keyif

dfot

 

Deniz Kabuğu Otel Alaçatı

Deniz kabuğu Otel Alaçatı’nın en eski yerleşim alanı olarak bilinen ve son yıllarda sokaklarında kültür ile sanatın iç içe geçtiği Hacı Memiş mahallesine 7 dakikalık yürüme mesafesinde olup, Alaçatı mimarisine uygun inşa edilmiş birbirinden ferah altı adet odası ile cumbalı taş bir binadan oluşmaktadır.

Odaları rustik mobilyalar ve benzersiz tasarımlar ile dizayn edilmiştir. Bahçe katında iki adet, üst katta ise dört adet beyaz ahşap zeminli odadan oluşmaktadır. Üst kat odalarında mavi cumba ve fransız balkon vardır. Bahçe katında bahçe manzarası, üst kat odalarında  Alaçatı köy manzarası izlenebilmektedir.

Yemyeşil çimler ile kaplanmış 450 m2 lik büyüleyici bir bahçeye sahiptir. Bahçesinde begonvil türleri, limon, jacaranda, melisa, yasemin, zeytin, çam, meyve ağaçları ile lavanta, sardunya, papatya türleri, mevsim çiçeklerinin mis kokusu ve renkli görüntüsü iç içedir.

Toplantı, ziyafet imkanları veya TV izleme için geniş bir salona sahiptir. Soğuk havalarda şömine karşısında dinlenebilir, müzik dinleyebilir, içeceklerinizi yudumlayabilirsiniz.

Gününüze bahçe içerisinde, veranda altında Türk çayı ve portakal suyu eşliğinde zengin bir kahvaltı ile başlayabilirsiniz. Alakart restoranda Türk mutfağından ev yemekleri servis edilmektedir. Ayrıca, tesis bünyesinde mangal keyfi yapabilirsiniz.

 

dfot

 

Lüks ve Bohem

Bir Deneyim

 

 

“Lüks nedir? Lüks, benim için, gerçekten İSTEDİĞİM şeyi yapabilmektir.”

Thomas Hayne

 

Neredeyse 10 yıllık bir süre boyunca Mykonos’taki dünyaca ünlü Paradise Club’ı işlettikten sonra, İki Alman Thomas Hayne ve Mario Mario Mertel Design Hotels ekibi ile birleşerek San Giorgio’yu yaratmış. Bu başarılı birlikteliğin de etkisiyle, ortaya vazgeçilmez bir tatil destinasyonu çıkmış. 60’ların bohem yaşamı, jet-set ve çingene yaklaşımını karıştıran “gypset”  stili bir ambiyans oluşturmuşlar. San Giorgio’da her şey konfor ve keyif alabilmek üzerine  planlanmış.

Boş vakitler oldukça fazla ve misafirler de bu vakitlerde mümkün oldukça enerji sarfetmemeye ve daha çok pozitif enerji üretmeye teşvik ediliyor. San Giorgio’ya gitmek en cool arkadaşınızın yazlık evini ziyaret etmeye benziyor. Zarafet, estetik, lezzet dolu bir görsel şölen ve adanın en çok konuşulan ziyafetlerini düzenleyen bir arkadaş.

34 odalı yapı komşu Paradise Club ile birleşti ve mal sahipleri Thomas Hayne ve Mario Hertel, Markos Daktilidis yani Paradise plajının sahibiyle birlikte San Giorgio’yu kurdular. Mykonos sadece gece hayatıyla değil, Avrupa’da ilk beşte yer alan plajları, resim gibi beyaz evleri, berrak mavi suları ve çekici ara sokaklarıyla tipik bir Yunan cenneti. Alman doğumlu ikili dümenin başına 2004’te geçmiş.

Her şeyi geride bırakıp burada 6 haftalık bir tatil yaptıktan sonra, Mykonos’a taşınmışlar. Konuklarının ihtiyaçlarını çok iyi anlayan San Giorgio, birkaç yıl içinde dünyaca ünlü Dj’lerin yaz sezonu boyunca  muhakkak uğradığı bir durak haline gelmiş.

San Giorgio deniz manzarasına uyanmak, sevgiyle yapılmış yemekleri tatmak ve kalabalıkla yıldızların altında dans etmek gibi kolay ulaşılacak zevkleri arayanlar için tasarlanmış. Otelin sahipleri projenin her detayıyla bizzat ilgilenmişler.

Her zaman bir otel sahibi olmayı isteyen Alman ikili, odaların her birine ayrı karakter vermeyi, her kış yeni düzenlemeler yaparak yazın sürprizlerle geri dönmeyi bir tutku haline getirmişler. Otel konum ve bina olarak, ilk karşılaştıkları andan itibaren onları bu işe başlamaya ikna etmeye yetmiş.

Şu anda Design Hotels CEO’su olan Claus Sandlinger’in en iyi arkadaşları olmasının da şöhretlerinde etkisi büyük. 25 yıldır arkadaş oldukları bu ekiple, bu hem eğlenceli, hem de cool projeyi birlikte yürütmeleri tabi ki beraberinde başarıyı getirmiş. Bundan iyi ne olabilir ki?

 

dfot

 

Kapatın Gözlerinizi,

Sizin Cennetiniz Hangisi?

 

Seyahat etmek, gezmek, dinlenmek, eğlenmek, öğrenmek. Yazın yaşamın kendisi demek aslına bakacak olursanız.

 

Hepimizin bir resmi vardır gözünüzü kapadığınızda beliren yaza dair. Çoğu çocukluk anılarına veya özlemlerine sıkışmış küçük enstantaneler. Kiminin gözünde bir terasta veya yeşil bir bahçede edilen keyifli bir kahvaltı canlanır gözlerini kapatıp yaşadığı rutinden uzaklaşmak istediğinde. Kimi saçlarını rüzgara vermiş bir teknede güneşleniyorken hayal eder kendini. Kimisi dalından meyva yerken, kimi de bir havuz kenarında meyva suyunu yudumlayıp şezlongda güneşlenirken.

 

Ben bir önceki hayatımda bir Rum Köylüsü olduğumu düşünecek kadar Ege mimarisine tutkunum. Yaza dair bir şeyler konuşulmaya başlandığında kendimi bir Yunun adasının rüya merdivenlerinde karşımdaki engin maviliği seyrederken ya da Bodrum’da bir taş evin avlusunda rahat bir sedirin üstüne bir yavru kediyle oynaşırken bulurum. Bu yüzden de yıllarca Bodrum sokaklarında amaçsızca dolaşırken gerçek anlamda nefes alabildiğimi ve buralara indiğimde varoluşuma ve benliğime dair bir anlam bulabildiğimi söyleyip durdum hep.

 

Bir yandan da insanın  öldükten sonra gideceği cennetini kendi zihnindeki gibi olacağına inananlardanım. Bu yüzden ölünce güneyde mavi beyaz bir taş evde, kedilerim, sevdiklerim ve sonsuz Mavilikle mutlu bir tablonun içinde hayal ederim kendimi zaman zaman.

 

Neyseki önümüz yaz, kendi cennetimize kavuşmak için ölmeyi beklememiz gerekmez. O zaman kapatın gözünüzü, netleşsin bu yaz ki rotanız…

 

Keyifli tatiller

 

dfot

 

MAMMA MIA

Ve her şeye rağmen bahar geldi…Bizim keyfimizi, moralimizi, ülkenin halini vb. beklemez mevsimler olması gerektiği gibi tam zamanında gelirler. Umalım ki gelen bahar tüm doğayı temizlediği gibi bizim üstümüzde dolanan kasvetli, bulutlu havayı da temizlesin…

İçimizi ısıtacak Mayıs ayı için size harika bir film seçtim. Geçen ay korkuttuysam affola ama bu tekrar yapmayacağım anlamını da gelmez. Ben bu sayfalarda her sayıda iç ısıtan, ferahlatan lay lay lom evlerin sözünü verdiğimi hatırlamıyorum, siz?
Neyse filme gelelim artık. Nedir filmimiz, şudur: Mamma Mia!

Nereden duyduk ilk bunu? Tabii ki ABBA’dan. ABBA kim? Yeni kuşaklar için bebeklerin ilk söylediği kelimelerden biri gibi gelebilir kulağa ama kazın ayağı öyle değil. Çok kısa hatırlayalım: 1966 yılında bir müzik grubu kurmaya karar veren Björn Ulvaeus ve Benny Andersson, 1969 ilkbaharında ABBA’nın diğer yarısını oluşturacak olan Agnetha Faltskog  ve Anni-Frid Lyngstad’in  katılımı ile grubu tamamladılar ve üyelerinin adlarının ilk harflerinden oluşan ABBA adını aldılar.”People Need Love” kırkbeşliğini kaydettikleri 1972 ilkbaharında kendilerini Björn & Benny, Agnetha & Anni Frid olarak adlandırıyorlardı.

1973’te İsveç’i Eurovision da temsil etmek için katıldıkları ulusal İsveç Melodifestivalen finaline “Ring Ring” adlı parçayla katıldılar; fakat üçüncü oldular. Yine grup 1974 yılında “Waterloo” ile Eurovision Şarkı Yarışması’na katıldı. Bu sırada grup ABBA adını aldı. 6 Nisan 1974’teki Eurovision Şarkı Yarışması’nda ABBA “Waterloo” ile birinci oldu. Bu başarı ABBA`nın tüm Avrupa ülkelerinin yanı sıra ABD`de de ünlü olmasını sağladı. Abba, “SOS” adlı üçüncü albümüyle ününü pekiştirdi.

1976 yılında “Greatest Hits” ve “The Best of ABBA Respectively”, İngiltere ve Avustralya’da piyasaya sürüldü. Tüm dünyada büyük ilgi gören “Fernando” ve “Dancing Queen” gibi single çalışmaları, kısa sürede klasikler arasına girdi. “Dancing Queen” İngiltere listelerinde bir numaraya yükselen ilk ABBA şarkısı oldu. 1976 yılında “Greatest Hits” ve “The Best of ABBA Respectively”, İngiltere ve Avustralya’da piyasaya sürüldü.

Tüm dünyada büyük ilgi gören “Fernando” ve “Dancing Queen” gibi single çalışmaları, kısa sürede klasikler arasına girdi. “Dancing Queen” İngiltere listelerinde bir numaraya yükselen ilk ABBA şarkısı oldu. 1976 sonunda dördüncü albümleri olan “Arrival” piyasa çıktı. “Money Money Money” ve “Knowing Me, Knowing You” başta olmak üzere tüm parçalar büyük başarı kazandı.

Ardından 1977 yılının başlarında Avrupa ve Avustralya turnesine çıktılar. Yıl sonunda ABBA için bir film çevrildi. Grup elemanlarının tamamı filmde rol aldı. Filmin vizyona girişini, “The Album” isimli yeni albümün piyasaya çıkışı izledi. 1979`da “Voulez-Vous” albümü piyasaya çıktı. Bu yılın son çeyreğine girilirken “Gimme! Gimme! Gimme! (A Man After Midnight)” adlı single çalışma piyasaya sürüldü. ABBA’nın en çok beğenilen parçalarını içeren toplama albümün ikincisi, “Greatest Hits Vol. 2” de, aynı yıl uluslararası başarı yakaladı.1980 yılının Mart ayında ABBA, Japonya’da bir konser verdi. Birkaç ay sonra, “The Winner Takes It All”u da içeren “Super Trouper” adlı albüm piyasaya çıktı.Yıl sonunda ABBA’nın sekizinci albümü olan “The Visitors” piyasaya sürüldü. Öne çıkan parçaların başında “One of Us” geliyordu. 1982’de grup dışı çalışmalara başladılar. Björn ve Benny çeşitli müzikal denemelere yönelirken Agnetha ve Frida da solo kariyerlerini sürdürdüler.

Bu dönemde tek çıkan albüm “ABBA LP” grubun ilk on yılında kaydettiği en iyi şarkıları içeriyordu. Aynı yılın sonunda ABBA, müzikal çalışmalarını bir süreliğine askıya alma kararı aldı ve dinlenmeye çekildi. Birkaç yıl sonra yeniden bir araya gelseler de kayıt yapmadan ayrılarak ABBA’nın aktif yaşamına son vermiş oldular. ABBA müzik tarihini o kadar etkiledi ki iki kadın iki erkek vokalden oluşan pek çok grubun kurulmasına yol açtılar. Besteledikleri şarkıların özellikle nakarat kısımları çok kolay ezberlenip söylenebiliyordu.

Deyim yerindeyse bir dönem tüm dünyanın; sonra da fanlarının hayat boyu sevgilisi oldular. Ve bizim asıl konumuz olan Mamma Mia filmi için bu güne dek besteledikleri en güzel eserler müzikal olarak uyarlandı. Sonuç bizce mükemmel… Bakalım siz ne düşüneceksiniz hem film hem de ev için? Phyllida Lloyd’un yönettiği ve Meryl Streep, Pierce Brosnan, Colin Firth, Stellan Skarsgård, Billy Nighy Christine Baranski, Julie Walters, Amanda Seyfried ve Dominic Cooper’ın oynadığı Mamma Mia, Merly Streep’in en eğlenceli filmlerinden biri… Bir anne ve kızı ile üç muhtemel babanın öyküsünü anlatan bu filmde Yunan adalarından birisinde küçük bir otelin sahibi olan bağımsız ruhlu bekâr anne Donna (Meryl Streep), tek başına büyüttüğü kızı Sophie’yi (Amanda Seyfried) evlendirmek üzeredir. Kızının nikâhına çok yakın iki arkadaşını davet etmiştir. Bunlardan birisi pratik zekâya sahip, gevezelikten hoşlanmayan Rosie (Julie Walters), diğeri ise başından çok sayıda evlilik geçmiş zengin arkadaşı Tanya’dır (Christine Baranski). Her ikisi de bir zamanlar beraber müzik yaptıkları Donna and the Dynamos adlı grubun üyeleridir. Ancak kızı Sophie de gizlice üç konuk davet etmiştir.

Nikâh sırasında kendisini rahibin karşısına götürecek babasının kimliğini bulma arzusuyla yanıp tutuşan Sophie, 20 yıl önce annesinin ziyaret ettiği Yunan adasında tanıştığı ve onun mazisinde büyük yeri olan üç erkeği bulup getirmiştir.

Müzikal, dünyanın çeşitli ülkelerindeki 160 kentte 8 ayrı dilde 30 milyon insanın izlediği çok sevilen bir eser…Filmin ve müzikalin adı ABBA’nın 1975 yılında müzik listelerinin zirvesine çıkan Mamma Mia adlı şarkısından alınmış. Çeşit çeşit olasılıklarla dolu bu cennet gibi adada kimi zaman kaos dolu, kimi zaman büyüleyici 24 saatlik zaman diliminde yeni bir aşk filizlenecek ve küllenmiş romantik duygular yeniden canlanacaktır.

Başrolünde 14 kez Oscar adaylığı elde eden ve iki kez Oscar kazanan efsanevi oyuncu Meryl Streep’in oynadığı Mamma Mia, İsveçli müzik grubu ABBA’nın şarkılarını temel alan aynı adlı Broadway müzikalinin sinema filmi uyarlaması.

“Dancing Queen”, “S.O.S.”, “Money, Money Money” ve “Take a Chance on Me” gibi unutulmaz ABBA şarkılarından esinlenilen bu büyüleyici öyküde annelerle kızlarının, eski dostların ve yeniden kavuşulan ailenin kutsanması da var. “Mamma Mia”nın yapım amirliğini iki Oscar ödüllü Tom Hanks ve eşi Rita Wilson, yapımcılığını ise Tom Hanks’in Playstone yapım şirketindeki ortağı Gary Goetzman üstlenmiş.

Tom Hanks ile eşi Rita Wilson’ın yapımcılığını üstlendiği “My Big Fat Greek Wedding” 5 milyon dolara malolmuş ve dünya sinemalarında 368 milyon dolar hasılat elde etmişti. Tom Hanks’ten iki çocuğu olan Rita Wilson’ın annesi Yunanlı olduğundan “Mamma Mia”nın çekim mekânları arasında Yunanistan da bulunuyor. “Mamma Mia”nın diğer çekim mekânları arasında Londra ve İngiltere’deki Pinewood Stüdyoları da bulunuyor. Donna’nın Yunan adalarından birinde bulunan minik butik oteline gelince size bu yazıda öyle ihtişamlı tasarımcı, mimar mekânları, objeleri, mobilyaları, kumaşlar veya lambaları hakkında bilgi veremeyeceğim. Zira bunlar yok bu filmin mekânlarında…

Onun yerine içinizi ısıtan Akdeniz ruhu ve renkleri var, cıvıl cıvıl çiçekler var, yaşanmışlığın kokusu var, rustik duvarlar var, yıpranmış ahşap döşemeler var, demir karyola başlıkları var, boyaları aşınmış merdiven tırabzanları var, odalarında kalan hayat dolu insanlar var… Hepsinin bir araya gelmesi ve ABBA’nın harika müzikleriyle ortaya çıkan ve orada bulunma isteği yaratan büyülü bir atmosfer var.

Başka söze gerek var mı bu ütopik mekan ve film için? Var, Meryl Streep’in kendi sesiyle söylediği “The Winner Takes It All” var… Filmi izleyin ve kendiniz karar verin.Yaza görüşürüz…

 

dfot

dfot

İKİ TEKER ÜZERİNDE BAŞLAYAN BİR TASARIM YOLCULUĞU

Yaz, kış farketmez, her zaman en kullanışlı ve en keyifli araçtır bisikletler. Hele ki yaza bu kadar yaklaşmışken, artık kilitleri çıkartıp bisikletlerinizin tozunu alma vakti gelmiş demektir. Kuşkusuz ilk alınan bisikletin yeri bir başkadır. Bir sürü maceranın ilk adımı onlunla atılmamış mıdır? İlk sürme denemeleri, ilk yaralar, yokuştan inerkenki o ilk heyecan…Kimi zaman kalabalık arkadaş grupları kimi zaman da yalnızlığın tadını çıkarmanın en keyifli yoludur bisiklet yolculukları. Özellikle açık havada yapılan bir bisiklet turu, bize tabiatın tüm güzelliklerini içimize sindire sindire seyretme imkanı vermez mi? Hele ki artan stres ve doğadan iyice uzaklaşmış bir toplum olma yolunda ilerlediğimiz şu günlerde, bisiklet demek; “özgürlük ve iç huzurun bir temsilcisidir” desem yanılmış olmam sanırım. Siz ne dersiniz?Motto Tasarım bu ay, hayallerinin ve tutkusunun peşinden giden,
ATELİER ALTAİR TELİAN’nın yaratıcısı, Yiğit Kuyulu’nun Galata’daki Atölyesine konuk oldu. Sanatın, tasarımın, yeteneğin, mütevaziliğin ve samimiyetin birleştiği bu atölyede yapılan her bir bisiklet kişiye özel bir tasarım. Onların sadece araç olmadığı aynı zamanda bir sanat objesi de olabildiğinin kanıtı bu atölye.

 

Kendinizden biraz bahseder misiniz?

Bahçeşehir Üniversitesi endüstri mühendisliğinden mezun oldum. Nurus’ta marka müdürü asistanı olarak çalıştım. Daha sonra yüksek lisans eğitimim için Milano’ya taşındım. Domus Academy’de Business Design eğitimi aldım. Neil Barrett’ta grafik tasarımcısı ve pazarlama müdürü asistanı olarak çalıştım. Neil Barrett’ta çalıştığım sürece kendimi moda fotoğrafçılığında da geliştirdim. Çalışmalarımdan bazılarını Wallpaper Magazine de görebilirsiniz…

Atelier Altair Telian fikri nasıl şekillendi?

Bisikletin her daim beni cezbeden bir tarafı olmuştur. İtalya’nın ve Fransa’nın kasabalarında dolaşıp bulduğum çeşitli bisikletlerin zaman içerisinde garajımda büyük bir hazineye dönüştüğünü gözlemledim. Türkiye’ye sanat ve tasarım yapmak için döndüm ve sahip olduğum bu hazineyi tasarımla harmanlamak için bu atölyeyi kurdum.

İlk  bisikletinizi nasıl yaptınız? Eminim çok  ayrı bir yeri vardır sizin için…

İlk bisikletimi İtalya’da kurguladım. Önceleri orada çok bisiklet çaldırdım. Bisikletinizi bir gece çaldırır, ertesi gün pazarda 25 Euro’ya satın alırsınız. Ben bu geleneğin bir parçası olmak istemedim. Bisikletim çalınmasın diye özel kilit sistemleri tasarladım. Kendi bisikletimi onu benim dışımda kimsenin kullanamayacağı şekilde tasarlamak istedim.

Bisiklet tasarımcısı Türkiye de çok yeni bir kavram. Dünyada çok var mı örnekleri? Sizin de takip ettiğiniz veya tasarımlarını beğendiğiniz bir tasarımcı var mı?

Türkiye de meraklı bir iki arkadaşım var fakat ilk atölye biziz. Dünya da çok var örnekleri. İskandinav ülkeleri , Oregon dan , Japonyo dan tasarımcıları beğeniyoruz. 70’ler Avrupası yarış bisikletleri ve bu dönem atölyelerde üretilen bisikletleri etkileyici buluyoruz.

Tarzınızı nasıl açıklarsınız?  

Yüksek kalitede ürün sunmak bizim için önemli. Son dönem yüksek teknoloji ürünleri bizi yansıtmıyor. Introperspektif bir bakış açısına sahibiz. Her zaman basitliğin ihtişamından yanayız. Bisikletlerimizi tamamlayan minimalist dokunuşlardır.

Altai̇r Teli̇an için aklınızdakilerin tamamını  gerçekleştirebildiniz mi? Sizi heyecanlandıran yeni fikirler veya projeler var mı yakın planda? 

Bisikletlerimizin artık kendi döngüsü var. Kaynağından boyasına hepsi tek tek işlenmekte. Fakat atölyemiz sadece bisikletlerle sınırlı değil. Bunun yanı sıra t-shirt, aksesuar tasarımları da mevcut. Uzun vadede ise bir başka tutkum olan tekne tasarlamayı planlıyorum. Domus Academy de tezimi yat tasarımı üzerine yapmıştım ve bu tutkuya adım adım yaklaşmak beni mutlu kılıyor.

Kendi yaptığınız bir bisikletle dünya turu yapmak ister miydiniz? 

Hayır. Biz yaptığımız her bisiklete tasarım gözüyle bakıyoruz. Onlara evinizde, galerinizde bir heykel gibi bakabilirsiniz; çünkü onlar sizin hayal gücünüzle şekillenecek. Yahut şehrin sokaklarında insanlar işten evine dönerken o iki tekerin dönmesini isteriz.

Okuyucularımız size nerden ulaşabilirler, tasarımlarınızı sergilediğiniz bir yer var mı?

Atölyemiz randevu sistemiyle çalışmaktadır.
Bize mail adresimizden; ‘info@altairtelian.com’dan ulaşıp randevu alabilirsiniz.

Peki, bisiklet meraklıları için  nasıl bir ipucu verirdiniz?

Kendi bisikletinizi kendiniz yapın. Bırakın o da sizin kişiliğinizin bir parçası olsun. Bunun için ayrıca Bisiklet Atölyesi adlı bir projemiz de var. Kafanızdaki tasarıma kendi emeğinizle sahip olabileceğiniz bir ortam yaratıyoruz.

Son olarak Motto’nuz…

Bisiklet herkesi gülümsetir.
dfot

dergi_form_nisan

 

HERKES BAHARI KENDİ TARZINCA KARŞILAR…

 

Hayat boyu genel tarzımızın sadece birkaç keskin virajdan geçeceğini öngörsek de, itiraf etmeliyiz ki dönemsel ihtiyaçlarımız aslında günlük yaşantımızı şekillendirir. Bahar aylarının da iklimsel çelişkileri ve mevsimsel dönüşümleri ile ruh halimizle en çok  kimyasal etkileşime geçen aylar olduğu düşünülürse, evlerimizin bu karmaşık etki tepki sürecinden payını almaması düşünülemez elbet. Peki sonuç?

Formül bu kadar çok değişken olunca, bireysel farklılıklarımız ve dönemsel ihtiyaçlarımız, elbette farklı şekillerde olacak bu kaçınılmaz. Bırakın farklı yaşamları, farklı tarzlardaki insanları, her birimizin kendi adına aynı yıl içinde bile aynı cevabı verebileceğinden şüpheliyiz üstelik bu soruya. Peki yıllardan, tarzlardan, hatta kişilerden bağımsız genel eğilimler yok mu, bahar denilince akla gelen? Olmaz mı? Baharda yine de evlere en çok yakışacağını düşündüğümüz tarzların peşinde düştük biz de sizinle bu yüzden.

 

PROVANS BAHAR FİLMİNİN BAŞROLÜNÜ KAPAR HER ZAMAN, OSKARI DA ZORLAR

Keyif, konfor, şıklık Akdeniz stiliyle vücut bulur da provans bahar aylarında ilk akla gelen stil olmaz mı? Olur elbet… Doğal malzemeler, pastel renkler, patine mobilyalar, lavanta kokusunu burnunuzun ucunda hissettiğiniz kır stili… Bahar da yeniden balkon ve bahçeler aracılığıyla dirilen doğayla yeniden doğan evlere müthiş bir  ahenk ve akış sağlayacaktır. Kışla kararan ruhumuz, beyazın bolca mevcut olduğu ve keskin çizgilerin ise hemen hemen olmadığı bir dünyada huzur bulacaktır. Bizden söylemesi!

PROVANS SEÇENEKLERİ
ÖZGÜR, SIRADANLIĞA TAHAMMÜLÜ OLMAYAN

Ruhumuz ister istemez kış boyunca biraz içine kapanıyor, biraz evcilleşiyor. Oysa baharda doğanın yaşadığı uyanış kaçınılmaz olarak bizi de provoke ediyor. İçimizdeki kaşifi canlandırıyor, zaman ötesi keşifler yapmak, “başkasının çöpünden, kendimize ait küçük hazineler” yaratmak konusunda bize ilham veriyor. Retro detaylar, vintage objeler, süprizlerle dolu bir dünyanın kapılarını aralayan bohem stiller, içimizde bu yeşeren özgürlük ateşinin en güzel ilacı bizce. Kısa antikacı turları, büyük markaların bile koleksiyonlarında görmeye alışık olduğumuz retro objeler, canlı parlak renklerine rağmen yılların verdiği dinginlikle hayatımıza usulca dokunan  ve belki de evlerimizde birinci hayatlarındakinden çok farklı kullanılacak ikinci el eşyalar, ruhunuzdaki bahar uyanışına ayak uyduracaktır. Endüstriyel tarz da bu özgür kombinasyonlarda yer bulabilecek seçenekler arasında öne çıkacaktır. Meraklılarına duyurulur. Tabii aşırıya kaçmadan, içine canlı renklerde veya beyaz tonlarda küçük aydınlık dokunuşlar yapmak final de baharla algısal olarak çelişebilecek ortamlar elde etmemeniz için hassas bir sınır belirleyici olabilir.

ÖZGÜR RUHLU SEÇENEKLER
ELEGANSI HAYATINIZA
SOKMANIN EN RAFİNE YOLU, UZAKDOĞU STİLİNDE YAKALANAN ZARAFET

Uzakdoğunun sıcak, ruhani, kalabalık ama dingin atmosferi, konforlu yaşamı elegans çizgilerle hayatınıza sokmanın, gösterişten uzak yolu olacaktır baharda. El yapımı sanatsal objelerin, hayvan figürlerinin, tütsülerin, minimal şıklık yansıtan mobilyaların, toprak tonlarının hakim olduğu Uzakdoğu stili baharı huzur ve şıklıkla gelen bir zarafetle yaşamak isteyen herkese iyi gelecektir. Bu tarzı evlerin meditasyon şekli olarak da algılamak mümkün.
UZAKDOĞU STİLİ SEÇENEKLER

KURUYAN RUHUMUZUN DA BAHARDA BESLENMESİ GEREKİYOR DİYORSANIZ SIMSICAK EGZOTİK AFRİKA STİLİ İLE İÇİNİZİ ISITIN

Bakırın, etnik desenlerdeki kumaş formları ile buluştuğu, yer döşemesinde mozaik ve ahşapla, duvar süslemelerinde çeşit çeşit ahşap ve bambu objelerle, oturma gruplarında sedir ve yer minderleriyle ağırlıklı olarak biçim bulan bir yaşam ortamında çıplak ayakla kendinizi hayal ettiniz mi hiç? Etmediyseniz de şimdi tam sırası etmek için. Şayet içinize bir sıcaklık dolduysa daha düşüncesiyle bize o zaman sizin bahar uyanışınızın adı belli oldu, hiç karşı durmayın. Minimalizmin yalın çizgilerinden çok uzak karmaşık, çok kültürlü bir yaşam belli ki sizin enerji kaynağınız. O zaman, kış boyunca belki de esiri olduğunuz avmler, ofislerde daralan ruhunuz kim bilir belki böylece huzur bulur.
EGZOTİK SEÇENEKLER

KARMAŞADAN SIKILANLARA YALIN ALTERNATİFLER İSKANDİNAV STİLDE

“Her zaman kuzeyden esen rüzgarlarla huzur bulurum, yaz kış bu gerçeklik değişmez. Rumuma huzur veren yalın çizgiler, sanki doğal renkler, tasarımlarıyla gözümü ve ruhumu besleyen İskandinav rüyası oldu hep öyle de kalacak” diyorsanız saygımız sonsuz. O zaman da farklı dönemlere ait, farklı tarzlardaki İskandinav stili bizim yerel dokularla zenginleştirdiğiniz eklektik kompoziyonlar yakalamanız, tasarımın yalın İzgilerinin tadını yerel dokumuzu refere edecek izlerle harmanlamanız. Hem bulunduğu coğrafyadan ve yerel dokudan ilham almak gelişen dünyamızda günden güze hızla yaygınlaşan yükselen bir değer. Siz ne dersiniz?
iSKANDİNAV STİLİNDE SEÇENEKLER

HANTAL OLMAYAN UYUMLU SEÇENEKLER

Baharla beraber yeniden hayat bulan yaşam enerjimiz, durağanlık tuzaklarından kaçınılması eğerken çözümlerle şekil bulacaktır, evlerimizde, balkonlarımızda, verandalarımızda. Sizi özgür kılacak, oradan oraya yerini değiştirebileceğiniz esneklikteki her tarz oturma grubu, sizin için cazip olacak bu nedenle bahar aylarında. Akşamüstü sıcak oldu bahçeye… Güneş gidip, hava serinleyince okuma köşesine veya TV karşına geçmenizi sağlayacak hafif koltuklar. Bahar yağmurlarında kolayca toplanıp salonun bir köşesine yığılabilecek, açılır kapanır üniteler, ya da minderler, evlerinizin en sevdiğiniz eşyaları olabilir tutarsız bahar günlerinde bizden söylemesi.
HANTAL OLMAYAN SEÇENEKLER
2014’ÜN YÜKSELEN TRENDİ EL SANATLARI

dergi_form_nisan

EDİTO ŞUBAT – EVRİM YENİER
dfot

 

İnadına Kutlayın…

 

Evet sevgililer günü bize dayatılmış cafcaflı bir pazarlama enstrümanı. Evet kocaman kırmızı kalpler, zorlama romantizm çok sahte evet. Bunlar millet birbirine hediye alsın, ticaret dönsün diye icat edilmiş şeyler. Evet, akıllı adamın harcı mı bu türlü tuzaklara düşmek?

 

Milleti kandırıp uyutuyorlar, böyle uydurma şeylerle. Biz bunları yutacak kadar toy ve aptal mıyız? Paramızı sokağa atacak göz var mı bizde? Cevap net: Keşke olsa o göz bizde! En akıllı, en iyi genelleme ve tespitler yapan, en aklı başında, en rasyonel, en çok bilen olmaktan bir anlığına vazgeçsek keşke. Bir günlüğüne varsın salak desinler de keyifli mutlu bir an yaşayalım diyecek cesarette olsak. İsraftan, lüksten, trend olan yerlere gitmekten falan da bahsetmiyorum hemen homurdanmayın. En son ne zaman ailenizin akıllısı uslusu, her şeyi doğru yapanı, gözü açığı, tutumlusu, işyerinizin mutlak güç ve kudret sahibi yöneticisi, toplumun akıllı ve bilinçli tüketicisi olmaktan vazgeçebildiniz?

 

Tüm bu sıfatlardan sıyrılıp en son ne zaman bir güzellik yaptınız? Sırf  karşınızdakine, o çok seviyor diye, kendinize; sırf uzun zamandır aklınızda ama epeydir zaman ve bütçe ayıramadınız diye en son ne zaman harekete geçtiniz? Unutmayın rasyonel olmayan, tutkulu hatta belki çocuksu ve aptalca olan bir örnek istiyorum. Demiyorum illaki evle ilgili olsun, gezmeyle tozmayla da ilgili olur, takıntılı bir tutkunuzla da. Yoksa sizin aptalca körü körüne bağlı olduğunuz (hatta bağımlı); gözünüz kapalı peşinde koştuğunuz bir tutkunuz da mı yok? Sakın abartıyorum diye patolojik hastalıklardan ve psikolojik bozukluklardan kapıyı açmayın küstahlaşırım, kalp kırarım.

 

Sözün özü, ister bu sevgililer gününü bahane edin, ister başka bir şeyi umurumda değil, kutlamalar yapmak için kendinize bahaneler yaratın. Şımartın kendinizle başlayarak en sevdiğinizi, sevdiklerinizi. Etiketi aptallık olsun, akıllılar dedikodunuzu yapsın. Kötü haber, mezar taşınıza akıllı yazılmayacak, evinizi güzelleştirdiniz, sevdiğinizin hayalini gerçekleştirdiniz, kendinizi şımarttınız diye bu ünvan elinizden alındı.“Hayatı kısa sandı, bol bol keyif alıp, sevdiğini mutlu etmeye çalıştı, sürekli aptalca şeyler yaptı ömrü boyunca” diyecekler arkanızdan…Sizinle yanyana gömülmek istemeyen akıllı tanıdıklarınızın yanında mezar sahibi olamayacaksınız. Yaptığınız iyi şeyleri yok sayacaklar, başınıza gelen her kötü şeyi de düşüncesizliğinize ve hesapsızca yaşamanıza bağlayacaklar.

 

Eyvaaahhh. Bakın söylerken vazgeçtim korkudan, son kararım şu:

AKILLI OLUN SEVGİLİLER GÜNÜ KUTLAMAYIN SİZ EN İYİSİ…

İşin şakası bir yana sevgiyle geçen her gününüz kutlu olsun!

 

 

dfot

Yaratıcı işlerde, aranması gereken en son şey tecrübe olmalı. İlk albümler bu yüzden daha güzeldir. Hamdır belki ama samimidir. En sevdiğin film genellikle hevesli bir yönetmenin ilk göz ağrısı çıkar. Evinde olmasından daima keyif aldığın vazgeçilmez eşyaları araştırsan yine yanılmadığımı görürsün. Yine birinin ilk işlerindendir.

Boğazkesen Caddesi’nde karşıma çıkan Ham:m bir genç tasarımcılar kollektifi olarak bu işte yeni olmanın sınırsızlığından faydalanıyor. Yeni mobilya ve tasarım markasının ismi de tam olarak bu nedenle Ham:m. Herkesin her telden çaldığı tasarımların olduğu kaotik bir durum yok yalnız. Bir araya gelişleri tek bir amaç doğrultusunda, mutluluk verici ‘zamansız’ tasarımlar ortaya çıkarmak.

Markanın tasarımcılarından Gülsüm karşılıyor beni. Bunu yaparken kendilerine masif meşeyi ana malzeme olarak seçtiklerini söylüyor. Özellikle masa, sehpa, tabure gibi tasarımlar için. Yanında demir, pirinç, bronz ve mermerin kullanıldığı boy ve el aynaları, kesme tahtaları, kalem setleri ve kalemlikler yer alıyor. Tasarımlarının tamamı kendi atölyelerinden ‘harika ustamız’ dedikleri marangozlarının elişçiliği. Ham:m tasarımlarına İstinye’deki ilk sergilenme alanları Dank’ta da rastlayabilirsin.