mimarlık

Shigeru Ban 5 Ağustos 1957 yılında Tokyo’da doğmuştur. Çocukken evlerine gelen geleneksel Japon marangozlarını büyük dikkatle inceleyen Ban için bu ustaların kullandıkları aletler, inşa yöntemlerini ve ahşabın kokusu sihirli bir güce sahip olmuştur. Önceleri marangoz olmak isteyen küçük Shigeru’nun, mimarlık ile yolu, 11 yaşında kesişmiştir. Öğretmen sınıftakilerden basit bir ev tasarlamalarını istemiş, Shigeru Ban’ın tasarımı okulun

en iyisi seçilirken, o da mimar olma kararını o gün itibariyle vermiştir. Güney Kaliforniya Mimarlık Enstitüsü’nde (SCIArch) mimarlık eğitimi almıştır. 1984 yılında New York’taki Cooper Union üniversitesinden mezun olmuştur.

Ardından eğitim yaşamına devam ettiği Cooper Union School of Architecture’da New York Five üyelerinden John Hejduk’un öğrencisi olmuştur. 2005 yılında 48 yaşında Virginia Üniversitesi tarafından verilen Thomas Jefferson Madalyasına Mimarlık alanında layık görülmüştür. Time Dergisi tarafından 21. yüzyılın mimarlık ve tasarım alanında çığır açan isimleri arasında gösterilen Shigeru Ban felaket bölgelerinde halk için ekonomik ama aynı zamanda anıtsal tasarımları ile tanınmaktadır. Ban 21. yüzyılda mimarın rolü ve sorumluluğu üzerine çalışmalar yürüten, pratiğini bu kavram üzerine temellendiren aktivist mimarlardan biridir. Shigeru Ban barınma ihtiyacını karşılarken, insanların yaşam kalitesini artıran ve dünyanın iç güzelliğini kutsayan yeni mekânlar yaratmaya çabalamaktadır.

Projelerinde mimarlık pratiğinin her noktasında strüktür, malzeme, manzara, doğal havalandırma ve aydınlatmayı temel alan, geniş çeşitliliğe sahip tasarım çözümleri getiren Shigeru Ban, kullanıcılar için konforlu mekanlar yaratmayı amaçlamıştır. Günümüz yapılarında sıkça kullanılan yüksek teknolojili çözümlere bel bağlamayan Shigeru Ban yapıları; özel konut yerleşimleri ve genel müdürlük binalarından müzelere, konser salonlarına ve diğer kamu yapılarına kadar orijinallik, ekonomiklik ve ustalıkları ile öne çıkmaktadır.

Japon mimar projelerinde bambu, kumaş, kağıt,  plastik ve kağıttan geri dönüştürülmüş elyaf gibi alışıla gelmeyen ve düşük maliyetli malzemeler kullanmaktadır.  Shigeru Ban’ın mimarisi çoğunlukla sürdürülebilir ve çevreye saygılı olarak tanımlanmaktadır.

Shigeru Ban; ‘paper architect’ (Kağıt mimarisi) adını verdiği, kağıt tüplerinden yapıları ile tanınıyor olsa da, çantasında sakladığı basit ve çok çaba gerektirmeyen, çevreci mimari projeleri de bulunmaktadır. Bu projelerin her biri de, kontekste, doğaya ve kullanıcılara büyük bir hassasiyet göstermektedir.

Japon mimarın Tokyo, Paris ve New York’taki ofislerinde üretilen projeler, mimarlık dünyasının nadir örnekleri arasında sayılmaktadır. Özel sektör için şık ve inovatif işlere imza atan Shigeru Ban, yaratıcı ve zengin kaynaklı tasarım anlayışını, insani yardım çalışmalarında da aynı düzeyde sergilemektedir.

Mimarın insanlığa karşı sorumlu olduğunu pek çok çalışmasında doğrulayan Japon mimar, son 20 yıl içerisinde dünyanın dört bir yanında doğal ve insan kaynaklı afetler sonucu tahrip olan bölgeleri ziyaret ederek, yerel halk, gönüllüler ve öğrencilerle birlikte afetzedelere yönelik düşük maliyetli, geri dönüştürülebilir yapılar tasarlamış ve inşa etmiştir.

Shigeru Ban, 2014 yılında Pritzker Ödülü’nün 37.sine değer görülen 7’inci Japon vatandaşı mimar olarak tarihe geçmiştir. Ödülünü 13 Haziran 2014 tarihinde Amsterdam Rijksmuseum’da düzenlenen törende almıştır. Pritzker jürisi ödüle layık görülmesinde Shigeru Ban’nin yapı malzemelerindeki deneysel yaklaşımı ve yenilikçiliğinin etkili olduğunu altını çizmişlerdir.

Sürdürülebilirlik terim haline gelmeden uzun bir süre önce, Mimar Shigeru Ban karton borular ve kağıt gibi ekolojik yapı malzemeleriyle deneylere başlamıştır. Onun dikkat çekici yapıları genellikle Haiti, Ruanda veya Japonya gibi afetzede ülkelerde geçici konutlar olarak amaçlanmış, evsiz kalmış insanlara yardım etmek için tasarlanmıştır. Fakat çoğu zaman binalar hedeflenen amacına hizmet etmesinden uzun süre sonra bile manzaranın sevilen bir parçası olarak kalmıştır. Bu kapsamda sayısız işler yapan Ban halen bu duyarlılığını sürdürmektedir.

Afet yardım barınaklarını inşa ederken sütunlar, duvarlar ve kirişler için çoğunlukla geri dönüşümlü karton kağıt borulardan faydalanmaktadır. Afet yerinde kolaylıkla ulaşılabilen bu malzeme hem ucuz, hem de kolay taşınıp kolay monte/ demonte edilebilmektedir.

 

Milyonlarca insanı trajik yaşam koşulları ile baş etmek zorunda bırakan 1994 Ruanda Katliamı’nın ardından insani yardım çalışmalarında görev almaya başlayan Shigeru Ban, karton borudan barınak önerisini BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne sunarak danışman sıfatıyla projeye dahil olmuştur.

1995 Kobe depreminin ardından yine afetzedelerin yardımına koşan Ban, Vietnamlı mülteciler için “Paper Log House” projesini hazırlamıştır. Yardım vakfına bağışlanan bira sandıklarını kum torbaları ile dolduran mimar, duvarları oluşturmak için karton boruları sıralamıştır.

 

Kobeli depremzedeler anısına bir toplum merkezi yaratmak isteyen Ban, yine karton borulardan “Paper Church”ü tasarlamıştır. Daha sonra demonte edilerek Tayvan’a gönderilen kağıt kilise, 2008 yılında burada yeniden inşa edilmiştir. Mesleki bilgisini insanlık yararına kullanmayı görev edinen Ban, 1999 depreminin ardından Türkiye’deki afetzedelere de yardımda bulunmuştur. Afetzedeler, öğrenciler ve diğer gönüllüler ile birlikte afet yardım projelerini hayata geçiren Shigeru Ban, 1995 yılında “VAN: Voluntary Architects’ Network” (Gönüllü Mimarlar Ağı) adlı bir sivil toplum örgütü kurmuştur. Deprem, tsunami, fırtına ve savaş gibi felaketlerin ardından çalışmalarını bu bölgelere yönelten VAN, şu ana kadarJaponya, Türkiye, Hindistan, Sri Lanka, Çin, Haiti, İtalya, Yeni Zelanda veFilipinler ‘e yardımda bulunmuştur.

 

Gülen Yalçınkaya Özelçi

dfot

Sürdürülebilir Mimari

1957 yılında Stuttgart’ta doğan ünlü mimar, aynı zamanda Münih Olimpiyat Stadı’nın mimarı Günter Behnisch’in de oğludur. Önceleri mimarlığı düşünmeyip felsefe okumaya yönelmiş ancak zaman içinde mimariyi çok sevdiğini fark ederek bu yönde yoluna devam etmeyi seçmiştir.

Kariyerinin ilk yıllarında babası Günter Behnisch’le birlikte çalışmıştır. 1989 yılından itibaren ise çalışmalarını, Behnisch Mimarlık (Behnisch Architekten) adıyla kurduğu kendi mimarlık bürosunda devam ettirmeye başlamıştır. Bu ofis aynı zamanda Günter Behnischİn sahibi olduğu Behnisch & Partner mimarlık bürosunun bir yan kuruluşu olarak hizmet vermiştir. Behnisch Mimarlık ofisinin daha sonra Los Angeles (1999-2011), Boston (2007) ve Münih’te (2008) şubeleri açılmıştır. Stefan Behnisch, iki ortağı David Cook ve Martin Haas ile faaliyetleri Stuttgart’taki merkez ofisten koordine etmişlerdir. Diğer ofisleri ise Christof Jantzen, Stefan Behnisch ile birlikte yürütmektedir.

3 Haziran 2009 Yapı Endüstri Merkezi’nin İstanbul’da adına düzenlemiş olduğu Stefan Behnisch konferansında dinleme fırsatı bulduğum Alman mimar Stefan Behnisch, enerji-etkin tasarımlarıyla tanınan ve Alman standartlarına göre yönettiği 100 çalışanlı firmasında  ve ülkesindeki birçok Alman mimar için bir rol modeli olduğu gibi beni de etkisi altına almıştır. Behnisch, 1989 yılında Stuttgart’ta kurduğu firmasında çağdaş mimariyi yüksek çevresel performansla birleştirdiği işleriyle farklı bir ün kazanmıştır. Dünyada (özellikle ABD’de) en çok biyoteknoloji şirketi Genzyme için Cambridge, Massachusetts’de tasarladığı ödüllü merkez binasıyla tanınmıştır. Bina 2004’te açıldığında, yakınlardaki bir enerji santralinin atık enerjisiyle ısınma ve soğuma sorununu çözmesi ve gündüz aydınlatmayı azaltmak için de gün ışığından faydalanmasıyla, ülkenin en büyük LEED Platin binası olmuştur.

Daha sonraki çalışmalarında da Baltık Denizi’nde, Stralsund’da yer alan Okyanus Müzesi Ozeaneum ve Hamburg’daki mücevher biçimli Unilever Merkez Binasından rahatlıkla anlaşılacağı gibi, Behnisch işlev ile çevre mühendisliğini öne çıkaran mimari yaklaşımı benimsemiştir. Böylelikle mimarlığının yeni bir forma ve düşünceye kavuşmasına sebep olmuştur.  Mimarlığa yaklaşımını “Her zaman tasarımın çevresel boyutuyla ilgilenirdim, tasarımla sürdürülebilirlik arasında herhangi bir çelişki olduğunu düşünmüyorum. Her zaman sürdürülebilirliğin mimari formu oluşturabileceğine inanırım” şeklinde açıklamakta ve tasarımlarına bu düşüncesini yansıtmaktadır. Behnisch’in mimarlığa başladıktan sonra ilk büyük projelerinden birinin 1990 yılında İstanbul’da yapılan Olimpiyat Stadı Projesi olduğu ve bu proje esnasında kente sıkça gelip giderek buraya çok alıştığını bilinmektedir.

Behnisch genç mimarların bir laboratuar gibi gelip yetiştikleri, bazen de kendi isteklerine göre projelerde baştan sona yer alabildiklerini ofislerinde üretilen projelerde şehri, kamusal alanı, kamusal ve kültürel zenginlikleri düşünmek gerektiğini belirtirken, mimarinin kentin her yerinde ve göz ardı edilemeyecek boyutlarda olması nedeniyle, mimarinin ve mimarların kenti doğru şekillendirmesinin çok önemli olduğundan bahsetmektedir. “En kötü modern bina bile toplumun yansımasıdır o nedenle ne inşa ettiğimize çok dikkat etmeliyiz. Mimarlık yoluyla aynı zamanda din, siyaset gibi konularla sosyal, politik ve ekonomik durumları da bir şekilde etkileyebiliyoruz. Bu nedenle mimari sorumluluklarımız çok önemli.”

Herkesin üzerine konuştuğu sürdürülebilirliği popüler bir kavram olarak değil, mimarlığı ileriye taşıyacak bir kavram olarak algılayan Behnisch, sürdürülebilirlik kavramını mimariyle birleştirmek için kenti, kamuyu, kültürel beceriyi ve bu beceriye tanıklık eden unsurları bir arada düşünmek gerektiğini vurgulamaktadır. Behnisch, “En kötü bina bile kendi döneminin tanığıdır. Binalar toplumların becerilerini gösterirler ve gelecek nesiller bizleri yaptıklarımızla değerlendirecekler.” diyerek çalışmalarına ne denli geniş açıyla yaklaştığını göstermektedir.

Stefan Behnisch’in sahibi olduğu Behnisch Architekten Mimarlık Bürosu ile,  Sürdürülebilirlik merkezli mimarlık pratiğiyle RIBA Ödülü başta olmak üzere çok sayıda ödüle değer görülmüştür. Büro boyutlarını ve iş hacmini büyütmenin öncelikli amaç olduğu kanıksanmış dünyadan orta boy ölçeğinde, ama çevresel duyarlılıklı bir çalışma gündemine doğru dönüşen mimarlığın en önemli temsilcilerinden biri olmuştur. Ekibi ile beraber ekolojik yapılar statüsünde Avrupa kıtası özelinde geliştirdiği pilot proje; Doğa Araştırmaları ve Ormancılık Enstitüsü (Wageningen, Hollanda), tasarımının sadeliğine rağmen yüksek enerji verimiyle geniş yankı uyandırmıştır. Grup şimdilerde Almanya’nın yanısıra, ABD’de Harvard Üniversitesi, Los Angeles ve Chicago; İsviçre’de Cenevre; İtalya’da Ravenna; Paris ve Kazakistan’da projeler hazırlamaktadır.

dfot

ZMİX Mimarlık, iç mimarlık ve tasarım stüdyosu olan Z Mimarlık, mimar Zuhal Çınar Elmasulu ve mimar Zeynep Tanrıyakul tarafından 2000’de İstanbul’da kuruldu. 2005’te Zmix adıyla mobilya ve aksesuar tasarımını da çalışmalarına eklemişler. Böylece bilinen malzemelerin yanısıra alüminyumu da sıklıkla kullanan tasarım ekibi, mobilya, aydınlatma elemanları ve ayna tasarımına odaklanmışlar.
Z Mix, özellikle alüminyum kullanılarak tasarlanan ürünlerde farklı ve yaratıcı yaklaşımlar ortaya koyuyor. Zmix müşterilerine, her biri kişiye özel üretilmiş ürünler sunuyor.
Projede seçilen tasarım standart bir ürün olsa bile müşterilerin beklentilerini karşılamak için her üründe özel değişiklikler yapılabiliyor.
ZMIX’in tasarım ekibi, geçmişten, gelecekten ya da zamansız diye tanımlanabilecek herhangi bir dönemden esinlenerek oluşturduğun ürün yelpazesini müşterilerine zevkle sunuyor.
ZMIX’in tasarım ekibi, geçmişten, gelecekten ya da zamansız diye tanımlanabilecek herhangi bir dönemden esinlenerek oluşturduğun ürün yelpazesini müşterilerine zevkle sunuyor.

 

dfot

 

dergi_form_nisan

5 KITADAKİ ORTAK İZ:
KENZO TANGE

Yapısalcılık akımının öncülerinden olan ünlü Japon mimar Kenzo Tange, 20. yüzyılda yetişmiş en önemli mimarlarından biridir. Modernizmin genel çizgilerini, geleneksel Japon stili ile birleştirip kendine özgü bir akım yaratmıştır. Dünyanın beş kıtasında birbirinden önemli projelere imza atmıştır. 4 Eylül 1913 de Japonya’nın Osaka kentinde doğmuştur. Babasının görevi gereği o hayatının ilk yıllarını Çin’de geçirmiş, ardından sırasıyla Şangay ve İngiltere’de yaşadıktan sonra 1920 yılında Japonya’ya dönmüştür.1935 yılında Tokyo Teknik Üniversitesinde mimarlık eğitimi almış, buradan mezun olduktan sonra da (1938-1941 yılları arasında) Japon mimar Kunio Maekawa’nın yanında çalışmaya başlamıştır. Bu çalışma yıllarının ardından Tokyo Üniversitesi’ne geri dönmüş ve yüksek lisans eğitimine başlamıştır. 1946 yılında aynı üniversitede asistan olan Kenzo Tange, yine aynı yıl Tange Laboratuvarı’nı kurmuştur.
1963 yılında Şehir Mühendisliği Bölümü’nde profesörlük ünvanına hak kazanmıştır. Bu başarılı akademik kariyere paralel olarak, 1961 yılında‘’Kenzo Tange & URTEC, Kent Planlamacıları ve Mimarlar’’ adını verdiği bir tasarım ofisinin yönetimini de üstlenmiştir. 1946-74 yılları arasında Tokyo Üniversitesi’nde profesörlük yapan Tange, 1974 yılından sonra da emekliye ayrılmasına karşın aynı üniversitede öğretim görevini sürdürmüştür.1950-60 arasında ABD Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde(MIT), 1972 de ise Harvard Üniversitesi’nde konuk öğretim üyeliğinde bulunmuştur.Washington, Yale, Princeton gibi üniversitelerde de dersler vermiştir. Çok sayıda ulusal ve uluslararası ödül alan Tange (1966 Altın Madalya, 1980 Order of Culture, 1987 Pritzker Mimarlık Ödülü, 1994 Sacred Terasures v.s.) içlerinde Yugoslavya, Tayvan, ABD, İtalya, Cezayir, Suudi Arabistan, İran, Nepel, Suriye, Meksika, Kuveyt, Ürdün ve Katar’ın da bulunduğu çeşitli ülkelerde çeşitli büyük projeler üstlenmiştir. 22 Mart 2005 tarihinde vefat eden Kenzō Tange’nin cenazesi, tasarladığı eserlerin en önemlilerinden olan, Tokyo Katedrali’nde düzenlenen bir törenle toprağa verilmiştir.

TASARIM YAKLAŞIMI
Tange’nin mimarlık eğitimine başladığı 1930’lu yıllarda pek çok ülkede olduğu gibi Japonya’da da ulusal bir mimarlık anlayışı oluşturma çabaları egemendi. Bu ortamda yetişen Tange, ülkesinin teknolojideki ileri düzeyinden de yararlanarak, bir yandan Japon mimarisinin özelliklerini taşırken öte yandan da çağdaş mimarlık ilkelerini içeren tasarımlar ortaya koymuş ve tasarım vizyonunda ilginç bir birleşimin oluşmasına neden olmuştur.
1960’lı yıllardan itibaren ise, bir arayışa girmiş ve yeni strüktür denemelerine yönelerek, hem geleneksel Japon mimarisinin hem de uzun süre etkisinde kaldığı Le Corbusier’in izlerinden kurtulmayı amaçlamıştır. Tange’nin mimari tarzının en temel özellikleri; gelenekle çağdaşlığı birlikte sunması ve teknolojiyle insanın uyumlu birlikteliğini savunmasıdır şeklinde özetlenebilir. Bunu otobiyografisinde şöyle izah eder; “Mimari, öncelikle insan ruhuna hitap eden bir şey olmalı; daha sonra temel formlar, mekan ve dış görünüş devreye girmelidir. Çağımızda yaratıcılık; teknoloji ve insanlığın bir birlikteliği olarak ifade edilir. Geleneklerin asıl rolü, yaratıcılıkta bir katalizör görevi üstlenmeleridir. Finalde kendisini öne çıkarmayan geleneksel çizgiler, yaratıcılığın kesinlikle içerisinde olmalı ama asla yaratıcının kendisi olmamalıdır.”
Kenzo Tange’nin bu felsefesi, tasarladığı hemen hemen bütün projelerde görülebilir. Bu bakış açısı Tange’yi farklı kılan en önemli özelliğidir.
Tange’nin 1960’lardan sonra yöneldiği bir alan da genç kuşak mimarlarınca başlatılan METABOLİZM AKIMI(1950lerin sonunda Japonya ‘daki yeni sosyal gereksinimleri ve hızlı nüfus artışını karşılayabilecek, değişimlere uyum gösterebilecek ve megastrüktür şeklinde öngören mimarlık yaklaşımı) doğrultusundaki çalışmalarıdır. Ahşap strüktürün modernizme uyarlanması anlayışı II.Dünya Savaşı’ndan sonra Tange tarafından yeni bir akım olarak ortaya konmuş ve Japon mimarisine özgü oranların hangi kaynakta aranması gerektiğini sorgulayan ‘’Comon’’ (M.Ö. 5000-300) ‘’Yayoi’’ (M.Ö. 300-400) tartışmasını gündeme getirmiştir. Comon döneminin ürünleri coşkulu ve dışavurumcu bir anlayışı yansıtırken, Yayoi dönemi örnekleri sakin ve dengelidir. Tange önce Yayoi anlayışında kiriş-kolon oranlarına özen göstererek Hiroşima Barış Parkı’nı, Tokyo Eski Belediye Binası’nı ve Kanagava Vilayet Binası’nı tasarlamış, ardından de strüktür uzmanı Yoşikatsu Tsuboi’nin de yardımıyla Tokyo Katedrali ve Tokyo Olimpiyat Salonu’nu Comon anlayışında gerçekleştirmiştir. Modernizmin teknoloji sayesinde iç mekanı olduğu gibi dış biçime aktaran işlevsellik anlayışını Comon sözcüğü çatısı altında toplayan Tange ve öğrencileri (Kikutake, Kurokava, Isozaki) 60 ve 70li yılların en önemli hareketi olan metabolizm akımını hayata geçirmişlerdir. Tange ‘’metabolizm’’sözcüğünü bir teknolojik terim olarak değil ifade tekniği yönüyle kullanmıştır.Tange genel meslek hayatına Japon ve Batı estetik ilkelerini birbiri içinde kaynaştırdığı yalın ve zarif üslubu damgasını vurmuş, bu üslup bütün dünyada büyük beğeni kazanmıştır demek yanlış olmaz.
Tange’in erken dönem çalışmalarını, yapıtlarından çok etkilendiği Le Corbusier’in de etkisinde kalarak oluşturduğu rahatça gözlemlenebilir. “Kapsamlı şehirler”(comprehensive cities) olarak adlandırdığı kent çalışmaları ise, hizmet ve ulaşım sistemlerinin entegre olarak çalıştığı mega strüktürlerden oluşur. Kenzo Tange’in esinlendiği diğer isimler ise Rönesans döneminin büyük ustalarından Italyan Michelangelo ve 20.yy mimarlık dünyasının önemli isimlerinden Alman Mimar Walter Gropius’dur. Bu eşsiz batılı sanatçılarının seçkin tarzlarını, Japon gelenekleri ile ustalıkla harmanlaması, Tange’nin kendi çizgisinin karakteristik özelliğini de oluşturmuştur.

KAZANDIĞI ÖDÜLLER

1966 Altın Madalya, Amerikan Mimarlar Enstitüsü
1980 Order of Culture
1987 Pritzker Mimarlık Ödülü
1994 Sacred Treasures

UYGULANAN PROJELERİ

1955: Hiroşima Barış Anıtı Parkı, Hiroşima, Japonya
1955: St. Mary’s Katedrali (Tokyo Katedrali), Tokyo, Japonya
1957: Eski Tokyo Büyükşehir Belediye Başkanlığı Binası, Yūrakuchō, Tokyo, Japonya
1958: Kagawa Hükümet Binaları, doğu ofisleri, Takamatsu, Kagawa, Japonya
1960: Kurashiki Belediye Meclis Binası, Kurashiki, Okayama
1964: Yoyogi Ulusal Jimnastik Salonu (1964 Tokyo Olimpiyatları için), Tokyo,
1966: 1963 depreminde yerle bir olan Makedonya’nın başkenti Üsküp için şehir master planı, 1970: Expo 1970, Suita, Osaka, Japonya
1977: Sogetsu Kaikan, Aoyama, Tokyo, Japonya
1979: Hanae Mori Binası, Aoyama, Tokyo, Japonya
1982: Yeni Federal Başkent Merkez Bölgesi, Nijerya
1986: Nanyang Teknoloji Üniversitesi, Singapur
1986: OUB Merkezi, Singapur
1987: American Tıp Derneği Merkez Binası, Şikago, Illinois, ABD
1991: Tokyo Büyükşehir Belediye Binası, Shinjuku, Tokyo, Japonya
1992: UOB Plaza, Singapur
1996: Fuji Televizyon Binası, Odaiba, Tokyo, Japonya
1998: Bahreyn Üniversitesi, Sakhir, Bahreyn
1998: WKC Merkezi, Kobe, Hyogo, Japonya
2000: Kagawa Hükümet Binaları, Takamatsu, Kagawa, Japonya
2000: Tokyo Dome Hoteli, Tokyo, Japonya
2003: The Linear – Müstakil Apartmanlar, Singapur
2005: Hwa Chong Vakfı Yatılı Okulu, Singapur

PROJELERİNE YORUM;
TOKYO PLANI

6 Ağustos 1945 tarihinde yerel saat 08:15’i gösterirken, “Little Boy”(Küçük Çocuk) adı verilen atom bombası Hiroşima’da ilk anda 140.000 insanın ölümüne yol açtı. Ölü sayısı sonraki yıllarda da radyasyon etkisini gösterdikçe daha da arttı. Suya ve toprağa yayılan radyasyon ile artan bombanın etkisi, rakamlarla ifade edilemeyecek kadar büyüktü. Öyle ki, söylentiler, uzun yıllar tek bir bitkinin bile Hiroşima’da yetişmeyeceği yönündeydi. Özetle, Hiroşima haritadan silinmişti.
Hiroşima’yı yeniden inşa etmek için açılan yarışma sonucunda proje “Hiroşima Master Planı” ile Kenzo Tange’e verildi.
“II. Dünya Savaşı’nın küllerinden modern Japonya’yı inşa eden mimar” olarak da anılır Kenzo Tange. Modern Japon mimarisinin de onunla başladığı ve bu nedenle Tange’in sadece Hiroşima’yı küllerinden inşa etmekle kalmayarak yeni Japonya’yı da inşa ettiği düşüncesi yaygın bir görüştür bu nedenle.2. Dünya Savaşı’nda atom bombasının atılması ile haritadan silinen Hiroşima’da, bombardıman sırasında yapıların yaklaşık %69’u tamamen yıkılmıştı , %6,6’sı ise ciddi hasar görmüştü. Kent saniyeler içinde tanınamaz hale gelmişti. Bu yüzden mimarımızı çok zorlu bir görev bekliyordu. O da işe Barış Bulvarı ile yani atom bombasının düştüğü yerde konumlanan bir anıt ve müze ile başladı. Yapıtları Hiroşima’ya çağdaş bir görünüm verirken, yaşananların unutulmaması için geçmişten kalan bazı eserleri de planlamaya dahil etti büyük usta. 1955 yılında tamamlanan bu plan, Modern Japon mimarisinin başyapıtı olarak kabul ediliyor.
dergi_form_nisan

dfoit_subat

 

 

 

YENİLENEN YÜZÜ İLE CAFE ZONE SİZLERİ BEKLİYOR…

 

Beyaz Atölye Mimarlığın imzasını taşıyan Cafe Zone yeni yıla, yeni dekoru ile  taze, şık ve keyifli bir  başlangıç yapmış.‘’Nişantaşı semti, artık sadece alışveriş değil aynı zamanda İstanbul’un en önemli yeme-içme ve gece hayatı merkezlerinden  biri durumunda. Bu yüksek tempolu ve çoğu zaman yorucu semtte müşterilerinin dinlendirici aynı zamanda tazeleyici bir atrosferle buluşacakları bir mekan yaratmak istedik.’’ Beyaz Atölye Mimarlık.

 

Proje 300 m² kapalı 70 m² açık alana sahip. 220 m² yemek salonuna, 80 m²si mutfak ve servis hacimlerine ayrılmış. Zemin katta bar ile ilişkilendirilmiş lounge, bistro ve dj kabini fonksiyonları öne çıkarken birinci katın tamamı yemek salonu olarak tasarlanmış. Bahçe cephesinde boylu boyunca yer alan kayar katlanır doğramalarla gün ışığından daha çok faydalanırken, yazın bahçe ile bütünleşmesini sağlamışlar.

 

Malzeme seçimi noktasında mümkün olduğunca az sayıda ve doğal malzeme ile çalışmayı seven bir ekip olduklarını belirtiyor Beyaz Atölye Mimarlık. Bu projede 3 doğal malzemeden yola çıkılmış. Gri-bej mermer, meşe ve siyah metal. Bu üç malzemeye dingin renkler eşlik ederken, ana salonun iki kısa kenarında derinlik ve canlılık vermesi için turkuaz lake camın çarpıcı etkisinden ve salon bitkilerinden faydalanılmış.

 

Beyaz Atölye Mimarlık az sayıda malzemeyi farklı yüzey ve fonksiyonlarda kullanırken dikkat ettikleri konu, malzemeyi farklı ebat ve detaylarda kullanmaları olmuş. Bu sayede malzeme kalabalığından kurtulmuşlar. Mekana özel tasarlanan aydınlatmalar ve metal heykel işleri ise Batuhan Engin ve Beyaz Atölye Mimarlığın imzasını taşıyor.

 

 

 

 

dfoit_subat