamında süre gelen kişisel gelişim odaklı düşünce ve eylemlerini edebiyatın özgürlükçü dünyasında kurguya dönüştürüyor. İşte Bihin Edige’nin bu kitaplarında onun büyük ve gerçek kadın dünyasına dair her şeyi bulmak mümkün. Fakat bu dünya asla sadece kendisine dönük değil. Aksine, o ve onun roman kadınları, peşine düştükleri ‘gerçek’ kadın arayışlarına cümleleri ortak ederek, şeffaf ama bir o kadar da görkemli köprüler kuruyorlar okurlarıyla. Bu etkileyici roman kadınlarından biri de Saba! Bihin Edige’nin bir roman kahramanı olarak kurguladığı Saba’nın, sayfalar ilerledikçe sizinle birlikte yaşayan, nefes alan, üzülen, sevilen gerçek bir kadına büründüğüne tanık oluyorsunuz. Belki, bu hep böyledir. Çok etkilendiğiniz ya da çok iyi yazılan edebi eserlerin kahramanları gerçekmiş hissi verirler. Ancak Saba’yı diğerlerinden ayıran, romanın edebi başarısı değil. Aslında Bihin Edige’nin edebi bir kurgunun peşinde olmadığı da çok açık. Onun kahramanına yaşatmaya çalıştığı daha hayati başka durumlar var ki bunların başında “gerçek kadın” olmak geliyor.

Romanın diğer kadın tiplemelerinde ise “gerçek kadının” farklı temsilcilerini karşımıza çıkarıyor. Ve sonra birden, hep olduğu gibi, hayat aniden çıkmaz sokağa girdiğinde asıl kahramanla tanışıyoruz: Tanrıça!İşte bu noktada Bihin Hanım’a şu soruyu soruyorum: “Kurgu içerisinde Saba’ya çok ciddi bir rol veriyorsunuz: Gerçek kadın olmak! Ne demek bu?” Bihin Hanım’ın gözlerinde bu tanımı birebir yaşadığına dair pırıltılar dolaşıyor. “Gerçek kadın tüm baskılardan, dayatmalardan ve en önemlisi yüzlerce yıllardan bu yana beynine ve hatta genlerine işlemiş olan, kadını ikinci sınıf varsayan, inanç kalıplarından kurtulmuş kadındır. Bu kadın özgürce dişiliğini yaşayan, yani Tanrıçayı yansıtan kadındır.” Belki size bir parça fantastik gelebilir ama aslında hiç de öyle değil. Bir zamanlar, kadının doğurganlığı ve üretkenliğiyle Tanrıça olarak anıldığını unutmamak gerekiyor.

Hatırlasanıza; Ana Tanrıça Kubaba, Kibele, Artemis… Yunan’dan Sümer’e kadar bolluk, bereket, aşk, doğum, ölüm yani aslında yaşam, hep Tanrıçalar tarafından sembol olarak yaşatılmış. Anaerkil dönemlerde kadın üremeyi sağlayan doğurgan bir varlık, çocuk bakıcısı, savaşan erkeklerin iyileştiriyor yani bir bakıma hekim, doğadan oplanan bitkilerden yemekler pişiriyor ve yaşamın devamlılığını sağlıyor.

Tüm bunlar doğal olarak kadın bedenine mistik bir değer kazandırıyor. Peki, o eski dönemlerden bugüne değişen nedir? Kadın, hala aynı hatta daha fazla işlevi yerine getirmiyor mu? Anaerkil dönemden Ataerkil döneme “zorla” geçirilen kadının o eski gücünü unutması üzücü. Romanın ana izlerini oluşturan da bu durum işte: “Bir zamanlar Tanrıça olduğunu unutma!” Tanrıça arketipleri Saba da bir zamanlar Tanrıça olduğu unutmuştur. Ta ki, aslında dünyevi hayatında lüks içinde yaşadığı bir hayata rağmen gerçek kadın olarak var olamadığını hissettiği ana dek! Zengin bir kocası, şahane bir evi, harika bir kızı ve lüks içinde bir yaşamı vardır. Ancak, o bütün bu ihtişama rağmen kocasından kadın kimliğini tanımasını ister. Roman boyunca eşine anlatmaya çalıştığı hep budur.

Kocasının yaradılışın müziğini duyması ve bu ritme ayak uydurması için çaba gösterir. Fakat pek de başarılı olamaz. Çünkü Semih, ailesinden öğrendiği ideal kadın tipini tanımakta ve eşini de bu kalıbın içine sokmak için uğraşmaktadır. Bunun temel nedeni de hepimizin bildiği gibi erkeklerin rol model olarak gördükleri anne karakteridir. Sayfalar ilerleyip, işler daha da karmaşıklaştığında romanın yazarı Saba’dan yardımını esirgemez. Genç kadının artık içindeki Tanrıçalarla tanışma zamanı gelmiştir. Tanrıça bir gece, muhteşem görüntüsü ve ışıklara bürünmüş güzel yüzü ile Saba’nın karşısında belirir. Saba’nın “Sana ihtiyacım var!” sözlerine karşılık Tanrıçanın verdiği cevap ilginç olduğu kadar etkileyicidir de: “Tüm kadınların bana ihtiyacı var Saba! Ama unutma ki ben zaten senim. Ve bütün kadınlar ben. Beni bastıran ve içinizdeki derinlere atan sizsiniz. Kadınların halinden, insanların yaşadığı acıdan ve dünyanın yaşadığı bu kargaşadan ve zulümden kurtulmak için beni uyandırmak ve yeniden yaratıldığınız gibi ‘kadın’ olmak zorundasınız. Kadının felce uğratıldığı ve eziyet gördüğü için doğası yolundan sapmış, kendisini bile anlayamaz olmuştur. Bir yandan kadın kendisini ararken, karşıt enerji olan erkek bu bozulan dengede doğal olarak kimlik arayışına girmiştir. Şu an dehşeti, şiddeti, zulmü ve acıyı yaşadığınız dünyanın kurtuluşu, kadının varlığını tam anlamıyla bulma ve yaşama özgürlüğüne bağlıdır. Eğer kadın köleyse, erkeği de değişik yöntemlerle köleleştirecektir.

Kadın özgürce kadınlığını yaşadığında, başkalarına da özgürlük verir. Ve dünya değişmeye başlar.” Peki, bunu gerçekleştirmek mümkün mü? Romana bakalım: Evet mümkün! Ancak romandaki kadınlar Saba başta olmak üzere, yeniden Tanrıça olabilmek için yeni bir hayata başlıyor. Bu yeni hayatlarında ise yanlarında gerçekten kadını tanıyan erkekler var artık. Romandaki kadın kahramanlara baktığımızda görüyoruz ki, kadın kendini keşfedip nasıl bir erkekle birlikte mutlu olacağını anladığı zaman, daha doğru bir seçim yapabiliyor.

Tıpkı Tanrıçanın dediği gibi: “Çünkü erkek ve kadın, karşı karşıya geldiğinde benzersiz ve kozmik bir güç çemberi oluşturur. Ying ve Yang, yukarı ile aşağısı, yeryüzü ve gökyüzü, yani tüm evren kadın ile erkeğin fiziksel biçimiyle kuşatılmıştır. İkisini birleştirip çemberi tamamlamak üzere harekete geçen güçlü çekim ise, cinsel enerjidir. Birbirlerini gerçekten seven iki sevgili birleşince, yaratılışın temel enerjisi ortaya çıkar.” İçimizdeki Tanrıçalar Saba’nın öyküsü, kadınların içlerinde taşıdıkları Tanrıçanın özelliklerini anlatıyor. “Tanrıça arketipleri dişi enerjinin kadın bedeninde tezahür eden çeşitli halleridir,” diyor Bihin Edige. “Aslında her kadında her arketip yaşar ama bazılarında bazı arketipler daha ağır basar, diğerleri daha nadir ortaya çıkabilir. ‘Bakire Arketipi’, cinselliği gözlerinde ve hareketlerindedir. Masum bir baştan çıkarıcılığı vardır. Yaşına bakmaksızın her kadında bulunur. ‘Yaratıcı ve yok edici arketip’, bu iki zıt gücün savaşı değil, iki karşıt gurubun kararsız ilişkisidir. ‘Aşık ve baştan çıkarıcı arketip’, olgun kadın bedeninde ortaya çıkar. Erkeğin kalp atışlarını değiştiren tatlı ve büyülü duyguların tükenmez kaynağıdır. ‘Anne arketipi’, annelik tanrıçanın en zengin halidir.

Kadın, bu arketip sayesinde sadece çocuğuna değil herkese karşı koruma içgüdüsü içindedir. ‘Bilge kadın arketipi’, olgunluğun getirdiği yüce bilgeliği taşır.” Bihin Edige, okuru, “Saba – Tanrıça Uyanıyor” romanında farklı kültürel ve ekonomik düzeylerdeki kadınların yaşam hikayeleri ile aşkın, cinselliğin ve kadın-erkek ilişkilerinin etrafında dolaşarak, heyecanlı bir gezintiye çıkmaya davet ediyor.

 

Şebnem Atılgan

İlk sayfasını çevirdiğiniz kitap, “Bir suç olduğunda ilk hareketi planlayabilirsiniz ama ardı sıra olacakları asla.” cümlesi ile başlıyorsa ‘suç’ ve ‘ceza’nın baş rolleri paylaştığı, heyecanlı sahnelerin bolca olduğu bir romana hoş geldiniz, demektir. Sonra, bu ilk cümlenin ardından okumaya devam edersiniz. Bir süre sonra karşınıza çıkan karakterin adının Metin Kara olduğunu öğrenirsiniz. Birkaç sayfa sonra adamın ilginç ama oldukça yüksek geliri olan bir iş teklifi aldığını okursunuz. Muhtemelen siz de adamın yerinde olsanız bu teklife “Evet!” derdiniz. Metin Kara da aynısını yapar ve aklından dahi geçirmeyeceği bir maceraya adım atar. Ama yalnız değildir. Siz de kitabın sayfaları arasında Metin Kara’nın peşine takılırsınız.

“Roman karakterleri, ortaya çıktıkları koşulların ürünüdürler,” diyor Necati Göksel. Suç, tüm çağlar boyunca var; suçlu da öyle.

Bir romancı için söz konusu olan ise ‘yaşadığımız zamanın ve toplumun birer ürünü’ olmamız. Bu da kurguyu daha gerçekçi yapıyor; yazarın zihninde kurgunun oluşmasına yardımcı oluyor ya da yazarın hayal gücünü çokça tetikliyor, diyelim. Necati Göksel ise şöyle diyor: “Karakterlerin ortaya çıktıkları koşullar derken kastım zihnim değil, romanda anlatılan koşullar.” Romandan başımı kaldırıp, İstanbul sokaklarına baktığımda ‘Evet,’ diyorum, ‘gerçekçi bir hayal gücü bu.’ Bu iyi mi, kötü mü bilemiyorum. Gerçek hayatta her an tehlikede olmak gibi bir düşünce aklıma takılıyor. Ama bir yandan da yazarın başarısı bu… Polisiye, üzerine düşeni yapıyor işte. Okuru etkiliyor, belki biraz korkutuyor, telaşa düşürüyor, daha çok meraklandırıyor. “Metin Kara için konuşacak olursak, her insanda olduğu gibi onun da doğuştan gelen bazı farklılıkları var.

Diyebiliriz ki, bu farklılıkları karakterlerime ben katıyorum: Birkaç renk, birkaç düşünce, birkaç davranış tarzı…” Necati Göksel iyi bir polisiye okurunun kolayca çözebileceği bir sırrı da açıklıyor böylece. Dünyaca ünlü polisiye karakterleri düşünsenize… Hepsinin kendine has, farklı -belki biraz garip- birkaç renk, birkaç düşünce, birkaç davranış tarzı yok mu? Hayat Askıda, sinemasal kurgusu ile bir adım önde olsa da… “Hep merak etmişimdir,” diyorum röportajımız sürerken, “Roman kurgusu mu kahramanı yaratır yoksa kahraman mı romanın kurgusunu oluşturur?” Necati Göksel, demli çayından bir yudum alıp -burada, Deniz Yıldızı’nda çay içerken nedense polisiye bir kurgunun içinde olduğumuz hissinden kurtulamıyorum- soruma cevap veriyor. “Ben de her zaman önce fikir vardır,” diyor. “Bu fikir, bazen bir tema düzeyindedir, bazen de kısa bir öykü boyutlarındadır. Fikir geliştikçe hikâye bir binanın tuğlalarını dizdikçe yükselişi gibi yükselir. Yazma süreci başlı başına bir serüvendir. Yazarken de düşünmeye devam ederim ve çoğu zaman kafamdaki hikâye roman bittiğinde değişmiş, çok daha başka bir kurguya dönüşmüştür. Elbette hikâyeyle birlikte kahramanı da değişmiştir. Kahraman da kurgunun içinde belirginleşir, berraklaşır.” Bu, tanımı yapılması zor bir durumdur -aslında-. Hiçbir kurgunun ya da birçoğunun yazılırken sınırı belirgin değildir.

Öyleyse ‘Yazar yazmaya başlamadan önce nasıl bir süreç yaşar?” sorusuna bakmalı… Necati Göksel’de Hayat Askıda ya da Saatçi Peygamber ve diğerlerinde bu süreç nasıl işlemiştir? “Önce, ne anlatacağımın kısa bir hikâyesi vardır, aklımda ya da masamın üzerinde. Eğer henüz yazmadıysam, aklımda tutuyorsam, zihnimin içinde kahramanlar-karakterler konuşmaya başlarlar. Notlar almazsam, zihnimdeki bu konuşmaları ertesi gün hatırlayamayabilirim. Böylece çoğu zaman romanın iskeleti kafamda oluşmaya başlar. Bu iskelet oluşmadan yazmaya başlarsam çok zor yol alırım. Hikâyenin başlangıcını, gelişmesini ve sonuç bölümünü bilerek masaya otururum. Öyle romanın şablonu, çizelgeleri, iniş çıkışlarını gösteren taslaklarım yoktur. En fazla unutmamak için alınmış birkaç not vardır. Oturduğumda yazarken bir yandan düşünürüm. Sanki zihnimle satırlar diyalektik bir ilişkiye girmiş ya da iki kişi konuşuyor gibidir.  Bu da romanı geliştirir ve yazma sürecinin içindeki bu etkileşim romana çok başka mecralar açar. Bittiğinde çoğu kez düşündüğümden daha mükemmel bir noktaya gelmiştir.”

Her ne kadar Necati Göksel Hayat Askıda için ‘polisiye’ tanımını kullanmasa dahi romanın polisiye olduğunu iddia etmiyorum elbet bu türe referans vermesi bir okur olarak benim hoşuma gidiyor. Yine de Hayat Askıda romanını yazarın cümleleri ile ele almakta fayda var: “Ben, heyecan, macera ve gerilimin iç içe geçtiği romanlar yazıyorum.” ‘Suç’u kurgulamak polisiyeden pek de uzaklaşmamak olsa da, Göksel’in kendi yazınına sınır tanımaması da anlaşılır bir durum. “Hayat Askıda, sinemaya epeyce referans veriyor,” diyerek sözlerine devam ediyor. “Özellikle gerilim sinemasına ve Alfred Hitchcock’a…Bu, romanın ilk baskısında yeterince sezilemediği için sonraki baskılarında tabiri caizse bağırarak söylemek zorunda kaldım. Kara Kadife’yi yazarken Pulp Fiction filminin zamanı parçalara bölüp yerlerini değiştirerek yaptığı anlatımın etkisindeydim. Filmi ilginç kılanın kurgusu olduğunun farkındaydım ve benzer bir yöntem izledim. Ben olaya ‘suç’ olarak da bakmam. Hepimiz sonucu önceden kestirilemeyen bazı eylemlere girişiriz. Bazen basiretsizliğimiz, bazen dış etkenler olayı bir suça dönüştürürler. Yani ben suça odaklanmam. Suçun ne olduğundan ziyade insan davranışları üzerinde dururum.”

 

Yazar ve okur arasındaki bağ, aslında sadece ‘kurgudur’ ve kurguyu nasıl yazdığı da sadece yazarı ilgilendirir. Ancak okurun bakışı da kendine has sonuçları içerir. “Suç”u yorumlamak yazarın, bu yorumu okumak ise, okurun işidir. Yorumlar ve tanımlar sonsuzdur. Röportajımız ilerlerken az sonra duyacağım cümleler, parantez içinde aklımdan geçirdiklerimi doğruluyor. Açıkçası, bir süredir takip ettiğim Necati Göksel’in romancılığının türler arasında gidip gelirken kendine yol aradığını düşünüyorum. Kaleme aldığı eserlerinde türlerin hakkını verse de asıl yazması gerektiğine daha ulaşmadığını ama bu zamanın da çok uzakta olmadığını sezinliyorum. Göksel, soruma verdiği cevapla diğer iki kitabı hakkında konuşurken aklımdan geçirdiklerimi doğruluyor:  “Aslında Kayıp Yolcu ve Saatçi Peygamber insan zihninin karanlık katmanlarını araştıran kitaplardır. Kayıp Yolcu en sağduyulu insanın bile koşullar uygun düştüğünde nasıl da hurafelere inanabileceğini, insan zihninin aslında binlerce yıl geride bırakması gereken ama genlerine işlemiş olan yüzlerce korkusunun gerisindeki karanlığa ışık tutmaya çalışır. Saatçi Peygamber, bütünüyle düzgün ve iyi bir insanın bile güç kazandıkça nasıl başkalaştığını anlatır. Koşullar uygun düştüğünde insanın kendisini aldatmaya meyilli olduğunu, peygamberim diye ortaya çıkan insanların salt kötülükten değil, iradelerini de aşan bir güce yenik düştüklerinde bu yola girdiklerini anlıyoruz. Her iki kitap aynı zamanda belgesel gibi izlenebilecek gerçekçi bir arka planı yansıtırlar ve bir bakıma zamanlarının tanığıdırlar. Diyebilirim ki, kurgu-bilimden tarihe, sert gerçekçilikten romantizme kadar çok farklı türlerde eser verebilecek bir yazarım. İlgi alanlarım ya da duygusallığımdaki iniş çıkışlar da buna uygun. Tür çeşitliliğini artırabilirim. Bunu yapmasam bile her eserimde tek bir türü değil, birçok türün karışımını okursunuz.”

 

Göksel’in romancılığı kendi yolunda seyrüseferlerine devam ededursun, benim ‘polisiye’ yazarının, ‘aşkla yoğrulmuş bir gerilim-macera-polisiye’ olarak tanımladığı yeni kitabı Gece Gündüz kısa süre içerisinde kitap raflarında yerini alacak. Hayat Askıda serisinin ikinci kitabı olan roman oldukça etkileyici bir kurguya sahip. Son sözü Necati Göksel’e bırakalım: “Okurları ilk romana göre biraz daha derin sularda yüzdürsem de, benim bütün kitaplarıma yansımış olan gizli bir mizah duygusu, en heyecanlı anlardan sonra bile zaman zaman yüzünüzde tebessüme yol açmaya devam ediyor. Eğer bu seriye okurun ilgisi devam ederse kısa bir süre sonra üçüncü kitabı -Gaflet Uykusu-  yazacağım. Kitapların kahramanı aynı olduğu için Metin Kara Dizisi diye adlandırabileceğimiz bir seri bu ve ilk kitaba göre polisiye unsur çok daha baskın. Fakat aşk ondan daha baskın! Anlayacağınız, ben türleri dans ettirmeyi seviyorum.”

 

dfot

 

Heybeliada

Heybeliada İstanbul’un Büyükada’dan sonra gelen en büyük adası. Adaya Heybeliada denmesinin sebebii ise uzaktan bakıldığında şeklinin yere bırakılmış bir heybeye benzemesidir. Adanın nüfusu yaklaşık 7000 civarındadır. Bu rakam yaz aylarında 50.000e kadar ulaşır.

Heybeliada SANATORYUMU

Heybeliada’nın güney tarafındaki Çam Limanı’nına bakan bir tepede İsviçre’deki bir sanatoryum model alınarak inşa edilen bu hastane, başlangıçta 16 yatak kapasitesiyle hizmet veriyordu. 1940’lı yılların ortalarında bir bina daha ilave edilmiş, daha sonraları idare binaları ve hemşire lojmanlarının da ilavesiyle imkânları daha da genişletilmişti. Şehir merkezinden uzak, çam ormanları içinde temiz bir hava ve kuvvetli bir gıda bakımı, dönemin en iyi tedavi şekliydi. Hastalar için balkonunda da birer yatak vardı. Gıda olarak hastalara günde 4 öğün yemek yanında et, süt ve bal veriliyordu.

 

Sağlık hizmetinin yanı sıra tıp eğitimi de veren bu sanatoryum,

Prof. Dr. Siyami Ersek ve daha birçok yerli ve yabancı uzman doktoru da yetiştirmiştir. Bu nedenle, WHO (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından tüberkülozda eğitim ve araştırma hastanesi olarak kabul edilen bu sanatoryum, İsmet İnönü, Rıfat Ilgaz, Ece Ayhan gibi isimlere de hizmet vermişti.

Sanatoryumda  rehabilitasyon  merkezi de bulunuyordu. Ustalar vasıtasıyla hastalara ayakkabıcılık, çorapçılık, fotoğrafçılık, heykeltıraşlık, saatçilik, daktilo gibi kurslar veriliyor, hastalar zenaat öğrenip meslek sahibi olabiliyorlardı. Sanatoryumun kuruluşunun 50. yılında yapılan bir araştırmaya göre, kurslara katılan yaklaşık bin kişinin yarısı meslek ve iş sahibi olmuştu.

 

Sağlık sorunlarında moral desteğin önemli bir yardımcı etken olması nedeniyle sanatoryumda haftada bir moral günleri düzenleniyor, ya sinema gösterisi yapılıyor ya da konser veriliyordu.

DENİZ LİSESİ

XVIII. asrın yarısına kadar Osmanlı donanmasında ve korsan gemilerinde kaptan yetiştirilmesi her hangi bir teşkilata bağlı olmayıp, babadan oğula ve ustadan çırağa ameli olarak yürütülmekte idi. Osmanlı İmparatorluğunda eğitim sistemine dönüş hareketi l734’te Üsküdar Mühendishanesi’nin açılması ile başlar. 

Bugünkü Deniz Harp Okulu’nun nüvesini teşkil eden mektep, ilk defa çeşme mağlubiyeti üzerine 18 Kasım 1776 da (devrin Kaptan-derya’sı) Cezayirli lakabıyla anılan Hasanpaşa’nın teşebbüs ve padişahın iradesi alınarak Kasımpaşa’ da tersane içinde (Mühendishane-i Bahri Hümayun) adı ile kuruldu. 29 Ekim 1784 de Sadrazam Halil Ahmedpaşa’nın teşebbüsü ve iki Fransız mühendisi yardımıyla, mektep programları genişletilerek bir (Bahriye Tatbikat Mektebi) ihdas edildi. Padişah III. Selim zamanında esaslı ıslahat haraketleri neticesi, Kaptaruderya Küçük Hüseyinpaşa’nın hizmeti ile Kadıköy’ de inşa edilen bir binada (1795’ de) Mühendishane-i Amire adında bir mektep tesis edildi.

XIX. asrın başından itibaren, mektebin yeniden ihyası ve devrin icaplarına uygun bir hale getirilmesi hususunda muhtelif teşebbüsler yapıldı. Bu meyanda Padişah III. Selim’in Kaptanıderyası Hüsrevpaşa zamanında Mühendishanei Bahri adı ile Heybeliada’da evvelce Bahriye Kışlası olarak inşa edilen binaya nakledildi (1824). Kırım Harbi sırasında, Bahriye Mektebi yeni zihniyetle ele alındı. Üç çeyrek asır müddetince Deniz Mektebi normal olarak eski yerinde kaldı. Fakat i. Cihan Harbi sırasında (1917’ de) bir defa daha yer değiştirdi ve Türk Ortodoks İlahiyat Mektebi’nde ve Mukaddes Teslis ve Grek Ticaret Mektebi’nde ve Panayia’nın kalıntılarında yerleşti.

Bir sene sonra tekrar eski yerine döndü. İnşaiye sınıfı yeniden ihdas edildiği gibi Kasımpaşa’da “Haddehane” tabir edilen mektepte lüzumlu makine zabiti yetiştirilmekte iken devrin tekniğine uygun evsafta makine zabiti yetiştirilmek üzere şimdiki makine sınıf okulları binasında Çarkçı Mektebi ihdas edildi. Bunlara ilaveten bir namzet mektebi kuruldu. Bu mektebin yeri şimdiki Ruhban Okulu olup keza bu bina Mondros mütarekesi ve beynelmilel bir anlaşma gereğince Rum tebaya terk edilerek “Rum OrtodoksIarın Ruhban Okulu haline” dönüştü. 

(Halen aynı maksatla kullanılmaktadır.) Bu binanın terki ile talebeleride Çarkçı Mektebi talebeleri gibi Bahriye Mektebi’ne nakledildi. Bu suretle her iki mektep Mekteb-i Bahriye adı altında çalışmalarına devam etti. 27 Mayıs 1928’de Erkanı Harbiye-i Umumiye Riyaseti emirleri ile “Mekteb-i Bahriye” tedrisatı maarif esaslarına inkılap ettirildi. Ve Deniz Lisesi adını aldı. Üç yıllık lise tahsilini müteakip, iki yıl süreli harp mektebi tahsili ikame edilerek mektebin ismi DENİZ HARP MEKTEBİ ve LİSESİ oldu.

 

Triada Manastırı Ve Kilisesi

Ada’nın kuzeyinde, bugünkü adıyla Ümit Tepesi’nde adalıların deyimiyle Papaz Dağındadır. İlk adı Sina kilisesine bağlı anlamına gelen Siyon idi. çünkü muhtemelen Kudüs Patrikhanesine bağlıydı. Ancak sonradan Hristiyanlığın temel ilkesi olan Tanrı, Hz. İsa ve Ruh-ü! Kudüs (Kutsal Ruh) üçlüsü anlamına gelen “Triada” adı verilmiştir. Manastır sonradan Ruhban Okulu’na dönüştürülmüştür. Kilise ise okulun bahçesinde uzaktan bakıldığında görülemeyecek kadar küçük bir yapıdır. Aya Triada Ada’nın en eski manastın ve kilisesidir. Çok eski bir inanışa göre manastırın kurucusu Patrik Fotiyus’dur.

UÇURUM MANASTIRI

Heybeliada’nın Büyükada (Nizam semtine karşı) cephesinde, sanatoryum yolu üzerinde yüksekçe bir falez üzerinde olması sebebiyle, Krimnos Precipise Uçurum manastırı da denir.

S.Vizandios’a göre manastır kolay kırılan bir kaya üzerindedir. 1862’ de toprak kaymasını önlemek üzere bir keşiş Aya Effimia ayazması üzerine duvar yaptırmıştır.

Hüseyin Rahmi Gürpınar Evi

Heybeliada tepelerindeki Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın evi, İstanbul’daki sayılı müze-evlerden.

Cumhuriyet dönemi yazarlarından Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Heybeliada’da, 1912-1944 yılları arasında yaşadığı evin, Kültür Bakanlığı`nın yaptığı restorasyonla müzeye çevrilmesiyle oluşturulmuştur.

İskeleden yürüyerek yarım saatte ulaşabileceğiniz Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın müze-evi büyüleyici olmasının yanında ne yazık ki bakımsızlığı ile göze çarpıyor. Her şey orijinal, oturma odasının iki duvarında kitaplık ve ortada da dört kişilik yemek masası var. Masanın üzerinde porselen yemek takımları ve kadehler…Sanki biraz sonra Hüseyin Rahmi yemek yiyecek gibi, sofra hazır vaziyette. gibi Kitaplık yok olmuş ama  kitaplar duruyor en azından : 350 Türkçe, 304 Fransızca kitap ve  110 cilt gazete koleksiyonu var.Ziyaretçiler bunların yalnızca bir kısmını görebiliyor. Çoğunlukla Fransızca-Türkçe sözlükler, Edgar Allan Poe ve Shakespeare kitapları, bir de Hüseyin Rahmi’nin gizli romantikliğini dışa vuran ‘Rüzgar Gibi Geçti’ dikkati çekiyor.

 

İkinci kata çıkıldığında, karşılıklı duran çalışma odası ve yatak odasını görülüyor.Bolca ışık alan miniminnacık abanoz bir masa, iskemle, kesme kristalden yazı takımları var.Olabilecek en düzenli çalışma yeri burası olsa gerek. Duvarlarda aile fotoğrafları ve kendi yaptığı yağlıboya tablolar, raflarda Rus malı bir fotoğraf makinesi ve yere serilmiş şık kilim de etkileyici detaylardan. Yatak odası ise evin en büyüleyici bölümü. Sadece tek bir sebepten: Yatağın üzerine serilmiş gül rengi örtüyü, Hüseyin Rahmi kendi eliyle işlemiş meğer! Üzerinde titizlikle çalışıldığı çok belli.

Cam çerçevelerin ardında sergilenen onlarca danteli de yakından inceleyebilirsiniz. Evinin en şahane manzaralı odasını ise  arkadaşı Hulusi Bey’e vermiş Hüseyin Rahmi.Üçüncü katı; yani çatı katını.Muhteşem bir manzaraya sahip olan bu kat sanki bütün Heybeliada ayaklarınızın altındaymış hissiyatı veriyor insana. Umarız en yakın zamanda bakımı yapılır bu büyüleyici müze evinin.Çünkü bu şekilde bırakılmış olması ve sahip çıkılmaması  insanın içini acıtıyor.

İSMET İNÖNÜ KÖŞKÜ

Asıl adı Mavromatakis Köşkü olan, Refah Şehitler Caddesi, No:73’teki konak bugün, Türkiye’nin ilk başbakanlığını, daha sonra da Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanlığı yapmış olan İsmet İnönü’nün ailesi tarafından yönetilen İnönü Vakfı’na bağlı olarak müze olarak kullanılmaktadır. 

İsmet Paşa adıyla bilinen İsmet İnönü, bu konağı ilk olarak 1924 yılında, yazlık ev olarak kiralamıştır. İnönü ailesi evi, 1934 yılında 9,500 lira karşılığında satın almıştır; ev, kendilerine Atatürk tarafından hediye edilen mobilyalarla döşenmiştir. İsmet Paşa, 1937 Eylülünde eve yerleşmiş ve aynı yıl, burada, yeni başbakan Celal Bayar tarafından ziyaret edilmiştir. İsmet Paşa, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı görevini yürüttüğü 1938-50 yılları arasında, maiyetini oluşturan görevlilerin sayısından dolayı, Florya ve Yalova’daki resmi yazlık konutlarda konaklamıştır; karısı Mevhibe Hanım ise yazlarının çoğunu, çocukları Ömer, Erdal ve Özden’le birlikte Heybeli’deki evde geçirmeyi tercih etmiştir.

İsmet Paşa, muhalefet partisinin başkanlığını yaptığı 1950-60 yılları arasında, yazlarının çoğunu, ailesiyle beraber Heybeliada’daki bu evde geçirmiştir; bu dönemde, İsmet Paşa’nın sahilde yaptığı kısa gezintilere kasaba halkı da eşlik eder, İsmet Paşa, kasabanın gençleriyle beraber iskeleden denize çivileme atlardı. Başbakanlığının ikinci dönemi olan 1961-65 yılları arasında da programının elverdiği zamanlarda ve görev yapmadığı yaz aylarında yine Heybeliada’ya giderdi.

 

İsmet İnönü’nün 25 Aralık 1973’te Ankara’da, seksen dokuz yaşında ölmesinin ardından Heybeli’deki ev birkaç yıl kapalı kaldı; fakat daha sonra Mevhibe Hanım, yazlarını Heybeli’deki eve komşu bir evde geçiren oğlu Erdal ve onun eşi Sevinç’le beraber, ara sıra bu eve dönmüştür. En sonunda ise aile, evin, vakıf bünyesinde bir müze olarak korunmasında ve İsmet Paşa’nın buraya ilk olarak yerleştiği 1937’deki haliyle, Atatürk’ün hediye ettiği mobilyalarla kalmasında karar kılmıştır. Ziyaretçiler, müzede, çeşitli eşyalar, resimler ve İsmet Paşa’nın kamu ve aile yaşantısıyla ilgili anı eşyalarını görebilir.

 

Evin bahçesi, Adalar Müzesi’nin açık sergi alanı olarak kullanılmaktadır. Bahçede yaz aylarında konser, çocuk ve sanat atölyeleri, film gösterimleri gibi külturel etkinlikler yapılmaktadır.

PERİLİ KÖŞK

Muhteşem manzarası,huzur veren sakinliği ve özel detaylarıyla Perili Köşk misafirlerini bekliyor. otelin sahibi Doğan Olguner, Perili Köşk’ün hikayesini Otel sahibi Doğan Olguner anlatmış;Mimar Ekrem Olguner, 1952 yılında Heybeliada Sanatoryum‘unu (Akciğer Hastalıkları Hastanesi) inşa ederken aldığı arazi üzerine, hastanenin inşaatından kalan zamanlarında şu an “Perili Köşk” olarak faaliyet gösteren evi yapmış. Başlarda yazlık olarak kullanılan eve, ailede yaşanan kayıplar nedeniyle uzun yıllar gidilmeyince bina, neredeyse kullanılamaz bir hale gelmiş.

Ve Heybeliada çocukları bu eve ‘’Perili Köşk” adını vermişler. Ekrem Olguner’in oğlu Doğan Olguner’in evi defalarca yaşanabilir hale getirme çabaları sonuç vermeyince, Doğan Bey’in oğlu, Ozan Olguner, ailesine evi otele çevirmenin daha doğru olabileceğini söylemiş. Ve otel için gerekli olan izinleri almaya başlamış. Kardeşi Can Olguner ile birlikte tadilata başlayan Ozan Bey, konu otel için isim bulmaya gelince yıllar önce çocukların evleri için taktıkları “Perili Köşk” isminin uygun olabileceğini düşünmüş.

Heybeliada’daki Perili Köşk 5 oda ile hizmet veriyor. Buranın bizi etkileyen özelliği ise evcil hayvanlarınızla gönül rahatlığıyla kalabilmeniz.Her odası, deniz veya orman manzarası gören bu otel, aynı zamanda birçok değerli müzisyene de ev sahipliği yapıyor.

Yakın ve uzak bir tatil kaçamağı yapmak isterseniz işte size harika bir alternatif.

Sedefadası

Adalar’ın yerleşime açık olan en küçük adasıdır. 1300X1100 metre büyüklüğündedir. Üzerindeki bitki örtüsü uzaktan bakıldığında sedefe benzetildiği için Sedefadası adı verilmiştir. Eskiden tavşanı bol olduğu için Tavşanadası adı da kullanılmıştır. Adada iki plaj vardır.

Club Ada Sedef

İstanbul’daki Prens Adaları içinde en nezih ada olan Sedef Adası; yazın eğlence sektöründe Boğaz’a rakip olmaya başladı. Bu rekabet, bu sezon açılan CLUB ADA SEDEF ile daha da artacak. İstanbul’un ve Sedef Adası’nın en yeni mekanı CLUB ADA SEDEF, plaj,

yeme-içme ve eğlence keyfini bir arada sunuyor.

CLUB ADA SEDEF, yeme-içme ve eğlence sektörünün en deneyimli ve en tanınmış isimlerinden biri olan Aydın Samanlı ile genç işadamları Emay İnş. A.Ş Yönetim Kurulu Üyesi, Kentplus ve Brandium markalarının sahibi Burak Gören, Fatih Uğuz ve Habil Gürsoy ortaklığıyla kuruldu. Plaj, restoran-bar ve kulüp bölümlerinden oluşuyor. Plaj; pırıl pırıl bir denize ve geniş kapasiteli bir sahile sahip. Plajda gün boyu yeme-içme servisi veriliyor. Güneşlenirken bir şeyler atıştırmak veya içkisini yudumlamak isteyenlere çok özel yiyecekler ve kokteyller servis ediliyor. Restoran-barı, adanın dokusuna uygun taş bir binada İstanbulluları ağırlıyor. Çok sıcak ve samimi bir ambiyansı olan restoran-bar 200 kişilik kapasiteye sahip. Restoranın mönüsü Akdeniz mutfağının en özel lezzetleri ve deniz mahsullerinden oluşuyor. Restoranın plaj için de özel bir mönüsü bulunuyor. Restoran-barı gece olunca bir kulübe dönüşüyor.

Aynı zamanda bir de Rum meyhanesi bulunuyor. Denize sıfır konumlanan Rum meyhanesinin başında ise Theo bulunuyor. Rum meyhanesi ve eğlencesinde en önemli isimlerden biri olan ünlü şarkıcı Fedon’un oğlu Theo, bu yaz sedef’te müdavimlerini ağırlayacak.

200 kişilik düğün, davet ve parti organizasyonları için de İstanbullulara hizmet verecek. Kokteyl porolonge konseptinde ise 300 kişilik organizasyonlar gerçekleştirilebilecek.

 

dfot

Galeri Zilberman

Galeri Zilberman 2008 yılında kuruldu. Amacı, hem çağdaş Türk sanatçılarına uluslararası alanda destek vermek, hem de yabancı sanatçıları yerli sanat çevresine tanıtmaktır. Galeri Zilberman her sene iki galerisinde toplam 10 ila 12 arası sergiye ev sahipliği yapmaktadır. Galeriler, art deco mimarisinin İstanbul’daki en ünlü örneklerinden biri olan, 1910 yılında Ermeni asıllı Osmanlı mimar Hovsep Aznavur tarafından tasarlanan Mısır Apartmanı’nın iki ayrı katında yer almaktadır.

Galeri Zilberman Türkiye’nin pek çok köklü sanatçısını temsil etmektedir. Mecralarının sınırlarını zorlayan Ahmet Elhan ve Azade Köker, veteran sanatçı ve eleştirmen İpek Duben ve Türk performans sanatının en öncü isimlerinden Şükran Moral’ın yanısıra galeri, yeni kuşak Türk sanatçılarıyla da çalışmaktadır.

 

Galeri Zilberman’ın kuruluş hikayesini, sanata bakışını ve güncel sergilerini galeri direktörü sayın Moiz Zilberman anlattı. Şu anda galeride Kay Rosen ve Burçak Bingöl eserleri sergileniyor.

 

Galeri aynı zamanda uluslararası sanat fuarlarında da güçlü bir konuma sahiptir; koleksiyonerler, kuratörler ve kültürel düşünürlerle yakın ilişkiler kurup galeri sanatçılarına yeni imkanlar yaratmaktadır.

 

Ticari bir galerinin aynı zamanda eğitim ve izleyici kitlesi geliştirme konusunda sosyal sorumluluk alması gerektiğinin bilinciyle Galeri Zilberman, düzenli olarak sanatçı sohbetleri, konferanslar, kitap tanıtımları ve yuvarlak masa toplantıları düzenlemektedir. Bu organizasyonlarla ilgili daha geniş bilgiye www.kat1.org adresinden ulaşılabilir.

 

Galeri Zilberman, Burçak Bingöl’ün yeni çalısmalarından olusan sergisini sunmaktan mutluluk duyar. Sergi 9 Mayıs Cuma günü Mısır Apartmanı’nda açılıyor.

Sanatçının Galeri Zilberman’daki bu ikinci solo sergisi, adını, Recaizade Mahmut Ekrem’in “Araba Sevdası” isimli klasik romanından alıyor. 1896’da yazılan bu roman, tipik bir ask hikayesinden farklı olarak; Türkiye’nin, Batı’daki sınıf, adap ve modernlik olgularındaki konumuna olan tutkusunu hikayelestirerek, Batı’yla aynı düzeyde olabilme arzusuna ayna tutuyor. Yazar, mizahi, yer yer de alaycı bir üslupla, modern Türk’ün zihin karmasasını okuyucuya aktarıyor.

 

 

Galeri aynı zamanda dünyanın her tarafındaki sanat emekçilerine açık, 10.000 Euro ödüllü yıllık araştırma bursu Zed Grant’a da destek vermektedir. Bu ödül, her sene değişen ve galeriyle ilişkisi olmayan sanat uzmanlarından oluşan bir jüri tarafından verilmektedir. Bu seneki jüri Irit Rogoff, Bassam El Baroni ve Gerard Byrne’den oluşmaktaydı. Bu konuda ayrıntılı bilgiye www.zedgrant.org adresinden ulaşılabilir.

 

Galeri Zilberman, Amerikalı sanatçı Kay Rosen’ın tek kisilik sergisini sunmaktan mutluluk duyar. Sanatçının Istanbul’daki ilk tek kisilik sergisi, yeni desen, resim ve mekana özgü bir duvar resminden olusmakta. Açılısı 9 Mayıs Cuma

günü saat 18.00 – 21.00 arasında gerçeklesecek olan sergi, 26 Temmuz 2014’e kadar devam edecektir. Kay Rosen, 30 yılı askın bir süredir, dilin güvenilmez dogasına odaklanmakta. Rosen’ın sanatı, görselin nasıl bir algı ve yeniden idrak

etme ile benimsendigine deginir ama aslında bunun ötesine gitmektedir: dilin sergiledigi mekanizmaları bir iletisim sistemi olarak

arastırmakta ve yeniden sekillenen, sunulan, yürürlüge konan sıradan kelimeler ve anlatım tarzları ile dilin özünü bozmaktadır.

 

 

 

 

dfot

 

POW – ‘THE HERO IN YOU’

Hazır ‘hediye’ yani Aralık ayı gelmişken sizi Caddebostan’da yeni açılan bir mekana götürmek istedim bu sayımızda. Hepimizin ortak telaşı değil midir, yılbaşına girmeden doğru hediyeyi bulmak! O,son güne kadar arama-bulma çabaları bitmek bilmez bir türlü. Bende hem bu tatlı telaşınıza ortak olmak hem de çorbanızda bir  tuzum olsun istedim…

Mekanın sahipleri ,‘Çizgi roman kahramanlarını kim sevmez ki?’diye düşünmüş olacaklar ki ,7′den 70′e herkesin ortak buluşma noktasını  yaratmayı başarmışlar bana kalırsa .

Hediye almak için en keyifli yerlerden birisi diyebilirim ama başkasına hediye seçerken kendinize de almadan çıkamıyorsunuz, demedi demeyin!

Buraya gelmek için Süper Kahraman hobinizin olmasına gerek yok,içeri adım attığınızda zaten mekanın enerjisi ve karakterlerin gerçekliği sizi fazlasıyla büyüleyecektir.Çocukluğunuza geri dönmek ve zamanda kısa bir yolculuk yapmak için burayı şiddetler tavsiye ediyorum.

Caddebostan Kültür  Merkezi’nin hemen karşısında yer olan bu mekan hem en sevdiğiniz kahramanlardan birini  hatıra  olarak alıp çıkabileceğiniz hem de en son yayınlanan  çizgi romanlarını bulabileceğiniz bir yer burası. Aynı zamanda çok iyi düşünülmüş bir konsept cafesi de bulunuyor,sıcak bir Latte eşliğinde ‘joker’ veya ‘Batman’ gibi kahramanların da CupCake’lerini tadabileceğiniz bir mekan  POW !

Size,POW ın sloganı  olan ‘THE HERO IN YOU’ diye seslenerek sözü fotoğraflara bırakıyorum…

Meral Uyanık