Le Corbusier

Outdoor Yaşam Alanlarıyla Öne Çıkan Oteller

Felissimo Hotel

Zengin Atlantik Ormanı ile çevrili olan Hotel Felissimo’nun odalarında kaliteli beyaz mobilyalarla donatılmış ve manzaralı bir balkon mevcuttur. Odalarda ayrıca Fransız ve Mısır nevresimleri kullanılmış.

Felissimo butik otelin aydınlık ve havadar iç mekanlarında rahat ve sofistike bir dekor göze çarpıyor. Konuklar çardakta manzaranın keyfini çıkarabilir, saunada rahatlayabilir veya renk terapili bir Hint masajı yaptırabilirler.

Camboriú’da faaliyet gösteren bu büyüleyici otel, Amores Plajı’nın panoramik manzarasını sunan bir tepede kurulmuştur. Spa küvetli odalar sunan otel bir havuza ve muhteşem bahçelere sahiptir.  Sıcak ahşap renkli odalar geniş verandalarıyla dağ ve plaj manzarasını seyretmekte.  Otel mimarisinde ise güney İtalya ve Provans etkilerini görüyoruz.

Geniş bir terasa sahip olan restoranda sabah geç saatlere kadar meyve, kek, ekmek ve peynir çeşitlerinden oluşan, taze hazırlanmış bir kahvaltı servis edilmektedir. Ayrıca modern gurme yemekler de vardır.

Felissimo, Amores Plajı’na sadece 500 metre mesafede yer almaktadır. Çok uzun ve büyüleyici bir plajdır. Navegantes Havaalanı’na ise 17 km uzaklıktadır.

Citizen M

Londra’nın merkezinde yer alan Citizen M London Bankside, Tate Modern’e yürüyerek sadece 2 dakika ve Millennium Köprüsü’ne yalnızca 600 metre mesafede yer alan şık ve modern bir oteldir. Lokasyonu ve stiliyle oldukça revaçta olan Citizen M dünyanın dört bir yanından konuklarını ağırlıyor. 

Southwark ufuk çizgisi, kilise ve modern sanatla ilgilenen gezginler için harika bir seçenek.

Konuklar ışıkları, LED TV’yi, müzik sistemini, perdeleri ve oda sıcaklığını kontrol eden dokunmatik tabletle donatılmış ve hoş bir aydınlatmaya sahip modern ve şık yatak odalarının keyfini çıkarabilirler. Özel banyoda yağmur duşu vardır. Bir tasarım oteli olan citizenM’in resepsiyonu 24 saat açıktır. Konuklar Vitra döşemeli çağdaş ortak yaşam alanlarında vakit geçirebilirler. Bunun yanı sıra, iMac’lerden ve ücretsiz yazıcı hizmetinden faydalanabilirler.

Günün 24 saati hizmet veren CanteenM’de sandviç ve sıcak yemek seçenekleri; barda ise bira, şampanya ve kokteyller servis edilmektedir. Ayrıca çay, kahve, hamur işleri ve sıcak İngiliz kahvaltısı sunan bir kahvaltı barı bulunmaktadır.

Londra Köprüsü 500 metre uzaklıktadır. Waterloo Tren ve Metro İstasyonu 1,6 km’den daha yakındır. St. Pauls Katedrali’ne ise yürüyerek sadece 10 dakikada ulaşılabilir.

Memmo Alfama

Şirin Alfama bölgesinde, 19. yüzyılın sonlarından kalma yenilenmiş bir binada hizmet veren Memmo Alfama – Design Hotel, konuklarına 24 saat resepsiyon hizmeti sunmaktadır. Tagus Nehri’ne bakan tesiste şarap barı ve açık yüzme havuzu bulunmaktadır. Memmo Alfama’nın özel tasarımlı odalarında iPod yuvası ve LED düz ekran TV gibi modern olanaklar mevcuttur.

Bu tasarım otelinde her gün açık büfe kahvaltı servis edilmektedir. Ayrıca atıştırmalıklar ve içecekler bulunan 24 saat kullanılabilen buzdolabı mevcuttur. Otelin 1. katındaki şarap barı, Portekiz müziği ve Tagus Nehri manzarası eşliğinde Portekiz şarabı ve hafif yemeklerin tadını çıkarmak için mükemmel bir ortam sunmaktadır.

Konuklar, tesise vardıklarında check-in yapabilecekleri rahat bir oturma odası bulacaklardır. Konsiyerj, bölgeyi ve Lizbon’u keşfetmeniz için tavsiyelerde bulunabilir. Memmo Alfama – Design Hotel, Portekiz geleneği ve ürünleri sunar. Alfama ve Tagus nehrini gören eşsiz bir manzaraya sahiptir. Yüksek kalite kumaşlar, kum rengi palet odalara sofistike bir görünüm veriyor.

Yataklarda Mısır keteninden nevresimler ve 6 yastık vardır. Banyolarda %100 pamuk havlular ve ücretsiz banyo malzemeleri yer alır. Fado müziği çalınan geleneksel restoranlarla çevrili olan bu tasarım oteli, panoramik São Jorge Kalesi’ne 5 dakikalık yürüme mesafesindedir. Lizbon Uluslararası Havaalanı araçla 15 dakikalık uzaklıktadır. Oldukça dinlendirici renklerin kullanıldığı iç mekanda da huzurlu vakit geçirebilirsiniz. Günlük hayatın kaosundan uzaklaşmak bu ferah otelde fazlasıyla mümkün. Otelin sade şıklığı seyahatinizde gün içinde yaşadığınız yorgunluğu tamamen atacağa benziyor. Arkadaş grupları ve çiftler için otantik ve tarihi bu bölge harika bir kaçış noktası ve civarda keşfedilecek çok şey var.

Le Moulin de Roc

Périgord’un kalbinde, Champagnac de Belair’de yer alan le Moulin du Roc, altından geçen Dronne Nehri’nin üzerinde, 1670 yılında inşa edilmiştir. Moulin Du Roc’un onbeş adet odası, Moulin’in üç binası arasında paylaştırılmış olup üst geçitler, teraslar ve iç merdivenlerden oluşan hoş bir labirentle birbirine bağlıdır. 

 

Tüm konaklama birimlerinde eski mobilyalar ve modern hayata ait konforların güzel bir karışımı bulunmaktadır. Odaların her biri, dinlendirici kıvrımlı nehre bakmaktadır.

Restoran, kuşkusuz Périgord’un en iyilerinden biridir. Şef, yerel ürün zenginliğinden tam anlamıyla yararlanmakla birlikte gösterişsiz yemekler pişirmektedir. Olağanüstü şarap mahzeni 900’den fazla farklı çeşit sunmaktadır. Buradaki her şey konukların, Moulin’in iki yemek odasından birinde ya da dışarıda, nehrin kenarındaki teraslarda keyifli anlar geçirmesi amacıyla düzenlenmiştir.

Pastel renklerin klasik mobilyalarla masalsı bir atmosfer oluşturduğu odalarda yemyeşil doğanın da etkisiyle stresten uzak mutlu rüyalar görmek sizi bekliyor. Aromatik bitkilerin, sebzelerin ve çeşitli çiçeklerin olduğu büyük bahçe rengarenk bir masal yaratıyor.

Kurabiye Otel Alaçatı

Kurabiye’de beklediğinizden çok daha fazlasını bulacaksınız. Güne gülümseyerek başlayacak, mutlulugu Alaçatı’nın güneşi gibi gün boyu yüreğinizde hissedeceksiniz.

Kahvenizin kenarındaki küçük bir kaşık sakız reçeli, yatağınızın üzerindeki ufak bir not, odanızın içine sizden izinsiz girmiş bir begonvil, komşuların sıcak sohbeti, dilek ağacına bağladığınız ufak bir kurdele, akşam saatlerinde tüm oteli kaplayan mis gibi Kurabiye kokusu, belki de çalan bir şarkı, size küçük mutluluklar olarak geri dönecek. Alaçatı’da yer alan bu küçük tasarım oteli, beyaz badanalı duvarları pastel renkli çerçevelerle tamamlamakta olup, köşe spa küveti bulunan bir avluya sahip. Sağlıklı yaşam alanında kızılötesi sauna ve mozaikli hamam bulunmakta.

Kurabiye Hotel, Ilıca ve Alaçatı plajlarına yaklaşık 3 km mesafededir. Çeşme ilçesi arabayla 15 dakika uzaklıktadır. Çeşme yarımadasını keşfetmek için ücretsiz bisikletler mevcut. Hotel Kurabiye’nin konukları kahvaltıda ev yapımı reçelleri ve taze Türk ekmeğini deneyebilirler. Akşam yemeğinden sonra bir kadeh şarabın tadını avludaki barda çıkarabilirsiniz.

Aydınlık odalar eflatun renkli detaylar ve renkli halılarla dekore edilmiş

Huzura uyanmak için, Alaçatı’da Kurabiye’nin kapısından içeri girin. Konuk olduğunuz sürece, Alaçatı’da unutulmaz günler geçireceğiniz kesin görünüyor. Dönüş gününüz geldiğinde de dost sohbetlerinde gülümseyerek anlatacağınız anıları ceplerinize doldurup buradan ayrılacaksınız.

Pek çok Kurabiye misafiri gibi, tekrar döneceğiniz güne kadar.

Punta Tragara

Capri’de Büyüleyici 5 Yıldız Konforu

Marina Piccola Körfezi’nin olağanüstü manzaralarını sunan Hotel Punta Tragara, Capri sahilinde panoramik bir konumda yer almaktadır. Kayalara gömülü muhteşem lokasyona sahip  bu otelin çarpıcı mimarisi dahi Le Corbusier imzası taşıyor.

Bu 5 yıldızlı lüks oteldeki konuk odalarının tümü modern ve ferahtır. Her oda benzersiz bir tasarıma ve ücretsiz kablolu internete sahiptir. Bazı odalar deniz, bazıları ise bahçe manzaralıdır.

Spada çok çeşitli masajların yanı sıra özel deniz tuzu ve yosun ürünleri içeren sağlıklı yaşam paketleri sunulmaktadır. Açık havuzlardan biri ısıtmalıdır ve thalasso terapi jetlerine sahiptir. Punta Tragara’nın restoranı Akdeniz yemekleri ile hizmet vermektedir. Ayrıca bir havuz bar da mevcuttur. Kahvaltı ise zengin bir açık büfe şeklindedir.

Capri’nin Piazzetta meydanı yürüyerek sadece 10 dakika uzaklıktadır. Otelde hiçbiri aynı olmayan 44 oda bulunuyor.

Birbirinden ferah beyaz renk ağırlıklı geniş odalarda kendinizi çok özel hissedeceksiniz. Eşsiz manzarasıyla da kalbinizi okşayacak bu deneyim size unutulmaz dakikalar yaşatacak. Romantik bir tatil için ideal bir destinasyon olan Capri’de huzur ve konforun birarada olduğu otelde ne kadar doğru bir seçim yaptığınızı anlayacaksınız.

Mimar Hane | Richard Meier

CESARETİN RENGİ BEYAZ, BEYAZIN MİMARI İSE RICHARD MEIER Modern mimari denince akla gelen 10 isimden biri olan Amerikalı Meier, 12 Ekim 1934, New Jersey eyaletinin Newark şehirinde doğmuştur. Bütün kariyeri boyunca özellikle beyaz rengi ana renk olarak kullanmasıyla ...

dfot

 

20.YY Mimarisinin Temellerini Atan Mimar: Le Corbusier

Le Corbusier olarak tanınan Charles-Edouard Jeanneret, İsviçre asıllı, Fransız mimardır. 1887-1965 yılları arasında Yaşamıştır, uzun bir profesyonel kariyeri olmuştur. Modernizme ve uluslararası tarza yaptığı katkılar ile dünya genelinde tanınmıştır. İsviçre’ de La Chaux de Fonds’ da saat kadranı ustası bir babanın ve piyano dersleri veren bir annenin ilk erkek evladı olarak doğan ve fikirleri dünya genelinde büyük bir ilgi gören Le Corbusier, dönemin “çığır açan mimarı olarak” ismini tarihe altın harflerle yazdırmıştır. Le Corbusier adını, 1920 yılında, büyükannesinin  “Lecorbésier” olan soyadından esinlenerek kendisine seçmiştir.

“Mekanı tam olarak kavrayabilen iki mimar var dünyada; biri Mimar Sinan biri de ben”
Le Corbusier

13 yaşında okulu bırakarak babasının yanında çalışmaya başlayan Le Corbusier, iş hayatının yanı sıra uygulamalı güzel sanatlar okulundaki dersleri de takip etmeyi ihmal etmemiştir. Bu süreçte sanat okulundaki çizim ve sanat tarihi öğretmeninin etkisinde kalarak mimarlığa ilgi duymaya başlamıştır. “Mimarlık, ışıkta bir araya getirilmiş kütlelerin ustaca, doğru ve muhteşem oyunudur” düşüncesiyle, modern mimarinin kuruculuğunu yapmış ve kendisi kadar ünlü olan şezlongunun tasarımına imza  atarak, 20.yy’ ın en ünlü mimarlar ve tasarımcılarının arasına girmiştir.

1907-1911 yılları arasında, Orta Avrupa ve Akdeniz ülkelerini gezmiş olan mimar, beyaz badanalı, dört köşeli sade Akdeniz evlerinden çok etkilenmiştir. Bu nedenle, bu yapıların mimarileri ile yakından ilgilenmiş, iklimsel farklılıkların, yöreye özgü mimari tarzlar şekillendirdiğini yakinen gözlemlemiştir. Bu gözlem kendisinde, “Mimarlığın ihtiyaca cevap vermesi” fikrinin gelişmesinde etkili olmuştur. Bu gezilerinde kent dokusunu ve tarihini en ince detaylarına kadar incelemiştir. Yaptığı değerlendirmelerde geçmişin değerleri ile büyük heyecanla takip ettiği teknolojik gelişmeleri bir arada yorumlayabilmeyi başartmıştır. Geçmiş ile güncel arasında daima bir köprü kurmaya çalışmış ve eserlerinin çoğunda bunu ustalıkla başarmıştır. Bu gezileri sırasında, yapılarına betonarme kullanan Parisli mimar Auguste Perret ve ilk endüstriel tasarımcılarından biri olan Peter Behrens ile birlikte çalışma olanağı bulmuştur. Mimarlık anlayışının gelişmesinde bu iki tasarımcının büyük rolü olmuştur.

Binalarda ilk kez kolonu kullanarak bütün mimarlık anlayışını değiştiren bir adım atan Le Corbusier, o güne dek, aynı zamanda taşıyıcı olarak da kullanılan  duvarları yükten kurtarmıştır. Bu yöntem tasarımı özgürleştirmiş ve yapının işlevselliğini artırmıştır. Eserlerinde betonu ve tuğlayı heykeltıraş gibi kullanmış, onları o zamana kadar kullanılmış biçimlerinden farklı olarak çıplak bırakmaktan korkmamıştır.

Le Corbusier, mimarlık görüşünü beş temel ilkeye dayandırmıştır;

Kolonların duvarları taşıyıcı olmaktan kurtararak bütün yükü alması,
Yapının taşıyıcıları ve duvarların işlevsel yönden birbirinden bağımsız olması,
Betonarme strüktürün teknik özelliğin dışında estetik öğe olarak kullanılması,
Serbest cephenin bir parçası olarak yatay bant şeklinde uzanan pencerelerin iç mekanı aydınlatması,
En üst katta binanın doğal çevreyle uyumunu sağlamak için çatıların teras bahçeye dönüştürülmesi…

Tüm bu ilkeleri bilinen en ünlü yapılarından olan  Villa Savoye’ de kullanmıştır. Adeta yerden yükseltilmiş bir kutu görünümünde olan evi çevreleyen yatay pencereler üstü açık balkon bölümünde bile kesintiye uğramayıp bu bölümün cepheleri de salon pencereleri gibi gösterilmiştir. Küp formu çatı katında silindirik duvarlarla bozularak hareket kazandırılmıştır. Binaya bakıldığında ilk olarak geometrik oran göze çarpar. İnce kolonlarla yerden koparılan ev havada duruyormuş izlenimi verir. Bu yaklaşım, yükün kolonlara aktarılmasıyla neler yapılabileceğini göstermektedir.

Le Corbusier’ nin “Bir şey, bir ihtiyaca cevap veriyorsa güzeldir” bakış açısı, işlevselcilik akımının da temelini oluşturur. 2.Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan işçi mahalleleri ve kent merkezlerinde artan nüfus yoğunluğu ile giderek ağırlaşan yaşamsal sorunların ancak yepyeni bir mimarlık anlayışı ile mümkün olabileceğine inanmıştır. Bunu gerçekleştirecek yegane düşüncenin de “işlevselcilik’’ ten başkası olmadığını savunmuştur. İşlevselcilik, biçim ile öz arasındaki gerçek ve doğrudan ilişki kurabilmeyi amaçlayan bir akımdır. Bu akımın mimarideki temsilcisi olan Le Corbusier “Yeni bir Mimarlığa Doğru” (1923) adlı kitabında mimarlıkta işlevselliği detaylı bir şekilde anlatmış, estetik değerler ve işlevselliğin uyumlu olması gerektiğinin altını çizmiştir.

1925’ te Paris’ teki uluslararası bir dekoratif sanatlar sergisinde Le Corbusier’ nin, “Yaşayan Hücre“ olarak nitelediği ilk işlevsel ev modeli sergilenmiştir. “Modular Oranlar Sistemi” diye tanımlayarak yarattığı yaklaşımında kentleri insana benzeterek, modern kentlerde yer alan yapıların, ancak insan vücudu baz alınarak tasarlandığında en çok sayıda insana en sağlıklı çevrenin yaratılabileceğini söylemiştir. Bu sistemde boyu 1,80 olan bir insanın ölçülerinden yola çıkılarak binaların ölçülerini ilişkilendirmiştir. Hücre adını verdiği birimleri bir araya getirerek bir blok oluşturmuştur. Bu bloklardan birini Marsilya’ da 1946-1952 yılları arasında yapılan başarılı olamadığı, daha sonra “Deliler Evi” olarak adlandırılan  United ‘Habitation ‘ tasarlamıştır. Yerleşim Birimi 1.800 kişiyi barındıracak 18 katlı bu yapının içinde rafa dizilen şişeler gibi yerleştirilmiş apartman dairelerinin yanı sıra anaokulu, tiyatro, alışveriş merkezi, spor salonu gibi ortaklaşa kullanılacak hizmet birimlerini yerleştirmiştir. Bu yapıdaki hatalarını daha sonları kabul ederek  “Haklı olan mimari değil, hayattır.” şeklinde özetlemiştir bu durumu.

İnsanın güzelliğe ihtiyacına da vurgu yapan ünlü mimar, güzelliğe ulaşmanın iki yolu olduğunu savunur: “Oransal geometri ile form ve işlev arasındaki birebir ilişki”. Aynı zamanda kent planlamacısı da olan  Le Corbusier tasarladığı kentler, “Yaşamın, çalışmanın, aklın ve bedenin uyumu” diye tanımlamıştır. Onun ütopik kentinde yukarı yükselen yapılar, sokağa çıkmayı gerektirmeyen alışveriş alanları, teras parklarında gezinti ve piknik alanları, tenis kortları gibi spor kompleksleri olan bloklar, yerin metrelerce altında garajlar ve yollar yer almıştır. Le Corbusier’ nin kentlerinde yaşayan insanlar, yollar yer altına indiği için evlerinden çıktıklarında parklar, bahçelerle karşılaşır. Le Corbusier yerleşimlerin, her zaman doğal çevreyle bütünleşmiş olarak ele alınması gerekliliğini öne çıkarmıştır. Gerçek bir hümanist olan ünlü mimar, daima toplumsal faydanın, yani en fazla sayıda insana en sağlıklı çevreyi yaratmanın,  ulvi bir amaç olduğunu vurgulamıştır.

Gezdiği ve mimarisinden etkilendiği ülkelerden biri de Türkiye olmuştur. “Mekanı tam olarak kavrayabilen iki mimar var dünyada; biri Mimar Sinan biri de ben” diyerek Mimar Sinan’ a olan hayranlığını dile getiren Le Corbusier’ nin, bu yaklaşımı meslektaşları arasında ve sektörde pek de hoş karşılanmamıştır, tahmin edebileceğiniz gibi. Le Corbusier’ in Türkiye ile ilişkisi bu kadarla da sınırlı kalmamıştır. Atatürk’ ün İstanbul’ u yeniden planlaması için teklif götürdüğü Le Corbusier, İstanbul mimarisinden etkilenerek geliştirdiği çatı bahçelerinden bahsetmiş ve İstanbul’ un tarihinden gelen Bizans dokusunun bozulmaması gerektiğini belirten bir mektubu Atatürk’ e bizzat iletmiştir. “Hayatımda yaptığım en büyük hata Atatürk’ e yazdığım mektuptur. Eğer İstanbul’u bu dokusu ile bırakın, imar planı yapmayın bu şehir Bizans kokusunu taşımalıdır gibi aptal bir gafı yapmasaydım, şu an dünyanın incisi olan bu şehrin imar planını ben yapıyor olacaktım” diyerek kariyerinin en önemli hatasını yapmış olduğunu itiraf etmiştir daha sonları, çeşitli ortamlarda.

Yapılarında geometrik biçimlerin öne çıktığı teknolojiyi kullanmaktan kaçınmayan, avantgarde mimarinin öncüsü Le Corbusier, tarihi ve geleneği göz ardı etmeden mimarlık anlayışına çağdaş bir yorum getirmiştir. Sadece bir mimar olarak değil, düşünür ve sanatçı olarak kabul edilen mimar, çağdaş mimarlığa yeni bir tanım getirmekle birlikte, mimarlığın sanat dalı olarak kabul görmesinin ötesinde diğer sanatlara ilham veren bir noktaya gelmesini de sağlamıştır. Uzun yıllar süren kariyerinde, Avrupa, Hindistan ve Rusya başta olmak üzere, dünyanın dört bir köşesinde çok önemli yapıla inşa etmiştir. Modern yüksek tasarımın öncü çalışmalarını yapmış ve kendisini toplu konutlar ve kalabalık şehirler için daha iyi yaşam koşullarını sağlamaya adamıştır.
İşlevsel ve sade mobilya tasarımın da çok öneli bir isim olan Le Corbusier’ nin birçok tasarımında 1920 yılına kadar mobilya üretimi alanında hiç kullanılmamış olan çelik borular yer almıştır.

Le Corbusier’ e 1943 yılında, Zürih Üniversitesi tarafından, matematiksel yapı ilkelerinin uygulanışındaki başarılarından ötürü fahri doktora ünvanı verilmiştir. Bunun dışında 1955′ te ETH Zürich, 1959′ da Cambridge Üniversitesi, 1961′ de Columbia Üniversitesi ve 1963 yılında Cenevre Üniversitesi tarafından doktora ünvanları almıştır. 1968 yılında, Amerika Mimarlar Enstitüsü’nün (AIA) Onur Üyesi olmuştur. Le Corbusier, 78 yaşında, yazlık evinin yer aldığı Le Cabanon yakınlarında denizde yüzerken kalp krizi geçirmiş ve orada boğularak vefat etmiştir. Kültür Bakanı André Malraux, 1 Eylül’ de Carrée-Hofdes Louvre’ da kendisi için resmi bir cenaze töreni düzenlemiştir ve Roquebrune-Cap-Martin mezarlığına defnedilmiştir.

ESERLERİ

Villa Savoye / Fransa-1929

Le Corbusier’ in en önemli eserlerinden birisi olarak kabul edilir. Fransa’ nın başkenti Paris’ in hemen dışındaki Poissy bölgesinde yer alan bu yapı, enternasyonel stilin en önemli ve tanınmış örneklerinden birisidir. İnşaatı 1929 yılında tamamlanmış olan bu önemli eserinde Le Corbusier, dökme betonarme malzemesini ağırlıklı olarak kullanmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasından kullanılmayan ve harap hale gelen yapı, sonradan restore edilmiş ve sergilenmek üzere halka  açılmıştır. Yapı, Le Corbusier’ in öncülük ettiği   “Yaşayan Makine” teorisinin de önemli örneklerinden birisi olarak da kabul edilir.

Carpenter Görsel Sanatlar Merkezi, Harvard Üniversitesi / Cambridge, Massachusetts, ABD-1961

Carpenter Merkezi’ nin inşası, ünlü mimarın, 1959-1962 yılları arasında gerçekleştirdiği, Amerika’ daki ilk ve tek projesidir. Bu proje, diğer UNO Binaları’ndan farklı olarak Corbusier’ e sorumluluk yüklemiş ve kendi adı altında yürütülmüş özel bir çalışmadır.

Unitéd’Habitation / Marseille, Fransa, 1947-1952

Unitéd’Habitation, Le Corbusier tarafından, aynı zamanda ressam da olan mimar olan Nadir Afonso’ nun işbirliği ile, modernist stilde tasarlanan yerleşim birimleridir. Devamında aynı tasarım yaklaşımı ile Avrupa’ nın birçok yerinde Unitéd’Habitation ismi altında inşaatlar gerçekleşmiştir. Unitéd’Habitation çatısı altında toplanan bu projelerin en ünlüsü hiç şüphesiz, Cité Radieuse (Parlak Şehir) adıyla anılan projedir. Fransa’ nın Marsilya şehrinde 1947 ile 1952 tarihleri arasında inşa edilmiştir. Le Corbusier’ in en tanınmış çalışmaları arasında yer alan bu projenin, Brutalist mimarlık stiline ve felsefesine oldukça önemli etkileri olmuştur. Le Corbusier tarafından tasarlanan ve  Shadrach Woods ile George Candilis’ in katkılarıyla inşa edilen CitéRadieuse projesinde, 337 apartman dairesi 12 kata yayılmıştır. Projede; mağazalar, spor ve sağlık merkezleri, eğitim birimleri ve bir otel de yer almaktadır. Düz olarak konumlandırılan ve üzerinde yürüyüş alanları olan teras çatısında ise ayrıca toplanma alanı, koşu parkuru ve bir havuz da mevcuttur.

Diğer Eserleri;

Notre DameduHaut Şapeli / Ronchamp, Fransa, 1950-1954

Batı Sanatları Ulusal Müzesi / Tokyo, Japonya 1957-1959

Heidi Weber Müzesi (Le Corbusier Merkezi) /Zürih, İsviçre 1967

Chandigarh’daki binalar (Meclis Sarayı), Hindistan, 1952-1959

 

dfot

dergi_form_nisan

5 KITADAKİ ORTAK İZ:
KENZO TANGE

Yapısalcılık akımının öncülerinden olan ünlü Japon mimar Kenzo Tange, 20. yüzyılda yetişmiş en önemli mimarlarından biridir. Modernizmin genel çizgilerini, geleneksel Japon stili ile birleştirip kendine özgü bir akım yaratmıştır. Dünyanın beş kıtasında birbirinden önemli projelere imza atmıştır. 4 Eylül 1913 de Japonya’nın Osaka kentinde doğmuştur. Babasının görevi gereği o hayatının ilk yıllarını Çin’de geçirmiş, ardından sırasıyla Şangay ve İngiltere’de yaşadıktan sonra 1920 yılında Japonya’ya dönmüştür.1935 yılında Tokyo Teknik Üniversitesinde mimarlık eğitimi almış, buradan mezun olduktan sonra da (1938-1941 yılları arasında) Japon mimar Kunio Maekawa’nın yanında çalışmaya başlamıştır. Bu çalışma yıllarının ardından Tokyo Üniversitesi’ne geri dönmüş ve yüksek lisans eğitimine başlamıştır. 1946 yılında aynı üniversitede asistan olan Kenzo Tange, yine aynı yıl Tange Laboratuvarı’nı kurmuştur.
1963 yılında Şehir Mühendisliği Bölümü’nde profesörlük ünvanına hak kazanmıştır. Bu başarılı akademik kariyere paralel olarak, 1961 yılında‘’Kenzo Tange & URTEC, Kent Planlamacıları ve Mimarlar’’ adını verdiği bir tasarım ofisinin yönetimini de üstlenmiştir. 1946-74 yılları arasında Tokyo Üniversitesi’nde profesörlük yapan Tange, 1974 yılından sonra da emekliye ayrılmasına karşın aynı üniversitede öğretim görevini sürdürmüştür.1950-60 arasında ABD Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde(MIT), 1972 de ise Harvard Üniversitesi’nde konuk öğretim üyeliğinde bulunmuştur.Washington, Yale, Princeton gibi üniversitelerde de dersler vermiştir. Çok sayıda ulusal ve uluslararası ödül alan Tange (1966 Altın Madalya, 1980 Order of Culture, 1987 Pritzker Mimarlık Ödülü, 1994 Sacred Terasures v.s.) içlerinde Yugoslavya, Tayvan, ABD, İtalya, Cezayir, Suudi Arabistan, İran, Nepel, Suriye, Meksika, Kuveyt, Ürdün ve Katar’ın da bulunduğu çeşitli ülkelerde çeşitli büyük projeler üstlenmiştir. 22 Mart 2005 tarihinde vefat eden Kenzō Tange’nin cenazesi, tasarladığı eserlerin en önemlilerinden olan, Tokyo Katedrali’nde düzenlenen bir törenle toprağa verilmiştir.

TASARIM YAKLAŞIMI
Tange’nin mimarlık eğitimine başladığı 1930’lu yıllarda pek çok ülkede olduğu gibi Japonya’da da ulusal bir mimarlık anlayışı oluşturma çabaları egemendi. Bu ortamda yetişen Tange, ülkesinin teknolojideki ileri düzeyinden de yararlanarak, bir yandan Japon mimarisinin özelliklerini taşırken öte yandan da çağdaş mimarlık ilkelerini içeren tasarımlar ortaya koymuş ve tasarım vizyonunda ilginç bir birleşimin oluşmasına neden olmuştur.
1960’lı yıllardan itibaren ise, bir arayışa girmiş ve yeni strüktür denemelerine yönelerek, hem geleneksel Japon mimarisinin hem de uzun süre etkisinde kaldığı Le Corbusier’in izlerinden kurtulmayı amaçlamıştır. Tange’nin mimari tarzının en temel özellikleri; gelenekle çağdaşlığı birlikte sunması ve teknolojiyle insanın uyumlu birlikteliğini savunmasıdır şeklinde özetlenebilir. Bunu otobiyografisinde şöyle izah eder; “Mimari, öncelikle insan ruhuna hitap eden bir şey olmalı; daha sonra temel formlar, mekan ve dış görünüş devreye girmelidir. Çağımızda yaratıcılık; teknoloji ve insanlığın bir birlikteliği olarak ifade edilir. Geleneklerin asıl rolü, yaratıcılıkta bir katalizör görevi üstlenmeleridir. Finalde kendisini öne çıkarmayan geleneksel çizgiler, yaratıcılığın kesinlikle içerisinde olmalı ama asla yaratıcının kendisi olmamalıdır.”
Kenzo Tange’nin bu felsefesi, tasarladığı hemen hemen bütün projelerde görülebilir. Bu bakış açısı Tange’yi farklı kılan en önemli özelliğidir.
Tange’nin 1960’lardan sonra yöneldiği bir alan da genç kuşak mimarlarınca başlatılan METABOLİZM AKIMI(1950lerin sonunda Japonya ‘daki yeni sosyal gereksinimleri ve hızlı nüfus artışını karşılayabilecek, değişimlere uyum gösterebilecek ve megastrüktür şeklinde öngören mimarlık yaklaşımı) doğrultusundaki çalışmalarıdır. Ahşap strüktürün modernizme uyarlanması anlayışı II.Dünya Savaşı’ndan sonra Tange tarafından yeni bir akım olarak ortaya konmuş ve Japon mimarisine özgü oranların hangi kaynakta aranması gerektiğini sorgulayan ‘’Comon’’ (M.Ö. 5000-300) ‘’Yayoi’’ (M.Ö. 300-400) tartışmasını gündeme getirmiştir. Comon döneminin ürünleri coşkulu ve dışavurumcu bir anlayışı yansıtırken, Yayoi dönemi örnekleri sakin ve dengelidir. Tange önce Yayoi anlayışında kiriş-kolon oranlarına özen göstererek Hiroşima Barış Parkı’nı, Tokyo Eski Belediye Binası’nı ve Kanagava Vilayet Binası’nı tasarlamış, ardından de strüktür uzmanı Yoşikatsu Tsuboi’nin de yardımıyla Tokyo Katedrali ve Tokyo Olimpiyat Salonu’nu Comon anlayışında gerçekleştirmiştir. Modernizmin teknoloji sayesinde iç mekanı olduğu gibi dış biçime aktaran işlevsellik anlayışını Comon sözcüğü çatısı altında toplayan Tange ve öğrencileri (Kikutake, Kurokava, Isozaki) 60 ve 70li yılların en önemli hareketi olan metabolizm akımını hayata geçirmişlerdir. Tange ‘’metabolizm’’sözcüğünü bir teknolojik terim olarak değil ifade tekniği yönüyle kullanmıştır.Tange genel meslek hayatına Japon ve Batı estetik ilkelerini birbiri içinde kaynaştırdığı yalın ve zarif üslubu damgasını vurmuş, bu üslup bütün dünyada büyük beğeni kazanmıştır demek yanlış olmaz.
Tange’in erken dönem çalışmalarını, yapıtlarından çok etkilendiği Le Corbusier’in de etkisinde kalarak oluşturduğu rahatça gözlemlenebilir. “Kapsamlı şehirler”(comprehensive cities) olarak adlandırdığı kent çalışmaları ise, hizmet ve ulaşım sistemlerinin entegre olarak çalıştığı mega strüktürlerden oluşur. Kenzo Tange’in esinlendiği diğer isimler ise Rönesans döneminin büyük ustalarından Italyan Michelangelo ve 20.yy mimarlık dünyasının önemli isimlerinden Alman Mimar Walter Gropius’dur. Bu eşsiz batılı sanatçılarının seçkin tarzlarını, Japon gelenekleri ile ustalıkla harmanlaması, Tange’nin kendi çizgisinin karakteristik özelliğini de oluşturmuştur.

KAZANDIĞI ÖDÜLLER

1966 Altın Madalya, Amerikan Mimarlar Enstitüsü
1980 Order of Culture
1987 Pritzker Mimarlık Ödülü
1994 Sacred Treasures

UYGULANAN PROJELERİ

1955: Hiroşima Barış Anıtı Parkı, Hiroşima, Japonya
1955: St. Mary’s Katedrali (Tokyo Katedrali), Tokyo, Japonya
1957: Eski Tokyo Büyükşehir Belediye Başkanlığı Binası, Yūrakuchō, Tokyo, Japonya
1958: Kagawa Hükümet Binaları, doğu ofisleri, Takamatsu, Kagawa, Japonya
1960: Kurashiki Belediye Meclis Binası, Kurashiki, Okayama
1964: Yoyogi Ulusal Jimnastik Salonu (1964 Tokyo Olimpiyatları için), Tokyo,
1966: 1963 depreminde yerle bir olan Makedonya’nın başkenti Üsküp için şehir master planı, 1970: Expo 1970, Suita, Osaka, Japonya
1977: Sogetsu Kaikan, Aoyama, Tokyo, Japonya
1979: Hanae Mori Binası, Aoyama, Tokyo, Japonya
1982: Yeni Federal Başkent Merkez Bölgesi, Nijerya
1986: Nanyang Teknoloji Üniversitesi, Singapur
1986: OUB Merkezi, Singapur
1987: American Tıp Derneği Merkez Binası, Şikago, Illinois, ABD
1991: Tokyo Büyükşehir Belediye Binası, Shinjuku, Tokyo, Japonya
1992: UOB Plaza, Singapur
1996: Fuji Televizyon Binası, Odaiba, Tokyo, Japonya
1998: Bahreyn Üniversitesi, Sakhir, Bahreyn
1998: WKC Merkezi, Kobe, Hyogo, Japonya
2000: Kagawa Hükümet Binaları, Takamatsu, Kagawa, Japonya
2000: Tokyo Dome Hoteli, Tokyo, Japonya
2003: The Linear – Müstakil Apartmanlar, Singapur
2005: Hwa Chong Vakfı Yatılı Okulu, Singapur

PROJELERİNE YORUM;
TOKYO PLANI

6 Ağustos 1945 tarihinde yerel saat 08:15’i gösterirken, “Little Boy”(Küçük Çocuk) adı verilen atom bombası Hiroşima’da ilk anda 140.000 insanın ölümüne yol açtı. Ölü sayısı sonraki yıllarda da radyasyon etkisini gösterdikçe daha da arttı. Suya ve toprağa yayılan radyasyon ile artan bombanın etkisi, rakamlarla ifade edilemeyecek kadar büyüktü. Öyle ki, söylentiler, uzun yıllar tek bir bitkinin bile Hiroşima’da yetişmeyeceği yönündeydi. Özetle, Hiroşima haritadan silinmişti.
Hiroşima’yı yeniden inşa etmek için açılan yarışma sonucunda proje “Hiroşima Master Planı” ile Kenzo Tange’e verildi.
“II. Dünya Savaşı’nın küllerinden modern Japonya’yı inşa eden mimar” olarak da anılır Kenzo Tange. Modern Japon mimarisinin de onunla başladığı ve bu nedenle Tange’in sadece Hiroşima’yı küllerinden inşa etmekle kalmayarak yeni Japonya’yı da inşa ettiği düşüncesi yaygın bir görüştür bu nedenle.2. Dünya Savaşı’nda atom bombasının atılması ile haritadan silinen Hiroşima’da, bombardıman sırasında yapıların yaklaşık %69’u tamamen yıkılmıştı , %6,6’sı ise ciddi hasar görmüştü. Kent saniyeler içinde tanınamaz hale gelmişti. Bu yüzden mimarımızı çok zorlu bir görev bekliyordu. O da işe Barış Bulvarı ile yani atom bombasının düştüğü yerde konumlanan bir anıt ve müze ile başladı. Yapıtları Hiroşima’ya çağdaş bir görünüm verirken, yaşananların unutulmaması için geçmişten kalan bazı eserleri de planlamaya dahil etti büyük usta. 1955 yılında tamamlanan bu plan, Modern Japon mimarisinin başyapıtı olarak kabul ediliyor.
dergi_form_nisan