karakteristik

dfot

B&B Italia

 

Piero Ambrognio Busnelli’nin girişimci sağduyusu ile 1966’da kurulan B&B Italia uluslar arası mobilya tasarımı alanında lider markalardan. Şirket Milano’nun kuzeyinde yer alıyor.

Kendilerini ürünleri ile İtalyan tasarım tarihini yazmaya adayarak başlamış, ve sürekli gelişen uluslar arası bir tasarım ekibiyle yollarına devam ediyorlar. Zevk, stil, teknoloji, yaratıcılık içeren başarı dolu bir maceraya atılmış olan şirketin İtalya’nın dünya çapında, sektördeki şöhretinde büyük payı var.

Uluslar arası bir marka haline gelen B&B Italia, yaşam alışkanlıkları ve gerekliliklerini hedef alan çağdaş tasarımlara imza atıyor. Sıra dışı kalitede, kendini güçlü şekilde belli eden, karakteristik, zamansız, elegan tasarımlarıyla, inovasyon ve endüstri alanındaki uzmanlıklarını da böylelikle gözler önüne sermiş oluyor.

Güçlü işbirlikleri, araştırmaya verdikleri önem, aktif sosyal girişimlerin sonucu ile oluşan iş prensipleri markanın DNAsını oluşturmuş.

Yüksek kalitede materyaller kullanılan tasarımlar meydana gelirken her aşaması titizlikle kontrol ediliyor. Her tasarımın kimliğinin altını çizecek mükemmellikle parçalar kullanılırken kullanıcının da tüm ihtiyaçları göz önünde bulunduruluyor.

Olağanüstü dayanıklılığı olan ürünlerin 10 yıl garantisi var. Zamanın ve trendlerin ötesindeki estetiği ile başarısını koruyan B&B Italia iç ve dış dekorasyonda kalıcı etkiler bırakmaya devam ediyor.

dergi_form_nisan

5 KITADAKİ ORTAK İZ:
KENZO TANGE

Yapısalcılık akımının öncülerinden olan ünlü Japon mimar Kenzo Tange, 20. yüzyılda yetişmiş en önemli mimarlarından biridir. Modernizmin genel çizgilerini, geleneksel Japon stili ile birleştirip kendine özgü bir akım yaratmıştır. Dünyanın beş kıtasında birbirinden önemli projelere imza atmıştır. 4 Eylül 1913 de Japonya’nın Osaka kentinde doğmuştur. Babasının görevi gereği o hayatının ilk yıllarını Çin’de geçirmiş, ardından sırasıyla Şangay ve İngiltere’de yaşadıktan sonra 1920 yılında Japonya’ya dönmüştür.1935 yılında Tokyo Teknik Üniversitesinde mimarlık eğitimi almış, buradan mezun olduktan sonra da (1938-1941 yılları arasında) Japon mimar Kunio Maekawa’nın yanında çalışmaya başlamıştır. Bu çalışma yıllarının ardından Tokyo Üniversitesi’ne geri dönmüş ve yüksek lisans eğitimine başlamıştır. 1946 yılında aynı üniversitede asistan olan Kenzo Tange, yine aynı yıl Tange Laboratuvarı’nı kurmuştur.
1963 yılında Şehir Mühendisliği Bölümü’nde profesörlük ünvanına hak kazanmıştır. Bu başarılı akademik kariyere paralel olarak, 1961 yılında‘’Kenzo Tange & URTEC, Kent Planlamacıları ve Mimarlar’’ adını verdiği bir tasarım ofisinin yönetimini de üstlenmiştir. 1946-74 yılları arasında Tokyo Üniversitesi’nde profesörlük yapan Tange, 1974 yılından sonra da emekliye ayrılmasına karşın aynı üniversitede öğretim görevini sürdürmüştür.1950-60 arasında ABD Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde(MIT), 1972 de ise Harvard Üniversitesi’nde konuk öğretim üyeliğinde bulunmuştur.Washington, Yale, Princeton gibi üniversitelerde de dersler vermiştir. Çok sayıda ulusal ve uluslararası ödül alan Tange (1966 Altın Madalya, 1980 Order of Culture, 1987 Pritzker Mimarlık Ödülü, 1994 Sacred Terasures v.s.) içlerinde Yugoslavya, Tayvan, ABD, İtalya, Cezayir, Suudi Arabistan, İran, Nepel, Suriye, Meksika, Kuveyt, Ürdün ve Katar’ın da bulunduğu çeşitli ülkelerde çeşitli büyük projeler üstlenmiştir. 22 Mart 2005 tarihinde vefat eden Kenzō Tange’nin cenazesi, tasarladığı eserlerin en önemlilerinden olan, Tokyo Katedrali’nde düzenlenen bir törenle toprağa verilmiştir.

TASARIM YAKLAŞIMI
Tange’nin mimarlık eğitimine başladığı 1930’lu yıllarda pek çok ülkede olduğu gibi Japonya’da da ulusal bir mimarlık anlayışı oluşturma çabaları egemendi. Bu ortamda yetişen Tange, ülkesinin teknolojideki ileri düzeyinden de yararlanarak, bir yandan Japon mimarisinin özelliklerini taşırken öte yandan da çağdaş mimarlık ilkelerini içeren tasarımlar ortaya koymuş ve tasarım vizyonunda ilginç bir birleşimin oluşmasına neden olmuştur.
1960’lı yıllardan itibaren ise, bir arayışa girmiş ve yeni strüktür denemelerine yönelerek, hem geleneksel Japon mimarisinin hem de uzun süre etkisinde kaldığı Le Corbusier’in izlerinden kurtulmayı amaçlamıştır. Tange’nin mimari tarzının en temel özellikleri; gelenekle çağdaşlığı birlikte sunması ve teknolojiyle insanın uyumlu birlikteliğini savunmasıdır şeklinde özetlenebilir. Bunu otobiyografisinde şöyle izah eder; “Mimari, öncelikle insan ruhuna hitap eden bir şey olmalı; daha sonra temel formlar, mekan ve dış görünüş devreye girmelidir. Çağımızda yaratıcılık; teknoloji ve insanlığın bir birlikteliği olarak ifade edilir. Geleneklerin asıl rolü, yaratıcılıkta bir katalizör görevi üstlenmeleridir. Finalde kendisini öne çıkarmayan geleneksel çizgiler, yaratıcılığın kesinlikle içerisinde olmalı ama asla yaratıcının kendisi olmamalıdır.”
Kenzo Tange’nin bu felsefesi, tasarladığı hemen hemen bütün projelerde görülebilir. Bu bakış açısı Tange’yi farklı kılan en önemli özelliğidir.
Tange’nin 1960’lardan sonra yöneldiği bir alan da genç kuşak mimarlarınca başlatılan METABOLİZM AKIMI(1950lerin sonunda Japonya ‘daki yeni sosyal gereksinimleri ve hızlı nüfus artışını karşılayabilecek, değişimlere uyum gösterebilecek ve megastrüktür şeklinde öngören mimarlık yaklaşımı) doğrultusundaki çalışmalarıdır. Ahşap strüktürün modernizme uyarlanması anlayışı II.Dünya Savaşı’ndan sonra Tange tarafından yeni bir akım olarak ortaya konmuş ve Japon mimarisine özgü oranların hangi kaynakta aranması gerektiğini sorgulayan ‘’Comon’’ (M.Ö. 5000-300) ‘’Yayoi’’ (M.Ö. 300-400) tartışmasını gündeme getirmiştir. Comon döneminin ürünleri coşkulu ve dışavurumcu bir anlayışı yansıtırken, Yayoi dönemi örnekleri sakin ve dengelidir. Tange önce Yayoi anlayışında kiriş-kolon oranlarına özen göstererek Hiroşima Barış Parkı’nı, Tokyo Eski Belediye Binası’nı ve Kanagava Vilayet Binası’nı tasarlamış, ardından de strüktür uzmanı Yoşikatsu Tsuboi’nin de yardımıyla Tokyo Katedrali ve Tokyo Olimpiyat Salonu’nu Comon anlayışında gerçekleştirmiştir. Modernizmin teknoloji sayesinde iç mekanı olduğu gibi dış biçime aktaran işlevsellik anlayışını Comon sözcüğü çatısı altında toplayan Tange ve öğrencileri (Kikutake, Kurokava, Isozaki) 60 ve 70li yılların en önemli hareketi olan metabolizm akımını hayata geçirmişlerdir. Tange ‘’metabolizm’’sözcüğünü bir teknolojik terim olarak değil ifade tekniği yönüyle kullanmıştır.Tange genel meslek hayatına Japon ve Batı estetik ilkelerini birbiri içinde kaynaştırdığı yalın ve zarif üslubu damgasını vurmuş, bu üslup bütün dünyada büyük beğeni kazanmıştır demek yanlış olmaz.
Tange’in erken dönem çalışmalarını, yapıtlarından çok etkilendiği Le Corbusier’in de etkisinde kalarak oluşturduğu rahatça gözlemlenebilir. “Kapsamlı şehirler”(comprehensive cities) olarak adlandırdığı kent çalışmaları ise, hizmet ve ulaşım sistemlerinin entegre olarak çalıştığı mega strüktürlerden oluşur. Kenzo Tange’in esinlendiği diğer isimler ise Rönesans döneminin büyük ustalarından Italyan Michelangelo ve 20.yy mimarlık dünyasının önemli isimlerinden Alman Mimar Walter Gropius’dur. Bu eşsiz batılı sanatçılarının seçkin tarzlarını, Japon gelenekleri ile ustalıkla harmanlaması, Tange’nin kendi çizgisinin karakteristik özelliğini de oluşturmuştur.

KAZANDIĞI ÖDÜLLER

1966 Altın Madalya, Amerikan Mimarlar Enstitüsü
1980 Order of Culture
1987 Pritzker Mimarlık Ödülü
1994 Sacred Treasures

UYGULANAN PROJELERİ

1955: Hiroşima Barış Anıtı Parkı, Hiroşima, Japonya
1955: St. Mary’s Katedrali (Tokyo Katedrali), Tokyo, Japonya
1957: Eski Tokyo Büyükşehir Belediye Başkanlığı Binası, Yūrakuchō, Tokyo, Japonya
1958: Kagawa Hükümet Binaları, doğu ofisleri, Takamatsu, Kagawa, Japonya
1960: Kurashiki Belediye Meclis Binası, Kurashiki, Okayama
1964: Yoyogi Ulusal Jimnastik Salonu (1964 Tokyo Olimpiyatları için), Tokyo,
1966: 1963 depreminde yerle bir olan Makedonya’nın başkenti Üsküp için şehir master planı, 1970: Expo 1970, Suita, Osaka, Japonya
1977: Sogetsu Kaikan, Aoyama, Tokyo, Japonya
1979: Hanae Mori Binası, Aoyama, Tokyo, Japonya
1982: Yeni Federal Başkent Merkez Bölgesi, Nijerya
1986: Nanyang Teknoloji Üniversitesi, Singapur
1986: OUB Merkezi, Singapur
1987: American Tıp Derneği Merkez Binası, Şikago, Illinois, ABD
1991: Tokyo Büyükşehir Belediye Binası, Shinjuku, Tokyo, Japonya
1992: UOB Plaza, Singapur
1996: Fuji Televizyon Binası, Odaiba, Tokyo, Japonya
1998: Bahreyn Üniversitesi, Sakhir, Bahreyn
1998: WKC Merkezi, Kobe, Hyogo, Japonya
2000: Kagawa Hükümet Binaları, Takamatsu, Kagawa, Japonya
2000: Tokyo Dome Hoteli, Tokyo, Japonya
2003: The Linear – Müstakil Apartmanlar, Singapur
2005: Hwa Chong Vakfı Yatılı Okulu, Singapur

PROJELERİNE YORUM;
TOKYO PLANI

6 Ağustos 1945 tarihinde yerel saat 08:15’i gösterirken, “Little Boy”(Küçük Çocuk) adı verilen atom bombası Hiroşima’da ilk anda 140.000 insanın ölümüne yol açtı. Ölü sayısı sonraki yıllarda da radyasyon etkisini gösterdikçe daha da arttı. Suya ve toprağa yayılan radyasyon ile artan bombanın etkisi, rakamlarla ifade edilemeyecek kadar büyüktü. Öyle ki, söylentiler, uzun yıllar tek bir bitkinin bile Hiroşima’da yetişmeyeceği yönündeydi. Özetle, Hiroşima haritadan silinmişti.
Hiroşima’yı yeniden inşa etmek için açılan yarışma sonucunda proje “Hiroşima Master Planı” ile Kenzo Tange’e verildi.
“II. Dünya Savaşı’nın küllerinden modern Japonya’yı inşa eden mimar” olarak da anılır Kenzo Tange. Modern Japon mimarisinin de onunla başladığı ve bu nedenle Tange’in sadece Hiroşima’yı küllerinden inşa etmekle kalmayarak yeni Japonya’yı da inşa ettiği düşüncesi yaygın bir görüştür bu nedenle.2. Dünya Savaşı’nda atom bombasının atılması ile haritadan silinen Hiroşima’da, bombardıman sırasında yapıların yaklaşık %69’u tamamen yıkılmıştı , %6,6’sı ise ciddi hasar görmüştü. Kent saniyeler içinde tanınamaz hale gelmişti. Bu yüzden mimarımızı çok zorlu bir görev bekliyordu. O da işe Barış Bulvarı ile yani atom bombasının düştüğü yerde konumlanan bir anıt ve müze ile başladı. Yapıtları Hiroşima’ya çağdaş bir görünüm verirken, yaşananların unutulmaması için geçmişten kalan bazı eserleri de planlamaya dahil etti büyük usta. 1955 yılında tamamlanan bu plan, Modern Japon mimarisinin başyapıtı olarak kabul ediliyor.
dergi_form_nisan

dfot

KARE SANAT GALERİSİ

1991 yılında Fatoş Saka tarafından kurulan ve yönetilen çağdaş sanat galerisi Kare Sanat programına 1960 sonrası Çağdaş Türk Soyut akımının özgün görsel dilini oluşturmuş sanatçılarla başladı ve bu süreçte 200 ün üzerinde sergiye ek olarak pek çok sanat etkinliğine ev sahipliği yaptı. Bugün galeri programında çok farklı disiplinlere ve genç öncü eğilimlere ağırlık vermekte ve bu etkinliklerini uluslararası platformlara taşımaktadır. Ayrıca evrensel sanat literatüründen yayınlar içeren kitaplık ve 1960 sonrası Türk sanatının önemli örneklerini bir araya getiren koleksiyon da, yine bu süreçte oluşmuştur.

 

Taylan Akdağ, ressam – heykeltraş – dağcı…  Plastik sanatlarda klasik sergi sunumuna alternatif  sunumlar yaratmak isteyen üretken, çalışkan ve yetenekli genç bir sanatçı.. Doğada sanat projeleri gerçekleştiren Atmosfer Sanat Projeleri Grubu’nun kurucusu…

 

Dağcılık ve doğa kökenli sporlar yapıyor. Bisiklet, doğa yürüyüşü, tırmanış gibi.. Ve kendi ifadesiyle bütün doğru kararlarına, problem çözümlerine, sanatsal projelerine doğada imza attığını hissediyor.

 

 

Doğada Sanat etkinliklerine nasıl başladınız?  

2006 yılında dağcı olan kardeşim Mutlu İnan Akdağ ile birlikte, 3550 metrelik Aladağlar (Niğde) Karasay zirvesine tırmandık. Hayatımın önemli etkinliklerinden biriydi bu tırmanış. Deniz seviyesindeki sanatçı algısı ile yüksek irtifada sanatçı algısı arasındaki farkı deneyimlemek istedik. Master sürecinde sorgulamış olduğum “Mekan olgusu” problemi tam da bu tırmanışla birlikte çözüldü. Bu dönemden  itibaren “Land Art” üzerine yoğunlaşmaya başladım.

Doğada  üretim adına ilk kaleme aldığım  ve gerçekleştirdiğim proje “İrtifa Atölyesi” dir. Bu projenin hedefi, sanatçının deniz seviyesindeki form algısının irtifayla birlikte ne gibi değişikliğe uğrayacağını araştıran bir laboratuvar oluşturmaktı. Üç dağcıyla birlikte 3500 metrelik bir zirveye bir metreküplük strafor (foamboard) çıkardık. Zirvede kendi heykel form algımla kendi işlerimden birini (bir hayvan figürü) yonttum. Vücudumda bir irtifa şoku yaşamadığımdan algımda da bir değişiklik olmamıştı. Deneysel bir projeydi. Farklı bir sonuca 5000 metre ve üzeri dağlarda ulaşılabileceği sonucunu çıkarttım. Ucu açık kalan bu proje başka projeleri uygulamak üzere yeni  fikirleri doğurdu…

 

2009 yılında “İrtifai Eserler” kişisel sergimi 3500 metre ve üzeri dokuz zirveye çıkardım. Bu performansı bir video ile belgeledim.  2011 yılında  Armaggan Sanat Galerisi  işbirliği ile “ Bir Genç Üretim -Everest Aladağlar” sergi performansını gerçekleştirdik. “Bir” sergisine katılan 20 sanatçının eserleri brandalara basıldı. Önce Everest ana kampa, ardından 20 dağcı ile Niğde Aladağlar’daki zirvelere çıkarıldı ve performans bir video ile belgelendi.
Atmosfer Sanat Projeleri 29 Eylül 2012’de Belgrad Ormanları’nda, 12 sanatçının katılımı ile start almıştır. Oniki sanatçı yanında getirdiği ya da doğadan edindiği malzemeler ve oluşturduğu düzeneklerle ürettiler eserlerini. Bir açık hava sergisi gerçekleştirildi.

15 Şubat- 16 Mart 2013 Marjin Art Sanat Galerisi’nde Atmosfer Sanat Sanatçıları, doğanın sürekli bir değişim, yenilenme ve devinim halinde bir canlı yapı olduğundan yola çıkarak, ‘Ölü müdür Doğa?’ sorusuna cevap bulmak üzere resim ve heykel dillerini kullanarak eserler ürettiler.

Doğa-l Biçimler Adası – Bozcaada’da 14 – 23 Haziran 2013’te  mini bir sempozyum düzenlendi: Sanatçı, kullandığı malzemenin formunu değiştirmeyi ve kendine göre şekil vermeyi amaç edinir. Yalnız kullandığı cisme ya da malzemeye şekil vermekle kalmaz; sanatçı kendi etrafında yer kaplayan dünyasına da şekil verir o esnada. Kendisi için doğal olmayan hiçbir şeyden faydalanmaz. Kendine doğal gelmeyen bir eser de ortaya koymaz, eserleri kendi hayal dünyasından doğmuş olsa bile.. Kendini görüntülerin yanıltan dünyasından uzaklaştırır, öze yakınlaştırır. Yapaylık yanıltıcı olmanın da ötesinde mizahidir. Bir kitle üretimi haline gelen ve tekdüzeleşen sanat anlayışına ve tekdüzeleşen hayat formlarına başkaldırır..

Bozcaada Sanat Galerisi ve Bozcaada Belediyesi’nin katkısı ile gerçekleşen bu projede dört sanatçı ve bir sosyolog (Özlem Yalçınkaya)  yer aldı. İki sergi düzenlendi. Sanatçılar canlı performans gerçekleştirip aynı zamanda, seramik atölyesi çalışması ile etkinliğe yörede yaşayan sanatçıların da katılımını sağladı.
18 Ağustos 2013’te Edremit Zeytinli’de Akademi Zeytinli ve Zeytinli Belediyesi’nin katkıları ile bir sempozyum gerçekleştirdik. Beş sanatçı ve bir sosyoloğun ortak çalışmaları sonucunda, ‘Doğa-l Öz Biçim’ projesi can buldu. Akademi öğrencilerinin katılımı ile atölye çalışmaları gerçekleştirildi. Projemiz amacına ulaşmış, ortak bir bilinç sayesinde, sanat hümanist değerlerine kavuşmuş ve sanatın kendi saygınlığına yaraşacak,  Derrida’nın yaptığı gibi bir yapı-yıkım gerçekleştirdik. Nesneleri yeniden kavramsallaştırarak. Sahip olmadıkları ve olamayacakları özellikler yükleyerek… Hümanist ve eleştirel bir bakış açısı ile çözümledik. Kendi dilimizi ortaya koyduk.

Kente ve kentselleşmeye karşı mısınız?

Kente karşı değiliz.  Özgür sanatçı kimliğinin ve çağdaş sanat akımlarının kentsel mekân sayesinde ortaya çıktığının bilincindeyiz. Biz, kentsel yaşam ve kapitalist düzenin neden olduğu yabancılaşmaya karşıyız. Bu nedenle, doğada, doğa-l yapı yıkımlarımızla ve bir ekip olarak sanat yapıyoruz. Amacımız, neo-liberal düzende piyasa koşullarına bağlı kalmadan, sanatın kendine özgü kaygı, form ve değerleriyle sanat yapmak. Göreceli, piyasaya kolay uyum sağlayabilecek, spekülatör, müzayedeciler ve galericilerin form değerleri yerine kendi öz- biçimlerimize yönelmek istiyoruz.

 

Sanatçının atölyesinde toplumdan izole olması sizin için neden bu kadar önemli ?
Atmosfer Sanat olarak doğru başlangıç noktasının Feuerbach ve Marx’ın yabancılaşma (alienation) kavramı olduğuna inanıyoruz. Bilindiği üzere, yabancılaşma birbirinden farklı evrelerden oluşuyor ve bu evreler sonucunda kişi/işçi/sanatçı kendi üretmiş olduğu ve kendisinin bir parçası olan kendi eserinden/ürününe yabancılaşarak, onu pazarda değiş-tokuş döngüsüne girmek üzere, piyasa koşullarına adapte olacak şekilde kendinden başka kişilere/aracılara/sisteme teslim ediyor. Bu anlamda, sanat kapsamı ile düşünmek gerekirse; sanatçı, eser üretme esnasında kullandığı malzemeleri doğanın bir parçası olarak değil, endüstriyel bir ürün olarak düşünüyor ve doğaya yabancılaşıyor.

 

Sizi besleyen diğer unsurlar, olaylar ve düşünceler hakkında neler söyleyebilirsiniz? 

Her insanın nefes aldığı, heycanını her haliyle yaşayabildiği mekanlar – durumlar vardır. Benim de toprağa bastığım yer ortaya çıkarıyor bütün duygulanımlarımı ve belleğimdekileri.. Çeşitli disiplinlerle uğraşmanın beni sanat anlamında  daha kuvvetli hale getirdiğini düşünüyorum. Dağcılık, çocukluğumda gezdiğim mekanlar benim için çok önemli malzemeler… Hatırlıyorum ve oradaki ayrıntılardan birşeyler çıkarıyorum.

 

Nesneler, objeler veya toplum tarafından atıl olarak nitelendirilen binlerce form, sanatçının laboratuvarından geçerek yeni anlamlı kavramlar ortaya koyar. Performanslarımda kavramsal anlatım dilini kullanmak ifadelerimi çok güçlü kılıyor.

Yaklaşık 10 yıldır üç-altı yaş grubu çocuklarla heykel, seramik ve doğa yürüyüşü çalışmaları yapıyorum. Sekiz yıla yakındır engelli gruplarla sanat terapi eğitimleri uyguluyorum. Bu çok meslekli disiplinler bir araya geldiğinde beni her yeni gün yeni bir projeye yöneltiyor.

 

Son serginiz oluşum sürecini anlatır mısınız?

3 – 31 Aralık 2013 arasında Kare Sanat Galerisi’nde açtığım  “Güncel Yaşam Dizisi” adını taşıyan sergimi sosyolog eşim Özlem Gonca Yalçınkaya Akdağ’ın yorumuyla aktarmanızı isterim:

 

Akdağ, karakteristik çizgisel dili ile kent yaşamı içerisinde kendince sorun olarak gördüğü  ögeleri ve fenomenleri “Güncel Yaşam Dizisi” başlığı altında ifadelendirir. Sanatçı, çalışmalarında oluşturduğu her bir fragmanda, güncel yaşamın içinde barındırdığı hareketlilik, sürekli değişim ve yanılsamaları aktarmayı amaçlar. Böylece her yapıtında yüzey parçalama ve mekân kaygısına girer.  Çalışmalarda  birbirinden farklı sahneler ve mekanlar, kent hayatında bireyi provoke eden lüks yaşam, gerçeğin  ötesinde bir cinsellik, medyanın yoğun manipülasyonuna maruz kalan bilgi, erkek egemen toplum ve tüketim çılgınlığına  hayat veren mekânlara ikili zıtlıklar içeren metaforlar aracılığıyla atıfta bulunmaktadır. Sanatçının benimsediği üslup, kendi oluşturduğu desen, figür ve sahnelerle beraber araç mesajdır. Bu olgu, eserlerinin temelini oluşturur.

Bu çizgisel üslup dahilinde kullanılan figürlerin estetik ve anlamı  önce konturda aranır. İşte, bu anlam ve estetik de, sanatçının yapıbozuma uğrattığı kendi formunda gizlidir.  İşlediği temayı kullandığı çizgiler, keskin konturlar, kusursuz düzlemler ve geometrik şekillerde ortaya koyduğu mekana hapsetmiştir. Bu kapalı formlarla, aslında sanatçı bir şey amaçlamaktadır: Tüm albenisi, göz alıcılığı ve dinamizmine karşın, güncel kent yaşamının bireyde uyandırdığı çaresizlik, parçalanmış benlik, arada kalmışlık ve yalnızlık…

 

Sanatçı, kent hayatında bireyin rasyonel motivasyonlu farz edildiği diskurundan yola çıkar. Halbuki birey, özünde irrasyonel motivasyon, arzu, içgüdü ve dürtü barındırır. Akdağ’ın figürleri rasyoneldir. Sahne ve mekânın ise, irrasyonel olduğu rahatlıkla seçilir. Bu ikili karşıtlık kullanımı, kent hayatında kendini doğasına yabancılaşmış hisseden bireyin paradoksunu yansıtır. İşte bu paradoks, sanatçıda üretim esnasındaki nevrozlarda hayat bulur. Sanatçının kendi oluşturmuş olduğu desen, kent hayatının ikircikli ve katı yapısının sanatçıda yol açtığı nevrozların eserlerinde kendini gösterme biçimidir.

 

Sanatçı figürlere de sembollik anlamlar yükler. Sahnelerdeki bazı figürler sanatsal olarak ilişkiler kurabilirken, bazıları bilinçli olarak sabitlenmiştir. Kentsel güncel yaşamın manevra alanlarımız genişmiş hissi uyandırmasına rağmen, içinde barındırdığı hiyerarşi, düzen arayışı ve tekdüze davranış kalıpları ile bireyde kısıtlanma duygusu yarattığı etkisini seyirciye iletilmesi amaçlanır. Bu sabitlenmiş figürlerle temsil edilen bireyler, normal davranış kalıplarına uymadıkları gerekçesiyle toplumun marjinlerine itilmiş olan bireylerdir.

Artaud’un oluşturup, Deleuze’ün zenginleştirdiği, hiyerarşik olarak örgütlenmiş olan sosyal yapıların kendini meşrulaştırdığı sisteme bir eleştiri niteliğinde olan organsız beden metaforu, bireyin iradesi dışında belirlenen, kendine yabancılaşmasına neden olan ve onu tahakkümü altına alan, tüm önceden belirlenmiş olan kurallara bir tehdittir. Bireyin kendi iradesi ile belirlediği ve yeniden tanımladığı bir organsız beden arayışı ile, mevcut toplumsal hiyerarşinin tersine çevrilmesi ve alternatif bir toplumsal yapı hayal edilmiştir.  Organsız beden metaforu ve bu eksende hayat bulan iktidar- beden diyalektiği Akdağ’ın eserlerinde de yankı bulur. İnsan ve hayvan figürleri incelendiğinde, bu figürler seyircide sanki saydammış gibi bir izlenim uyandırır; iç organlar resmedilmemiştir. Organların yerini tutan desen, adeta bir virüs gibi bedene nüfuz etmiş ve onu özgürleştirmiştir… İşte bu desen, bireyin kendisinin kurgulamış olduğu yeni bir yapay bedeni ve hayalinde canlandırdığı yeni bir sosyal formasyonu temsil eder: İnsanın doğasına sadık kaldığı ve özgürleştiği bir güncel yaşam… Bu aşamada sanatçı, seyircinin bilinçaltına ulaşmıştır artık. Akdağ’ın yapay bedenlerle temsili bireyleri, kentsel hayatta kendilerini yönlendiren, yöneten, etkileyen, kısıtlayan arzu, dürtü, ihtiyaç, güncel yaşam pratikleri ve davranış kalıplarını sorgulamaya yönelmişlerdir. Bireyin özgürlük ideali, Akdağ’ın temsili figüründe desen biçimde tezahür etmektedir…

Son üç yıldır ağırlıklı olarak kent içerisinde doğmuş, yaşayan kültürler, kent koşullarının sanatçı üzerindeki etkilerine yoğunlaştım.

 

2009 ve 2011 yıllarında 3500 metre ve üzeri dağlarda açtığım sergilerde “Gece Kulübü” resim dizileri yer aldı. Kentte doğmuş ve kentte hizmet veren gece kulüplerini dağ performansıyla anlatmak istedim.

 

“Güncel Yaşam Dizisi“

Gündelik yaşam saniyelik birçok kareden oluşur. An içerisinde anlamsız ama ilerleyen süreçte anlam kazanarak aklımızda büyük yer tutarlar. Kendi anlatım biçimimle,  gürül gürül akan hayat içerisindeki anlık görüntüler, kent katılığı içerisinde gündelik yaşam olarak resmededilmiştir. Yaklaşık ondört kareyle anlattığım sahneler kendi içerisinde de sahnelere ayrılmıştır. Birçok sahnede bireyin gün içinde yaşadığı birden fazla rol konu edilmektedir. Mekanına, statüsüne ve kültürüne göre oynadığı bu roller resimde çiğ renk geçişleriyle, form boyutuyla ve hatasız yapısallığıyla işlenmiştir.

 

Röportaj: Ayşe Gülay Hakyemez