new york

Astroloji | Burçlara Göre Yaz Planları

Astroloji / Burçlara Göre Yaz Planları Yaz geldi!  Tüm sıcaklığıyla hissetmesek de hepimiz tatil için yanıp tutuşuyoruz! Peki tatil seçimlerimizi yaparken bizi etkileyen ne? Hiç düşündünüz mü? Neden bazı arkadaşlarınızla tatil ve keyif anlayışınız daha ...

Mimarhane | Mimaride İşlevsellik ve Yalınlık

Mimaride İşlevsellik ve Yalınlık / Adolf Loos Tam adı, Adolf Franz Karl Viktor Maria Loos olan, Avusturyalı mimar,10 Aralık 1870’deBrüno’dadoğmuş.O yıllarda,Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Moravia bölgesinde yer alan şehir, bugünÇek Cumhuriyeti’e bağlı olarak yoluna devam ediyor.Avusturya-Macaristan İmparatorluğu I. Dünya ...

Brooklyn Köprüsü

New York’u başlatan sembol, bir başyapıt.

Dünya kültürüne yön veren New York, haritadaki bir define sandığı gibi, keşfedilmesi uzun süren bir kültür şehri. Manhattan’ı komşu ilçelere bağlayan köprülerin içinde en bilineni şüphesiz ki Brooklyn Bridge.  Ancak köprü oldukça hazin, içinde azmi ve aşkı barındıran bir hikayeye de sahip. 1800’lü yıllarda bugünden çok farklı olan New York, yakın ilçeler Brooklyn, Queens ve Staten Adası’ndan kopuktu.  İki yaka arasındaki ulaşımın sadece deniz yoluyla yapılıyor olması, kış şartlarında çok zor olmaktaydı.

1867 kara kışında bir gecede donan Doğu Nehri, NewYork’luların perişan olmasına sebep olmuş, binlerce kişi işine gidememiş, gemiler buzda sıkışıp kalmış ve bir köprü inşa etme fikri böylece masaya yatırılmış. Dünyanın en büyük kablo üretim firmasının sahibi John Roebling yaklaşık 5 yıl emek verdiği köprü projesini kabul ettirmeyi başarmış. Aynı zamanda tel kablonun da mucidi olan Alman asıllı mimar ve mühendis John Roebling aslında hiçbir zaman inşaata başlayamamış.

1869 yazında köprünün yerini tespit çalışmaları sırasında ayağı kırılmış, enfeksiyon kapması sebebiyle de kurtarılamayarak hayatını kaybetmiş. Sonrasında da eserini bitirme görevi oğluna kalmış. İnşaat tecrübesi olan Washington Roebling babasının hayalini bitirme işini sahiplenmiş.  İnşaatın ilk aşamalarında, köprü ayaklarının nehir tabanına inşası gerektiği için ahşap kutuların içine giren işçiler nehir zeminine ulaşmaya çalışmışlar.

Kutulara oksijen pompalanmasına  rağmen 100 e yakın işçi vurgun yerken, bazıları felç olmuş. 1872 de vurgun yemesi sonrasında yatalak olan Washington Roebling, eşinin işi sahiplenmesi sayesinde baş mühendislikten alınmamıştır. 24 Mayıs 1883 de köprünün açılışı için tatil edilen New york’ta, köprü üzerinde yürüyen birkaç kişiden biri de Emilly Warren olmuştur.

Dünyanın ilk en geniş asma köprüsü olma sıfatını alan Brooklyn köprüsü, 19. yy mühendisliğinin de en üst noktası ve dünyanın 8. harikası olarak kabul edilmiştir.  Köprünün ana ayakları arasındaki açıklık 486,3 metredir.

İnşaatı 14 yıl süren Brooklyn köprüsü 15 milyon dolara mal olmuştur. Oluşagelen iş kazalarında,  27 işçinin ayrıca 200 kadar işçinin de suyun içindeki köprü ayakları yapılırken hayatını kaybettiği söylenmektedir.

Sanatçı Barnum kendisini izleyen binlerce kişinin önünde 21 fil ve 17 deve ile köprüyü geçerek, köprünün sağlamlığına inanılmasını sağlamıştır. Nehir tabanına oturan beton ayakların içinde, 10 metre yüksekliğinde mahzenler  bulunmaktadır. Belediye tarafından kiralanan mahzenlerde, zamanında binlerce şişe şarap depolanmıştır.

Brooklyn Köprüsü’nün diğer bir özelliği de aşıklar köprüsü oluşu.  Dünyanın dört bir yanından gelen çiftler, üzerlerine adlarını kazıdıkları kilitleri köprünün parmaklıklarına asarak, aşklarının sonsuza dek sürmesini diliyorlar. Pek çok moda çekimine ve pek çok filme ev sahipliği yapan Brooklyn köprüsü iki kattan oluşuyor. Üst katı sadece yayalar ve bisikletliler, alt katı ise araçlar kullanıyor. Köprü, şahane bir New York manzarasına sahip.

Seçil Mutlu

Şehir içinde şehir, kentsel yaşam biçimi

Chicago şehir merkezinde bulunan Marina City binası dış görünümüyle adeta bir mısır koçanını andırmaktadır. 179 metre uzunluğunda olan kuleler 65 katlıdır. Binaların kanal üzerinde yer alması sebebiyle, binanın altında yaklaşık 700 küçük yat barındırabilen bir marina bulunmaktadır.

Mies Van Der Rohe’un öğrencilerinden Chicago’lu mimar Bertrand Goldberg tarafından 1959 yılında tasarlanan ve 1964 yılında inşaatı tamamlanan ikiz kuleler,  dünyanın en yüksek konut binaları hem de en uzun betonarme yapıları unvanını almıştır. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nde kule vinç ile yapılan ilk bina olmasıyla da bilinmektedir. Yapının dairesel şekli şehrin kuvvetli rüzgarının yarattığı rüzgar salınımına da karşı koymaktadır. İçinde havuz, buz pisti, bowling salonu, tiyatro, spor salonu, mağazalar ve restaurantlar bulunan kompleks, adeta şehir içinde şehir gibidir. Her iki kulede de kat planları aynıdır. Binada sarmal rampa ile çıkılan 890 araçlık bir otopark alanı bulunmaktadır.  Konutlar 21. kattan itibaren başlar. Her apartman dairesi bir balkona sahiptir. Zemin döşemeleri ve zemin çerçeve kirişleri hafif beton karışımı kullanılarak yapılmıştır.  Chicago şehri pekçok yangın geçirmiştir, ancak bina bu yangınların hiçbirinden betonarme yapısı sebebiyle etkilenmemiştir.

 

Proje, ABD’de ve dünyada kentsel gelişim için bir model oluşturmuştur ve benzeri kompleks binalar uluslararası alanda pekçok şehirde uygulanmıştır.

Dairesel bir plana oturan katların içinde dik açı içeren duvarlar yoktur.  61 katı 35 saniyede çıkabilen yüksek hıza sahip asansörlere sahip bina, 1965 yılında Amerikan Mimarlar Enstitüsünün New York bölümü tarafından yeni bir yaşam dinamiği yaratması sebebiyle innovasyon ödülüne layık görülmüştür.

Dünya savaşı sonrasında milyonlarca Amerikalı şehir merkezinin dışında oturmayı tercih etmiştir. Bu sebeple Goldberg’in projesi ilk başlarda bir çılgınlık olarak tanımlansa da şehirde çalışmak ve yaşamak üzere tasarlanan bina, küçük bir alanda herşeyi sunan bir yaşam alternatifi getirmiştir. Kanal üzerinde gezinirken, farklı mimarisi ile Chicago şehir silüetine farklı bir güzellik katan bina her daim dikkat çekmektedir.

Seçil Mutlu

Nişantaşı Teşvikiye Dosyası 2

ARMAGGAN Art & Design Gallery

ARMAGGAN Nuruosmaniye mağazasının üçüncü katında bulunan ARMAGGAN Art & Design Gallery, genç sanatçıları desteklemek, yeni ve yaratıcı fikirleri sanatseverlere yansıtmak amacıyla kurulmuş. Bir tasarım ve üretim markası olan ARMAGGAN’ın içinde doğan ve tarihi yarımadada yeni bir çekim merkezi olmayı hedefleyen ARMAGGAN Art & Design Gallery’de yer alan eserlerin sergiler için özel olarak üretilmesi, galerinin ilke edindiği “bir proje alanı” olmak amacına hizmet ediyor.ARMAGGAN Art & Design Gallery, yurtiçi çalışmalarının yanı sıra yurt dışı sanat takvimlerine girmeyi, imza attığı sergilerle dikkatleri Nuruosmaniye’ye, Türkiye’ye çekmeyi; sergilerini ve sanatçılarını yurt dışı sanat fuarlarına taşımayı da amaç edinmiş.ARMAGGAN Art & Design Gallery, Nuruosmaniye’de zanaat-tasarım-üretim üçgeni içinde yer alan konumuna yakışan özel üretimlerle merak uyandırıyor. Sergilerine paralel olarak düzenleyeceği konuşmalar, atölye çalışmaları ve Nuruosmaniye’ye yayılan etkinliklerle İstanbul sanat izleyicilerinin yanı sıra bölgenin yabancı misafirlerine de ulaşmaya çalışıyor.

CAFE ZONE

Nişantaşı’nda altın üçgenin kalbinde konumlanan, en prestijli butiklere ve en trend gece kulüplerine yalnızca bir kaç adım uzakta olan Cafe Zone, Rumeli, Valikonağı ve Abdi İpekçi Caddesi’nin tam ortasında yer alan büyülü bir mekan. Beyaz Atölye Mimarlık tarafından yenilenmiş yüzüyle misafirlerini ağırlayan Cafe Zone, şık detayların ön plana çıktığı sıcak ve modern bir atmosfere sahip. Mimarların özel olarak tasarladıkları aydınlatmaları ile dikkatleri üzerine toplayan bu kafe, yaz kış kullanılabilen bahçesi ile bağımlılık yaratan bir keyif serüvenine davetiye çıkarıyor. Rahat kanepe ve koltuklarıyla bu ışıltılı mekan keyif  hissini doyasıya tattırıyor.

HAAZ

Haaz’ın, -dünyaca ünlü markaların mobilya, tasarım ve objelerin, dünyanın bir ucundan toplanan, bir eşi daha bulunmayan özel parçaların ve farklı kültürlerden sanatçıların özgün eserlerinin- yeni adresi iki katlı yeni konsept mağazası Nişantaşın’da .

Farklı hediyeler ve elbette yaşadığınız mekanı güzelleştirmek isteyenlerin ortak adresi Haaz hiç kuşkusuz.Tom Dixon,Andrew Martin,Gustav Louis,Artek,Droog Design,Moroso,BD Barcelona gibi dünyaca ünlü markaları bir arada ziyaret etme şansı yakalayabilir,sevdiklerinize özel hediyeler alabilirsiniz.

 

THE HOUSE CAFE

Bir klasik olan The house cafe Teşvikiye’nin sembolü haline geldi desek yanılmış olmayız.3 ortak tarafından kurulan The House Cafe 2002 yılında ilk şubesini Teşvikiye Atiye Sokak’ta açtı.Kısa zaman sonra tazelik,lezzet ve mevsimselliğin öne çıktığı yemekleri,içecekleri ve keyifli ortamıyla müdavim kitlesini oluşturdu. Ancak Teşvikiye’ye gelenlerin ilk durağı olduğundan yer bulmak oldukça zor hatırlamakta fayda var .

 

KOZMONOT

Nişantaşı’nın Atiye Sokak ve Mim Kemal Öke Caddesi’nden sonra son buluşma noktası Topağacı oldu. Topağacı merkezde Design Parallax tarafından geçtiğimiz günlerde açılan Kozmonot, tasarımsal kaygıları olmayan ama bir o kadar da dekoruyla ve menüsüyle farkındalık yaratan, iddiasız ve tematik ilhamını da ” Soğuk Savaş Yılları” ndan alan bir mekan. İsmi için uzaya çıkarak Dünya’yı uzaydan gören Rus kozmonot Yuri Gagarin’den ilham alınan Kozmonot Pub; aydınlatmaları, duvar resimleri ve farklı dekoruyla ilgi çekiyor. Servis ve menü ‘’gastro-pub’’ konseptinde hizmet veriyor; İddialı kokteylleri ile klasikleşmiş bir bar menüsünü birleştirmeyi başaran mekanda fıçı Guiness ; Kozmonot’un başlıca yaşam destek ünitesi. Ayrıca Almanya , Hollanda ve Belçika biraları ile; belli ülkelere özgü şarap ve lezzetler de menüde yer almakta.

LLDARO                                                                                                                                    

Etkileyici temaların ve duyguların en ince detaylarla porselende hayat bulduğu, dünyanın en ünlü porselen sanat ve dekorasyon objeleri markası Lladro,İstanbul Nişantaşı’nda açtığı konsept mağazası ile şimdi Türkiye’de.Dünyanın en saygın ve ünlü porselen markalarından biri olan Lladro, gerçekçi tasarımları, zarif siluetleri, benzersiz dokuları ve büyüleyici duruşlarıyla 1953 yılından beri porselenin kalbi olarak anılıyor. Sanat eserine dönüştürdüğü objeler ile hem dekorasyon severlerin hem de koleksiyonerlerin büyük ilgisini gören Lladro, koleksiyonunda farklı tema ve duyguları yansıtan heykel objelerin yanı sıra, avize, aplik, ayna gibi, objeleri de Lladro İstanbul Store mağazasında satışa sunuluyor.

Lladro, İstanbul Store, Lladro’nun Madrid, Bercelona ve Valencia mağazalarının haricinde, New York, Los Angeles, Moskova, Tokyo, Londra, Pekin, Hong Kong, Shangay ve Singapur mağazalarından sonra onuncu mağazası olarak İstanbul’da sanat ve dekorasyon severler ile buluşuyor.

 

MOC İSTANBUL

MOC İstanbul, 12 farklı ülkeden getirtilen yeşil kahve çekirdeklerini kendi kavuruyor, harmanlıyor ve ortaya inanılmaz  tatlar çıkıyor. Kahveye bambaşka bir boyut kazandıran Moc özellikle ‘cold brew’ adını verdikleri, buz ile 24-28 saatte soğuk demlenen kahveyi öneriyor.

Mekânın ortaklarından Sam Çeviköz ömrünü kahveye adamış. Adamış diyoruz çünkü Avustralya’da kurduğu kahve çekirdeği kavurma ve dağıtım şirketinin kazandığı başarılara uluslararası barista eğitmenliği, kahve festival ve yarışmalarında jüri üyelikleri gibi tecrübeleri de ekleyerek kahvenin çekirdekten fincana uzanan yolculuğunun her aşamasına hakim bir konuma gelmiş kendisi.

MOC İstanbul, kahve dışında Fransa’dan gelen çikolatalı kruvasanları, bizim damak tadımıza göre farklı bir lezzet olan Avustralya’nın milli yiyeceklerinden Vegemite ve fırında İspanyol omleti kahvaltınızı şenlendirecek seçeneklerden sadece bir kaçı…

 

 

 

SUNDAY COFFEE SHOP

Teşvikiye Camii’nin hemen arka sokağında yer alan Sunday Coffee Shop, sokağa bakan masaları ve konseptiyle çok keyifli bir mekan. Yazın pencere önündeki minderlerde oturabilir, kışın caddeye bakan sandalyelerinde oturup caz müzik ile kahve keyfi yapmak için birebir.Nişantaşı’nın kalabalığında sıyrılıp alışverişinize, gezinize mola vermek için ideal bir durak.Duvarlarındaki vintage kutuları ve tabloları ile sıcak bir hava katmış mekana. Karşılıklı değil de tek bir yöne bakan rahat sandalyelerine oturmadan kahvenizi sipariş etmelisiniz çünkü mekan self servis. Sunumu tahta bir servis tabağında gelen kahvenin yanında  kurabiye ve su ikramı yapılıyor. En sevilen kahveler ise ,Sunday Karamel Snow, Cold Vanilla ve Iced Latte.

TOST BİLDİKLERİM

Tos Bildiklerim iki katlı ,küçük bir mekan.Ancak tost hakkında tüm bildiklerinizi değiştirebilecek ölçüde de büyük!Mekanın sahibi Nişantaşı’nda yıllarca bar işletmeciliği yapmış olan Ender Saral.Ancak bar temposundan yorulan Saral bu kez farklı ve lezzetli bir konsept yaratmış.’’Tost işte’’ deyip geçemediğiniz birbirinden farklı çeşitte tost sunuluyor burada.En iddialı oldukları tost baget ekmek arasında cotto jambon ,mortadella,edam ve roka ile hazırlanıyor.Menüsünde 20 çeşit tost var ancak isimleri yok ,hepsine bir rakam ile mekanın baş harfleri verilmiş. Örneğin “TB05’ten istiyorum” diyorsunuz. Panini, kepekli, normal tost ekmeği gibi seçeneklerin olduğu mekanda füme somon, kıvırcık, Dijon hardalı, Meksika biber turşulu TB22; avokado, mozzarella, krem peynir, ıspanak pesto, üç renk fırın biberli TB24; esmer ekmek, kuzu füme, gouda, lahanalı TB04; fırın tavuk, taze soya filiz, üç renk fırın biberli panini TB15 tost çeşitleri ve fazlasını bulabilirsiniz.Ayrıca “Günün çorbası olarak sunulan  balkabağı veya pırasalı, sebzeli çorba da şimdiden favoriler arasına girmiş bile. Birkaç ay sonra Bağdat Caddesi’nde bir yer açma fikri de projeler arasında.

 

Bast Anket | Lori Şirinpınar | Tasarımcı

Lori Şirinpınar Tasarımcı Tasarım konusundaki çalışmalarına İstanbul Deniz Orkus Atölyesi`nde çizim dersleri alarak başladı. 3 yıllık eğitiminin sonunda Italya`nın Milano şehrine yerleşti ve Milano Istituto Europeo di Design`ın mücevher tasarımı bölümünde eğitim gördü. 2008 yılında ...

dfot

Modern İlham Perileri

PALMARINA

BODRUM

‘Türk Rivierası’nın göz bebeği’

Palmali Grup tarafından 2011 Mayıs ayında satın alınarak ve tamamen yeniden inşa edilerek, üstün kalite ve hizmet anlayışı  ile Türkiye’nin ilk mega yat projesi olarak 2013 Haziran ayında tam kapasite ile hayata geçirilen Palmarina Bodrum, 2014 yaz sezonunda da dünyanın çeşitli bölgelerinden gelen denizcileri, yerli ve yabancı ziyaretçileri uluslararası standartlarda ağırlamaya hızla devam ediyor.

Dünyadaki pek çok emsalinden farklı olarak, ‘kamusal kullanım potansiyellerinin arttırılması’ gözetilerek tasarlanan Palmarina Bodrum; yaz döneminde her gün farklı sosyo-kültürel geçmişe sahip binlerce kişi tarafından ziyaretçi akınına uğruyor. Sadece tekne sahipleri için değil, her türlü kesimden ziyaretçilerin tüm gün vakit geçirebilecekleri ve her türlü ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri bir sosyal yaşam alanı sunuluyor. Yaz boyu verilecek çeşitli konserler, sergiler ve etkinlikleri ile bölgeye canlılık kazandıracak Palmarina Bodrum bu yaz sezonunda da ziyaretçilerini pek çok sürprizle karşılıyor.

105 mağazalık yenilenen açık AVM’si, eğlence adası, restaurantları ve gece klübü, benzersiz etkinlikleri ile bölgenin sosyo-kültürel nabzını tutan Palmarina Bodrum; sürprizlerle dolu yeni yaz sezonuna merhaba dedi. Palmarina Bodrum’da güvenli bir limanda konaklama, yat acenteliği, yat sigorta işlemleri gibi servislerinin yanı sıra dünyaca sevilen yerli ve yabancı  markalardan oluşan açık AVM, dünyaca ünlü restaurant, cafe ve gece klüplerinden oluşan benzersiz bir ortam sağlanarak ziyaretçilerin tüm gün boyunca güzel vakit geçirmeleri hedeflenmiş. Dileyen ziyaretçiler için Palmalife Marina Hotel ve Palmarina Butik Hotel’in sunduğu konaklama alternatifleri de mevcut bulunuyor.

Yenilenen projesiyle 2014 yazında da yerli ve yabancı turistlerin çekim merkezi olmaya hedef gösterilen Palmarina Bodrum’un açık AVM’sinde Dream’den, Demsa Group’a, Vakko’dan Versace’e, Brandroom’dan, Valentin Yutashkin, Armani Jeans, Mudo Concept’e; dekorasyondan, teknoloji markalarına, kozmetikten ünlü giyim markalarına kadar  ziyaretçilere geniş alternatifler sunuluyor, ihtiyaçlarını karşılamalarına olanak tanınıyor.

‘Japon mutfağının devi NOBU Türkiye’de’

Palmali Tourism Grubu; dünyaca ünlü Şef Nobu Matsuhisa ve ünlü aktör Robert de Niro ile antlaşma sağlayarak, sahibi oldukları ikonik restaurant Nobu’yu Türkiye’ye getirmeye ikna etti. New York, Londra, Milano, Monte Carlo, Moskova, Tokyo, Hong Kong, Beijing, Melbourne, Perth, Miami, Malibu, San Diego, Las Vegas, Mexico City, Bahamas, Cape Town, Dubai gibi dünya merkezlerinin ardından Nobu; Türkiye’deki ilk şubesini Palmarina Bodrum’da açtı.

 

Kids Paradise

‘Çocuk Cenneti’ anlamına gelen eğlence merkezi ‘Kids Paradise’ içerisinde bulunan su parkı Aquapark’ın yanı sıra, hayvanat bahçesi, 7D sinema, özel yapım bir carousel (atlı karınca) ve diğer eğlence üniteleri de bulunuyor. Yerli yabancı tüm çocuk ziyaretçilerin her türlü ihtiyacı düşünülerek tasarlanan Kids Paradise’da; çocuk restoranı, pop corn, pamuk şeker, macun standları, hediyelik eşya dükkanı da yer alıyor.

Kids Paradise’da bulunan üniteler 5-12 yaş grubu çocuklar  tarafından kullanılabiliyor. 7D sinema ise 8 yaş ve üstü her yaş grubunun kullanımına açık olarak hizmet veriyor. Kids Paradise; sabah 10.00 akşam 19.00 saatleri arasında; 7D sinema, diğer eğlence üniteleri ve carousel (atlı karınca) ise sabah 10.00 gece 00.00 arasında hizmete açık olarak hayata geçirildi. Her yaş grubundaki çocuklara bir yetişkin refakati ise zorunlu tutuluyor.

dergi_form_nisan

 

The Amityville HORROR

 

Selam! Korkunun karanlık koridorlarına hoş geldiniz
bu sayıda… Neden İngilizce başlık? sorusunu hızla savuşturalım: Evet bu başlığı “Dehşet Sokağı” diye de atabilirdim. Ama bu sayıdaki yazımda The Amityville Horror adını taşıyan iki evden birden bahsedeceğim. Yani gene bir re-make hadisesi söz konusu… Korku filmlerinin çok sevdiği bir temadır “lanetli ev” teması…Kendilerine eğlence arayan bir grup kızlı-erkekli yeni yetme genç…Yeni evli bir çift…Yeni doğmuş bir bebekleri olan genç bir çift…Hayatlarını kökten değiştirme kararları alıp taşraya taşınan iki ya da üç çocuğa sahip ortalama bir Amerikan ailesi…Hepsi de “lanetli ev” temalı Hollywood sinemasının öle bayıla filme çekmeye doyamadığı malzemelerdir. Bazen ev o kadar dehşet verici ve etkileyicidir ki oyunculardan rol çalarak başrole oynar. Hele ki film başlarken “Based on a true story” (Gerçek olaylardan esinlenmiştir) yazısını görürseniz ya sevgilinize sarılın ya da battaniyenin altına saklanın!
Şimdi şu özünde “kötülük barındıran ev” teması nedir ona bir göz atalım.
İçinde “saf kötülük” barındıran ev teması birkaç şekilde karşımıza çıkmaya meyillidir. Şöyle ki:

*Ev, konak, malikâne adını siz koyun; içinde gerçekleşen korkunç bir olay –bir cinayet, intihar, deli doktorların deneyleri, Şeytan’a tapma- nedeniyle eskiden içinde güzel çocukların koşuşturduğu mutlu ailelerin çay partileri düzenlediği bir “mutluluk” yuvasından bir “şer” yuvasına transfer olur. İyi örnekleri The Haunting, Rose Red Konağı (Stephen King), The House on Haunted Hill.

*Ev, çiftlik, apartman dairesi ya da otel odası içine taşınan aile veya aile fertlerinden birine musallat olan kötülük tarafından ele geçirilir. Bazen aile veya aile üyelerinden biri güzelim sorunsuz bir eve adeta bir hastalık gibi kötülüğü taşır. İyi örnekleri Omen, Paranormal Activity.

*Eve farkında olmadan ya da bilinçli getirilen bir obje (sandık, müzik kutusu, kukla) ve onun içinde barınan kötülüğün ortaya çıkması ile ev lanetlenir. İyi örnekleri Chucky, Insidious.

*Ev, malikâne, apartman eski bir mezarlığın, antik kült merkezinin, cadı yakma törenlerinin olduğu bir alana veya yakınına inşa edilmiştir. Bu yüzden huzursuz ruhlar bunun acısını zavallı yaşayanlardan çıkarmak için yapmadıklarını bırakmazlar. İyi örnekleri Evil Dead, Pet Semetary, The Amityville Horror.

*Saf, anlamsız ve sebepsiz kötülük… En tehlikelisi… Bazı evler kötüdür… Ardınıza bakmadan kaçın! İyi örnek The Shining, 1408… Gerçi rol çalanlarımız ikisi de ilginç bir şekilde otel ama olsun. Bazıları için oteller onların evidir…
İşte Amityville Horror’lar yukarıdaki kategorilerin güzel bir blended viski benzeri harmanı… 3 çocuklu bir aile, yeni bir hayat umudu, taşrada ıssız, tekinsiz ve karanlık bir geçmişe sahip garip bir ev… İyi değil mi? Şimdi filmimize/filmlerimize bir göz atalım.13 Kasım 1974’te, polis 112 Ocean Avenue, Long Island, New York adresinden korku dolu bir telefon çağrısı aldı. Polis oraya ulaştığında bütün aileyi yataklarında katledilmiş olarak buldu. Günler sonra, Ronald DeFeo, evdeki bir takım “seslerin” onu, anne ve babası ile 4 kardeşini öldürmeye ittiğini itiraf etti. Bir yıl sonra, George Lutz, Kathy Lutz ve çocukları hayallerindeki evi bulduklarını düşünerek aynı eve taşındılar. Taşınmalarından kısa bir süre sonra açıklanamaz ve acayip olaylar evde gerçekleşmeye başladı. Kâbus gibi görüntüler ve korkunç sesler hala evde olan bir kötülüğün habercisiydi.
Kızları Chelsea’nin “Jodie” adında hayali bir arkadaşının varlığıyla ürken Kathy, George’un da gece ve gündüzlerini bodrumda geçirmesiyle ailesini bir arada tutmaya çabalar. George bodrumda “Kırmızı Oda” adında gizemli bölmeye açılan gizli bir geçit keşfeder. Kötü sesler ve hayaller George’un kafasında yankılanırken ev canlanır ve sonsuza kadar “Amityville Horror” diye bilinecek olan tüyler ürpertici olaylar birbiri arkasına sıralanır. Kathy ve George Lutz’un gerçek hikâyesinden uyarlanan bu film şimdiye kadar filme çekilmiş en korkunç olaylardan biridir, çünkü gerçektir. Taşınmalarından 28 gün sonra Lutz ailesi evi arkalarına dahi bakmadan terk etti ve canlarını kurtarmakta şanslıydılar.
Orijinal Amityville Horror filmi 1979 yılında çok başarılı oldu. İzleyici 28 günlük gerçek hikâyeden çok etkilenmişti. Dünyanın her tarafındaki korku filmi tutkunlarının kült hikâyelerinden biri haline geldi. Film Oscar’a aday gösterildi ve popüler kültürün simgelerinden biri haline geldi. Zaman içinde George’un ailesiyle beraber yaşamış olduğu kısa kâbus gelmiş geçmiş en iyi perili ev hikâyelerinden biri haline geldi. Amityville Horror’un kitabı 10 milyon sattı ve hiç kimse Ronald DeFeo’nun tüfekle 8 atış yaparak insanları vurmasını ve kimsenin hiçbir ses duyamamasını açıklayamadı.Yıllar içerisinde, birçok başarısız yapım denemesinin ardından yapımcılar Michael Bay, Andrew Form ve Brad Fuller, filmin devamını çekmek yerine orijinal hikâyeye geri döndü ve yeni filmi Lutz ailesinin eve taşınmalarını takip eden olaylara dayanarak çektiler. En önemli meydan okuma, izleyicilerin filmi hemen ilk filmle karşılaştıracak olmasıydı. “Bu filmi yapmak için yola koyulduğumuzda hepimiz en iyi yaklaşımın, orijinal filmin ana öğelerini alarak kitapta olup da daha önce hiç kullanılmayan konularla birleştirmek olduğunda hemfikirdik” diyor Fuller. Ve ekliyor: “Texas Katliamı’ndan sonra gördük ki seyirci filmlerin gerçek hikâyeleri oluşu karşısında çok etkileniyor. Korku çok duygusal bir tepki, izleyiciler sahnede gördüklerinin kendi başlarına da gelebileceğini düşündükçe hikâye güçleniyor”
“Deniz kıyısında 120 yıllık bir ev bulmak kolay olmadı. Filmin 70’li yılların ilk yarısında geçiyor olduğu izlenimini vermek de diğer bir zorluktu. Ayrıca ev eski olduğundan 1930’lu yıllardan kalma mobilyalarla dekore edilmişti. Çekim ise 2005 yılında gerçekleşti. Çalışma sanki bir zaman makinesinde işler gibiydi.” diyerek sözlerini tamamlıyor.

İlk film ve yeniden çekim (re-make) ile devam filmi arasında bir yerde duran Dehşet Sokağı’nın başrolünde, hiç şüphesiz nereye giderseniz gidin devamlı sizi izleyen uğursuz gözlere benzeyen çatı katı pencereleriyle o meşhur uğursuz ev bulunmakta…

Gırrrrrççççç. Kim var orada? Ha-ha-hayırrrrrrr!..

Sağ kalanlarla önümüzdeki ay görüşürüz…
dergi_form_nisan

dfoit_subat

 

 

 

 

SLEEPLESS IN SEATTLE


Selam! Şubat 2014 sayısı gelmiş çatmış bile. Ben bu ay da geçen sayıdaki gibi (Uninvited/Davetsiz) korkutup titretecek bir evin anonsunu ki bu konudaki eylemlerim bir iki sayı sürecek- yayın ekibine yapmıştım ki 14 Şubat konsepti bir tokat gibi çarptı yüzüme… Doğru ya çiçek, böcek, hediye, kalpler hatta kırmızı kalpler, çikolatalar sayısıydı bu. Ben de nemrut ve tekinsiz evimi gelecek sayıya saklayarak ayın anlam ve önemi üzerinden rotamı, Amerika – Seattle taraflarına çevirdim. Köşemi takip edenler verdiğim ipuçları çerçevesinde yavaş yavaş bu ay ki filmimizi ve evi tahmin etmişlerdir.

 

Evet bildiğiniz komedyen Beyaz gibi sunayım: O biiir romantizm abidesi, o biiir starlar buluşması, o biiir gözyaşı fırtınası işte karşınızda 1993 yılı yapımı birer tutam dram ve komedi ile bolca romantizm barındıran Türkçe adıyla “Sevginin Bağladıkları” orijinal ismiyle “Sleepless in Seatle”.

 

Meg Ryan ve Tom Hanks’in genç, dünyanın bu kadar teknoloji, sosyal medya, internet vs. ile iletişim kirliliği yaşamadığı yıllardan gelen, radyonun kullanıldığı iletişimin sabit telefonla yapıldığı bu güzel filmin sevenleri çoktur. Nedir ne değildir hikâyesi Sleepless in Seattle’ın bir bakalım:

 

 

Chicago’lu bir mimar olan (Hollywood bu tarz filmlerde erkek başrol oyuncularına mimar rolü vermeye bayılır. Alt metin olarak kadınların hayallerindeki evi inşa ettirebilecekleri bu tarz karakterleri çok sevdiklerini düşünürler) Sam Baldwin (Tom HANKS) kanser hastası olan eşini kaybetmiştir. Oğlu Jonah ile birlikte yeni bir başlangıç yapmak ve sakin bir hayat sürmek için Washington Seattle’a taşınır. Bir yandan da ölen karısının yasını tutmaya devam etmektedir. Jonah babası Sam’i ulusal bir radyo kanalında yaşadıklarını ve ölen karısını ne kadar özlediğini anlatacağı bir yayına ikna edince hayatlarında bazı önemli değişiklikler olacaktır. İlk etapta çok sayıda kadın hayrana sahip olmak gibi…

 

Sam’in yaşadığı yerden hayli uzakta olan Baltimore Sun muhabiri Annie de (Meg Ryan) Sam’in hayranlarından biridir. Evlenmek üzere olduğu halde kafası bu konuyla ilgili hayli karışık olan Annie, Sam’e göndermeyeceğini bildiği bir mektup yazar. Ama editör arkadaşı Becky mektubu yollar. Ve ardından Annie daha fazla dayanamaz ve derinden etkilendiği bu erkekle tanışmaya karar verir. İşte böyle… Başarı garantisi kesin bir senaryo –ki 22 Milyon USD bütçesine rağmen yapımcılara tam 228 milyon USD kazandırmıştı! ve harika oyuncularla romantik bir modern zamanlar masalı.  Gerisi filmi izlememiş olanlara kalsın.

Senaryosunu Nora Ephron, David S.Ward ve Jeff Arch’ın ortaklaşa yazdığı filmin yönetmen koltuğunda bu gün artık aramızda bulunmayan Nora Ephron oturmuştu. Ephron’un iki filminin daha adını vereceğim o zaman çok daha iyi hatırlayabilirsiniz: When Harry Met Sally… ve You’ve Got A Mail!  Bir ilginç detay da filmin 1957 tarihli Cary Grant ve Deborah Kerr’in başrollerini paylaştığı  Remember An Affair / Unutamadığım Aşk filminin serbest bir uyarlaması olması. Sevginin Bağladıkları filminin kritik sahnelerinde 1957 tarihli klasiğin tema müzikleri kullanılmıştır. Biraz da dedikodu… Meg Ryan’ın oynadığı Annie Reed rolü ilk olarak o dönemin flaş isimlerinden Julia Roberts’ önerilmiş. Rolü kabul etmeyince -kime önermişler biliyor musunuz? Kim Basinger’a! Sonrası daha da “hadi canım!” Rol Jodie Foster’a da önerilmiş. Neyse ki ihale Meg Ryan’a kalmış ki türün en güzel örneklerinden biri olan film sinema tarihine altın harflerle yazılmış.

 

Film, oyuncular ve senaryo hakkında yeteri kadar bilgimizi verdikten sonra gelelim dergimizi ilgilendiren kısmına. Neden Sleepless in Seattle? Bu kez cevap çok kolay: Çünkü filmin aşk yuvası bir tekne ev!

 

Aslında bağlı oldukları iskeleden asla ayrılmadıkları için bu evlere “yüzen ev” demek daha doğru. Filmde Sam’in yaşadığı ev, Washington Üniversitesi ile Pike Place Market yakınlarındaki Union Gölü’nde suyun üzerinden sakin sakin salınıyor. Bu evlerin geçmişi 1890’lara kadar dayanıyor. Elliott Bay sakinleri olan denizciler, balıkçılar ve dok işçileri Büyük Buhran döneminde düşük ücretlerin de etkisiyle bölgenin coğrafi özelliklerinden faydalanarak gölün sakin sularına vergiden muaf (evler su üstünde oldukları için!) yüzen evlerini inşa etmeye başlamışlar. 1930’larda sayıları 2000’i bulan evler zamanla 500 civarına düşmüş. Günümüzde Seattle halen Amerika’nın en çok yüzen eve sahip bölgesi unvanını elinde bulunduruyor.

 

Filmde kullanılan 2,075 metrekare alana sahip yüzen ev 2008 yılında 2.5 USD’ye satışa çıkarılmış. 1978 yılında dört yatak odası ve iki banyo ile inşa edilen ev, Union Gölü’nde bağlı bulunan yüzen evlerin en büyüğü. Evin doğal olarak harika bir göl manzarası olmasının yanı sıra; Seattle’ın dış mahallerini de görmekte. Evin filmdeki hali ile şimdiki hali arasında, ana yaşam alanları açısından benzerlikler olsa da genelinde yeniden dekore edildiğini söylemek mümkün. Ahşap malzemenin getirdiği ferahlık ve hafiflik etkisi, tüm eve yayılan pencerelerle destekleniyor. Bu sayede ev, güneş ışığının tüm yansımalarını suyun da yardımıyla evin her yerine mükemmel bir şekilde taşıyor. Sonuç: Gündüz harika ışık alan yaşama sevinci ile dolmanıza yol açan harika bir yaşam alanı…

Biz bu evi çok sevdik, siz de bir göz atın isteriz. 14 Şubat günü evdeyseniz eşinizle, sevgilinizle kiminle istiyorsanız bu sıcacık filmle günün keyfini çıkarın. Sevgililer Gününüz kutlu olsun…

 

 

dfoit_subat

dfot

 

Bauhaus ekolünün öncüsü mimar Walter Gropius’un net tavrı kendinden sonra gelenlere adeta bir ders niteliğinde

“BİÇİM İŞLEVE TÂBİDİR”

Bu sayımızda, sizlerle, ünlü bir başka ‘Mimari Deha’yı ve dünya görüşünü ayrıntılı olarak paylaşmak  isteğindeyiz. ‘Bauhaus’ Yapı Ekolünün Kurucusu ve ‘Biçim İşleve Tabidir’ mottosunun sahibi olan Walter Gropius’dan bahsediyoruz. Gropius, baba ve dedesinin de mesleği olan mimarlığın eğitimini Berlin ve Münih’teki iki ayrı teknik okuldan almıştır.  Gropius’un hayatını ve kariyerini anlamaya isterseniz onsuz anılamayan Bauhaus Ekolu hakkında biraz bilgi vererek başlayalım. Genç bir mimarken Gropius’un hayali, mimar, heykeltıraş ve ressamların hep birlikte  sanatlarını öğrenebildikleri bir okul kurmaktı. Bu okul, hem sanayileşmeden kaynaklanan sıkıntıları çözecek, hem de ekonomiye büyük katkı sağlayacaktı. İki ayrı eğitim kuruluşu olan Alman Güzel Sanatlar Fakültesi ile Henry Van De Velde’nin Uygulamalı Sanatlar Okulunu birleştirilmesiyle  Weimar’da  bu hayalini gerçekleştirdi. ‘Staatliches Bauhaus” adıyla bir tasarım enstitüsü kurdu. Zaman içinde politik ve siyasi nedenlerle merkezi yer değiştiren okul sırasıyla Dessau ve Berlin’e taşındı. Dönemin tasarım okulları arasından sanat ve zanaatı birleştirme fikriyle sıyrılan Bauhaus’un düşünce sistemi, tasarım sorununa o günün şartlarına uygun yeni çözümler bulmaya dayanmaktadır. Sanatın tüm kollarını birleştirmeyi amaçlayan okul, 1920’lerde Almanya’nın modern tasarım merkezi haline gelmiştir. Sanatı ve tasarımı günlük yaşamın merkezine alan okulda mimarlar, ressamlar, heykeltıraşlar ve diğer tüm sanatçılar bir araya gelerek, kahve fincanından kent yapısına kadar her şeyin tasarlanabilir olduğu düşüncesiyle üretmekteydiler. Bauhaus mimaride olduğu kadar, endüstriyel tasarım ve şehir planlama gibi konularda da yenilikler getirmiştir. Bununla da kalmayıp yeni bir mimari akım yaratmış sanatın tüm dalları ile ilgili o güne kadar gelen kuramlara yenilerini katmıştır.

Bauhaus’un kuruluşundaki ilk hedef kompakt bir mimarlık okulu oluşturmak, zanaat okulu ve güzel sanatlar akademisi yaratmaktı demiştik. Savaş sonrası Gropius’a göre, yeni bir mimari akımı başlatmak için en uygun dönemdi. Daha fonksiyonel, ucuz ve kalıcı ürünlerin üretildiği çok net bir stil vardı kafasında.  Gropius’un hedefi çok belirgindi; sanat ve zanaatı birleştirerek, fonksiyonel ve sanatsal ürünler yaratmak istiyordu. ‘Bauhaus Ekolü’ne göre mimarlık, ressamlık, heykeltıraşlık ve zanaatkarlık iç içe olmalıydı. Walter Gropius; sanatçılığı, zanaatkarlığın bir üst seviyesi olarak görüyordu. Bu nedenle, Bauhaus’un temelinde sanatsal ve uygulamalı öğretim eş değerde yer alıyordu. Her öğrenci kendi seçtiği çalışma atölyesine katılıp bitirdikten sonra, mecburi genel kurları da tamamlamak zorundaydı bu okulda. Böylelikle temel zanaat bilgisi, tasarım parametreleri ve uygulama bir arada öğrencilerini berrak zihinlerine enjekte ediliyordu adeta. Endüstriel ürünler de Bauhaus’çular tarafından olumlu bir bakış açsıyla değerlendiriliyor ve endüstriyel tasarımına da büyük önem  ve öncelik veriliyordu. Temel tasarım dersi kavramı ilk burada oluşmuş ve dünyadaki çoğu mimarlık okullarınca benimsenmiştir. Bauhaus’ta tarafsız bir duruş benimsenmişti. Okula gelen öğrencilerin, öğretmenlerinden birini ya da bir stili taklit etmeleri şiddetle eleştiriliyor onun yerine kendi yollarını bulmaya teşvik ediyorlardı. Bu nedenle, 20. yüzyılda, mimari, tasarım ve sanat alanlarında pek çok yeni akımı yaratmış bir okuldur Bauhaus. Kuruluşundan itibaren dünyanın en seçkin ve çağdaş mimarlarını, sanatçılarını, bir araya getirmiştir. Böylelikle yalnızca bir eğitim kurumu yaratmamış, aynı zamanda bir üretim merkezi haline dönüşmüştür. Bauhaus deklarasyonuna göre tüm sanatların birleştiği en yüksek nokta yapıydı.

Bauhaus’un Weimar’daki ilk yıllarında teorik dersler, Walter Gropius’un ortağı Adolf Meyer tarafından veriliyordu. Çalışma atölyeleri ise Gropius’un kendi mimarlık ofisinde gerçekleşmekteydi. Tüm bu çalışmaların ortak bir noktası vardı; yeni bir mimarlık stili yaratmak ve kalıcı yeni yaşama biçimleri geliştirmek. 1827’de Walter Gropius, Hannes Meyer’a mimarlık bölümünün başına geçmesini teklif etti. Böylece, Hennes Meyer içinde tasarım, yapı, planlama, şehir tasarımı ve teknik ressamlığın bulunduğu bir bölüm başkanlığı kurdu. Bauhaus’u böylece özetlerken Gropius’un hayatına biraz daha yakından bakalım artık isterseniz. Hem babası hem de dedesi mimar olan Martin Gropius, (1883-1969) Münih’te başladığı mimarlık eğitimini Berlin’de tamamlamıştır. Okulu bitirince, önce Berlin’de Behrens’in bürosuna girmiş, ardından da kendi bürosunu açmıştır. İlk yapıtları Alfeld de A.Meyer’le birlikte tasarladığı “Fagus Fabrikası” ve Köln’deki “Alman Werkbund”  yönetim binasıdır.  Fagus Fabrikası, çelik iskelet taşıyıcıların cam giydirme yapı yüzünü de taşıdığı ilk uygulamadır. Gropius, aynı yöntemi Köln’deki projesinde de kullanmıştır. Weimar’daki Bauhaus’un kuruluşuna üstlenmiş ve yaklaşık 10 yıl bu okulun yöneticiliğini yapmıştır. I.Dünya Savaşı’nı izleyen dönemde bir süre Alman Dışavurumcu mimarların etkisi altında kalmışsa da, kısa bir süre sonra kendi ilkelerini ve kuramlarını oturtmuştur. Bauhaus okulundaki yöneticiliğinin ardından inşaat sektöründe iş hacminin verimli kullanımını araştırmayı amaçlayan bir devlet kurumunun ikinci başkanlığına getirilmiş, aynı yıl Stuttgart’ta Werkbund etkinlikleri kapsamında Mies Van Der Rohe’nin başkanlığında gerçekleştirilen “Weissenhofsiedlung”  toplu konut projesinin tasarım aşamasına pek çok ünlü meslektaşıyla birlikte katılmıştır.

Gropius, Nazi Partisinin ülkeye egemen olmasıyla Almanya’da oluşan olumsuz çalışma koşulları nedeniyle, 1834’te İngiltere’ye göç etmiştir. Burada bir süre mimar E. M. FRY’ la çalışan Gropius, 1937’de Harvard Üniversitesi’nden öğretim görevliliği önerisi alarak ABD’ye gitmiş, ertesi yıl bu üniversitenin Tasarım Lisansüstü Okulu yöneticiliğine getirilmiş ve bu görevini 1952’ye kadar sürdürmüştür. ABD’de akademik çalışmalarının yanı sıra tasarım ve uygulamalarını da sürdürmüştür. 1937-41 arasında Breuer’le, 1941-48 arasında da Alman mimar Wachsmann ile ortak çalışmalar yürütmüştür. Gropius çalışmalarını 1945’ten sonra Harvard’lı bir grup öğrencisiyle kurduğu TAC (The Architects’ Collaborative | Birlikte Çalışan Mimarlar) adlı ofisten yürütmeyi uygun bulmuştur. Bu ofisin giderek gelişmesi ve büyümesi, ABD dışında da projelere imza atmasını sağlamıştır. Harvard Üniversitesi Lisansüstü Öğrencileri Merkezi (1949-50), Chicago Mc Cormick Şirketi Binası (1953), Atina ABD Büyükelçiliği (1956), New York, Pan American Havayolları Gökdeleni (1957), Bağdat Üniversitesi Kampüsü (1957) ve Almanya’da Rosenthal Porselen Fabrikası (1963) bu dönem çalışmalarına örnek olarak verilebilir.

Gropius mimarlık ve şehir planlama çalışmalarının yanı sıra endüstri tasarımcısı olarak da adını duyurmuştur. İç Mimarlık düzenlemeleri, kumaş ve duvar kağıtları desenleri, seri olarak üretime alınan birçok mobilya tasarlamıştır. Eğitim alanındaysa Güzel Sanatlarla Uygulamalı Sanatların birbirinden ayrılamayacağını savunarak bu iki alanın birleşmesini sağlamıştır. 1920’lerde Almanya’da modern tasarımın merkezi haline gelen enstitüde, Ortaçağ loncalarında olduğu gibi mutlu bir çalışan sınıf yaratmayı hedefleyen Gropius, yayınladığı manifestoda zanaat ve sanat arasında kurulacak birlik, bütünlük ve işbirliği için şöyle bir çağrı yapmıştır.

‘Mimarlar, heykeltıraşlar, ressamlar, hep birlikte zanaatlara geri dönmeliyiz! Çünkü sanat bir ‘meslek’ değildir. Sanatçı ve zanaatçı arasında önemli bir ayırım yoktur. Sanatçı yüceltilmiş bir zanaatçıdır. Üreten kişinin, bilinç çizgisini aştığı o ender ilham anlarında, ilahi bir güç, yaptıklarının sanata dönüşmesine neden olabilir. Öte yandan, her sanatçının bir zanaata becerisi olması zorunludur. Yaratıcı hayal gücünün temel kaynağı burada yatar. O halde, zanaatçı ve sanatçı arasında sınıf ayrımının olmadığı yeni bir zanaatçı loncası kuralım! Mimarlık, heykel ve resmi tek bir bütün olarak kucaklayacak. Bir gün, bir milyon işçinin ellerinde yeni bir inancın kristal simgesi gibi göğe doğru uzanacak olan, geleceğin yeni yapısını hep birlikte arzulayalım, kavrayalım ve yaratalım.’

Bu müthiş manifestodan sonra çok da söyleyecek birşey kalmamış aslına bakarsanız bizlere. Değerlerinizi koruyarak, önceyi daha iyi bir şimdi için anlayarak, sevgiyle kalın diyorum!