meksika

Astroloji | Burçlara Göre Yaz Planları

Astroloji / Burçlara Göre Yaz Planları Yaz geldi!  Tüm sıcaklığıyla hissetmesek de hepimiz tatil için yanıp tutuşuyoruz! Peki tatil seçimlerimizi yaparken bizi etkileyen ne? Hiç düşündünüz mü? Neden bazı arkadaşlarınızla tatil ve keyif anlayışınız daha ...

Luis Barragán

“Sükuneti anlatmayan

Mimarlık, bir hatadır”

Meksika’lı Luis Barragán, 20.yüzılın en önemli mimarlarından biridir. 9 Mart 1902’de Meksika  Guadalajara’da doğmuştur. 1923 yılında, Meksika’nın Guadalajara şehrinde yer alan Escuela Libre de Ingenieros’dan mühendis olarak mezun olmuş olsa da kendini bir mimar olarak yetiştirmiştir. Mezun olduktan sonra İspanya, Fransa ve Fas’ı gezen LuisBarragan’ın Fransa’da Le Corbusier’in derslerine katılması ve yine Fransadayken Alman kökenli bir Fransız yazar olan Ferdinand Bac’in yazılarını tanışması mimarlık kariyeri açısından dönüm noktası oluşturmuştur.

1927 ile 1936 yılları arasında Meksika’nın Guadalajara kentinde mimarlık tasarımlarını uygulama fırsatı elde eden LuisBarragán, bu tarihten sonra Mexico City’de mimarlık çalışmalarına devam etmiştir. Yalın, düz hatlı eserleriyle, Avrupa’nın modernist yaklaşımından etkilenmiş ve evlerin, yaşamak için yapılmış olduğunu ve bir makineye dönüşmemesi gerektiğini savunmuştur.Barragan, mekan ve ışığın ustası olarakünlenirken, 20. yüzyıl modern mimarisini Meksika’nın duyulara hitap eden renkli geleneksel mimari tarzıyla harmanlamıştır.

ESERLERİ

1945-1953 Jardines del Pedregal Bölgesi, Mexico City, Meksika

1947-1948 LuisBarragán Evi, Mexico City, Meksika

1954-1960 Tlalpan Mabedi, Mexico City, Meksika

1955 Gálvez Evi, Mexico City, Meksika

1955-1958 Jardines del Bosque Bölgesi, Guadalajara , Meksika

1955-1961 LasArboledas, Mexico City, Meksika

1957-1958 Torres de Satélite (MathiasGoeritz ile birlikte) , Meksika

1966-1968 Cuadra San Cristóbal, Los Clubes, Mexico City, Meksika

1975-1977 Gilardi Evi, Mexico City, Meksika

LuisBarragán’in eserlerinde, özellikle yaşama alanlarının tipik genel özellikleri vardır. Örneğin 3.5 metreden daha yüksek ve farklı renkler ile boyanmış duvarlar. Bu tasarım ögesini geleneksel Meksika mimarisinde almıştır. Koyu kırmızılar, maviler ve morlar… Hemen her rengi projelerinin çok can alıcı bir noktasında kullanmıştır.

Dışa kapalı, iç avlulu evleri ince peyzaj detayları süslemiştir. Kuzeye bakan duvarları mavi, güneye bakan duvarları güneşin renkleriyle bezeyerek su öğesini de kullanmayı ihmal etmeyerek projelerini oluşturmuştur.

Eserlerinde, volkanik kayalar,ölü ağaç kökleri gibi doğal malzemeleri de sıklıkla tercih etmiştir. Mimaride dokuyu ve ışığı çok iyi kullanmıştır.

Büyüdüğü yerdeki kırmızı kil toprak, tepeler, günbatımı ve yoğun yağmurun etkisi çalışmaları üzerinde kalıcı bir etki bırakmıştır. 1975 yılına kadar pek tanınmayan LuisBarragán, bu tarihte New York’da yer alan Modern Sanat Müzesi’nde (MoMa) kendisine adanmış bir sergiden sonra oldukça ünlenmiştir.

1980 yılında Pritzker Mimarlık Ödülü’nü kazanan Luis Barragán 22 Kasım 1988, Mexico City hayata gözlerini yummuştur.2004 yılında, Mexico City’de 1948 yılında inşa ettiğı evi ve stüdyosu UNESCO tarafından UNESCO Dünya Mirasları listesine konulup korunmaya alınmıştır.

LuisBarragán Evi

Mexico City, Meksika

1947-1948

1948 yılında Mexico City’de inşa edilen LuisBarragánEvi ve Stüdyosu, mimarın İkinci Dünya Savaşı döneminde yaratıcı bir çalışma örneğini temsil etmektedir. 1.161 m2’lik beton bina, zemin kat ve iki üst kat, yanı sıra küçük bir özel bahçeden oluşmaktadır.

Yapıda Meksika’nın geleneksel yerel unsurları ile modern tasarım kriterlerinin yoğrulması ön plandadır. Özellikle bahçedeki çağdaş tasarımda Akdeniz mimarisinin etkisi büyük ölçüde görülmektedir.

Şu an müze olarak halka açık olan LuisBarragán Ev ve Stüdyo yapısı, malzemeleri, mobilyaları, sanat koleksiyonları, bahçesi ve kütüphanesi, aynı zamanda mutfak dahil, büyük bir saygı ile korunmaktadır. Ölümüne kadar mimarın kendisi tarafından kullanmıştır.

Gálvez Evi

Mexico City, Meksika 1955

Duvarların önemini yapıyı sokaktan izole etmek olarak açıklayan LuisBarragán eserlerinde “duvarları sessizlik oluşturmak” için görevlendirdiğini belirtmektedir. Bu sessizlikle su ile müzik yaptığını ve bu müzikle yapıyı çevrelediğini anlatmaktadır.

Bu eserinde de yüksek renkli duvarlar bir avlunun etrafında mekanları oluşturmakta, su öğesi ve büyük kil kaplar ile Meksika kültürünü yansıtmaktadır. Zemin kaplamalarında Meksika sokaklarındaki çakıl taşları izleri devam etmektedir.

Torres de Satélite

Meksika 1957-1958

Büyük boyutlardaki ülkenin ilke kentsel heykellerinden biri olan UYDU KULELERİ LuisBarragán önderliğinde ressam JesúsReyesFerreira ve heykeltraş Mathias GOERITZ ile birlikte 1957 yılında yapılmıştır. Proje başlangıçta en yükseği 200 mt olmak üzere 7 kuleden oluşacak şekilde planlanmasına rağmen şu an en uzunu 52 mt. , en kısası 30 mt. Olan 5 kule olarak uygulanmıştır.

Eser son zamanlarda, yerel hükümet tarafından UNESCO’nun Dünya Mirası Alanları listesine dahil edilmesi için girişimlerde bulunulmuştur.

Tlalpan Mabedi / Capuchinas Şapeli

Mexico City, Meksika 1954-1960

Pritzker ödülünü Oscar Niyemeyer ‘den başka alan bir diğer Latin Amerikalı olan LuisBarragán sanat eseri olan bu yapısında tüm dindarlığı ve mesleki bakış açısı ile ışık, su ve huzuru bir arada yoğurmuştur.

Anıtsal Haç’lar dış mekanda duvara gömülü iç mekanda da kendi başına ayakta durması ile dikkatleri üzerine çekmektedir.

Duvarlardaki boşluk doluluk oranları, dolayısı ile oluşan ışık oyunları ve hemen her projesinde neredeyse kullandığı su öğesi ile tüm mekanlara yüksek duvarların arkasına gizlenmiş son derece mütevazi bir girişten ulaşılmaktadır.

Gülen Yalçınkaya Özelçi

Jørn Oberg Utzon / Mimarhane

Mimarlıkta Kusursuzluğun ve İmkansızın Sınırlarını Zorlayan Mimar

Jørn Oberg Utzon

Ünlü Mimar, 9 Nisan 1918 tarihinde Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da, gemi mühendisi bir babanın oğlu olarak, dünyaya geldi. 1937- 1942 yılları arasında Danimarka Kraliyet Sanat Akademisi’nde mimarlık okudu. Mezun olduktan sonra, Dünya Savaşının sonuna kadar İsveç’te Mimar Paul Hedquist ve Mimar Gunnar Asplund ile birlikte çalıştı. Ardından ünlü mimar Alvar Aalto’nun yanında işe başladı. Aynı dönemlerde Frank Lloyd Wright’in ABD’nin Arizona eyaletinde yer alan okulunu ziyaret etti. 1950 yılında Kopenhag’da kendi mimarlık ofisini açtı.Onun önemli erken eserleri arasında iki konut projesi vardır. İlki Hellebaek‘deki kendi evi (1950-52) diğeri de Holte’deki Middelboe Evi (1953-55) dir. Bu çalışmaları Utzon, Kuveyt Ulusal Meclisi binası ve ülkesi Danimarka’daki kimi önemli resmi binalar takip eder.

Utzon’un yaratıcılıktaki ve teknik kullanımdaki sınırları aşma çabasının, gençliğinin ilk yıllarına dayandığını ifade etmek yanlış olmaz: tersane müdürü olan babasının yanında gemi üretimiyle ilgili planlar çizerek ve maketler yaparak geçirdiği günlerde bu yetkinlikliklerin temeli atılmıştır. Yarattığı formlar üzerindeki hakimiyetini de, hiç kuşkusuz, heykel sanatına yine o yıllardan beri duyduğu ilgiye bağlayabiliriz. Utzon’un teknik ve yaratıcılık konusundaki deneyimlerinin yanında, aralarında Fas, Meksika, Çin, Japonya ve Hindistan’ın bulunduğu birçok farklı kültürle ilgili gözlemleri sonucunda edindiği birikim de mimarisinde oldukça önemli bir yer tutar. Utzon da, bu kültürlerdeki doğaya platformlarla yerleşme fikrinin, tasarımlarını büyük ölçüde yönlendirdiğini birçok yerde özellikle  belirtmiştir zaten. Jørn Utzon, mimarlığı bir sanat olarak değerlendirdiği; dengeli disipliniyle ve arazi yapısıyla ilişki içinde olan organik strüktürler üzerine kurduğu uyumu doğal bir içgüdüyle birleştirir. Projeleri, Sydney Opera Binası’nın heykelimsi soyutlamasından, hoş görünümlü ve insancıl konutlara; olağanüstü lirik tavanıyla bir başyapıt haline gelen kiliseden, anıtsal hükümet ve ticaret binalarına kadar büyük bir çeşitlilik gösterir.

Mimarlıkta kusursuzluğua ve görünüşte imkânsız olana erişilebileceğini kanıtlayan Utzon, 2003 yılında 25. Pritzker Ödülüne hak kazanmıştır. Hep içinde bulunduğu dönemin önünde olan Jørn Utzon hak ettiği gibi, sonsuz ve kalıcı yapılarıyla geçtiğimiz yüzyılı şekillendiren bir avuç modernistin arasında yerini almıştır.

-Jørn Oberg Utzon ESERLERİ-

• 1950–1952: Kendine Ait Müstakil Evi, Hellebæk, Danimarka

• 1951 : Su Kulesi, Bornholm, Danimarka

• 1953–1955: Middelboe Evi, Holte, Danimarka

• 1956–1960: Kingo Evleri, Elsinore, Danimarka

• 1954–1966: Elineberg Evleri, Helsingborg, İsveç (Erik ve Henry Andersson tarafından inşa edilmiştir)

• 1956–1958: Planetstaden Toplu Konutları, Lund, İsveç (Erik ve Henry Andersson tarafından inşa edilmiştir)

• 1956–1973: Sydney Opera Binası, Sydney, Avustralya

• 1959–1965: Fredensborghusene, Fredensborg, Danimarka

• 1959–1960: Melli Bankası, Tahran, İran

• 1962–1966: Hammershøj Sağlık Merkezi, Elsinore, Danimarka (Birger Schmidt tarafından inşa edilmiştir)

• 1968–1976: Bagsværd Kilisesi, Bagsværd, Danimarka

• 1969: Espansiva inşaat sistemi, pre-fabrik aile evleri, Danimarka

• 1971–1973: Can Lis (Kendine ait müstakil ev), Majorca, İspanya

• 1972–1984: Kuveyt Ulusal Meclis Binası, Kuveyt şehiri, Kuveyt

• 1985–1987: Paustian Mobilya Dükkanı, Kopenhag, Danimarka

• 1991–1994: Can Feliz, Majorca, İspanya

• 1989 Skagen Odde Doğa Merkezi, Danimarka (oğlu Jan Utzon tarafından 1999-2000 tarihleri arasında tamamlanmıştır)

• 2003 Utzon Merkezi, Aalborg, Danimarka

Meslek pratiğinin ilk dönemlerinde özel konut tasarımlarına yoğunlaşan Utzon’un kariyerindeki  en önemli çıkış ise, Sidney Opera Binası için açılan yarışmayı kazanması ile gerçekleşti. Her ne kadar o güne kadar altı adet yarışmayı kazanmışsa da, bu yarışma uluslararası düzeyde kazandığı ilk yarışma olmuştur. Yarışmanın jüri üyelerinden ünlü mimar Eero Saarinen bu projeyi “dahiyane” olarak nitelendirerek başka hiçbir tasarımı onaylamayacağını belirterek oyunu kullanmıştır. Meslek pratiğinin ilk dönemlerinde özel konut tasarımlarına yoğunlaşan Utzon’un kariyerindeki  en önemli çıkış ise, Sidney Opera Binası için açılan yarışmayı kazanması ile gerçekleşti. Her ne kadar o güne kadar altı adet yarışmayı kazanmışsa da, bu yarışma uluslararası düzeyde kazandığı ilk yarışma olmuştur. Yarışmanın jüri üyelerinden ünlü mimar Eero Saarinen bu projeyi “dahiyane” olarak nitelendirerek başka hiçbir tasarımı onaylamayacağını belirterek oyunu kullanmıştır.

 

Jørn Utzon 29 Kasım 2008’de uykusunda bir kalp krizi sonucu Kopenhag’da vefat etti. Öldüğünde 90 yaşında olan mimarın, geçmişte geçirdiğı birkaç kalp ameliyatı nedeniyle zaten zayıf düştüğü ve bu nedenle vefat ettiği resmi kayıtlara geçti.

Gülen Yalçınkaya

dfot

 

BİR DÜNYA DEVİ DAHA  İSTANBULDA…

 

Crate&Barrel

Çok değil, bundan 10 yıl önce dünyanın bir ucunda gördüğünüz, hayranlık içinde takip ettiğiniz markaların pek çoğu yanıbaşınıza açılacak deselerdi inanır mıydınız?

Şahsen ben net bir evet yanıtını veremezdim bu soruya. Bunun şaşkınlığı, heyecanı ve neşesiyle yazıyorum bu yazıyı…

Ev dekorasyon ve mobilya firmalarının yakından takip ettiği, hatta zaman zaman ilham aldıkları Amerikalı dünya devi Crate and Barrel artık Türkiye’de. Sektörde çalıştığım yıllarda her fırsatta mağaza ziyareti yaptığım, internetten hemen hergün takip ettiğim ve kataloglarının çıkmasını heyecanla bekleğim markalarlardan biriydi Crate and Barrel. Markanın katalogları yanlızca ürünleri değil, sezonun trendlerini, dekorasyon dünyasının nereye gittiğine dair ipuclarını verir, size bambaşka bir dünyaya sürükler. Styling ve mağaza görsel düzenlemeleri konusunda ise hem öncü hem de örnek bir markadır.

Bu dünya devi artık İstanbul’da. Söylerken yüzümde bir tebessüme neden oluyor bu cümle. Türk perakende sektörünün çok kısa sürede nereden nerelere geldiğini gösteriyor bu güzel haber. Demek ki artık dünya devleri ve Türk markaları aynı pazarda kıran kırana rekabet edebiliyorlar. Hatta dünya markalarının sektöre girmesiyle, yerli markalar da yenilenmenin, ürün ve hizmet kalitesini artırmanın önemini her geçen gün daha iyi anlıyor.

Tek bir çalışanla, yazar kasası olmadan açılan mağaza

Bütün başarı hikayeleri gibi, Crate and Barrel’ın arkasında da tutku, azim ve cesaret var. Chicago’lu genç girişimciler Gordon ve Carol Segal çiftinin, balayı sonrası evlerini dekore ederken akıllarına gelen bir projeyi hayata geçirmeleriyle başlamış bu uzun serüven. Büyük bir emek ve özenle dekore ettikleri ilk mağazalarını 1962 yılında Chicago’da eski bir asansör fabrikasında açmışlar ve başlıktan da anlaşıldığı gibi, açılışta unuttukları tek şey bir yazar kasaymış!

Kısa sürede Kuzey Amerika bölgesinde popüler bir marka olduktan sonra, Amerika’nın tamamına yayılmışlar. Bugün hemen her eyaletin en popüler caddelerinde dev bir Crate and Barrel ile karşılaşabilirsiniz.

Crate and Barrel’ın Amerika dışındaki macerası ise 2008’de Kanada ile başlamış. İlk olarak Toronto’ya açılan mağazayı, Calgary, Mississauga, Edmonton, Montreal ve Vancouver izlemiş. Ardından Dubai, Singapur ve Meksika’ya açılan mağazalarla dünyanın uzak noktalarına yayılmaya başlamışlar.  Ve işte 2014 yılına gelindiginde Avrupa’daki ilk durak, huzurlarınızda İstanbul Crate and Barrel.

İlk İzlenimler

Kurumsal firmanın hali başka oluyor. Bunu sektörde dirsek çürütmüş biri olarak derin bir iç çekerek söylediğimden emin olabilirsiniz. Öncelikle Zorlu Center ve Akasya gibi çok doğru iki nokta atışıyla pazara girmiş olmaları, pazar araştırmasının iyi yapıldığının alameti. Yakında İstinye Park’la 3. Şubenin açılacak olması ise, sektörde emin adımlarla hızlı büyüyecekleri konusunda göz kırpıyor bize. Çok doğru zamanda şehrin pek çok noktasına girdikleri outdoor ve diğer reklam araçları markayla ilk kez tanışanlar için farkındalık yaratırken, merak uyandırıyor.

Mağazaya girdiğiniz anda titizlikle yapılan çalışmayı ve profosyonelliği hissediyorsunuz. Parkelerden, halı teşhirlerine kadar herşey dünya standartlarına uygun. İşi şansa bırakmamışlar, Amerika’da merkez ofisten gelen ekip tüm mağazayı dekore etmiş ve belli ki personel ciddi bir eğitimden geçmiş. Kesinlikle bilgili ve ilgililer. Üstelik bu ilgi, size alan tanımayarak, rahatsız eden satış elemanı ilgisinden değil. Saygılı, seviyeli ve profesyonelce. Güven veren türden.

Perakende tecrübesi olanlar çok iyi bilir, Türkiye’de kalifiye satış elemanı bulmak gerçekten de zordur. Hitabetten tutun, servis hizmetine kadar ciddi sıkıntılar yaşanır. Bu ne yazıkki, bugün büyük ve yaygın markaların en ciddi problemlerden biri.

Crate and Barrel, bu sorunu da tespit etmiş ve iyi yetişmiş bir kadro ile müşterileri karşılamayı başarmış.

Meraklı Türk Tüketicisi

Her iki mağazaya da yaptığım ziyarette ilgimi çeken heyecanla markayı keşfetmeye ve kafalarında bir yere oturtmaya çalışan müşteriler oldu. Bir kez daha emin oldum, meraklı bir milletiz ve yeniliği seviyoruz.

Crate and Barrel’ın ürün gamı oldukça geniş. Mutfaktan, banyoya, salondan, çalışma odasına kadar evinizin, işyerinizin ihtiyacı olan herşeyi bulabiliyorsunuz. Orjinal ve kaliteli dekoratif objeler oldukça makul fiyatlarda. Bazı ürünler, emsallerinden pahalı gelebiliyor ilk bakışta ancak kalite farkına ve hizmete bu bedelin değer olduğunu düşünebilirsiniz. Fiyat etiketlerine kdv ve nakliye eklendiği için farklı gelse de, tüm fiyatlar Amerika ile aynı.

Oturma grupları, çalışma masaları ve bar büfeler benim favorilerim arasında. Mutfak reyonu ise gerçekten çok keyifli. Bugüne kadar meraklılarının yurt dışından taşıdığı profosyonel pek çok ürünü bulabilirsiniz.

Crate and Barrel, gerek ürün çeşitliliği gerekse niteliğiyle pazardaki pekçok markayı zorlayacak hatta hizmet ve kalite çıtasını yükseltecek gibi görünüyor.

It’s Complicated…

İlişki Durumu: Karmaşık ama ev güzel…

dfot

 

 

Bu yazıyı Soma’da gerçekleşen maden kazası faciasının gölgesinde filmin adı gibi “karmakarışık duygular” içinde yazmaya başladım. Ölenlere rahmet kurtulanlara acil şifalar diliyorum…

 

Bu ay iki tanıdık isimle yolumuza devam ediyoruz. Filmimiz İlişki Durumu: Karmaşık. Daha önce yine bu sayfalara konuk ettiğim güzel evlere sahip Tatil (The Holiday) ve Aşkta Her şey Mümkün (Something’s  Gotta Give) filmlerinin yönetmeni Nancy Meyers’ın filmi. Öğrendik ki bu kadın yönetmen romantik komediden ve güzel evlerden çok iyi anlıyor!

 

Diğer tanıdık isim ise geçen ayın filmi olan Mamma Mia! dan hatırlayacağınız harika kadın Meryl Streep. Zaten onun büyüsüne bir kez kapıldınız mı kolay kolay kurtulamazsınız.

 

Şimdi gelelim oldukça eğlenceli bir romantik komedi olan İlişki Durumu: Karmaşık filmimizin konusuna.

 

Jane Adler’in (iki Oscar ödüllü MERYL STREEP) üç yetişkin çocuğu, Santa Barbara’da başarılı bir pastane ve restoranı ile 10 yıl önce boşandığı eski kocası avukat Jake (ALEC BALDWIN) ile dostane bir ilişkisi vardır. Fakat Jane’le Jake oğullarının mezuniyet töreni için kendilerini şehir dışında bulduğunda işler karışır. Baş başa çıkılan masum bir akşam yemeği; şarabın dozunu kaçırmalarıyla 19 yıllık evlilik anılarından bahsettikleri kahkaha dolu bir akşama ve ardından da bir anda ilişkiye dönüşür!

Ancak Jake artık kendinden çok genç Agness (LAKE BELL) ile evli olduğu için, Jane şimdi öteki kadındır.

 

Tazelenen bu aşkın ortasında kalan kişiyse Jane’in mutfağını yeniden dekore etmek için tuttuğu mimar Adam’dır (STEVE MARTIN). Karısından boşanmış olan Adam Jane’e aşık olmak üzeredir. Fakat çok geçmeden tuhaf bir aşk üçgeninin parçası olduğunu fark eder.

 

Jane ve Jake ayrı hayatlarına devam mı etmeli, yoksa geçen zaman onlara aslında ayrı değil bir arada daha iyi olduklarını mı fark ettirdi?  Durum ne mi? Gerçekten “karmaşık”.

 

Son 30 yılda yönetmen Nancy Meyers, uzun zamandır kaçındıkları gerçeklerle yüz yüze gelmek zorunda kalan yetişkin karakterlerin yer aldığı birçok başarılı romantik komedi çekti. Deneyimli sinemacı geçen yıllar içinde kendi yaşam deneyimlerini de işiyle birleştirdi. Yönetmen İlişki Durumu: Karmaşık ‘ta boşanma sonrası hayatın dünyasına giriyor.

 

Başarılı bir anne ve iş kadını olan, boşanmayı nihayet geride bırakıp hayatına devam ettiğini ve istediği hayatı kurmakta olduğunu hisseden 50’lerindeki Jane rolü için Nancy Meyers’in kafasında daha senaryoyu yazarken Meryl Streep varmış: “Bu rolde Meryl’i hayal ettim, onu benim asla cesaret edemeyeceğim şeyleri yaparken düşledim. Meryl’i düşünmek yazarken beni teşvik etti. Jane benden kesinlikle daha cesur. Bu cesareti, yapacağı seçimleri ve alacağı riskleri yazmak zevkliydi. Filmde dediği gibi, ‘kendisinin bir parçası ile deney yaptı’. Ben onun yaptığı seçimleri yapmaktansa filmde bir karakterle deney yapmayı tercih ederim… ama benim için yazması bu yüzden eğlenceli ve cazipti.”

 

Yapımcılar, Jane’in abayı yakmış eski kocasını oynamak üzere iki Emmy ve iki Altın Küre ödüllü oyuncu Alec Baldwin’i seçtiler. Baldwin, senaryo yazdığı dönemlerden beri Meyers’in büyük  bir hayranı… Onun eski filmlerinden güzel anıları var; Private Benjamin, The Parent Trap, daha sonraki yönetmenlik denemelerinden What Women Want ve Something’s Gotta Give gibi.  “Onun filmlerine her zaman bayılmışımdır. Çünkü bunlar yetişkinlerin ilişkileri ve bu ilişkilerde yaşadıkları sorunlar hakkındaki yetişkin filmleridir. Ama bu filmi yapmak istememin asıl bir nedeni de Meryl’dı. Günümüzdeki çoğu erkek oyuncu gibi ben de uzun süre Meryl’a taptım ve onunla bu çalışma fırsatını bulduğum için minnettarım. Ve tabii bir de Steve Martin faktörü vardı. Nancy ile bu tür filmlerde kıdemli idi ve Steve’in filmlerinin sonsuz hayranıyım… Steve’in ve benim karakterim kadar birbirine tamamen zıt iki insan bulmak zordur.”

Filmimizi ve oyuncularını şöyle bir anlattıktan sonra gelelim dergimizin asıl meselesi olan filmdeki eve diğer önemli mekânlara…

 

Brooklyn’den Santa Barbara’ya:

 

İlişki Durumu:Karmaşık ‘ın çoğu Santa Barbara, Kaliforniya’da geçmesine rağmen, çekimlerin dörtte üçü, hemen hemen tüm iç mekânlar dâhil, New York City’de yapılmış. Çekimlere 18 Şubat 2009’da Brooklyn’de Broadway Stages stüdyolarında, Jane’in evindeki sahnelerin çekilmesiyle başlandı. Zengin, gerçek boyuttaki set sıcak, davetkâr Santa Barbara tarzını tasvir ediyordu. Arka planda ustaca yapılmış bir doğa resmi ile çevrili geniş bir çim alan da setin bir parçasıydı.

 

Meyers, filmin görüntü yönetmeni olarak neden iki Oscar’lı John Toll’u seçtiğini şöyle anlatıyor: “Işıklandırması çok hassas ve resim gibi. Filmimizin her karesinde böyle bir göze sahip olduğum için çok şanslıydım. Ayrıca John’un Santa Barbara’da bir evi var, yani Jane’in dünyasının görüntüsünü ona açıklamaya gerek yoktu; zaten içinde yaşıyor. Filmin yüzde 70’i Jane’in evinde ve çevresinde geçtiği için, bunu aktarabilecek birini bulmak önemliydi. John bu konuda benim tüm beklentilerimi aştı.”

 

Çekimlerin New York’taki ilk bölümünde başka bazı ana mekânlar kullanıldı. Jane’in sahibi olduğu Village Bakery pastanesi, tamamı Brooklyn’in Prospect Parkı’ndaki geniş, stüdyo ölçeğindeki Picnic House’un içinde inşa edildi; tezgah alanı, yemek alanı, ofisler ve hatta hamur işleri, taze meyve ve gurme ürünlerle dolu kocaman bir dükkanı içine alıyordu. Buraya yolu düşen, ağzının tadını bilen herkes,  baştan çıkarıcı bir gurme dükkanına geldiğini düşündüğü için suçlanamazdı. “Belki de filmi bitirdikten sonra her şeyi olduğu gibi bırakmalı ve bütün Brooklyn’in gelip buradan alışveriş etmesine izin vermeliydik.” diyor yönetmen Meyers. Pastanenin mutfağı ve buzdolabı alanı için Chelsea Çarşısı’ndaki Sarabeth’s Bakery kullanıldı. Adam’ın Santa Barbara mimarisindeki ofisi New York’un Chelsea bölgesinde ticari bir çatı katında çekildi. Nisan 2009’da ekip Los Angeles’a yerleşti. Oradaki zamanının çoğu Jane’in evinin dışında geçen sahneleri çekmekle geçmiş: ön avlu, arka avlu, bahçe ve giriş…

 

Ana üs olarak kullanılan ev L.A.’den 45 dakika kuzeydeki Thousand Oaks’ta bulunan Meksika/ İspanyol “hacienda tarzı” muhteşem bir çiftlik eviydi. 1920’lerin sonlarında tasarlanıp inşa edilen evde daha önce, aralarında W.C. Fields’ın da bulunduğu birçok ünlü oturmuştu. Kiremit çatılı, önünde harika geniş bir verandaya sahip olan evin göz kamaştıran bir mutfağı, müthiş bir çiçek bahçesi ve filmde görünmese de arkada büyük bir havuzu bulunmakta. Veranda zemini taş karolarla; 5 odaya sahip içi mekânlar ise ahşap parkelerle döşenmiş. Bu rüya evin piyasa değerinin yaklaşık 12 Milyon dolar olduğu düşünülüyor!

 

“Harika bir eski Kaliforniya havası vardı. Ben yıllarca ona çok benzeyen bir evde yaşadım. Sonsuza dek arasam kendi evime bundan daha çok benzeyen bir ev bulamazdım. Orası kesinlikle Jane’in yaşayacağını hayal ettiğim ortamdı.” diyor ev için yönetmen Meyers.

Evin geniş arazilerle çevrili olması çekimi daha da çekici kılmış.  Çünkü ev, kameranın görüş alanının tamamen dışında olması gereken karavanlar, jeneratörler ve yemek alanları için çok geniş alanlara sahip. 6000 m2 toplam alandan bahsediyoruz! Evin banyosu filmde tek başına ortada duran bir küvet iken; gerçekte var olan beyaz tonların ağırlıklı olduğu banyo çok daha ihtişamlı ve göz alıcı.

Bir diğer farklılık Jane’in yatak odasında var. Filmde kullanılan ile gerçekte var olan arasında epey fark var ve bence gerçekte var olan hali muazzam…

 

Her yönden harika ışık alan bu doğayla barışık ev, insanı hemen içine çekiyor ve sizde ömrünüzün kalan kısmını orada geçirme isteği uyandırıyor.

İşte bu ay da böyle… Temmuz sıcağında tekrar görüşmek dileğiyle…

dergi_form_nisan

5 KITADAKİ ORTAK İZ:
KENZO TANGE

Yapısalcılık akımının öncülerinden olan ünlü Japon mimar Kenzo Tange, 20. yüzyılda yetişmiş en önemli mimarlarından biridir. Modernizmin genel çizgilerini, geleneksel Japon stili ile birleştirip kendine özgü bir akım yaratmıştır. Dünyanın beş kıtasında birbirinden önemli projelere imza atmıştır. 4 Eylül 1913 de Japonya’nın Osaka kentinde doğmuştur. Babasının görevi gereği o hayatının ilk yıllarını Çin’de geçirmiş, ardından sırasıyla Şangay ve İngiltere’de yaşadıktan sonra 1920 yılında Japonya’ya dönmüştür.1935 yılında Tokyo Teknik Üniversitesinde mimarlık eğitimi almış, buradan mezun olduktan sonra da (1938-1941 yılları arasında) Japon mimar Kunio Maekawa’nın yanında çalışmaya başlamıştır. Bu çalışma yıllarının ardından Tokyo Üniversitesi’ne geri dönmüş ve yüksek lisans eğitimine başlamıştır. 1946 yılında aynı üniversitede asistan olan Kenzo Tange, yine aynı yıl Tange Laboratuvarı’nı kurmuştur.
1963 yılında Şehir Mühendisliği Bölümü’nde profesörlük ünvanına hak kazanmıştır. Bu başarılı akademik kariyere paralel olarak, 1961 yılında‘’Kenzo Tange & URTEC, Kent Planlamacıları ve Mimarlar’’ adını verdiği bir tasarım ofisinin yönetimini de üstlenmiştir. 1946-74 yılları arasında Tokyo Üniversitesi’nde profesörlük yapan Tange, 1974 yılından sonra da emekliye ayrılmasına karşın aynı üniversitede öğretim görevini sürdürmüştür.1950-60 arasında ABD Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde(MIT), 1972 de ise Harvard Üniversitesi’nde konuk öğretim üyeliğinde bulunmuştur.Washington, Yale, Princeton gibi üniversitelerde de dersler vermiştir. Çok sayıda ulusal ve uluslararası ödül alan Tange (1966 Altın Madalya, 1980 Order of Culture, 1987 Pritzker Mimarlık Ödülü, 1994 Sacred Terasures v.s.) içlerinde Yugoslavya, Tayvan, ABD, İtalya, Cezayir, Suudi Arabistan, İran, Nepel, Suriye, Meksika, Kuveyt, Ürdün ve Katar’ın da bulunduğu çeşitli ülkelerde çeşitli büyük projeler üstlenmiştir. 22 Mart 2005 tarihinde vefat eden Kenzō Tange’nin cenazesi, tasarladığı eserlerin en önemlilerinden olan, Tokyo Katedrali’nde düzenlenen bir törenle toprağa verilmiştir.

TASARIM YAKLAŞIMI
Tange’nin mimarlık eğitimine başladığı 1930’lu yıllarda pek çok ülkede olduğu gibi Japonya’da da ulusal bir mimarlık anlayışı oluşturma çabaları egemendi. Bu ortamda yetişen Tange, ülkesinin teknolojideki ileri düzeyinden de yararlanarak, bir yandan Japon mimarisinin özelliklerini taşırken öte yandan da çağdaş mimarlık ilkelerini içeren tasarımlar ortaya koymuş ve tasarım vizyonunda ilginç bir birleşimin oluşmasına neden olmuştur.
1960’lı yıllardan itibaren ise, bir arayışa girmiş ve yeni strüktür denemelerine yönelerek, hem geleneksel Japon mimarisinin hem de uzun süre etkisinde kaldığı Le Corbusier’in izlerinden kurtulmayı amaçlamıştır. Tange’nin mimari tarzının en temel özellikleri; gelenekle çağdaşlığı birlikte sunması ve teknolojiyle insanın uyumlu birlikteliğini savunmasıdır şeklinde özetlenebilir. Bunu otobiyografisinde şöyle izah eder; “Mimari, öncelikle insan ruhuna hitap eden bir şey olmalı; daha sonra temel formlar, mekan ve dış görünüş devreye girmelidir. Çağımızda yaratıcılık; teknoloji ve insanlığın bir birlikteliği olarak ifade edilir. Geleneklerin asıl rolü, yaratıcılıkta bir katalizör görevi üstlenmeleridir. Finalde kendisini öne çıkarmayan geleneksel çizgiler, yaratıcılığın kesinlikle içerisinde olmalı ama asla yaratıcının kendisi olmamalıdır.”
Kenzo Tange’nin bu felsefesi, tasarladığı hemen hemen bütün projelerde görülebilir. Bu bakış açısı Tange’yi farklı kılan en önemli özelliğidir.
Tange’nin 1960’lardan sonra yöneldiği bir alan da genç kuşak mimarlarınca başlatılan METABOLİZM AKIMI(1950lerin sonunda Japonya ‘daki yeni sosyal gereksinimleri ve hızlı nüfus artışını karşılayabilecek, değişimlere uyum gösterebilecek ve megastrüktür şeklinde öngören mimarlık yaklaşımı) doğrultusundaki çalışmalarıdır. Ahşap strüktürün modernizme uyarlanması anlayışı II.Dünya Savaşı’ndan sonra Tange tarafından yeni bir akım olarak ortaya konmuş ve Japon mimarisine özgü oranların hangi kaynakta aranması gerektiğini sorgulayan ‘’Comon’’ (M.Ö. 5000-300) ‘’Yayoi’’ (M.Ö. 300-400) tartışmasını gündeme getirmiştir. Comon döneminin ürünleri coşkulu ve dışavurumcu bir anlayışı yansıtırken, Yayoi dönemi örnekleri sakin ve dengelidir. Tange önce Yayoi anlayışında kiriş-kolon oranlarına özen göstererek Hiroşima Barış Parkı’nı, Tokyo Eski Belediye Binası’nı ve Kanagava Vilayet Binası’nı tasarlamış, ardından de strüktür uzmanı Yoşikatsu Tsuboi’nin de yardımıyla Tokyo Katedrali ve Tokyo Olimpiyat Salonu’nu Comon anlayışında gerçekleştirmiştir. Modernizmin teknoloji sayesinde iç mekanı olduğu gibi dış biçime aktaran işlevsellik anlayışını Comon sözcüğü çatısı altında toplayan Tange ve öğrencileri (Kikutake, Kurokava, Isozaki) 60 ve 70li yılların en önemli hareketi olan metabolizm akımını hayata geçirmişlerdir. Tange ‘’metabolizm’’sözcüğünü bir teknolojik terim olarak değil ifade tekniği yönüyle kullanmıştır.Tange genel meslek hayatına Japon ve Batı estetik ilkelerini birbiri içinde kaynaştırdığı yalın ve zarif üslubu damgasını vurmuş, bu üslup bütün dünyada büyük beğeni kazanmıştır demek yanlış olmaz.
Tange’in erken dönem çalışmalarını, yapıtlarından çok etkilendiği Le Corbusier’in de etkisinde kalarak oluşturduğu rahatça gözlemlenebilir. “Kapsamlı şehirler”(comprehensive cities) olarak adlandırdığı kent çalışmaları ise, hizmet ve ulaşım sistemlerinin entegre olarak çalıştığı mega strüktürlerden oluşur. Kenzo Tange’in esinlendiği diğer isimler ise Rönesans döneminin büyük ustalarından Italyan Michelangelo ve 20.yy mimarlık dünyasının önemli isimlerinden Alman Mimar Walter Gropius’dur. Bu eşsiz batılı sanatçılarının seçkin tarzlarını, Japon gelenekleri ile ustalıkla harmanlaması, Tange’nin kendi çizgisinin karakteristik özelliğini de oluşturmuştur.

KAZANDIĞI ÖDÜLLER

1966 Altın Madalya, Amerikan Mimarlar Enstitüsü
1980 Order of Culture
1987 Pritzker Mimarlık Ödülü
1994 Sacred Treasures

UYGULANAN PROJELERİ

1955: Hiroşima Barış Anıtı Parkı, Hiroşima, Japonya
1955: St. Mary’s Katedrali (Tokyo Katedrali), Tokyo, Japonya
1957: Eski Tokyo Büyükşehir Belediye Başkanlığı Binası, Yūrakuchō, Tokyo, Japonya
1958: Kagawa Hükümet Binaları, doğu ofisleri, Takamatsu, Kagawa, Japonya
1960: Kurashiki Belediye Meclis Binası, Kurashiki, Okayama
1964: Yoyogi Ulusal Jimnastik Salonu (1964 Tokyo Olimpiyatları için), Tokyo,
1966: 1963 depreminde yerle bir olan Makedonya’nın başkenti Üsküp için şehir master planı, 1970: Expo 1970, Suita, Osaka, Japonya
1977: Sogetsu Kaikan, Aoyama, Tokyo, Japonya
1979: Hanae Mori Binası, Aoyama, Tokyo, Japonya
1982: Yeni Federal Başkent Merkez Bölgesi, Nijerya
1986: Nanyang Teknoloji Üniversitesi, Singapur
1986: OUB Merkezi, Singapur
1987: American Tıp Derneği Merkez Binası, Şikago, Illinois, ABD
1991: Tokyo Büyükşehir Belediye Binası, Shinjuku, Tokyo, Japonya
1992: UOB Plaza, Singapur
1996: Fuji Televizyon Binası, Odaiba, Tokyo, Japonya
1998: Bahreyn Üniversitesi, Sakhir, Bahreyn
1998: WKC Merkezi, Kobe, Hyogo, Japonya
2000: Kagawa Hükümet Binaları, Takamatsu, Kagawa, Japonya
2000: Tokyo Dome Hoteli, Tokyo, Japonya
2003: The Linear – Müstakil Apartmanlar, Singapur
2005: Hwa Chong Vakfı Yatılı Okulu, Singapur

PROJELERİNE YORUM;
TOKYO PLANI

6 Ağustos 1945 tarihinde yerel saat 08:15’i gösterirken, “Little Boy”(Küçük Çocuk) adı verilen atom bombası Hiroşima’da ilk anda 140.000 insanın ölümüne yol açtı. Ölü sayısı sonraki yıllarda da radyasyon etkisini gösterdikçe daha da arttı. Suya ve toprağa yayılan radyasyon ile artan bombanın etkisi, rakamlarla ifade edilemeyecek kadar büyüktü. Öyle ki, söylentiler, uzun yıllar tek bir bitkinin bile Hiroşima’da yetişmeyeceği yönündeydi. Özetle, Hiroşima haritadan silinmişti.
Hiroşima’yı yeniden inşa etmek için açılan yarışma sonucunda proje “Hiroşima Master Planı” ile Kenzo Tange’e verildi.
“II. Dünya Savaşı’nın küllerinden modern Japonya’yı inşa eden mimar” olarak da anılır Kenzo Tange. Modern Japon mimarisinin de onunla başladığı ve bu nedenle Tange’in sadece Hiroşima’yı küllerinden inşa etmekle kalmayarak yeni Japonya’yı da inşa ettiği düşüncesi yaygın bir görüştür bu nedenle.2. Dünya Savaşı’nda atom bombasının atılması ile haritadan silinen Hiroşima’da, bombardıman sırasında yapıların yaklaşık %69’u tamamen yıkılmıştı , %6,6’sı ise ciddi hasar görmüştü. Kent saniyeler içinde tanınamaz hale gelmişti. Bu yüzden mimarımızı çok zorlu bir görev bekliyordu. O da işe Barış Bulvarı ile yani atom bombasının düştüğü yerde konumlanan bir anıt ve müze ile başladı. Yapıtları Hiroşima’ya çağdaş bir görünüm verirken, yaşananların unutulmaması için geçmişten kalan bazı eserleri de planlamaya dahil etti büyük usta. 1955 yılında tamamlanan bu plan, Modern Japon mimarisinin başyapıtı olarak kabul ediliyor.
dergi_form_nisan