film

Beyaz perdenin Rüya Evleri | Mesajınız Var

Sleepless in Seattle filminin büyük başarısının ardından yönetmen Nora Ephron, Meg Ryan ve Tom Hanks’i, Ernst Lubitsch’in 1940 ların romantizmini anlatan Margaret Sullavan and Jimmy Stewart ın başrollerini paylaştığı “The Shop Around The Corner” filminden New York’un gamsız Upper East Town tarafında tekrar bir araya getirmiş.Aslında o film de Parfumerie isimli bir tiyatro oyununda etkilendiği için “You’ve Got Mail” de o oyundan etkilendiğini yazmıştır künyesine.Senaryo, Ephron ve kardeşi Delia Ephron tarafından yazılmıştır. Fakat orijinal senaryo Miklós László’a aittir. Film, Altın Küre’ye aday olmuş, çeşitli festivallerde beş ayrı ödül kazanmıştır.

The Shop Around the Corner isimli kendi halinde, yeni kaybettiği  annesinden kalan bir çocuk kitapları dükkanı sahibi olan Kathleen, nişanlıdır ve kendini mutlu olduğuna inandırmaktadır.Tüm bu “mutluluğuna“ ragmen içinde bazı şeylerin ters gittiğine dair hisleri güçlenmektedir. Shopgirl takma ismi ile AOL chat hesabını kontrol ederken rastladığı NY152 ile iletişim kurar ve e-mail yazışmaları ile aşık olduğu Joe’nun aslında kendisini yok etmek üzere olan ve nefret ettiği büyük bir kitapçı zincirinin sahibi olduğunu bilmemektedir. Gerçek dünyadaki bu nefretin sanal dünyada dönüştüğü aşkın yarattığı paradoks, mutlu sonla bitiyor.

Oldukça ilgi çekici New York sokakları ile süslü çekim mekanları arasından dikkat çeken ilk mekan The Shop Around the Corner kitapçısı.

Daha once bir çok ünlü filme ve diziye mekan olmuş (Ghostbusters, Superman, Seinfield) Upper West Side ‘ da 69. Caddede bulunan bu mekan çocukların kitaplarla ilgilenebileceği bir yer olarak yeniden inşa edilebilmesi için yönetmen Nora Ephron , gerçekte “Maya Shoper’s Cheese and Antique “ olan dükkanın sahibini bir tatile göndermiş.

İçeriyi girdiğinizde hepimizin “keşke bizim yakınlarımızda da böyle bir yer olsa” diyeceğimiz ve çocuklarımızın ideal kitapçısı olabilecek bir giriş bizleri karşılıyor. Çok yüksek olmayan ahşap raflar ve heryerde çocuk kitapları ve oyuncaklar…Eski tarzda yer karoları ile döşenmiş bir zemin üzerinde ahşap okuma masaları,sehpalar ve sandalyeler.Antika olduğu belli büyükçe bir konsol üzerinde bir bilgisayar monitörü ve kasa.Tümüyle evinizde hissedebileceğiniz sıcaklıkta ahşap hakim bir dekorasyon ve kitaplar. Duvarların nerdeyse tamamında asılı çocuk kitapları resimleri, ialnları, afişler, aplikler ve şirin küçük pencerelerde çizgili sade perdeler.Ham tuğla duvarlar ile ahşabın bugün dahi sırıtmayacak zamansız uyumu ile gelen bir dekorasyon ışıltısı.

Kathleen’in girişte göze çarpan gülleri kasa konsolunun havasını değiştirirken, yılbaşı arefesinde olunması sebebi ile dükkanın hemen her yerinde olan yılbaşı ışıkları ve tavandaki nefis aydınlatma armatürleri sıcaklığı bir kat daha artırıyor. Dükkan, filmin bir bölümünde boşaltıldığında ortaya çıkan yalnızlığın hüznü insanda senaryoyu değiştirme isteği uyandırıyor. Filmin çekimlerinden sonra gene eski haline getirilen dükkan kısa sure sonra kuru temizlemeci olarak el değiştirmiş. Filmin diğer dikkat çekici mekanı ise Kathleen’in klasik New York dairesi. Manhattan 328 West 89. cadde adresli bu dairenin huzurlu hali ilk görüşte inanılmaz bir bağımlılık yaratıyor. Son derece basit bir dekorasyona sahip daire huzurlu ve büyüleyici bir mekan yaratmak için o kadar da büyük harcamalara gerek olmadığının ispatı adeta. Evin içindeki 1800 lerin sonu 1900 lerin başı tarzı eşyalar ve ahşap kaplamalar size zaman tünelinde hissettirebilir. Kathleen’in dairesindeki ilk göze çarpan tarz aslında bir ingiliz country kulübesi havası. Eski tarz ahşap sandalye ve masalar, duvardaki ahşaplar,aydınlatmalar ve diğer aksesuarların uyumu ve sadeliği göz kamaştırıyor.

Mutfak belki bir gurme mutfağı değil ama bekar veya iki kişilik bir aile için ideal. Dekorasyonundaki Masif Ahşap ve camdan oluşan Fransız kapılar ve genel renk seçimi eve yayılan huzur enerjisini tamamlıyor. Evin tamamına hakim 1900 lerin havası dağınık bir düzen içerisinde fazla göze batmadan kullanılan ahşap sanki dekore edilmemiş de yaşandıkça rastgele genişlemiş bir yaşam alanı hissi veriyor. Küçük bir masa lambasının yetersiz ışığı bile bütün bir evin sıcaklığını ancak böyle bir tarz ile sağlayabilirdi.

Evin olmazsa olmazı salon sofası Waverly Norfolk Rose desenli bir kumaş ki bu kumaş filmin yayınlandığı dönemde oldukça aranan popular bir kumaş olmuş. Evin geneline hakim hava yatak odasında da var. Zamanla toplanmış eşyaların bir arada olduğu bir tarzın yatak odası da aynı rastgeleliğe ve tabii huzura sahip.

Katheen’in evi Shabby Chic ve Laura Ashley in çekici bir karışımı olan geniş bir salonu olan şirin mutfak ve yatak odasına sahip 1900 lerin başından bir yaşam alanı olarak özetlenebilir aslında. Filmin başlaması ile birlikte hemen tüm sahnelerde hakim olan New York’ta yaşam halleri filme konu imkansız aşkın imkanlı hale gelmesine nefis bir final sahnesi ile sebep oluyor.Neymiş? ilk görüşte aşk kadar ilk yazışta da aşk varmış.

Hepinize iyi seyirler.

dfot

 

Muhteşem Gatsby’nin Muhteşem Evi…

Ev mi? Ne evi, şatosu!

Selam… Cehennem Temmuz sıcakları, işler, güçler ve projeler arasında Ağustos için ne yazmalı ne çizmeli diye araştırıyordum. Bir yandan da yazı işlerinden her an gelebilecek “Bu ay korkutmasak Orhancım, şöyle tatilli sayfiyeli bir film bulsak” ricasının eli kulağında olduğunun da bilincindeydim. Karanlık taraf gene korku ve gerilimin tedirgin sularına beni çağırmaktaydı ama sağduyu “gel bu ay ürkütmeyelim sevgili okuru” diyordu.

 

Sonra birden aklıma Muhteşem Gatsby geliverdi. Gerilim, aksiyon, dram, komedi, gözyaşı, para, caz, dönem filmi, harika kostümler, müthiş partiler ve tabii ki müthiş evler. Yani özetle 32 kısım tekmil-i birden renkli sinemaskop!

 

Eşşiz bir yaratıcı zekâya sahip yazar/yapımcı/yönetmen Baz Luhrmann’dan F. Scott Fitzgerald’ın The Gatsby Great romanının yepyeni uyarlaması Muhteşem Gatsby…

 

“Muhteşem Gatsby” nin yazarı Francis Scott Fitzgerald (1896-1940) karısı Zelda ile beraber, aynı başyapıtı Gatsby’deki gibi bol partili ve şaşalı; ama sonu gene romanı gibi hazin biten çok renkli bir hayat yaşamıştı. 24 Ekim 1929’da başlayan dünya ekonomik bunalımının tüm acılarını ve yol açtığı felâketleri yaşadıktan sonra çok genç yaşta ölmüştü. Dünya edebiyatının ölümsüzleri arasına katıldığını göremeden,  Avrupa’nın Nazi Almanya’sının işgali altında olduğu, İngiltere’nin bile Nazi çizmeleri altında ezilmesinin beklendiği yıllarda…

 

Film Titanic’teki tıfıl yakışıklı oğlan Leonardo DiCaprio’nun yıllar içinde yaşadığı inanılmaz değişimin de son halkalarından. Öyle bir değişim ki bu müthiş bir karakter oyuncusu olarak Di Caprio şu an gerçekten altın dönemini yaşıyor. Yönetmen, Gatsby rolü için başrol oyuncusunu ararken romandaki şu tanımın izini sürmüş: “İçinde ebedi bir teminat barındıran o ender gülüşlerden biri” ile gülümseyecek ve sonra aniden, “az önce birini öldürmüş gibi”  bakan biri! Bulmuş mu dersiniz?  Filmi izleyin neden bahsettiğimi çok ama çok iyi anlayacaksınız.

 

Yönetmen Baz Luhrmann kendi müthiş görsel yorumunu ve her zaman müzikale de göz kırpan çılgın tarzını katarak, klasik hikâyeyi daha önce hiç görülmemiş bir şekilde yorumluyor. Baz Luhrmann da kim derseniz size şu iki filmi söylerim tanır ve hatırlarsınız tarzını: Romeo ve Juliet ile Moulin Rouge!

 

Gatsby daha önce defalarca sinemaya aktarıldı ama inanın hiç böyle değil! Kısaca konuyu hatırlamak gerekirse:

 

The Great Gatsby/Muhteşem Gatsby’ Fitzgerald’ın hikâyesindeki gibi yazar olmak isteyen Nick Carraway’in Midwest’ten ayrılıp NewYork’a yerleşmesini anlatıyor. Hikâyenin geçtiği 1922 senesi baharı, ahlaki değerlerin çöktüğü, ışıltılı jazz hayat tarzı, kaçakçıların ve yükselen hisse senetlerinin dönemi… Amerikan rüyasının peşinden giden Nick, kuzeni Daisy ve onun soylu çapkın kocası Tom Buchanan sayesinde müthiş partilerin ev sahibi, gizemli milyoner Jay Gatsby’e komşu olur. Nick artık son derece zengin insanların aşk ve entrika ile dolu hayatlarının tam ortasına düşmüştür. Nick bu hayata şahit oldukça imkânsız aşk, bozulamaz hayaller ve trajedilerle dolu bir hikâyeyi kaleme alarak adeta günümüzün modern hayatına ayna tutar.

 

Bu filmin genel havasını anlatan özet… Şimdi biraz daha derine inelim:

 

En başta, Gatsby hakkında bildiğimiz her şey söylentiler ve dedikodulardan ibarettir. Saray yavrusu evinde o güne dek görülmemiş partiler veren ama kendisi ortalarda görünmeyen gizemli bir zengindir o… Savaş sonrası eski bir ajan olması ihtimali de vardır. Havalı bir şekilde yoktan var olan Long Island’da saray yavrusu satın alan bir gangster olması ihtimali de vardır.   O, sarayının kapılarını her hafta sonu herkese açan ama kimsenin şahsen tanışmadığı bir adamdır.

 

Ta ki, yeni komşusu, hikâyenin anlatıcısı ve Gatsby’nin “hayatının aşkı” güzel Daisy’nin kuzeni Nick Carraway’ı şaşalı partilerinden birine davet edene dek… Bundan sonrasını anlatmak filmi seyretmeyenlere hainlik olur. Zaten anlatmak da pek mümkün değil, bizzat izlemek ve şahit olmak lazım.

 

Jay Gatsby rolünde Akademi Ödülü adayı DiCaprio (J. Edgar, Aviator, Inception, Django Unchained, The Wolf of Wall Street) Nick Carraway rolünde Tobey Maguire yer alıyorlar. Oscar adayı Carey Mulligan  (An Education) ve Joel Edgerton, Daisy ve Tom Buchanan rollerinde karşımıza çıkıyorlar. Myrtle ve George Wilson rollerinde; Isla Fisher ve Jason Clarke’i, Jordan Baker rolünde ise Elizabeth Debicki’i görüyoruz. Hintli efsanevi oyuncu Amitabh Bachchan ise Meyer Wolfsheim rolünü canlandırıyor. Filmin oyuncu ekibinin yanı sıra müthiş bir yapımcı kadrosunun da olduğunu bir cümleyle söylemek lazım… Örnek vermek gerekirse Akademi Ödüllü Barrie M. Osborne (Lord of the Rings – Return of the King)!

 

Araştırma ve senaryo yazım sürecinin büyük kısmı New York’ta gerçekleşse de -malikâneleri ziyaret etmek için Long Island’a yapılan çeşitli saha gezileri gibi- filmin çoğunun Avustralya Sydney’deki Fox Stüdyoları’nda çekildiğini biliyor muydunuz? Üzülmeyin, utanacak bir şey yok bunda ben de bilmiyordum ve şok oldum! Çünkü kurulan setler o kadar gerçek bir 1920’ler Amerika’sı resmediyordu ki yeniden yaratılan bu renkli cıvıl cıvıl dünyaya hayret etmemek mümkün değil.

 

Yapımcı Catherine Knapman bu konuda şunları söylüyor: “Eğer bir New Yorkluya filmin Avustralya’da çekildiğini söylerseniz size şöyle bir güler ve ‘Şaka mı ediyorsunuz? Filmi Avustralya’da mı çektiniz?’” der. Baz elbette filmi New York’ta çekmeyi çok istemiş ama yapımın büyük bir kısmını Avustralya’da gerçekleştirmek, en etkili seçenek olarak ortaya çıkmış. Avustralya’da çekim yapmak pek çok avantajı da beraberinde getirmiş. Avustralya ve Yeni Güney Galler hükümetlerinin cömert teşvikleri de bu avantajlar arasındaymış. Avustralya’da çok sayıda yetenekli insan gücü bulmuşlar… Bin kişiyi aşkın, muhteşem bir çekim ekibi, yaklaşık 960 kişilik arka plan oyuncusu ve “parti günleri” nde sette 300’den fazla figüran hazır bulunmuş!

 

Özetle, 1920’lerin New York’u birebir Sydney’e taşınmış ve en zengin setlerden en ufak aksesuara kadar son derece ayrıntılı biçimde dikkatle yeniden yaratılmış.

 

Gelelim evlere! Evet, “lere” çünkü bu ayki filmimiz tam bir “ev madeni”. İkisi çok görkemli biri mütevazı üç harika ev…

 

Tersten gidelim… İlk evimiz, Gatsby’nin evinin bulunduğu körfezin tam karşısında Daisy ve sportmen kocasının yaşadığı, antik Yunan tapınaklarını andıran dev sütunlu girişiyle ve kırmızı tuğlalarıyla Georgia stili “soylu paranın ürünü” Buchanan Konağı… Ünlü bir polo oyuncusu olan Tom Buchanan’nın at koşturduğu yemyeşil çimlerle kaplı dev bir araziye sahip olan konak adeta başkanlık sarayı gibi görünüyor. Filmde kameranın bu eve yaklaştığı planların yarattığı etki müthiş…

 

Evin sahibinin spordaki başarılarına ait madalya, kupa ve benzeri eşyaların sergilendiği saks mavi duvarlar ile ahşabın harika uyumuna eşlik eden siyah-beyaz karolarla döşeli “hall of fame” nefes kesiyor.

 

Nick’in, kuzeni Daisy ile karşılaştığı ipek perdelerin salınarak uçuştuğu Fransız kapılardan geçilerek girilen, daire şeklindeki halıya, rahat koltuklara ve dev avizelere sahip muhteşem salon ise masallardan fırlamış bir ihtişamın tablosunu çiziyor.

 

Gelelim Nick’in diğer iki evin yanında cüce gibi kalan ama alımlı mı alımlı şirin sahil evine… Gatsby’nin şatosunun yanında aylığı 80 dolar olan bir bahçıvan kulübesi bu! Ama Nick’in masum kişiliğini mükemmel yansıtan bir tasarıma sahip. Long Island motiflerini ustaca yansıtan, Arts and Crafts dönemden esintiler taşıyan bu sıcak ve sevimli yuvanın içinde ahşap kullanılarak yapılan oda bölümlemesi oldukça dikkat çekici. Yeşil seramik döşeli şömine ve üzerindeki seramik tablo ile mobilyalar, evin diğer dikkat çekici unsurları.

 

Ve final! Jay Gatsby’nin inanılmaz bir hızla edinilen servetinin canlı kanıtı “yeni zengin parasının ürünü” şatosu… Bir fantezi inşa etmeye çalışan Gatsby’nin evi sivri kuleleri ile Disneyland şatosuna oldukça benziyor. Evin benzediği diğer binalar Oheka Şatosu, La Selva ve Beacon Kuleleri…

 

Normandiya’daki bir şatodan alınma giriş kapıları, zeminden tavana klasik yağlıboya tablolarla kaplı görkemli duvarlar, iki katlı ev yüksekliğindeki hiç okunmamış kitaplarla dolu dev kütüphane, Gatsby’nin Art Deco tarzında dizayn edilmiş (yerdeki altın ve gri halıya dikkat) müthiş yatak odası…

 

Yetmedi mi? Peki devam…

 

Orijinal Wurlitzer borulu kilise orgu, zeminine JG monogramı işlenmiş harika bir mermer zemine sahip ihtişamlı balo salonu, evin giriş cephesinde yer alan ve Versailles Sarayı’nın bahçeleriyle boy ölçüşebilecek Neo-Gotik tarzda tasarlanmış nefes kesen çeşmelere sahip bahçe, evin körfeze bakan sahil cephesindeki partilerin kalbi teras ve yine JG monogramı işlenmiş daire havuz ve Daisy’nin evine bakan iskele…

 

Ben anlatırken nefes nefese kaldım ve gözlerim tekrar kamaştı… Bu görkeme sizler de şahit olmak istiyorsanız Muhteşem Gatsby DVD raflarında sizi bekliyor. Eylül’de bakalım hangi film ve ev ile tekrar görüşeceğiz. Sevgiler…

 

dfot

MR.BROOKS’UN İNİ

 

 

“Bütün insanlar iyiyle kötünün karışımıdır.” – Robert Louis Stevenson, Dr. Jekyll and Mr. Hyde

Selam! Öyle bir havada yazmaya başladım ki bu ayın yazısını “House on Haunted Hill”, “The Last House On The Left” ya da “The Haunting” yazısı yazsam yeriydi. Birden kararan bir gök, gök gürültülerine karışan bir rüzgar ve yağmur… Eh yazının da yetişmesi lazım bir şekilde, yazı işleri “bu ayın filmi ne ki acep” tadında ufaktan maillere başlamış. İstesem de yazlık bir film ve onun evinin havasına giremezdim. O yüzden yazarınızın daha önceki yazılarında ara ara göz kırpacağını söylediği gerilimli bir film ve onun tematik evini otopsi masasına yatıracağız bu ay.

 

Filmimiz Mr.Brooks…Başrolünde bazen öle bayıla izlediğimiz bazen de oynadığı kötü filmlerle bize fenalıklar geçirten kariyerinde istikrarsız ama yakışıklı bir aktör olan Kevin Costner var. The Bodyguard ile kadınların sevgilisi olmuştu, No Way Out ile oyunculuğuna bayılmıştık, Robin Hood, The Untouchables ve tam 7 Oscar ödüllü Dances With Wolves ile önünde saygıyla eğilmiştik. Sonrasında The Postman ve Waterworld ile yapım şirketlerini batma noktasına getirmişti. Sonrasında zaman zaman ışığı olan işlere -JFK, Thirteen Days gibi- imza atsa da genelde daha ortadan işlerle düşe kalka ilerleyen bir kariyer çizdi. Çoğu filminde hep iyi adamı oynayan Costner yapımcılığına da el attığı bu ay üzerine yazıp çizeceğimiz Mr.Brooks’da çok farklı bir şey deniyor ve “kötü adamı” oynuyor. Hem de epey kötü bir adamı: Acımasız bir seri katili…

Filmin diğer rollerinde de hiç fena isimler yok bu arada. William Hurt (filmde kimdir söylemem filmi izleyin!) Demi Moore, Jason Lewis, Dane Cook, Marg Helgenberger, Ruben Santiago-Hudson ve Danielle Panabaker gibi…

Gelelim filmin hikâyesine;

 

Başarılı bir işadamı, cömert bir hayırsever, sevgi dolu bir koca, baba ve toplumun düzgün bir üyesini hayal edin… İşte Bay Brooks’la tanıştınız. Herkes onun mükemmel bir olduğunu düşünmektedir. Bununla birlikte, Bay Brooks’un çok büyük ve tehlikeli bir sırrı vardır:  Tüm bu harika özelliklerinin yanında şimdiye kadar hiç kimsenin kendisinden şüphelenmediği, keskin zekâlı ve doyumsuz bir seri katildir. Earl Brooks (Costner) onu çok seven bir eş (Marg Helgenberger), kendisine çok düşkün bir kız evlat (Danielle Panabaker), toplumun saygısı ve devamlı gelişmekte olan kendi işi de dâhil olmak üzere hayatta hemen her şeye sahiptir. Oysa Bay Brooks başkalarınca hiç bilinmeyen bambaşka bir hayat daha sürdürmektedir. O aynı zamanda “Parmak İzi Katili” namıyla ün salmış seri bir katildir.

Yakın zamana kadar aktif olmamasına rağmen, Bay Brooks’un patolojik dürtüsü, Bay Brooks’un günahları için onu suçladığı tilki gibi kurnaz şeytani ikinci benliği tarafından yeniden harekete geçirilmiştir. Fakat masum bir çifti öldürmek için bir kez daha sadist dürtülerine yenik düşen Bay Brooks ilk hatasını yapar ve Bay Brooks’a tuhaf bir taleple şantaj yapmayı tercih eden fotoğrafçı – ya da röntgenci diyelim- Tom (Dane Cook) tarafından deyim yerindeyse “ebelenir”. Ayrıca bu son cinayeti, kişisel bunalımı yüzünden gözü dönmüş bir şekilde Parmak İzi Katilinin gerçek kimliğini çözmeye çalışan inatçı bir dedektifin de (Demi Moore) kendisinin peşine düşmesini sağlar.

 

Bay Brooks, şimdi şaşırtıcı gizli yaşamını ve gerçek kimliğini gizlemeye ebediyen devam edemezse, oyunun son aşamasıyla karşı karşıya kalacaktır

Karizmatik bir komşunun, iş ortağının veya bir aile üyesinin içinde soğukkanlı bir katili nasıl barındırdığı sorusu uzun zamandır toplumun kafasını karıştırmış ve yazarları ve film yapımcılarını, seyircilerin daha önce hiç içinde bulunmadıkları esrarlı, büyüleyici ve şüphe dolu bir dünyaya götürmek üzere ilham vermiştir. Bay Brooks, hem çok başarılı ve saygın bir adamın hem de tüyler ürpertici cinayetleriyle bir seri katilin aynı anda, nasıl çifte bir yaşam sürdürebileceğiyle ilgili olarak bizlere yepyeni bir bakış açısı getiriyor. Bay Brooks gururla “arkadaşım” diyebileceğiniz harika biri mi, yoksa kötü, karanlık bir gecede kesinlikle karşılaşmak istemeyeceğiniz sapık bir katil mi? ya da siz o anda hangisiyle berabersiniz? Filmin başarısı bu ve benzeri soruları film boyunca size sordurabilmesinden geliyor.

 

Uzun zamandır ortağı olan Raynold Gideon’la birlikte filmin senaryosunu yazan yönetmen Bruce Evans “Mr. Brooks’ta konu şu ki o çok iyi tanıdığınız birisi olabilir” diyor. “Hepimizin karanlık yönleri vardır ama Bay Brooks uç noktalarda yaşıyor. O gerçekten ailesini seven sineği bile incitmeyeceğini düşündüğünüz biri ve standart ölçüleriyle mükemmel bir yaşama sahip. Ama aynı zamanda bir türlü yola getiremediği güçlü tehlikeli istekleri var.”

 

Evans ve Gideon, bir katilin kafasındaki bu ahlaksız deliliğin içine giden orijinal güzergahla birlikte, kendini hem bir dedektif hem de rahatsızlık veren genç bir hayran tarafından takip edilirken bularak, kendisiyle ilgili gerçeğin ortaya çıkması ve ailesini mahvetmesi olasılığıyla yüzyüze kaldığında, Bay Brooks’un en korkunç kabusuna doğru gidişini keşfedebilmişler. Popüler kültür ve aralarında Hannibal Lector serisi, Zodiac, The Talented Mr. Ripley, Seven, Psycho, Karındeşen Jack filmleri ve Showtime’ın büyük beğeni toplayan Dexter isimli dizisinin de olduğu klasik filmler ve diziler seri katillerin çarpık gerçeğini uzun uzadıya anlatmışlardır. Evans ve Gideon Mr. Brooks’un hikâyesinin bu film ve diziler arasında yepyeni bir çığır açacağı ön görmüşler. Bay Brooks’un kurbanlarına ürkütücü bir şekilde kur yapması, onları dikkatlice seçmesi, takip etmesi, onların alışkanlıklarını ve hayat tarzlarını öğrenmesi ve sonrasında, ilişkiyi dehşet verici ama yeteri kadar planlı cinayetlere dönüştürürken yaşadığı canlılık, cinayetleri diğerlerinden farklı kılıyor.

Mr.Brooks’un yaratıcıları Evans ve Gideon 10 hafta gibi kısa bir sürede senaryoyu yazıp bitirmişler. Yazarlarken bile, Bay Brooks rolünü en çok kimin canlandırmasını istediklerine karar vermişler. Ve bu da Kevin Costner’mış. İkili, tamamiyle karşıt bir tipi canlandıracağı için Costner’ın bu role çok uygun olacağını düşünmüş.

 

Kadın dedektifi başarıyla oynayan Demi Moore için “Onun orijinalliği setteki diğer oyuncuların ve ekibin dikkatlerini perçinledi. Karaktere uygun gücü ve korkuyu yanında getirecek belirgin bir aktrise ihtiyacımız vardı ve Demi imdadımıza yetişti” diyerek durumu özetliyor Kevin Costner…

 

Özetle bu film hiçbir standart yöne gitmeyen bir katilin hikâyesi… Kötü biri de olsa, Bay Brooks bir sürü zarı olan bir koza gibi. Onun gerçekten kim olduğunu ve onu rahatsız eden şeyin ne olduğunu öğrenmeyi çok istiyorsunuz.

 

Şimdi de gelelim Mr.Brooks’un neden bu ay Bast-Home’un sayfalarına davet edildiği meselesine. Çünkü onun çok havalı bir evi var!

Seri katiller nadiren sevimli ve rahat banliyö evlerinde otururlar… Onları daha çok kurbanlarına bırakırlar. Ama Mr.Brooks yukarıda anlattığım üzere bildiğimiz seri katillerden çok farklı. Seyirciyi Bay Brooks’un farklı güdülerden oluşan iki ayrı dünyasına götürmek için yönetmen Bruce Evans, ayırt edilen bir görsel tasarım geliştirmiş. Kapsamlı bir story-board’u yavaş yavaş oluşturup, oldukça yaratıcı bir sanatçı ekibi oluşturmuş. Evans en büyük görsel ilhamını, psikolojik yönden gergin insan portreleri, bozuk ailelerin ve Amerikan tarzı evliliklerin rahatsız edici imajlarını resmetmekle tanınan günümüz sanatçısı Eric Fischl’dan almış.

 

“Eric Fischl’in bir sergisine gittiğimde, hemen ‘Bay Brooks aynen buna benziyor’ dedim. Siyahların simsiyah, kırmızıların kıpkırmızı olduğu ve çok kışkırtıcı bir his uyandıran çok canlı bir banliyö dünyası duygusunu veriyor” diye anlatıyor.

Yapım tasarımcısı Jeffrey Beecroft (The Game, Twelve Monkeys ve Dance With Wolves) ekibe katıldığında, Evans, onun çok beğeni toplayan tasarımcı yeteneklerinin filme bu havayı vereceğine güvenmiş. Evans şöyle anlatıyor: “Jeff’in harika bir gözü var. Onsuz bu film, şimdiki kadar katmanlı olamazdı. Birlikte kitaplara bakıp, karakterlere ve hikâyeye gerçekten uyan yerlerin benzerlerini aramak için çok vakit geçirdik.”

 

Çekimlerden önce film için hayati öneme sahip mekanın, yani Mr.Brooks’un evinin bulunması için oldukça fazla vakit harcanmış. Evans bu evi kafasında hep, camlarla, çelikle ve çok açılı görüntülerle parıl parıl parlayan geniş bir modern ev olarak canlandırmış. “Evin kendisi filmin, bir tür karakteri gibi… Aklımızda hep Bay Brooks’un cam bir evde yaşadığını hayal ettik. Onu görebildiğiniz ama hangi taraftan bakarsanız bakın, onu aslında “gerçekten” göremediğiniz fikri hoşumuza gitti. Bay Brooks’un hayatını kutular yaparak kazanması (Costner’in canlandırdığı karakter kutu sektöründe çalışan bir işletmenin patronu bu arada), bu yüzden de bu evin strüktürünün kutularla dolu olması fikri de hoşumuza gidiyordu” diye açıklıyor Evans.

Çoğu iç mekân çekimlerinin yapıldığı yer olan ama aslında modernizmden pek nasibini aldığı söylenemeyecek olan Shreveport/Louisiana’da böyle bir evi bulmak sorun olmuş. Louisiana da bitmez tükenmez arayışlarla evi bulma işini Jim Wilson üstlenmiş. Wilson’ın, bir zamanlar Architectural Design dergisinin sayfalarında yer almış eşsiz bir evi ortaya çıkarması herkesin şaşırmasına ve rahatlamasına neden olmuş. Evans “Ev bir görsel metafordu ve inanılmaz ama Jim onu buldu” diyor. Gerçekten ev filmin harika bir metaforu çünkü iki kanatlı cephe Mr.Brooks’un sürdürdüğü ikili hayatı temsil ediyor: Toplumun saygın üyesini ve seri katili.

Kutu kutu dikdörtgen camlarla dekore edilmiş ana giriş kutu sektöründe çalışan Brooks’un cama, çeliğe ve betona dönüşmüş hali gibi. Mutfakta kullanılan paslanmaz çelik malzemeler onun erkeksi tarafını temsil ediyor. Evin iç dekorasyonundaki beyaz, ahşap ve simetri ise onun toplum tarafından kabul edilmiş saygın kişiliğini…

Evet, bu aylık da bu kadar. Umarım siz bu yazıyı tabletinizden, telefonunuzdan ya da dizüstü bilgisayarınızda okurken hava güzeldir ve denizin kenarında yazın tadını çıkarıyorsunuzdur. İyi tatiller!

 

 

Timurtaş Onan
 

Röportaj: Ayşe Gülay Hakyemez
 

Portre fotoğrafı: Sennur Onan
 

dfot

“Sanata yakın duran kişilerin, yaşamı özgürce ve önyargısız olarak algılama şansı vardır.”

Timurtaş Onan – Fotoğraf sanatçısı ve yönetmen. İstanbul’da doğdu. Fotoğraf çalışmalarına 1980 yılında başladı. 25 yıldır profesyonel olarak çalışan Onan, bugüne kadar yurtiçi ve yurtdışında birçok etkinliğe katıldı, ödüller aldı, sergiler açtı, kitaplar yayınladı, belgesel filmler çekti, ulusal ve uluslararası yarışmalarda jüri üyesi olarak yer aldı.

 

İstanbul’da mekanlar ve insanlar üzerine, form ve ışığa yoğunlaşarak çalıştığı fotoğraf eserleriyle tanınan sanatçının  20 Mayıs – 28 Haziran tarihleri arasında Merhart Galeri’de açtığı  “Terk edilmiş” sergisi İstanbul’un kullanılmayan ve düşük kapasitede kullanılan iki tersanesinde yaptığı çalışmalardan oluşuyor.

 

Fotoğraf çalışmalarınızı yönlendiren dürtülerden bahsedebilir misiniz?

 

Çalışmalarımı günlük yaşamda gözlemlediklerim, zıtlıklar, toplumsal olaylar, kendi yaşamımdaki travmalar ve kaygılar tetikler, bir de farklı ortamlardaki insanların hikayeleri..

 

Fotoğraflarınızı ayrıştıran özelliklerin neler olduğunu düşünüyorsunuz?

 

Her kişinin kendini ifade biçimi ve içsel çatışmaları farklıdır. Benim fotoğraflarımı ayrıştıranın da yaşamın bana sunduklarını kendimce yorumlama çabam  olabilir.

 

Sizce fotoğrafı sanata dönüştüren unsurlar nelerdir?

 

Fotoğrafın sanat olabilmesi için sadece konuyu seçmek yetmez . Bu aşamadan sonra fotoğrafçının kendi tasarımı ve estetik kaygıları devreye girer. Fotoğrafın kendisi bir materyaldir. Türlü şekillerde kullanılabilir. Fotoğrafçı kendi tercihlerini kullanarak  özgün bir anlatımla eserini oluşturur.

 

Sanat ve sanatçı tarifiniz nedir?

 

Sanat, insan aklının, sezgilerinin ve tepkilerinin estetik kaygıyla  yorumlanmasıdır diyebilirim.

 

Sanatı mutlulukla nasıl ilişkilendirebilirsiniz?

 

Sanatçı her şeyden önce insan olmalıdır. Özgür ruhlu ve hayal kurabilen biri olmalı ve ürettiklerinde kendi varlığını ortaya koyabilmelidir.

 

Sanat, şiddeti ortadan kaldırmalıdır, yalnız o yapabilir bunu…

(Jean Jacques Rousseau)

Hayranlık duyduğunuz / izlediğiniz sanatçılar var mı?

 

Fotoğrafçılardan Sebastiao Salgado, Robert Doisneau, Brassai, Edward Weston, Pedro Alvarez Bravo özellikle sevdiklerim.  Diğer sanatlardan çok sevdiğim sanatçılar var ama özellikle sevdiklerimden birkaç tane sayayım: Jim Jarmusch, David Lynch, Fritz Lang, Harold Pinter, Dostoyevski, Patti Smith, Tom Waits, William S.Burroughs, Edvard Munch, Ernst Ludwig Kirchner, David Cregeen.

 

Sanata yakın durmak, sanatı izlemek insana neler katıyor sizce?

 

Sanat eseri bünyesinde evrensel bir bildiri taşır daima. Kişilerin günlük yaşamdaki rastlantılar ve sıradanlıklar dışına çıkmasını sağlar. Hayal gücünü, sorgulama ve anlama yetilerini arttırır. Sanata yakın duran kişilerin yaşamı özgürce ve önyargısız olarak algılama şansı vardır.

“Terk edilmiş” sergisi nasıl çıktı?

 

“Terk edilmiş” sergisinin fikri başlangıçta tüm dünyada eski tersanelerin kapatılıp farklı mekanlara dönüştürülmesinden doğdu. Bir zamanlar belki de yüzlerce kişinin çalıştığı ama şimdi ya terk edilmiş ya da düşük kapasite ile çalışan bu iki tersaneyi, heybetli duruşları ile Haliç’den görürdüm. Dramatik bir şekilde kaderlerini bekliyorlardı. İşte bu yüzden tersaneleri sanki canlıymışlar ve içten dışa bakıyorlarmış gibi algılıyordum. Kırık pencerelerden içeri giren hüzme ışıklar artık kullanılmayan makine parçalarının metal yüzeylerine vurdukça mekana dayanılmaz bir  görsellik kazandırıyorlardı. Çizgiler, dokular, tonlar beni hep provoke etmiştir. Proje böyle başladı işte..

Hedefte neler var?

  

Başlanmış ve başlanacak fotoğraf ve film projelerim var. Önümüzdeki yıl yine yurt içi ve yurt dışı sergilerim olacak. Yurt dışında sergilediğim bazı işlerimi Türkiye’de de sergilemeyi düşünüyorum. Montaj aşamasında “Gezi Direnişi” ile ilgili ropörtajlardan oluşan bir belgeselim var. “Işık ve Gölgeler şehri İstanbul” adlı 200 sayfalık yeni kitabım çıkacak. Paris projem devam ediyor. İlk kısmını bu yıl gösteri olarak sunmuştum. Balkan şehirlerinde ve Doğu Avrupa’da çalışmaya, sosyal konularda video belgesellere devam.. Sürekli  olarak üretim durumundayım anlayacağınız.. bir gün yorulup düşene kadar..

It’s Complicated…

İlişki Durumu: Karmaşık ama ev güzel…

dfot

 

 

Bu yazıyı Soma’da gerçekleşen maden kazası faciasının gölgesinde filmin adı gibi “karmakarışık duygular” içinde yazmaya başladım. Ölenlere rahmet kurtulanlara acil şifalar diliyorum…

 

Bu ay iki tanıdık isimle yolumuza devam ediyoruz. Filmimiz İlişki Durumu: Karmaşık. Daha önce yine bu sayfalara konuk ettiğim güzel evlere sahip Tatil (The Holiday) ve Aşkta Her şey Mümkün (Something’s  Gotta Give) filmlerinin yönetmeni Nancy Meyers’ın filmi. Öğrendik ki bu kadın yönetmen romantik komediden ve güzel evlerden çok iyi anlıyor!

 

Diğer tanıdık isim ise geçen ayın filmi olan Mamma Mia! dan hatırlayacağınız harika kadın Meryl Streep. Zaten onun büyüsüne bir kez kapıldınız mı kolay kolay kurtulamazsınız.

 

Şimdi gelelim oldukça eğlenceli bir romantik komedi olan İlişki Durumu: Karmaşık filmimizin konusuna.

 

Jane Adler’in (iki Oscar ödüllü MERYL STREEP) üç yetişkin çocuğu, Santa Barbara’da başarılı bir pastane ve restoranı ile 10 yıl önce boşandığı eski kocası avukat Jake (ALEC BALDWIN) ile dostane bir ilişkisi vardır. Fakat Jane’le Jake oğullarının mezuniyet töreni için kendilerini şehir dışında bulduğunda işler karışır. Baş başa çıkılan masum bir akşam yemeği; şarabın dozunu kaçırmalarıyla 19 yıllık evlilik anılarından bahsettikleri kahkaha dolu bir akşama ve ardından da bir anda ilişkiye dönüşür!

Ancak Jake artık kendinden çok genç Agness (LAKE BELL) ile evli olduğu için, Jane şimdi öteki kadındır.

 

Tazelenen bu aşkın ortasında kalan kişiyse Jane’in mutfağını yeniden dekore etmek için tuttuğu mimar Adam’dır (STEVE MARTIN). Karısından boşanmış olan Adam Jane’e aşık olmak üzeredir. Fakat çok geçmeden tuhaf bir aşk üçgeninin parçası olduğunu fark eder.

 

Jane ve Jake ayrı hayatlarına devam mı etmeli, yoksa geçen zaman onlara aslında ayrı değil bir arada daha iyi olduklarını mı fark ettirdi?  Durum ne mi? Gerçekten “karmaşık”.

 

Son 30 yılda yönetmen Nancy Meyers, uzun zamandır kaçındıkları gerçeklerle yüz yüze gelmek zorunda kalan yetişkin karakterlerin yer aldığı birçok başarılı romantik komedi çekti. Deneyimli sinemacı geçen yıllar içinde kendi yaşam deneyimlerini de işiyle birleştirdi. Yönetmen İlişki Durumu: Karmaşık ‘ta boşanma sonrası hayatın dünyasına giriyor.

 

Başarılı bir anne ve iş kadını olan, boşanmayı nihayet geride bırakıp hayatına devam ettiğini ve istediği hayatı kurmakta olduğunu hisseden 50’lerindeki Jane rolü için Nancy Meyers’in kafasında daha senaryoyu yazarken Meryl Streep varmış: “Bu rolde Meryl’i hayal ettim, onu benim asla cesaret edemeyeceğim şeyleri yaparken düşledim. Meryl’i düşünmek yazarken beni teşvik etti. Jane benden kesinlikle daha cesur. Bu cesareti, yapacağı seçimleri ve alacağı riskleri yazmak zevkliydi. Filmde dediği gibi, ‘kendisinin bir parçası ile deney yaptı’. Ben onun yaptığı seçimleri yapmaktansa filmde bir karakterle deney yapmayı tercih ederim… ama benim için yazması bu yüzden eğlenceli ve cazipti.”

 

Yapımcılar, Jane’in abayı yakmış eski kocasını oynamak üzere iki Emmy ve iki Altın Küre ödüllü oyuncu Alec Baldwin’i seçtiler. Baldwin, senaryo yazdığı dönemlerden beri Meyers’in büyük  bir hayranı… Onun eski filmlerinden güzel anıları var; Private Benjamin, The Parent Trap, daha sonraki yönetmenlik denemelerinden What Women Want ve Something’s Gotta Give gibi.  “Onun filmlerine her zaman bayılmışımdır. Çünkü bunlar yetişkinlerin ilişkileri ve bu ilişkilerde yaşadıkları sorunlar hakkındaki yetişkin filmleridir. Ama bu filmi yapmak istememin asıl bir nedeni de Meryl’dı. Günümüzdeki çoğu erkek oyuncu gibi ben de uzun süre Meryl’a taptım ve onunla bu çalışma fırsatını bulduğum için minnettarım. Ve tabii bir de Steve Martin faktörü vardı. Nancy ile bu tür filmlerde kıdemli idi ve Steve’in filmlerinin sonsuz hayranıyım… Steve’in ve benim karakterim kadar birbirine tamamen zıt iki insan bulmak zordur.”

Filmimizi ve oyuncularını şöyle bir anlattıktan sonra gelelim dergimizin asıl meselesi olan filmdeki eve diğer önemli mekânlara…

 

Brooklyn’den Santa Barbara’ya:

 

İlişki Durumu:Karmaşık ‘ın çoğu Santa Barbara, Kaliforniya’da geçmesine rağmen, çekimlerin dörtte üçü, hemen hemen tüm iç mekânlar dâhil, New York City’de yapılmış. Çekimlere 18 Şubat 2009’da Brooklyn’de Broadway Stages stüdyolarında, Jane’in evindeki sahnelerin çekilmesiyle başlandı. Zengin, gerçek boyuttaki set sıcak, davetkâr Santa Barbara tarzını tasvir ediyordu. Arka planda ustaca yapılmış bir doğa resmi ile çevrili geniş bir çim alan da setin bir parçasıydı.

 

Meyers, filmin görüntü yönetmeni olarak neden iki Oscar’lı John Toll’u seçtiğini şöyle anlatıyor: “Işıklandırması çok hassas ve resim gibi. Filmimizin her karesinde böyle bir göze sahip olduğum için çok şanslıydım. Ayrıca John’un Santa Barbara’da bir evi var, yani Jane’in dünyasının görüntüsünü ona açıklamaya gerek yoktu; zaten içinde yaşıyor. Filmin yüzde 70’i Jane’in evinde ve çevresinde geçtiği için, bunu aktarabilecek birini bulmak önemliydi. John bu konuda benim tüm beklentilerimi aştı.”

 

Çekimlerin New York’taki ilk bölümünde başka bazı ana mekânlar kullanıldı. Jane’in sahibi olduğu Village Bakery pastanesi, tamamı Brooklyn’in Prospect Parkı’ndaki geniş, stüdyo ölçeğindeki Picnic House’un içinde inşa edildi; tezgah alanı, yemek alanı, ofisler ve hatta hamur işleri, taze meyve ve gurme ürünlerle dolu kocaman bir dükkanı içine alıyordu. Buraya yolu düşen, ağzının tadını bilen herkes,  baştan çıkarıcı bir gurme dükkanına geldiğini düşündüğü için suçlanamazdı. “Belki de filmi bitirdikten sonra her şeyi olduğu gibi bırakmalı ve bütün Brooklyn’in gelip buradan alışveriş etmesine izin vermeliydik.” diyor yönetmen Meyers. Pastanenin mutfağı ve buzdolabı alanı için Chelsea Çarşısı’ndaki Sarabeth’s Bakery kullanıldı. Adam’ın Santa Barbara mimarisindeki ofisi New York’un Chelsea bölgesinde ticari bir çatı katında çekildi. Nisan 2009’da ekip Los Angeles’a yerleşti. Oradaki zamanının çoğu Jane’in evinin dışında geçen sahneleri çekmekle geçmiş: ön avlu, arka avlu, bahçe ve giriş…

 

Ana üs olarak kullanılan ev L.A.’den 45 dakika kuzeydeki Thousand Oaks’ta bulunan Meksika/ İspanyol “hacienda tarzı” muhteşem bir çiftlik eviydi. 1920’lerin sonlarında tasarlanıp inşa edilen evde daha önce, aralarında W.C. Fields’ın da bulunduğu birçok ünlü oturmuştu. Kiremit çatılı, önünde harika geniş bir verandaya sahip olan evin göz kamaştıran bir mutfağı, müthiş bir çiçek bahçesi ve filmde görünmese de arkada büyük bir havuzu bulunmakta. Veranda zemini taş karolarla; 5 odaya sahip içi mekânlar ise ahşap parkelerle döşenmiş. Bu rüya evin piyasa değerinin yaklaşık 12 Milyon dolar olduğu düşünülüyor!

 

“Harika bir eski Kaliforniya havası vardı. Ben yıllarca ona çok benzeyen bir evde yaşadım. Sonsuza dek arasam kendi evime bundan daha çok benzeyen bir ev bulamazdım. Orası kesinlikle Jane’in yaşayacağını hayal ettiğim ortamdı.” diyor ev için yönetmen Meyers.

Evin geniş arazilerle çevrili olması çekimi daha da çekici kılmış.  Çünkü ev, kameranın görüş alanının tamamen dışında olması gereken karavanlar, jeneratörler ve yemek alanları için çok geniş alanlara sahip. 6000 m2 toplam alandan bahsediyoruz! Evin banyosu filmde tek başına ortada duran bir küvet iken; gerçekte var olan beyaz tonların ağırlıklı olduğu banyo çok daha ihtişamlı ve göz alıcı.

Bir diğer farklılık Jane’in yatak odasında var. Filmde kullanılan ile gerçekte var olan arasında epey fark var ve bence gerçekte var olan hali muazzam…

 

Her yönden harika ışık alan bu doğayla barışık ev, insanı hemen içine çekiyor ve sizde ömrünüzün kalan kısmını orada geçirme isteği uyandırıyor.

İşte bu ay da böyle… Temmuz sıcağında tekrar görüşmek dileğiyle…

dfot

 

MAMMA MIA

Ve her şeye rağmen bahar geldi…Bizim keyfimizi, moralimizi, ülkenin halini vb. beklemez mevsimler olması gerektiği gibi tam zamanında gelirler. Umalım ki gelen bahar tüm doğayı temizlediği gibi bizim üstümüzde dolanan kasvetli, bulutlu havayı da temizlesin…

İçimizi ısıtacak Mayıs ayı için size harika bir film seçtim. Geçen ay korkuttuysam affola ama bu tekrar yapmayacağım anlamını da gelmez. Ben bu sayfalarda her sayıda iç ısıtan, ferahlatan lay lay lom evlerin sözünü verdiğimi hatırlamıyorum, siz?
Neyse filme gelelim artık. Nedir filmimiz, şudur: Mamma Mia!

Nereden duyduk ilk bunu? Tabii ki ABBA’dan. ABBA kim? Yeni kuşaklar için bebeklerin ilk söylediği kelimelerden biri gibi gelebilir kulağa ama kazın ayağı öyle değil. Çok kısa hatırlayalım: 1966 yılında bir müzik grubu kurmaya karar veren Björn Ulvaeus ve Benny Andersson, 1969 ilkbaharında ABBA’nın diğer yarısını oluşturacak olan Agnetha Faltskog  ve Anni-Frid Lyngstad’in  katılımı ile grubu tamamladılar ve üyelerinin adlarının ilk harflerinden oluşan ABBA adını aldılar.”People Need Love” kırkbeşliğini kaydettikleri 1972 ilkbaharında kendilerini Björn & Benny, Agnetha & Anni Frid olarak adlandırıyorlardı.

1973’te İsveç’i Eurovision da temsil etmek için katıldıkları ulusal İsveç Melodifestivalen finaline “Ring Ring” adlı parçayla katıldılar; fakat üçüncü oldular. Yine grup 1974 yılında “Waterloo” ile Eurovision Şarkı Yarışması’na katıldı. Bu sırada grup ABBA adını aldı. 6 Nisan 1974’teki Eurovision Şarkı Yarışması’nda ABBA “Waterloo” ile birinci oldu. Bu başarı ABBA`nın tüm Avrupa ülkelerinin yanı sıra ABD`de de ünlü olmasını sağladı. Abba, “SOS” adlı üçüncü albümüyle ününü pekiştirdi.

1976 yılında “Greatest Hits” ve “The Best of ABBA Respectively”, İngiltere ve Avustralya’da piyasaya sürüldü. Tüm dünyada büyük ilgi gören “Fernando” ve “Dancing Queen” gibi single çalışmaları, kısa sürede klasikler arasına girdi. “Dancing Queen” İngiltere listelerinde bir numaraya yükselen ilk ABBA şarkısı oldu. 1976 yılında “Greatest Hits” ve “The Best of ABBA Respectively”, İngiltere ve Avustralya’da piyasaya sürüldü.

Tüm dünyada büyük ilgi gören “Fernando” ve “Dancing Queen” gibi single çalışmaları, kısa sürede klasikler arasına girdi. “Dancing Queen” İngiltere listelerinde bir numaraya yükselen ilk ABBA şarkısı oldu. 1976 sonunda dördüncü albümleri olan “Arrival” piyasa çıktı. “Money Money Money” ve “Knowing Me, Knowing You” başta olmak üzere tüm parçalar büyük başarı kazandı.

Ardından 1977 yılının başlarında Avrupa ve Avustralya turnesine çıktılar. Yıl sonunda ABBA için bir film çevrildi. Grup elemanlarının tamamı filmde rol aldı. Filmin vizyona girişini, “The Album” isimli yeni albümün piyasaya çıkışı izledi. 1979`da “Voulez-Vous” albümü piyasaya çıktı. Bu yılın son çeyreğine girilirken “Gimme! Gimme! Gimme! (A Man After Midnight)” adlı single çalışma piyasaya sürüldü. ABBA’nın en çok beğenilen parçalarını içeren toplama albümün ikincisi, “Greatest Hits Vol. 2” de, aynı yıl uluslararası başarı yakaladı.1980 yılının Mart ayında ABBA, Japonya’da bir konser verdi. Birkaç ay sonra, “The Winner Takes It All”u da içeren “Super Trouper” adlı albüm piyasaya çıktı.Yıl sonunda ABBA’nın sekizinci albümü olan “The Visitors” piyasaya sürüldü. Öne çıkan parçaların başında “One of Us” geliyordu. 1982’de grup dışı çalışmalara başladılar. Björn ve Benny çeşitli müzikal denemelere yönelirken Agnetha ve Frida da solo kariyerlerini sürdürdüler.

Bu dönemde tek çıkan albüm “ABBA LP” grubun ilk on yılında kaydettiği en iyi şarkıları içeriyordu. Aynı yılın sonunda ABBA, müzikal çalışmalarını bir süreliğine askıya alma kararı aldı ve dinlenmeye çekildi. Birkaç yıl sonra yeniden bir araya gelseler de kayıt yapmadan ayrılarak ABBA’nın aktif yaşamına son vermiş oldular. ABBA müzik tarihini o kadar etkiledi ki iki kadın iki erkek vokalden oluşan pek çok grubun kurulmasına yol açtılar. Besteledikleri şarkıların özellikle nakarat kısımları çok kolay ezberlenip söylenebiliyordu.

Deyim yerindeyse bir dönem tüm dünyanın; sonra da fanlarının hayat boyu sevgilisi oldular. Ve bizim asıl konumuz olan Mamma Mia filmi için bu güne dek besteledikleri en güzel eserler müzikal olarak uyarlandı. Sonuç bizce mükemmel… Bakalım siz ne düşüneceksiniz hem film hem de ev için? Phyllida Lloyd’un yönettiği ve Meryl Streep, Pierce Brosnan, Colin Firth, Stellan Skarsgård, Billy Nighy Christine Baranski, Julie Walters, Amanda Seyfried ve Dominic Cooper’ın oynadığı Mamma Mia, Merly Streep’in en eğlenceli filmlerinden biri… Bir anne ve kızı ile üç muhtemel babanın öyküsünü anlatan bu filmde Yunan adalarından birisinde küçük bir otelin sahibi olan bağımsız ruhlu bekâr anne Donna (Meryl Streep), tek başına büyüttüğü kızı Sophie’yi (Amanda Seyfried) evlendirmek üzeredir. Kızının nikâhına çok yakın iki arkadaşını davet etmiştir. Bunlardan birisi pratik zekâya sahip, gevezelikten hoşlanmayan Rosie (Julie Walters), diğeri ise başından çok sayıda evlilik geçmiş zengin arkadaşı Tanya’dır (Christine Baranski). Her ikisi de bir zamanlar beraber müzik yaptıkları Donna and the Dynamos adlı grubun üyeleridir. Ancak kızı Sophie de gizlice üç konuk davet etmiştir.

Nikâh sırasında kendisini rahibin karşısına götürecek babasının kimliğini bulma arzusuyla yanıp tutuşan Sophie, 20 yıl önce annesinin ziyaret ettiği Yunan adasında tanıştığı ve onun mazisinde büyük yeri olan üç erkeği bulup getirmiştir.

Müzikal, dünyanın çeşitli ülkelerindeki 160 kentte 8 ayrı dilde 30 milyon insanın izlediği çok sevilen bir eser…Filmin ve müzikalin adı ABBA’nın 1975 yılında müzik listelerinin zirvesine çıkan Mamma Mia adlı şarkısından alınmış. Çeşit çeşit olasılıklarla dolu bu cennet gibi adada kimi zaman kaos dolu, kimi zaman büyüleyici 24 saatlik zaman diliminde yeni bir aşk filizlenecek ve küllenmiş romantik duygular yeniden canlanacaktır.

Başrolünde 14 kez Oscar adaylığı elde eden ve iki kez Oscar kazanan efsanevi oyuncu Meryl Streep’in oynadığı Mamma Mia, İsveçli müzik grubu ABBA’nın şarkılarını temel alan aynı adlı Broadway müzikalinin sinema filmi uyarlaması.

“Dancing Queen”, “S.O.S.”, “Money, Money Money” ve “Take a Chance on Me” gibi unutulmaz ABBA şarkılarından esinlenilen bu büyüleyici öyküde annelerle kızlarının, eski dostların ve yeniden kavuşulan ailenin kutsanması da var. “Mamma Mia”nın yapım amirliğini iki Oscar ödüllü Tom Hanks ve eşi Rita Wilson, yapımcılığını ise Tom Hanks’in Playstone yapım şirketindeki ortağı Gary Goetzman üstlenmiş.

Tom Hanks ile eşi Rita Wilson’ın yapımcılığını üstlendiği “My Big Fat Greek Wedding” 5 milyon dolara malolmuş ve dünya sinemalarında 368 milyon dolar hasılat elde etmişti. Tom Hanks’ten iki çocuğu olan Rita Wilson’ın annesi Yunanlı olduğundan “Mamma Mia”nın çekim mekânları arasında Yunanistan da bulunuyor. “Mamma Mia”nın diğer çekim mekânları arasında Londra ve İngiltere’deki Pinewood Stüdyoları da bulunuyor. Donna’nın Yunan adalarından birinde bulunan minik butik oteline gelince size bu yazıda öyle ihtişamlı tasarımcı, mimar mekânları, objeleri, mobilyaları, kumaşlar veya lambaları hakkında bilgi veremeyeceğim. Zira bunlar yok bu filmin mekânlarında…

Onun yerine içinizi ısıtan Akdeniz ruhu ve renkleri var, cıvıl cıvıl çiçekler var, yaşanmışlığın kokusu var, rustik duvarlar var, yıpranmış ahşap döşemeler var, demir karyola başlıkları var, boyaları aşınmış merdiven tırabzanları var, odalarında kalan hayat dolu insanlar var… Hepsinin bir araya gelmesi ve ABBA’nın harika müzikleriyle ortaya çıkan ve orada bulunma isteği yaratan büyülü bir atmosfer var.

Başka söze gerek var mı bu ütopik mekan ve film için? Var, Meryl Streep’in kendi sesiyle söylediği “The Winner Takes It All” var… Filmi izleyin ve kendiniz karar verin.Yaza görüşürüz…

 

dfot

dergi_form_nisan

 

Moda Sineması’ndan, Moda Sahnesi’ne

 

Kadıköy’de 40 yıldır varlığını sürdüren Moda Sineması, Kadıköy yakasının en önemli sinema ve kültür merkezlerinden biri olarak İstanbulluların hafızasında yer etmiş bir sanat mekânıydı. 1969 yılında Kafkas Sineması adıyla kurulan sinema salonu 1984 yılından itibaren Moda Sineması olarak yaşamını sürdürmeye başlamış. Kadıköy yakasının kültür ve sanat alanında önemli bir ihtiyacını karşılayan Moda Sineması konserlerden tiyatroya, sanat söyleşilerinden  film festivaline kadar değişik türden etkinliklere ev sahipliği yapmış. Özellikle 80’li ve 90’lı yıllarda İstanbul’daki sanat yaşamının önemli mekânlarından biriyken son yıllarda eski konumunu kaybetmiş ve bakıma muhtaç bir hale gelmiştir.

‘’Moda Sineması’nın kültür ve sanat hayatına katkısının devam etmesini isteyen sinemanın sahibi Yalçın Yeğiner ile buluşmamız böyle bir tarihte gerçekleşti. Onlar, salonun sinema yerine kültür merkezi olarak yaşamına devam etmesini istiyorlardı. Biz de 12 arkadaş, bu dönüştürme ve kültür sanat merkezi olarak işletilme işini üstlenmek üzere yola koyulduk.’’ Moda Sahnesi’nin yaşamına başlaması da bu vesileyle oldu. Tiyatronun ve sinemanın değişik alanlarında çalışmış bu 12 kişi bir araya gelerek Moda Sineması adından da ilham alarak  mekânın ve tiyatronun adı Moda Sahnesi oldu.

15 Ocak’ta başlanılan  inşaat işlerini Ekim 2013’te tamamlayarak Moda Sahnesi’ni sanatseverlerin hizmetine açıldı. Sinema salonu olarak çalışırken var olan dekorasyon, elektrik, oturma alanları, su, klima sistemine dair her şeyi söküp tahliye etmekle başlanıldı  işe. Sonra da kullanacakları biçime göre inşa süreci başladı. Elektrik, su, klima, havalandırma, yangın sistemi, koltuk alt yapıları yeniden yapıldı. Sahne ve tiyatro teknik alt yapısı sıfırdan kuruldu. Kaliteli bir duyum için akustik alt yapıya özel bir önem verildi. Hülasa nitelikli bir kültür sanat mekânı için tüm olanaklar seferber edildi.

Salonlar

Moda Sahnesi değişik boyutta ve işlevde 3 salondan oluşuyor. Büyük Salon, oturarak 233 seyirci, ayakta 600 seyirci alabilen bir kapasiteye sahip. Bu salon tiyatro, konser, dans gibi sanatın değişik alanlarındaki üretimlerine ev sahipliği yapacak. Stüdyo Sahne, 50 seyirci kapasiteli bir deneme sahnesi işlevi görecek. Ayrıca çeşitli atölye çalışmaları, söyleşiler yine burada gerçekleştirilecek. 46 kişilik sinema salonu ise seyircinin bağımsız filmler izleyeceği, birtakım özel sinema etkinliklerine katılacağı bir salon olarak işlev kazanacak.

Moda Sahnesi’nde neler olacak?

Moda Sahnesi’nin ana etkinlik kanallarından biri Moda Sahnesi’nin kendi ürettiği oyunlar olacak. Klasik ya da modern nitelikli oyunlarla seyirciyi buluşturmak ana hedeflerden biridir. Büyük oyunlarının yanı sıra Moda Sahnesi, çocuk izleyiciler için de çocuk tiyatrosu çalışmalarını başlatmıştır. Ayrıca konuk tiyatro ve müzik grupları da Moda Sahnesi yaşantısının önemli bir parçası olacaklar. Çocuklara yönelik müzik-resim atölyelerinden, büyüklere yönelik edebiyat-sinema atölyelerine kadar sanatın çeşitli dallarına ait atölye çalışmaları da Moda Sahnesi’nin sürdürmeyi hedeflediği temel etkinliklerden olacaktır.

Hülasa

Kültür ve sanatın nitelikli ürünlerinin sergilenebileceği mekânların sınırlı sayıda olmasının getirdiği sıkıntıları aşabilmek; tiyatro, müzik, sinema, dans alanında üretimler veren sanatçılara ve sanat eserlerine kendi ürünlerini sergileme olanağı yaratmak;  çeşitli sanat dallarının bir mekânın çatısı altında sergilenerek seyirci-katılımcı kesime sanatlar arası etkileşim olanağı yaratmak; sanat ve kültür alanında teorik bilginin gelişmesine destek vermek; çocuk ve gençlerle çeşitli sanat atölyeleri düzenleyerek onların sanat dallarıyla tanışmalarını sağlamak; yurt dışından gelecek sanatçılarla yerli sanatçıları buluşturup kültürler arası etkileşimleri sağlamak; yurt dışından gelecek sanat eğitmenleri ile sanat öğrencilerini eğitim amacıyla buluşturmak; İstanbul’da düzenlenen tiyatro, müzik, sinema festivallerine mekân ve salon desteği sağlama gayretindeki MODA SAHNESİ, hem yeni bir tiyatronun hem de yeni bir sanat mekânının adresi olarak kültür ve sanat yaşamına Ekim 2013’te katılmıştır.
dergi_form_nisan

dergi_form_nisan

 

The Amityville HORROR

 

Selam! Korkunun karanlık koridorlarına hoş geldiniz
bu sayıda… Neden İngilizce başlık? sorusunu hızla savuşturalım: Evet bu başlığı “Dehşet Sokağı” diye de atabilirdim. Ama bu sayıdaki yazımda The Amityville Horror adını taşıyan iki evden birden bahsedeceğim. Yani gene bir re-make hadisesi söz konusu… Korku filmlerinin çok sevdiği bir temadır “lanetli ev” teması…Kendilerine eğlence arayan bir grup kızlı-erkekli yeni yetme genç…Yeni evli bir çift…Yeni doğmuş bir bebekleri olan genç bir çift…Hayatlarını kökten değiştirme kararları alıp taşraya taşınan iki ya da üç çocuğa sahip ortalama bir Amerikan ailesi…Hepsi de “lanetli ev” temalı Hollywood sinemasının öle bayıla filme çekmeye doyamadığı malzemelerdir. Bazen ev o kadar dehşet verici ve etkileyicidir ki oyunculardan rol çalarak başrole oynar. Hele ki film başlarken “Based on a true story” (Gerçek olaylardan esinlenmiştir) yazısını görürseniz ya sevgilinize sarılın ya da battaniyenin altına saklanın!
Şimdi şu özünde “kötülük barındıran ev” teması nedir ona bir göz atalım.
İçinde “saf kötülük” barındıran ev teması birkaç şekilde karşımıza çıkmaya meyillidir. Şöyle ki:

*Ev, konak, malikâne adını siz koyun; içinde gerçekleşen korkunç bir olay –bir cinayet, intihar, deli doktorların deneyleri, Şeytan’a tapma- nedeniyle eskiden içinde güzel çocukların koşuşturduğu mutlu ailelerin çay partileri düzenlediği bir “mutluluk” yuvasından bir “şer” yuvasına transfer olur. İyi örnekleri The Haunting, Rose Red Konağı (Stephen King), The House on Haunted Hill.

*Ev, çiftlik, apartman dairesi ya da otel odası içine taşınan aile veya aile fertlerinden birine musallat olan kötülük tarafından ele geçirilir. Bazen aile veya aile üyelerinden biri güzelim sorunsuz bir eve adeta bir hastalık gibi kötülüğü taşır. İyi örnekleri Omen, Paranormal Activity.

*Eve farkında olmadan ya da bilinçli getirilen bir obje (sandık, müzik kutusu, kukla) ve onun içinde barınan kötülüğün ortaya çıkması ile ev lanetlenir. İyi örnekleri Chucky, Insidious.

*Ev, malikâne, apartman eski bir mezarlığın, antik kült merkezinin, cadı yakma törenlerinin olduğu bir alana veya yakınına inşa edilmiştir. Bu yüzden huzursuz ruhlar bunun acısını zavallı yaşayanlardan çıkarmak için yapmadıklarını bırakmazlar. İyi örnekleri Evil Dead, Pet Semetary, The Amityville Horror.

*Saf, anlamsız ve sebepsiz kötülük… En tehlikelisi… Bazı evler kötüdür… Ardınıza bakmadan kaçın! İyi örnek The Shining, 1408… Gerçi rol çalanlarımız ikisi de ilginç bir şekilde otel ama olsun. Bazıları için oteller onların evidir…
İşte Amityville Horror’lar yukarıdaki kategorilerin güzel bir blended viski benzeri harmanı… 3 çocuklu bir aile, yeni bir hayat umudu, taşrada ıssız, tekinsiz ve karanlık bir geçmişe sahip garip bir ev… İyi değil mi? Şimdi filmimize/filmlerimize bir göz atalım.13 Kasım 1974’te, polis 112 Ocean Avenue, Long Island, New York adresinden korku dolu bir telefon çağrısı aldı. Polis oraya ulaştığında bütün aileyi yataklarında katledilmiş olarak buldu. Günler sonra, Ronald DeFeo, evdeki bir takım “seslerin” onu, anne ve babası ile 4 kardeşini öldürmeye ittiğini itiraf etti. Bir yıl sonra, George Lutz, Kathy Lutz ve çocukları hayallerindeki evi bulduklarını düşünerek aynı eve taşındılar. Taşınmalarından kısa bir süre sonra açıklanamaz ve acayip olaylar evde gerçekleşmeye başladı. Kâbus gibi görüntüler ve korkunç sesler hala evde olan bir kötülüğün habercisiydi.
Kızları Chelsea’nin “Jodie” adında hayali bir arkadaşının varlığıyla ürken Kathy, George’un da gece ve gündüzlerini bodrumda geçirmesiyle ailesini bir arada tutmaya çabalar. George bodrumda “Kırmızı Oda” adında gizemli bölmeye açılan gizli bir geçit keşfeder. Kötü sesler ve hayaller George’un kafasında yankılanırken ev canlanır ve sonsuza kadar “Amityville Horror” diye bilinecek olan tüyler ürpertici olaylar birbiri arkasına sıralanır. Kathy ve George Lutz’un gerçek hikâyesinden uyarlanan bu film şimdiye kadar filme çekilmiş en korkunç olaylardan biridir, çünkü gerçektir. Taşınmalarından 28 gün sonra Lutz ailesi evi arkalarına dahi bakmadan terk etti ve canlarını kurtarmakta şanslıydılar.
Orijinal Amityville Horror filmi 1979 yılında çok başarılı oldu. İzleyici 28 günlük gerçek hikâyeden çok etkilenmişti. Dünyanın her tarafındaki korku filmi tutkunlarının kült hikâyelerinden biri haline geldi. Film Oscar’a aday gösterildi ve popüler kültürün simgelerinden biri haline geldi. Zaman içinde George’un ailesiyle beraber yaşamış olduğu kısa kâbus gelmiş geçmiş en iyi perili ev hikâyelerinden biri haline geldi. Amityville Horror’un kitabı 10 milyon sattı ve hiç kimse Ronald DeFeo’nun tüfekle 8 atış yaparak insanları vurmasını ve kimsenin hiçbir ses duyamamasını açıklayamadı.Yıllar içerisinde, birçok başarısız yapım denemesinin ardından yapımcılar Michael Bay, Andrew Form ve Brad Fuller, filmin devamını çekmek yerine orijinal hikâyeye geri döndü ve yeni filmi Lutz ailesinin eve taşınmalarını takip eden olaylara dayanarak çektiler. En önemli meydan okuma, izleyicilerin filmi hemen ilk filmle karşılaştıracak olmasıydı. “Bu filmi yapmak için yola koyulduğumuzda hepimiz en iyi yaklaşımın, orijinal filmin ana öğelerini alarak kitapta olup da daha önce hiç kullanılmayan konularla birleştirmek olduğunda hemfikirdik” diyor Fuller. Ve ekliyor: “Texas Katliamı’ndan sonra gördük ki seyirci filmlerin gerçek hikâyeleri oluşu karşısında çok etkileniyor. Korku çok duygusal bir tepki, izleyiciler sahnede gördüklerinin kendi başlarına da gelebileceğini düşündükçe hikâye güçleniyor”
“Deniz kıyısında 120 yıllık bir ev bulmak kolay olmadı. Filmin 70’li yılların ilk yarısında geçiyor olduğu izlenimini vermek de diğer bir zorluktu. Ayrıca ev eski olduğundan 1930’lu yıllardan kalma mobilyalarla dekore edilmişti. Çekim ise 2005 yılında gerçekleşti. Çalışma sanki bir zaman makinesinde işler gibiydi.” diyerek sözlerini tamamlıyor.

İlk film ve yeniden çekim (re-make) ile devam filmi arasında bir yerde duran Dehşet Sokağı’nın başrolünde, hiç şüphesiz nereye giderseniz gidin devamlı sizi izleyen uğursuz gözlere benzeyen çatı katı pencereleriyle o meşhur uğursuz ev bulunmakta…

Gırrrrrççççç. Kim var orada? Ha-ha-hayırrrrrrr!..

Sağ kalanlarla önümüzdeki ay görüşürüz…
dergi_form_nisan

dfot

 

ETHEM ONUR BİLGİÇ

 

İLLÜSTRATÖR / GRAFİKER

 

1986 yılında İnebolu’da doğdu. Lise öğrenimini Ereğli-Konya Anadolu Lisesi’nde tamamladı. 2007 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Grafik Tasarım bölümüne girdi.

NTV Tarih, GQ Türkiye, Notos, Sabitfikir, Bant mag, Skylife, Zero İstanbul gibi dergilere kapak ve yazı illüstrasyonları, Radikal Gazetesi için birçok çizim yaptı. Bir dönem İthaki Yayınları’nda sanat yönetmeni olarak çalıştı. Yayınevleri için kitap kapağı ve kitap içi çizimleri ürettti. Türkiye’nin önde gelen birçok reklam ajansıyla çalıştı. Çeşitli festivaller, filmler, tiyatro oyunları ve etkinlikler için afiş, hareketli grafik ve illüstrasyon çalışmaları yaptı.

Yurtiçi ve yurtdışı olmak üzere çok sayıda karma sergiye katılan sanatçı, Kadıköy-Moda’da bulunan atölyesinde çalışmalarına devam etmekte.

 

  • Takip ettiğiniz siteler?

behance.net, vimeo.com, motionographer.com, geektyrant.com, designspiration.net, bantmag.com

  • Çalışırken olmazsa olmazınız?

Kahve

  • En sevdiğiniz dönem veya akım?

Grapus

  • Favori mekanınız?

Evim

  • Ofisinizde asla neye rastlamayız?

Kitty

  • Nelerden ilham alırsınız?

Kitap, film, dizi ve sokak.

  • Evde olmazsa olmazınız?

Oyuncaklarım

  • Kendinize en çok benzettiğiniz şehir?

İstanbul

  • Tek bir cümle ile kendinizi anlatın desek…

       Karmaşık

  • ‘Motto’nuz…

Yine dene, yine yenil, daha iyi yenil.

 

Meral Uyanık