Mimarlar

Markalar

Markalar BOCCI Bocci, Kanada Vancouver’da bulunan, Almanya merkezli, çağdaş bir tasarım ve imalat evi olarak tanımlanabilir. Tipik kurumsal yapılardan farklı olarak Bocci, tasarımcılar, mimarlar, zanaatkarlar, teknisyenler, acenteler, yönetim organları, test tesisleri, hammadde tedarikçilerini bir araya ...

Naver Collection

1995 yılında el işçiliğinin ve geleneklerin homojen etkisini taşıyan bir mobilya markası olarak kurulmuştur. “Geleneklere bağlı kalarak özel ahşap mobilya üretimini” benimseyen Naver Collection, tasarımcılar ve mimarların çalışmalarını üretim çabalarıyla birleştirerek bugünki marka değerine ulaştı. Mimarlar, tasarımcılar, fabrikalar ve satış bölümleri arasındaki işbirliği sayesinde Naver Collection ürün yelpazesi sürekli geliştirilmektedir. NAVER ismi eski geleneksel Danimarka ismi, işini kendisinden daha iyi ustalardan öğrenmek için dünyayı dolaşan “marangoz” anlamına gelen “Navere” den türemiştir. Bu gezgin zanaatkar ve marangozlara bir saygı göstergesi olarak isimlerini NAVER COLLECTION olarak almışlar. “Biz her ayrıntıda gurur duyarız.” Naver Koleksiyonu geliştirirken, tasarım ve üretim aşamalarında bu cümle her zaman onların kılavuzu olmuştur. Naver Collection ürünleri modern ve çağdaş bir çizgiyi tamamlamak amacıyla özel olarak tasarlanmıştır. Ahşap mobilya üretimi hassasiyet ve mesleki becerileri gerektirir. Kullandıkları hammaddeler özenle seçiliyor ve kurutuluyor.

Her parçada ahşapların yapıları, renkleri ve uyumları en ince ayrıntısına kadar gözetiliyor ve bu sayede en kaliteli ürünler üretiliyor. Mobilyalar modern atölyelerde, geleneksel üretim ilkelerine bağlı kalınarak üretiliyorlar. Sürekli yapılan kalite kontrolleri ise mobilyanın güzelliğinin yanı sıra kaliteli olmasını da garanti ediyor.

dergi_form_nisan

5 KITADAKİ ORTAK İZ:
KENZO TANGE

Yapısalcılık akımının öncülerinden olan ünlü Japon mimar Kenzo Tange, 20. yüzyılda yetişmiş en önemli mimarlarından biridir. Modernizmin genel çizgilerini, geleneksel Japon stili ile birleştirip kendine özgü bir akım yaratmıştır. Dünyanın beş kıtasında birbirinden önemli projelere imza atmıştır. 4 Eylül 1913 de Japonya’nın Osaka kentinde doğmuştur. Babasının görevi gereği o hayatının ilk yıllarını Çin’de geçirmiş, ardından sırasıyla Şangay ve İngiltere’de yaşadıktan sonra 1920 yılında Japonya’ya dönmüştür.1935 yılında Tokyo Teknik Üniversitesinde mimarlık eğitimi almış, buradan mezun olduktan sonra da (1938-1941 yılları arasında) Japon mimar Kunio Maekawa’nın yanında çalışmaya başlamıştır. Bu çalışma yıllarının ardından Tokyo Üniversitesi’ne geri dönmüş ve yüksek lisans eğitimine başlamıştır. 1946 yılında aynı üniversitede asistan olan Kenzo Tange, yine aynı yıl Tange Laboratuvarı’nı kurmuştur.
1963 yılında Şehir Mühendisliği Bölümü’nde profesörlük ünvanına hak kazanmıştır. Bu başarılı akademik kariyere paralel olarak, 1961 yılında‘’Kenzo Tange & URTEC, Kent Planlamacıları ve Mimarlar’’ adını verdiği bir tasarım ofisinin yönetimini de üstlenmiştir. 1946-74 yılları arasında Tokyo Üniversitesi’nde profesörlük yapan Tange, 1974 yılından sonra da emekliye ayrılmasına karşın aynı üniversitede öğretim görevini sürdürmüştür.1950-60 arasında ABD Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde(MIT), 1972 de ise Harvard Üniversitesi’nde konuk öğretim üyeliğinde bulunmuştur.Washington, Yale, Princeton gibi üniversitelerde de dersler vermiştir. Çok sayıda ulusal ve uluslararası ödül alan Tange (1966 Altın Madalya, 1980 Order of Culture, 1987 Pritzker Mimarlık Ödülü, 1994 Sacred Terasures v.s.) içlerinde Yugoslavya, Tayvan, ABD, İtalya, Cezayir, Suudi Arabistan, İran, Nepel, Suriye, Meksika, Kuveyt, Ürdün ve Katar’ın da bulunduğu çeşitli ülkelerde çeşitli büyük projeler üstlenmiştir. 22 Mart 2005 tarihinde vefat eden Kenzō Tange’nin cenazesi, tasarladığı eserlerin en önemlilerinden olan, Tokyo Katedrali’nde düzenlenen bir törenle toprağa verilmiştir.

TASARIM YAKLAŞIMI
Tange’nin mimarlık eğitimine başladığı 1930’lu yıllarda pek çok ülkede olduğu gibi Japonya’da da ulusal bir mimarlık anlayışı oluşturma çabaları egemendi. Bu ortamda yetişen Tange, ülkesinin teknolojideki ileri düzeyinden de yararlanarak, bir yandan Japon mimarisinin özelliklerini taşırken öte yandan da çağdaş mimarlık ilkelerini içeren tasarımlar ortaya koymuş ve tasarım vizyonunda ilginç bir birleşimin oluşmasına neden olmuştur.
1960’lı yıllardan itibaren ise, bir arayışa girmiş ve yeni strüktür denemelerine yönelerek, hem geleneksel Japon mimarisinin hem de uzun süre etkisinde kaldığı Le Corbusier’in izlerinden kurtulmayı amaçlamıştır. Tange’nin mimari tarzının en temel özellikleri; gelenekle çağdaşlığı birlikte sunması ve teknolojiyle insanın uyumlu birlikteliğini savunmasıdır şeklinde özetlenebilir. Bunu otobiyografisinde şöyle izah eder; “Mimari, öncelikle insan ruhuna hitap eden bir şey olmalı; daha sonra temel formlar, mekan ve dış görünüş devreye girmelidir. Çağımızda yaratıcılık; teknoloji ve insanlığın bir birlikteliği olarak ifade edilir. Geleneklerin asıl rolü, yaratıcılıkta bir katalizör görevi üstlenmeleridir. Finalde kendisini öne çıkarmayan geleneksel çizgiler, yaratıcılığın kesinlikle içerisinde olmalı ama asla yaratıcının kendisi olmamalıdır.”
Kenzo Tange’nin bu felsefesi, tasarladığı hemen hemen bütün projelerde görülebilir. Bu bakış açısı Tange’yi farklı kılan en önemli özelliğidir.
Tange’nin 1960’lardan sonra yöneldiği bir alan da genç kuşak mimarlarınca başlatılan METABOLİZM AKIMI(1950lerin sonunda Japonya ‘daki yeni sosyal gereksinimleri ve hızlı nüfus artışını karşılayabilecek, değişimlere uyum gösterebilecek ve megastrüktür şeklinde öngören mimarlık yaklaşımı) doğrultusundaki çalışmalarıdır. Ahşap strüktürün modernizme uyarlanması anlayışı II.Dünya Savaşı’ndan sonra Tange tarafından yeni bir akım olarak ortaya konmuş ve Japon mimarisine özgü oranların hangi kaynakta aranması gerektiğini sorgulayan ‘’Comon’’ (M.Ö. 5000-300) ‘’Yayoi’’ (M.Ö. 300-400) tartışmasını gündeme getirmiştir. Comon döneminin ürünleri coşkulu ve dışavurumcu bir anlayışı yansıtırken, Yayoi dönemi örnekleri sakin ve dengelidir. Tange önce Yayoi anlayışında kiriş-kolon oranlarına özen göstererek Hiroşima Barış Parkı’nı, Tokyo Eski Belediye Binası’nı ve Kanagava Vilayet Binası’nı tasarlamış, ardından de strüktür uzmanı Yoşikatsu Tsuboi’nin de yardımıyla Tokyo Katedrali ve Tokyo Olimpiyat Salonu’nu Comon anlayışında gerçekleştirmiştir. Modernizmin teknoloji sayesinde iç mekanı olduğu gibi dış biçime aktaran işlevsellik anlayışını Comon sözcüğü çatısı altında toplayan Tange ve öğrencileri (Kikutake, Kurokava, Isozaki) 60 ve 70li yılların en önemli hareketi olan metabolizm akımını hayata geçirmişlerdir. Tange ‘’metabolizm’’sözcüğünü bir teknolojik terim olarak değil ifade tekniği yönüyle kullanmıştır.Tange genel meslek hayatına Japon ve Batı estetik ilkelerini birbiri içinde kaynaştırdığı yalın ve zarif üslubu damgasını vurmuş, bu üslup bütün dünyada büyük beğeni kazanmıştır demek yanlış olmaz.
Tange’in erken dönem çalışmalarını, yapıtlarından çok etkilendiği Le Corbusier’in de etkisinde kalarak oluşturduğu rahatça gözlemlenebilir. “Kapsamlı şehirler”(comprehensive cities) olarak adlandırdığı kent çalışmaları ise, hizmet ve ulaşım sistemlerinin entegre olarak çalıştığı mega strüktürlerden oluşur. Kenzo Tange’in esinlendiği diğer isimler ise Rönesans döneminin büyük ustalarından Italyan Michelangelo ve 20.yy mimarlık dünyasının önemli isimlerinden Alman Mimar Walter Gropius’dur. Bu eşsiz batılı sanatçılarının seçkin tarzlarını, Japon gelenekleri ile ustalıkla harmanlaması, Tange’nin kendi çizgisinin karakteristik özelliğini de oluşturmuştur.

KAZANDIĞI ÖDÜLLER

1966 Altın Madalya, Amerikan Mimarlar Enstitüsü
1980 Order of Culture
1987 Pritzker Mimarlık Ödülü
1994 Sacred Treasures

UYGULANAN PROJELERİ

1955: Hiroşima Barış Anıtı Parkı, Hiroşima, Japonya
1955: St. Mary’s Katedrali (Tokyo Katedrali), Tokyo, Japonya
1957: Eski Tokyo Büyükşehir Belediye Başkanlığı Binası, Yūrakuchō, Tokyo, Japonya
1958: Kagawa Hükümet Binaları, doğu ofisleri, Takamatsu, Kagawa, Japonya
1960: Kurashiki Belediye Meclis Binası, Kurashiki, Okayama
1964: Yoyogi Ulusal Jimnastik Salonu (1964 Tokyo Olimpiyatları için), Tokyo,
1966: 1963 depreminde yerle bir olan Makedonya’nın başkenti Üsküp için şehir master planı, 1970: Expo 1970, Suita, Osaka, Japonya
1977: Sogetsu Kaikan, Aoyama, Tokyo, Japonya
1979: Hanae Mori Binası, Aoyama, Tokyo, Japonya
1982: Yeni Federal Başkent Merkez Bölgesi, Nijerya
1986: Nanyang Teknoloji Üniversitesi, Singapur
1986: OUB Merkezi, Singapur
1987: American Tıp Derneği Merkez Binası, Şikago, Illinois, ABD
1991: Tokyo Büyükşehir Belediye Binası, Shinjuku, Tokyo, Japonya
1992: UOB Plaza, Singapur
1996: Fuji Televizyon Binası, Odaiba, Tokyo, Japonya
1998: Bahreyn Üniversitesi, Sakhir, Bahreyn
1998: WKC Merkezi, Kobe, Hyogo, Japonya
2000: Kagawa Hükümet Binaları, Takamatsu, Kagawa, Japonya
2000: Tokyo Dome Hoteli, Tokyo, Japonya
2003: The Linear – Müstakil Apartmanlar, Singapur
2005: Hwa Chong Vakfı Yatılı Okulu, Singapur

PROJELERİNE YORUM;
TOKYO PLANI

6 Ağustos 1945 tarihinde yerel saat 08:15’i gösterirken, “Little Boy”(Küçük Çocuk) adı verilen atom bombası Hiroşima’da ilk anda 140.000 insanın ölümüne yol açtı. Ölü sayısı sonraki yıllarda da radyasyon etkisini gösterdikçe daha da arttı. Suya ve toprağa yayılan radyasyon ile artan bombanın etkisi, rakamlarla ifade edilemeyecek kadar büyüktü. Öyle ki, söylentiler, uzun yıllar tek bir bitkinin bile Hiroşima’da yetişmeyeceği yönündeydi. Özetle, Hiroşima haritadan silinmişti.
Hiroşima’yı yeniden inşa etmek için açılan yarışma sonucunda proje “Hiroşima Master Planı” ile Kenzo Tange’e verildi.
“II. Dünya Savaşı’nın küllerinden modern Japonya’yı inşa eden mimar” olarak da anılır Kenzo Tange. Modern Japon mimarisinin de onunla başladığı ve bu nedenle Tange’in sadece Hiroşima’yı küllerinden inşa etmekle kalmayarak yeni Japonya’yı da inşa ettiği düşüncesi yaygın bir görüştür bu nedenle.2. Dünya Savaşı’nda atom bombasının atılması ile haritadan silinen Hiroşima’da, bombardıman sırasında yapıların yaklaşık %69’u tamamen yıkılmıştı , %6,6’sı ise ciddi hasar görmüştü. Kent saniyeler içinde tanınamaz hale gelmişti. Bu yüzden mimarımızı çok zorlu bir görev bekliyordu. O da işe Barış Bulvarı ile yani atom bombasının düştüğü yerde konumlanan bir anıt ve müze ile başladı. Yapıtları Hiroşima’ya çağdaş bir görünüm verirken, yaşananların unutulmaması için geçmişten kalan bazı eserleri de planlamaya dahil etti büyük usta. 1955 yılında tamamlanan bu plan, Modern Japon mimarisinin başyapıtı olarak kabul ediliyor.
dergi_form_nisan

dfoit_subat

 

Kuzey’in Venedik’i Bir Kültür Şehri Amsterdam

Kuzey Avrupa’da Amstel nehrinin ağzında küçük bir balıkçı köyü olarak kurulan kasaba 13. yüzyıl başlarında, 150 yıla yakın bir sürede bira ve balık ihracatında en önde gelen şehirlerden biri olmaya aday olmuştur. 1452 yılında meydana gelen büyük yangında şehrin yarısından fazlası yanınca, yangının büyümesine sebep olarak gösterilen basit ahşap yapılardan dolayı, ahşabın yapı malzemesi olarak kullanılması yasaklanmıştır. 17. yüzyılda artan ticaret ve nüfus ile şehir, yeni mimarisiyle birlikte büyümeye devam etmiştir. Tüccarlar, ressamlar, mimarlar, saygın devlet çalışanları için, büyüyen üçlü kanal etrafında ihtişamlı binalar inşa edilmeye başlamıştır.

 

 

ŞEHRİN MİMARİSİ :

 

Amsterdam şehrinin tasarlanması 17. yüzyıl başlarına dayanıyor. 1664 yılında Daniel Stalpaert, hazırlanması yaklaşık 56 yıl süren şehir planları ile, kenti günümüzdekine çok yakın bir şehircilik anlayışıyla oluşturmultur. Amsterdam’ ın neredeyse tamamı su seviyesinin altındadır. Bu sebeple dalga bariyerleri ve setlerle deniz etkisinden korunmuştur. Binalar¸ ağırlıkları hesaplanarak beton kazıklar üzerine oturtulmuş, zemin altları kil ve turba tabakaları ile desteklenmiştir. Amsterdam, şehir mimarisinde bir ekoldür. Arsa genişliklerinin az olması, bina ağırlıklarının fazla olmaması gibi bağlayıcı unsurlar sebebiyle dış cepheleri, çatıları, kapı ve pencerelerinde farklı detaylarla her biri birbirinden farklı şıklık ve gösterişte binalar ortaya çıkmıştır. Kanallardaki yüzen evler de halen şehrin en popüler bölgesidir. Binaların özellikle çatı detayları yapım yıllarını gösterir. 1600’ lü yıllarda basamaklı çatılar sıkça uygulanmıştır. Rönesans tarzını yansıtan bu sivri çatılar, yunus süslemeleri, taş vazo ve çelenkler ile bezenmiştir. 18. yüzyıl öncesi binalarda ise genellikle sivri çatılar , 1700 yılından itibaren de sivri çatıların yerini kornişler almıştır. Bu dönemin en çok kullanılan çatı detayları dişli kornişler ve Rokoko parmaklıklı parabolik çatılardır. Farklı çatı ve dış görünüşe sahip bu binaların her biri dar cephelidir. Bunun da sebebi, vergilerinin sokağa olan ön cephe genişliğine göre alınmasıdır. Bu tarihi evlerin yıkılması, yerine yeni görünümlü binaların yapılması özellikle şehir merkezinde ve kentin büyük bir bölümünde yasaktır. Bu yüzden tarihi doku hiçbir şekilde değişmemekte ve korunmaktadır. Amsterdam şehrinin en bilinen sembollerinden biri de Yel Değirmenleridir. Amsterdam merkezinde 8 tane yel değirmeni mevcuttur.

 

MÜZELER KENTİ

 

Amsterdam’da 50 nin üzerinde müze, 141 sanat galerisi bulunmaktadır. Turizm bürosundan ve tüm müzelerden satın alınabilen Museumkart ile, Hollanda’daki bütün müzeler için bir yıllık abonelik hakkı elde edilebilir. Sanatta özellikle resimde haklı bir üne kavuşan Amsterdam, bir müzeler kentidir. Şehir merkezinde yer alan Rijksmuseum (Devlet Müzesi) başta gelir. Yaklaşık 7 milyon sanat yapıtının yer aldığı müzede yağlı boya tablo sayısı 5 bini aşmaktadır. Rembrant’ın fırçasından çıkmış tablolar karşısında büyülenmemek olası değildir. Vermeer, Frans Hals gibi dünyaca ünlü Hollandalı ressamların yapıtlarının da sergilendiği 1885’te açılan, Amsterdam’ın en çarpıcı mekanlarından Rijksmuseum olmak üzere, Amsterdam’da yer alan diğer ünlü modern sanat müzelerinden biri de Stedijk Müzesi’dir. Bu müze modern klasikler ağırlıklıdır. 1850 sonrası sanat dünyasında ünlenmiş Picasso, Monet, Kardinsky başta olmak üzere Matisse, Mondriaan, Cezanne ve çok sayıda sanatçının eserleri burada yan yana asılıdır. Ünlü I amsterdam yazısı da buradadır.. Yüzlerce Van Gogh resminin yanı sıra Vincent Van Gogh’un kardeşi Theo’ya yazdığı mektupların da sergilendiği Van Gogh Müzesi ise yakın çağın en ünlü müzesi olarak bilinir. Londra’daki merkez müzesinde olduğu gibi Madame Tussaud Mumya Müzesinde, ünlü kişilerin mumya modelleri sergileniyor. Kopyalar ünlü Hollandalı ressamların yapıtlarından alınmış.
Mimar Renzo Piano tarafından gemi şeklinde tasarlanmış Nemo Bilim müzesi; özellikle çocuklar için bilim ve teknoloji müzesi olarak önem kazanmıştır. Avrupa’nın en eski hayvanat bahçelerinden biri olan Artis Hayvanat Bahçesi’nde ise 6 bin hayvan çeşidi yaşıyor. Ayrıca içinde bir Jeoloji Müzesi, akvaryum ve planetoryum da mevcut.

 

NERELERE GİDİLİR?

 

Yılda yaklaşık 15 milyon kişinin ziyaret ettiği Kuzey Avrupa’nın en büyük şehri olan Amsterdam, güzellik ve dinginliğin, hareketli gece hayatı ile mutlu bir beraberlik kurduğu muhteşem bir yerdir. Şehrin müzeleri, kanalları, dar sokakları, parkları, restoranları ve kafeleriyle mutlaka görmeniz gereken birçok yeri bulunmaktadır.
Dam Square olarak da bilinen Dam meydanı, kentin dünyaca ünlü üç ana meydanından biridir. Meydanın en büyük özelliği 2. Dünya Savaşı’nda ölen Hollandalılar için dikilen anıt ile Kraliçenin taç giyme töreni için yapılan Kraliçe Sarayıdır. Diğer iki ünlü meydan ise, Rembrant ve Leidse Meydanı’dır. Dam’ın hemen yakınındaki Kırmızı Işık Bölgesi olarak adlandırılan eski kent, her şeyi ile görülmeye değer bir bölgedir. Eski kent, eğlence hayatı, yaşam biçimi ile gerçekten ilginçtir. Burada kentin en eski kilisesi Oude Kerk’i, tarihi Portekiz Sinagogu’nu gezebilir ve Yahudiliğin Hollanda’daki geçmişini Musevi Tarihi Müzesi’nde görmek mümkündür. Şehrin tarihinin 1275’ten II. Dünya Savaşı’nın sonrasına kadar sergiler ve belgelerle anlatıldığı, Amsterdam Tarih Müzesi ve Anna Frank’ın Evi de görülmesi gereken yerler arasındadır. Dam’ın hemen yakınındaki Kırmızı Işık Bölgesi olarak adlandırılan eski kent, her şeyi ile görülmeye değer bir bölgedir. Eski kent, eğlence hayatı, yaşam biçimi ile gerçekten ilginçtir. Burada kentin en eski kilisesi Oude Kerk’i, tarihi Portekiz Sinagogu’nu gezebilir ve Yahudiliğin Hollanda’daki geçmişini Musevi Tarihi Müzesi’nde görmek mümkündür. Şehrin tarihinin 1275’ten II. Dünya Savaşı’nın sonrasına kadar sergiler ve belgelerle anlatıldığı, Amsterdam Tarih Müzesi ve Anna Frank’ın Evi de görülmesi gereken yerler arasındadır. 2. Dünya Savaşı sırasında 15 yaşındaki Anna Frank’ın ailesi ile dört yakınının Nazilerden saklandığı bu tarihi evde Anna Frank günlüğünün bir bölümü ile bazı aile fotoğrafları ve Yahudi düşmanlığı üzerine sergiler bulunmaktadır. Hemen yakındaki Westerkerk, ünlü sanatçı Rembrandt’ın gömülü olduğu yerdir. Kendine özgü sokaklardan ve çekici kanallardan oluşan Jordaan, Amsterdam’ın en güzel bölgelerindendir. Amsterdam’ın en canlı meydanı olan Leidseplein, mutlaka görülmesi gereken yerlerden. Meydan gündüzleri, kafelerde oturanlarla, sokak göstericileri ve müzisyenleriyle dolar. Geceleri ise burası çevredeki kafe, bar, restoran, gece klübü ve sinemaları ile gençliğin buluşma noktası haline dönüşürür. 1668 yılında kurulmuş olan Rembrant Meydanı’nda Rembrant’ın dev bir heykeli ve en bilinen tablosu Gece Nöbeti’nin heykellerle yapılmış bir versiyonu bulunmaktadır. Bu tablo ve yüzlerce başka tabloyu Rijksmuseum’da görmek mümkündür.Amsterdam’daki restoranların en yoğun olduğu yerler Müzeler Semti’ndeki Van Baerlestraat, Kırmızı Fener Mahallesi (Red light District), Nieuwe Zijde’deki Spui, Doğu Kanal Çemberi’ndeki caddeler ve Jordaan’dır.

 

Rijksmuseum çıkışında, Spigelgrach adında şık ve dar bir sokak içinde 80 e yakın mağazanın bulunduğu bir antikacılar çarşısı bulunur. Buradaki antikacılarında neler bulunur diye soracak olursak; saat ve müzik kutusu, eski müzik aletleri, modern resim galerileri, eski yağlıboya baskı satan, antika mücevherler, arkeolojik sanat eserleri, etnik yağlıboya resim ve haritalar vb…

 

Waterloo Meydanı’nda kurulan bit pazarda ise elektronikten, yağlı boya tablolara, antika duvar saatlerden ipek halılara varıncaya kadar çok şeye rastlamak mümkündür. Ayrıca Pazar günleri Spui meydanında kurulan seramik, cam ve modern resim ağırlıklı açık hava modern sanatları pazarını da mutlaka uğranması gereken yerlerden biridir. Çiçek pazarı da, Spui meydanına yakın bir yerdedir. Amsterdam’ın yüzen çiçek marketi her gün yerli ve yabancı ziyaretçilere açıktır. Çiçek çeşitleri zenginliği ile de dikkat çeken Çiçek Pazarı’ndaki en popüler çiçek tabii ki Osmanlı’dan gelen Flemenk laleleridir. Bu sanat şehrinde, opera veya bale gösterisi izlemek; Art Deco mimarisiyle ünlü, 1500 kişi kapasiteli Tuschinski Tiyatrosu nda film seyretmek ve Netherlands Film Müzesi’nin cafesi Vertigo da sıcak bir kahve molası vermek de çok keyifli olacaktır. Amsterdam’dan alınabilecek hatıra eşyaları arasında; geleneksel tahta pabuçlar, seramikler, Gouda peyniri, çikolatalı Droste şekerlemeleri ve çiçekler tercih edilebilir. Şehirde bisiklet yolları ve bisiklet park alanlarıyla, Amsterdam bisiklet dostu bir şehirdir. Şehirde, nüfusun iki katı yaklaşık 2 milyon bisiklet olduğu söyleniyor. Central istasyonun yakınındaki Fietsflat 2500 bisiklete ev sahipliği yapan çok katlı bir bisiklet otoparkı. Neresinden bakılırsa bakılsın; 88 adacıktan oluşan, irili ufaklı 1200’e yakın kanalla sarmalanan, 1400’e yakın köprüyle birbirine bağlanan, “Kuzey’in Venedik’i” olarak da anılan, mimariyi sevenlerin asla vazgeçemeyeceği, bir hoşgörü ve kültür kentidir Amsterdam.

 

dfoit_subat

dfot

 

Bauhaus ekolünün öncüsü mimar Walter Gropius’un net tavrı kendinden sonra gelenlere adeta bir ders niteliğinde

“BİÇİM İŞLEVE TÂBİDİR”

Bu sayımızda, sizlerle, ünlü bir başka ‘Mimari Deha’yı ve dünya görüşünü ayrıntılı olarak paylaşmak  isteğindeyiz. ‘Bauhaus’ Yapı Ekolünün Kurucusu ve ‘Biçim İşleve Tabidir’ mottosunun sahibi olan Walter Gropius’dan bahsediyoruz. Gropius, baba ve dedesinin de mesleği olan mimarlığın eğitimini Berlin ve Münih’teki iki ayrı teknik okuldan almıştır.  Gropius’un hayatını ve kariyerini anlamaya isterseniz onsuz anılamayan Bauhaus Ekolu hakkında biraz bilgi vererek başlayalım. Genç bir mimarken Gropius’un hayali, mimar, heykeltıraş ve ressamların hep birlikte  sanatlarını öğrenebildikleri bir okul kurmaktı. Bu okul, hem sanayileşmeden kaynaklanan sıkıntıları çözecek, hem de ekonomiye büyük katkı sağlayacaktı. İki ayrı eğitim kuruluşu olan Alman Güzel Sanatlar Fakültesi ile Henry Van De Velde’nin Uygulamalı Sanatlar Okulunu birleştirilmesiyle  Weimar’da  bu hayalini gerçekleştirdi. ‘Staatliches Bauhaus” adıyla bir tasarım enstitüsü kurdu. Zaman içinde politik ve siyasi nedenlerle merkezi yer değiştiren okul sırasıyla Dessau ve Berlin’e taşındı. Dönemin tasarım okulları arasından sanat ve zanaatı birleştirme fikriyle sıyrılan Bauhaus’un düşünce sistemi, tasarım sorununa o günün şartlarına uygun yeni çözümler bulmaya dayanmaktadır. Sanatın tüm kollarını birleştirmeyi amaçlayan okul, 1920’lerde Almanya’nın modern tasarım merkezi haline gelmiştir. Sanatı ve tasarımı günlük yaşamın merkezine alan okulda mimarlar, ressamlar, heykeltıraşlar ve diğer tüm sanatçılar bir araya gelerek, kahve fincanından kent yapısına kadar her şeyin tasarlanabilir olduğu düşüncesiyle üretmekteydiler. Bauhaus mimaride olduğu kadar, endüstriyel tasarım ve şehir planlama gibi konularda da yenilikler getirmiştir. Bununla da kalmayıp yeni bir mimari akım yaratmış sanatın tüm dalları ile ilgili o güne kadar gelen kuramlara yenilerini katmıştır.

Bauhaus’un kuruluşundaki ilk hedef kompakt bir mimarlık okulu oluşturmak, zanaat okulu ve güzel sanatlar akademisi yaratmaktı demiştik. Savaş sonrası Gropius’a göre, yeni bir mimari akımı başlatmak için en uygun dönemdi. Daha fonksiyonel, ucuz ve kalıcı ürünlerin üretildiği çok net bir stil vardı kafasında.  Gropius’un hedefi çok belirgindi; sanat ve zanaatı birleştirerek, fonksiyonel ve sanatsal ürünler yaratmak istiyordu. ‘Bauhaus Ekolü’ne göre mimarlık, ressamlık, heykeltıraşlık ve zanaatkarlık iç içe olmalıydı. Walter Gropius; sanatçılığı, zanaatkarlığın bir üst seviyesi olarak görüyordu. Bu nedenle, Bauhaus’un temelinde sanatsal ve uygulamalı öğretim eş değerde yer alıyordu. Her öğrenci kendi seçtiği çalışma atölyesine katılıp bitirdikten sonra, mecburi genel kurları da tamamlamak zorundaydı bu okulda. Böylelikle temel zanaat bilgisi, tasarım parametreleri ve uygulama bir arada öğrencilerini berrak zihinlerine enjekte ediliyordu adeta. Endüstriel ürünler de Bauhaus’çular tarafından olumlu bir bakış açsıyla değerlendiriliyor ve endüstriyel tasarımına da büyük önem  ve öncelik veriliyordu. Temel tasarım dersi kavramı ilk burada oluşmuş ve dünyadaki çoğu mimarlık okullarınca benimsenmiştir. Bauhaus’ta tarafsız bir duruş benimsenmişti. Okula gelen öğrencilerin, öğretmenlerinden birini ya da bir stili taklit etmeleri şiddetle eleştiriliyor onun yerine kendi yollarını bulmaya teşvik ediyorlardı. Bu nedenle, 20. yüzyılda, mimari, tasarım ve sanat alanlarında pek çok yeni akımı yaratmış bir okuldur Bauhaus. Kuruluşundan itibaren dünyanın en seçkin ve çağdaş mimarlarını, sanatçılarını, bir araya getirmiştir. Böylelikle yalnızca bir eğitim kurumu yaratmamış, aynı zamanda bir üretim merkezi haline dönüşmüştür. Bauhaus deklarasyonuna göre tüm sanatların birleştiği en yüksek nokta yapıydı.

Bauhaus’un Weimar’daki ilk yıllarında teorik dersler, Walter Gropius’un ortağı Adolf Meyer tarafından veriliyordu. Çalışma atölyeleri ise Gropius’un kendi mimarlık ofisinde gerçekleşmekteydi. Tüm bu çalışmaların ortak bir noktası vardı; yeni bir mimarlık stili yaratmak ve kalıcı yeni yaşama biçimleri geliştirmek. 1827’de Walter Gropius, Hannes Meyer’a mimarlık bölümünün başına geçmesini teklif etti. Böylece, Hennes Meyer içinde tasarım, yapı, planlama, şehir tasarımı ve teknik ressamlığın bulunduğu bir bölüm başkanlığı kurdu. Bauhaus’u böylece özetlerken Gropius’un hayatına biraz daha yakından bakalım artık isterseniz. Hem babası hem de dedesi mimar olan Martin Gropius, (1883-1969) Münih’te başladığı mimarlık eğitimini Berlin’de tamamlamıştır. Okulu bitirince, önce Berlin’de Behrens’in bürosuna girmiş, ardından da kendi bürosunu açmıştır. İlk yapıtları Alfeld de A.Meyer’le birlikte tasarladığı “Fagus Fabrikası” ve Köln’deki “Alman Werkbund”  yönetim binasıdır.  Fagus Fabrikası, çelik iskelet taşıyıcıların cam giydirme yapı yüzünü de taşıdığı ilk uygulamadır. Gropius, aynı yöntemi Köln’deki projesinde de kullanmıştır. Weimar’daki Bauhaus’un kuruluşuna üstlenmiş ve yaklaşık 10 yıl bu okulun yöneticiliğini yapmıştır. I.Dünya Savaşı’nı izleyen dönemde bir süre Alman Dışavurumcu mimarların etkisi altında kalmışsa da, kısa bir süre sonra kendi ilkelerini ve kuramlarını oturtmuştur. Bauhaus okulundaki yöneticiliğinin ardından inşaat sektöründe iş hacminin verimli kullanımını araştırmayı amaçlayan bir devlet kurumunun ikinci başkanlığına getirilmiş, aynı yıl Stuttgart’ta Werkbund etkinlikleri kapsamında Mies Van Der Rohe’nin başkanlığında gerçekleştirilen “Weissenhofsiedlung”  toplu konut projesinin tasarım aşamasına pek çok ünlü meslektaşıyla birlikte katılmıştır.

Gropius, Nazi Partisinin ülkeye egemen olmasıyla Almanya’da oluşan olumsuz çalışma koşulları nedeniyle, 1834’te İngiltere’ye göç etmiştir. Burada bir süre mimar E. M. FRY’ la çalışan Gropius, 1937’de Harvard Üniversitesi’nden öğretim görevliliği önerisi alarak ABD’ye gitmiş, ertesi yıl bu üniversitenin Tasarım Lisansüstü Okulu yöneticiliğine getirilmiş ve bu görevini 1952’ye kadar sürdürmüştür. ABD’de akademik çalışmalarının yanı sıra tasarım ve uygulamalarını da sürdürmüştür. 1937-41 arasında Breuer’le, 1941-48 arasında da Alman mimar Wachsmann ile ortak çalışmalar yürütmüştür. Gropius çalışmalarını 1945’ten sonra Harvard’lı bir grup öğrencisiyle kurduğu TAC (The Architects’ Collaborative | Birlikte Çalışan Mimarlar) adlı ofisten yürütmeyi uygun bulmuştur. Bu ofisin giderek gelişmesi ve büyümesi, ABD dışında da projelere imza atmasını sağlamıştır. Harvard Üniversitesi Lisansüstü Öğrencileri Merkezi (1949-50), Chicago Mc Cormick Şirketi Binası (1953), Atina ABD Büyükelçiliği (1956), New York, Pan American Havayolları Gökdeleni (1957), Bağdat Üniversitesi Kampüsü (1957) ve Almanya’da Rosenthal Porselen Fabrikası (1963) bu dönem çalışmalarına örnek olarak verilebilir.

Gropius mimarlık ve şehir planlama çalışmalarının yanı sıra endüstri tasarımcısı olarak da adını duyurmuştur. İç Mimarlık düzenlemeleri, kumaş ve duvar kağıtları desenleri, seri olarak üretime alınan birçok mobilya tasarlamıştır. Eğitim alanındaysa Güzel Sanatlarla Uygulamalı Sanatların birbirinden ayrılamayacağını savunarak bu iki alanın birleşmesini sağlamıştır. 1920’lerde Almanya’da modern tasarımın merkezi haline gelen enstitüde, Ortaçağ loncalarında olduğu gibi mutlu bir çalışan sınıf yaratmayı hedefleyen Gropius, yayınladığı manifestoda zanaat ve sanat arasında kurulacak birlik, bütünlük ve işbirliği için şöyle bir çağrı yapmıştır.

‘Mimarlar, heykeltıraşlar, ressamlar, hep birlikte zanaatlara geri dönmeliyiz! Çünkü sanat bir ‘meslek’ değildir. Sanatçı ve zanaatçı arasında önemli bir ayırım yoktur. Sanatçı yüceltilmiş bir zanaatçıdır. Üreten kişinin, bilinç çizgisini aştığı o ender ilham anlarında, ilahi bir güç, yaptıklarının sanata dönüşmesine neden olabilir. Öte yandan, her sanatçının bir zanaata becerisi olması zorunludur. Yaratıcı hayal gücünün temel kaynağı burada yatar. O halde, zanaatçı ve sanatçı arasında sınıf ayrımının olmadığı yeni bir zanaatçı loncası kuralım! Mimarlık, heykel ve resmi tek bir bütün olarak kucaklayacak. Bir gün, bir milyon işçinin ellerinde yeni bir inancın kristal simgesi gibi göğe doğru uzanacak olan, geleceğin yeni yapısını hep birlikte arzulayalım, kavrayalım ve yaratalım.’

Bu müthiş manifestodan sonra çok da söyleyecek birşey kalmamış aslına bakarsanız bizlere. Değerlerinizi koruyarak, önceyi daha iyi bir şimdi için anlayarak, sevgiyle kalın diyorum!