endüstriyel

dfot

MISIR KONSOLOSLUĞU

Arnavutköy’den yola çıkıp sahilden Bebek Semtine ulaştığınızda, muhteşem beyaz bir yalı karşılar sizi. Bebek’te olduğunuzu anlarsınız hemen. Şehrin yabancısı iseniz buranın bir müze veya otel olduğunu düşünmeniz çok mümkün. Oysa İstanbul’lular çok iyi bilir, burası İstanbul Mısır Konsolosluğu’nun binasıdır.Peki ne bu muhteşem yalının hikayesi gelin birlikte göz atalım. Tarihçilere göre, bizim şu an önünden hayranlıkla geçtiğimiz yalı aynı yerde zaman içinde inşa edilmiş üçüncü bina. Kayıtlara göre ilk yapı, Sultan III. Ahmed’in Kadı askerlerinden Dürrizade Arif Efendi’nin yaşadığı binaymış. Yalı, döneminin yani Lale Devri’nin ünlü yapılarındandı. İkinci yapı, ahşap bir bina olan Halil paşazade Arif Efendi Yalısı diye biliniyor. Yalı, önceleri Rauf Paşa’ya aitmiş, sonrasında da Sadrazam Ali Paşa’ya (1815-1871) geçmiş. Paşanın ölümünün ardından, II.Abdülhamid (1876-1909) tarafından satın alınarak, Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa’nın annesi ve eski hıdiv Tevfik Paşa’nın eşi Hıdiva Emine’ye 1896’da hediye edilmiş. Şu an gördüğümüz yapı, Hıdiva Emine tarafından 20. yüzyılın başlarında inşa ettirilmiş ve Hıdiva Sarayı ve Valide Paşa Yalısı olarak adlandırılmış. Bu son yapılışında bina, İtalyan asıllı Fransız mimar Antonio Lasciac tarafından dönemin modası art nouveau tarzına uygun olarak tasarlanmış. Cumhuriyetin ilanından sonra ise Emine Valide Paşa tarafından Mısır Hükümeti’ne bağışlanmış ve böylece bugünkü halini almış. 2002 yılında boşaltılan yalı, 2008-2011 arasında geniş çaplı bir restorasyondan geçmiş. Halen Mısır Arap Cumhuriyeti İstanbul başkonsolosluk binası ve başkonsolos rezidansı olarak kullanılmakta.   LUCCA Bebek deyince akla ilk gelenler arasında bir kafe-restoran-bar; Lucca  Geniş koltukları, uzun ahşap masaları ve yüksek tavanıyla ferah bir ortamı var. Etrafındaki çiçeklerle yoldan ayrılan dışarıdaki masalarda hem hava alıyorsunuz, hem de Bebek piyasasını kaçırmamış oluyorsunuz. Lucca’nın barındaki Cevat Yıldırım Time Out İstanbul/Miller Yeme-İçme Ödülleri’nde En İyi Barmen Ödülü’nün de sahibi. En çok tercih edilen mojito’dan satsuma’ya en nefis kokteylleri burada içeceğiniz kesin.   KORU KAHVESİ Zevkli ve kendinizi evinizde hissedebileceğiniz dekorasyonuyla ilgi toplayan, muhteşem manzarası eşliğinde Boğaz’ın keyfini çıkarabileceğiniz bir yer: Bebek Koru Kahvesi 1997 yılından beri Bebek’in orta noktasında konumlanmış olan Bebek Koru Kahvesi, müşterilerine alışkanlık yaratmış durumda. Güler yüzle sunulan birbirinden lezzetli yemekler ve keyifli ortam, mekânın her yerinde hissedilen titizlik, güzel servis ve muhteşem sunum ile sıcak karşılanma mekânın bir ‘klasik’ olmasındaki en büyük etkenlerden.   HAPPILY EVER AFTER Ayşe Kucuroğlu’nun sahibi olduğu Happily Ever After, Bebek’in en güzel noktalarından birinde yerini almış. Açıldığı ilk senelerde müşterilerine sadece renkli cupcake’ler ve lezzetli kahvaltılar sunarken, şimdilerde ise günün her saati kahvaltı, yemek ve geniş içecek menüsü ile restoran olarak da hizmet veriyor. Sade ama bir o kadar şık dekore edilmiş bu restorana muazzam boğaz manzarası da eklenince kendinizi buradan alıkoymak pek zorlaşıyor. Öğreniyoruz ki, buranın asıl özelliği bütün gün kahvaltı yapabileceğiniz bir yer olması. Kahvaltı da birkaç seçenekten ibaret değil elbet. Türk usulü pastırmalı, ballı kaymaklı kahvaltı tabağı ‘Paşa Kahvaltı’ tabağı da var, özellikle Amerikan pancake’lerine alışmışların hasret gidereceği pancake’ler de; ya da ‘şişi’yseniz kuşkonmazlı, parmesanlı, proschiutto’lu, English muffin’li ‘Coronado Island’ tabağı da. Meksika kahvaltısı ‘Huevos Ranches’in şehirde eşi yok; mısır tortillası üzerinde domates salsa, iki göz yumurta, beyaz peynir ve avokadodan yapılıyor. Uzun uzadıya keyif sürecek vaktiniz yoksa açma-simitten ya da binbir türlü ekmek modeli ve malzemeyle yapılan sandviç seçeneklerinden alabilirirsiniz. Tuna Melt Sandwich favorilerden; ton balığı, domates ve eritilmiş cheddar’lı dev bir sandviç. Bu arada müslileri ve zencefilli ayva reçelleri ev yapımı. Burası aynı zamanda akşam yemeği ve şarap ağırlıklı bir restoran. Levrekten şemignon’a, tuna tartardan kaserolden ağır ateşte pişmiş kuzu pirzolaya kadar pek çok lezzetli seçenek var. Şarap menüleri de oldukça zengin. Özellikle akşamları yoğunluk arttığından rezervasyon yaptırmak şart.   EVİN SANAT 1996 yılından bu yana sanata ve sanatçıya desteği ilke edinen Evin Sanat Galerisi, Türkiye`de ilk kez sadece “sanat galerisi” olmak üzere bir mekana temel attı. Sanatçı–sanatsever ve galericiden oluşan üçlü sacayağında güvenin en önemli unsur olduğunun bilinciyle, Türk resim sanatında kurumsal bir kimlik oluşturmayı amaçlayan Evin Sanat Galerisi, anlaşmalı olduğu sanatçıların yurtiçi-yurtdışı fuar organizasyonlarında tüm tanıtımlarını üstlendiği gibi sertifika sistemiyle hem sanatçının, hem de resim sahiplerinin sanat eseri üzerindeki haklarını gözetiyor. Mekan bütünlüğünün sağlandığı bu binada resim severler hem kişisel sergiyi, hem de koleksiyon eserlerini aynı anda izleyebiliyor.   Galeri, ustalarımızdan, figür resmine gönül vermiş genç kuşak ressamlara kadar uzanan sanatçıların eserlerini sergiliyor.   PASTEL Şef Yasemin Aral, New York French Culinary Üniversitesi’nde eğitimini tamamlamasının ardından Londra’da Claridge’s ve Harrod’sda, İstanbul’da da Four Seasons Otel’de çalıştıktan sonra 2012 yılında ‘Kişiye Özel Tatlı’ sloganı ile PASTEL İSTANBUL’u hayata geçirmiş. Pastel İstanbul, müşterilerine geniş masaları, şık bardakları ve kumaş peçeteleri ile kendilerini şımartma imkanı sunuyor. Günlük hazırlanan ve hiçbir katkı maddesi kullanmadan yapılan tatlıları, özel hazırlanan kahveleriyle Pastel İstanbul, tatlı yemeyi eşsiz bir deneyim haline getiriyor. Pastel İstanbul’un her gün taze hazırlanan zencefilli pannacotta, limonlu cheesecake, çilekli dacquoise, çikolatalı mousse, karamelli profiterol ve passionfruit tart gibi geniş tatlı menüsünde ayrıca özel siparişle hazırlanan Mont Blanc, kahveli veya fıstıklı opera, concorde, beyaz çikolatalı pannacotta, milföy, tiramisu gibi birçok çeşit bulunuyor.   BEBEK KAHVE Dile kolay tam 69 sene önce başlamış Bebek Kahve’nin hikayesi. Başlı başına ders çıkarılması gereken bir mekan serüveni. Şu anda üçüncü kuşağın idaresinde. O zamanlar Bebek, balıkçılık ve hayvancılık yapılan küçük bir köymüş. Bebek halkı, sebzesini, kömürünü ve hatta içme suyunu bile mavra denilen büyük kayıklarla karşı kıyıdan getirirmiş. Dede Ali Osman Bebek’te dürüstlüğü ile bilinen ve çok sevilen bir lokantacıymış. Bebek Kahve, ilk yıllar bir balıkçı kahvesi olarak şekillenmiş. Pazar yeri gibiymiş kahvenin önü. Kömüründen sebzesine herşey buradan dağıtılırmış. Hal böyle olunca, o zamanın tüccarı da, kayıkçısı da, balıkçısı da kahvenin müşterisi olmuş. Balıkçıların ağlarını tamir ettiği, lambalı radyo ile ajans haberlerinin dinlendiği, çayıyla, kahvesiyle, sohbetiyle sıcak ve dolu dolu bir mekan ortaya çıkmış. Aynı samimiyet, mekan oğlu Abdullah Atakana’a kalınca işletme hiç kan kaybetmeden devam etmiş. 50 yıl boyunca kahveye gelen bütün öğrencilerin “Apo babası” olmuş Abdullah bey. Yıllar içinde, zamanın Robert Koleji yerini Boğaziçi Üniversitesi’ne bırakınca Bebek kahve için de bir değişim süreci başlamış. Nasıl mı? Soğuk bir kış günü dışarıda üşüyen kızlı erkekli üç beş üniversite öğrencisi içeri girerler ve sobanın yanına otururlar. Bu bir tarihin başlangıcı olur çünkü ilk defa bir kahvehaneye kadınlar girmiş olur. Zamanla “Kızlar Kahvesi”ne çıkar adları.   Şimdilerde kitabını, gazetesini, bilgisayarını alan herkes Bebek kahvede. Üçüncü kuşak kahve yönetimi de bu durumdan memnun. “Bir defa gelen de kolay kolay vazgeçemez bizden. İster sabah kahvaltısı, ister öğlen yemeği, isterse akşamüzeri olsun, çayımız hep taze, yemeğimiz hep leziz, sohbetimiz hep sıcaktır.” şeklinde ifade ediyorlar Özcan ve Selahattin Atakan kardeşler duygularını. Semtin en önemli simgelerinden birine dönüşen Bebek Kahve’ye, samimiyetle ve keyifle geçen nice 70 yaşlar dileriz.   BEBEK HOTEL Bebek Otel, Asya ve Avrupa kıtalarını birbirinden ayıran İstanbul Boğazı’nın en güzel manzarasına sahip Bebek’in kalbinde yer alır. 1955 yılından beri hizmet vermeye devam eden Bebek Otel, geçirdiği renovasyon sayesinde modern çağın iletişim, teknoloji ve güvenlik olanaklarından faydalanarak kaliteyi, rahatlığı ve ev ortamını önde tutan mimari anlayışla yenilendi. 21 butik odası ile adeta Boğaz’ın içindeymiş hissi veren Bebek Hotel, misafirlerini keyifle ağırlamaya devam ediyor.    CHILAI BEBEK Boğaz’ın hemen kıyısında, modern ve sıradışı dekorasyonu, ünlü şeflerin iddialı ve benzersiz menüleriyle İstanbul gece hayatının kalbi artık CHILAI BEBEK’te atıyor. Chilai, dünya mutfağının yanı sıra Culinary camiası tarafından kabul görmüş ve benimsenmiş yemekleri günümüz teknikleri ve Asya mutfağının dinamizmi ile harmanlayarak konuklarına sunuyor. Chilai; Hristiyanlık döneminden önce, bilinmeyen bir tarihte Bebek semtinin eski adıymış ve yan yana dizili iskeleler anlamına geliyormuş. Chilai dört kattan oluşuyor; Girişte; bistro-bar lounge, Godiva çikolata köşesi ve denize sıfır bahçe, Birinci katta; sanat galerisi, sushi bar, day-light özellikli projeksiyon ile maç yayını alanı, İkinci katta; fine dining, teras ise fine dining’in yazlık bölümünden oluşuyor. Mekanda çalan müzik türü saatlere ve katlara göre değişiklik gösteriyor. Bahçe, giriş kat ve sushi katında gündüz açılış saatinden akşam 02.00’a kadar Lounge ve Chill-out müziğin en güncel örnekleri sunulmakta, akşam 21.00’dan sonra ise mekanın durumuna göre Deep ve Funky House çalıyor.   BEBEK CHIC TOWN Bebek semtinin ilk tasarım ve dekorasyon dükkanı Chic Town Bebek yeni açılmış ve sizleri bekliyor. Mimar Tülay Beşir tarafından yaratılan konsept ve marka ile  günümüz dünyasının hızlı koşuşturmasında, kişileri evlerinde iyi, farklı, enerjik ve neşeli hissettirecek, hayallerindeki yaşam ortamını gerçekleştirmelerini hedefliyor. Chic Town Bebek’te, dünyaca ünlü Tom’s Company ürünlerinden Thomas Hoffman’ın enerjik,  renkli, eğlenceli el yapımı ve el boyama özel tasarım mobilyaları ve objelerini bulabilirsiniz. İtalya’nın en önemli 100 yıllık seramik firmalarından Rometti firmasının geleneksel el yapımı, farklı temalardaki neşeli, çağdaş vazo, kase ve dekoratif objeleri, yine ünlü İtalyan Firması Adriani Rossi’nin, üfleme tekniği ile yapılmış uçuşan balon lambalarını, seramik beyaz melek lambalarını, büyük kiraz formunda lamba, dekoratif vazo ve mumlukları, Lübnan Firması Bokja’nın geleneksel teknikle üretilmiş el yapımı tasarım koltuk ve kanepeleri, İtalyan Firması Diamla Brown‘nun vintage, loft, endüstriyel, country mobilya, lamba, ayna ve objelerini, Philipphe Starck‘ın Dolce&Gabbana, Missoni, Moschino desenli matmazel ve masters sandalyelerden,  labhome taburelere Patricia Urquiola’nin comback, foliage gibi önemli koltuk tasarımlarına, Ferruccio Laviani’nin ünlü barok aydınlatma  Bourgiye’den Marcel Wander’sin tasarım ürünlerine kadar dünyaca ünlü birçok tasarımcının birbirinden farklı ürününü bulmak mümkün. Dünyaca ünlü tasarımcı ve mimarların eğitim gördüğü Londra’daki St.Martins Sanat ve Tasarım Akademisi’nde eğitimini tamamlayan mimar Tülay Beşir bugüne kadar konut, villa, recidence, otel, ofis, mağaza, restoran, cafe-bar gibi birçok iç mimari proje ve uygulamaya imza atmış.   CEREMONY Bebek’in tam ortasında birbirinden güzel çiçeklerle ve süslemelerle bezenmiş rüya gibi bir vitrin dikkatiniz çekiyordur mutlaka. Ceremony Çiçekçilik işte bu dükkanda faaliyet gösteriyor. 1995 yılında, İrem Yargıcı tarafından kurulan Ceremony, sahibinin moda ve tekstil alanındaki birikiminin, yaratıcılıkta estetik ve yenilik arayışının bir sonucu olarak ortaya çıkmış. Adını hayatın bir “kutlama” olduğu düşüncesinden alan Ceremony; düğün, davet organizasyonu hizmeti veriyor ve çiçek düzenlemeleri yapıyor. Ceremony’yi sektöründe öne çıkaran özellik, sunumda yaratıcılık, şıklık ve davetin konseptini doğru vurgulamakta gösterdiği özen olmuş. Daveti özel kılanın ve törendeki konseptin, ev sahiplerinin özelliklerinin ve mekanın güçlü yanlarının doğru vurgulanması olduğuna inanan Yargıcı, bugüne kadarki çalışmalarında hep bu kavramları ön planda tutarak alanında önemli bir isim olmuş.   BEBEK CAMİİ Bebek’in tam merkezinde, parkın yanıbaşında yer alan camii, Sultan III. Ahmet adına Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından yaptırılmış bir eserdir.  Padişahın Hümayün-u Abad Kasrı’nın (diğer adıyla Bebek Köşkü) hemen yanına konumlandırılmıştır. Bu düzenlemeler tarihçiler tarafından Bebek köyünün yazlık bir yerleşim olarak benimsenmesinin ilk sinyalleri olarak yorumlanmaktadır. O yıllarda mektep olarak kullanılan özel bölümü, hünkar mahfili ve minarenin altına konumlanmış çeşmesi, karşısında bulunan hamamı ile kendi içinde bütün bir mimari anlayışa sahiptir. İlk yapıldığı yıllarda kagir mi ahşap mı olduğuna dair elimizde kesin bir bilgi yoktur. Çünkü camii 1913 yılında dönemin Evkaf Nazırı Mustafa Hayri efendi tarafından yıktırılmış ve dönemin vakıflar baş mimarı Kemalettin Bey tarafından yeniden inşa edilmiştir. Kitabesi son cemaat yerinin orta kemeri üzerindedir. Cami, alçak beton duvarlarla çevrili bir avlu içinde yer alır. Avlu kapısından girince karşımıza çıkan çeşme üzerindeki küçük kitabede yazılı olan “Ve minelma-i külli şey’in hay, sene 1138” sözü bizi adeta manevi hayat sunan camiye davet eder. Tarihi kayıtlara göre minare altında olduğu söylenen çeşme bu ise ve eğer yeni cami yapılırken yerinden kaldırılmamış ise eski Bebek Camii’nin minaresinin yeri bu çeşmenin bulunduğu noktadır. Bu takdirde eski caminin denize daha yakın hatta deniz üzerinde olduğu anlaşılır. Bebek Camii, kare planlı kesme kufeki taşından inşa edilen, dört duvar üzerine oturtulmuş yüksek bir kasnak üstünde bir kubbe ile örtülü harim ile üç bölümlü son cemaat yeri revakından oluşan bir yapıdır. Bebek Camii, Mimar Kemalettin ile Vedat Tek Beyin öncülüğünde o dönem yapılarına egemen olan I. Ulusal Mimari Üslubunun önemli bir örneğidir. Üç tanesi ön cepheye, ikisi yan cephelere bakan beş sivri kemere destek teşkil eden payelerle teşkilatlandırılmış olan son cemaat yeri revakının üzerini üç kubbe örtmektedir. Cami aynı zamanda altısı büyük, yirmi sekizi küçük olmak üzere toplam 34 pencere ile aydınlatılmıştır. Mermer işlemelerinde , bitkisel motifli kalem işleri ile bezenmiş temiz bir taşçılık göze çarpar. Minberi ile vaaz kürsüsü ahşaptır. Ahşap olan kadınlar bölümüne, ahşap parmaklıklarla sınırlanmış olan müezzin mahfilinin doğu tarafından, yine ahşap bir merdivenle çıkılır. Minarenin girişi ise dışarıda, son cemaat yerinin sağ tarafındadır.   BEBEK BRASSERIE Bebek Divan’ın Denizin Hemen Üzerinde Yer Alan Brasserie’si günün her saatinde hareketli. Özellikle güzel havalarda yer bulmak kolay değil. Bir süre renovasyonda olan mekân, sonrasında yeni yüzüyle faaliyete geçmiş. Özellikle Bebek’in kalabalığından uzak kalmak isteyenlerin aklına gelmesi gereken en huzurlu bölgelerden…Divan Brasserie Bebek, özgün çeşitlerden oluşan menüsü, eşsiz boğaz manzarası ve büyülü atmosferi ile sizleri her mevsim karşılamaya davet ediyor.

dfot

 

 

Mamagreen çevre dostu üst düzey dış mekan mobilya ürünleri tasarlamakta ve üretmektedir. Mamagreen, konforu, işlevselliği ve stili harmanlayarak kaliteli ürünler üretmeye kendini adamıştır. Tasarlamış olduğu bütün mobilyalar ev ve otellerde kullanım için uygundur.

Tasarım sürecinin arkasındaki fikir çağdaş ama bohem bir dokunuşla modaya uygun bir ülke yaratmaktır. Bu benzersiz tasarım en kaliteli doğal ve endüstriyel malzemeler ile birleşerek mobilyalar için zevkli bir yaşam süresi sağlar.

Mamagreen, günümüzde Allux, Avalon, Baia, Bogard, Eden, Gemmy, MG INDUSTRIAL, Mono, Mudu, Natun, Oko, Quilt, Sally, Sparta, Stripe, Yuyup, Zix, Zudu, Accessories ve Bistro olmak üzere 20 koleksiyon serisiyle müşterilerine hizmet vermektedir.

Aradığınız mobilyayı bulamıyor musunuz? O zaman Mamagreen Custom Design tam size göre. Yapım başlangıcından montajına kadar uzman bir ekiple işi yürüten Mamagreen müşterilerinin özel istek ve gereksinimleri doğrultusunda ürünlerini tekrar dizayn etmekte ve onlara istedikleri mobilyalara kavuşma imkanı sağlayabilmektedir.

 

ferroli_kombi

 

Isıtma ve soğutma sistemlerinin öncü markası Ferroli, Türkiye’de yeni bir uygulamaya imza attı ve “kombileri renklendirdi”.

 

Ferroli Türkiye Genel Müdürü Çetin Çakmakçı, fikrin “Türkiye’nin doğasının ve farklı zenginliklerinin rengini yansıtabilme” arzusundan doğduğunu belirtti.

dfot

 

20.YY Mimarisinin Temellerini Atan Mimar: Le Corbusier

Le Corbusier olarak tanınan Charles-Edouard Jeanneret, İsviçre asıllı, Fransız mimardır. 1887-1965 yılları arasında Yaşamıştır, uzun bir profesyonel kariyeri olmuştur. Modernizme ve uluslararası tarza yaptığı katkılar ile dünya genelinde tanınmıştır. İsviçre’ de La Chaux de Fonds’ da saat kadranı ustası bir babanın ve piyano dersleri veren bir annenin ilk erkek evladı olarak doğan ve fikirleri dünya genelinde büyük bir ilgi gören Le Corbusier, dönemin “çığır açan mimarı olarak” ismini tarihe altın harflerle yazdırmıştır. Le Corbusier adını, 1920 yılında, büyükannesinin  “Lecorbésier” olan soyadından esinlenerek kendisine seçmiştir.

“Mekanı tam olarak kavrayabilen iki mimar var dünyada; biri Mimar Sinan biri de ben”
Le Corbusier

13 yaşında okulu bırakarak babasının yanında çalışmaya başlayan Le Corbusier, iş hayatının yanı sıra uygulamalı güzel sanatlar okulundaki dersleri de takip etmeyi ihmal etmemiştir. Bu süreçte sanat okulundaki çizim ve sanat tarihi öğretmeninin etkisinde kalarak mimarlığa ilgi duymaya başlamıştır. “Mimarlık, ışıkta bir araya getirilmiş kütlelerin ustaca, doğru ve muhteşem oyunudur” düşüncesiyle, modern mimarinin kuruculuğunu yapmış ve kendisi kadar ünlü olan şezlongunun tasarımına imza  atarak, 20.yy’ ın en ünlü mimarlar ve tasarımcılarının arasına girmiştir.

1907-1911 yılları arasında, Orta Avrupa ve Akdeniz ülkelerini gezmiş olan mimar, beyaz badanalı, dört köşeli sade Akdeniz evlerinden çok etkilenmiştir. Bu nedenle, bu yapıların mimarileri ile yakından ilgilenmiş, iklimsel farklılıkların, yöreye özgü mimari tarzlar şekillendirdiğini yakinen gözlemlemiştir. Bu gözlem kendisinde, “Mimarlığın ihtiyaca cevap vermesi” fikrinin gelişmesinde etkili olmuştur. Bu gezilerinde kent dokusunu ve tarihini en ince detaylarına kadar incelemiştir. Yaptığı değerlendirmelerde geçmişin değerleri ile büyük heyecanla takip ettiği teknolojik gelişmeleri bir arada yorumlayabilmeyi başartmıştır. Geçmiş ile güncel arasında daima bir köprü kurmaya çalışmış ve eserlerinin çoğunda bunu ustalıkla başarmıştır. Bu gezileri sırasında, yapılarına betonarme kullanan Parisli mimar Auguste Perret ve ilk endüstriel tasarımcılarından biri olan Peter Behrens ile birlikte çalışma olanağı bulmuştur. Mimarlık anlayışının gelişmesinde bu iki tasarımcının büyük rolü olmuştur.

Binalarda ilk kez kolonu kullanarak bütün mimarlık anlayışını değiştiren bir adım atan Le Corbusier, o güne dek, aynı zamanda taşıyıcı olarak da kullanılan  duvarları yükten kurtarmıştır. Bu yöntem tasarımı özgürleştirmiş ve yapının işlevselliğini artırmıştır. Eserlerinde betonu ve tuğlayı heykeltıraş gibi kullanmış, onları o zamana kadar kullanılmış biçimlerinden farklı olarak çıplak bırakmaktan korkmamıştır.

Le Corbusier, mimarlık görüşünü beş temel ilkeye dayandırmıştır;

Kolonların duvarları taşıyıcı olmaktan kurtararak bütün yükü alması,
Yapının taşıyıcıları ve duvarların işlevsel yönden birbirinden bağımsız olması,
Betonarme strüktürün teknik özelliğin dışında estetik öğe olarak kullanılması,
Serbest cephenin bir parçası olarak yatay bant şeklinde uzanan pencerelerin iç mekanı aydınlatması,
En üst katta binanın doğal çevreyle uyumunu sağlamak için çatıların teras bahçeye dönüştürülmesi…

Tüm bu ilkeleri bilinen en ünlü yapılarından olan  Villa Savoye’ de kullanmıştır. Adeta yerden yükseltilmiş bir kutu görünümünde olan evi çevreleyen yatay pencereler üstü açık balkon bölümünde bile kesintiye uğramayıp bu bölümün cepheleri de salon pencereleri gibi gösterilmiştir. Küp formu çatı katında silindirik duvarlarla bozularak hareket kazandırılmıştır. Binaya bakıldığında ilk olarak geometrik oran göze çarpar. İnce kolonlarla yerden koparılan ev havada duruyormuş izlenimi verir. Bu yaklaşım, yükün kolonlara aktarılmasıyla neler yapılabileceğini göstermektedir.

Le Corbusier’ nin “Bir şey, bir ihtiyaca cevap veriyorsa güzeldir” bakış açısı, işlevselcilik akımının da temelini oluşturur. 2.Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan işçi mahalleleri ve kent merkezlerinde artan nüfus yoğunluğu ile giderek ağırlaşan yaşamsal sorunların ancak yepyeni bir mimarlık anlayışı ile mümkün olabileceğine inanmıştır. Bunu gerçekleştirecek yegane düşüncenin de “işlevselcilik’’ ten başkası olmadığını savunmuştur. İşlevselcilik, biçim ile öz arasındaki gerçek ve doğrudan ilişki kurabilmeyi amaçlayan bir akımdır. Bu akımın mimarideki temsilcisi olan Le Corbusier “Yeni bir Mimarlığa Doğru” (1923) adlı kitabında mimarlıkta işlevselliği detaylı bir şekilde anlatmış, estetik değerler ve işlevselliğin uyumlu olması gerektiğinin altını çizmiştir.

1925’ te Paris’ teki uluslararası bir dekoratif sanatlar sergisinde Le Corbusier’ nin, “Yaşayan Hücre“ olarak nitelediği ilk işlevsel ev modeli sergilenmiştir. “Modular Oranlar Sistemi” diye tanımlayarak yarattığı yaklaşımında kentleri insana benzeterek, modern kentlerde yer alan yapıların, ancak insan vücudu baz alınarak tasarlandığında en çok sayıda insana en sağlıklı çevrenin yaratılabileceğini söylemiştir. Bu sistemde boyu 1,80 olan bir insanın ölçülerinden yola çıkılarak binaların ölçülerini ilişkilendirmiştir. Hücre adını verdiği birimleri bir araya getirerek bir blok oluşturmuştur. Bu bloklardan birini Marsilya’ da 1946-1952 yılları arasında yapılan başarılı olamadığı, daha sonra “Deliler Evi” olarak adlandırılan  United ‘Habitation ‘ tasarlamıştır. Yerleşim Birimi 1.800 kişiyi barındıracak 18 katlı bu yapının içinde rafa dizilen şişeler gibi yerleştirilmiş apartman dairelerinin yanı sıra anaokulu, tiyatro, alışveriş merkezi, spor salonu gibi ortaklaşa kullanılacak hizmet birimlerini yerleştirmiştir. Bu yapıdaki hatalarını daha sonları kabul ederek  “Haklı olan mimari değil, hayattır.” şeklinde özetlemiştir bu durumu.

İnsanın güzelliğe ihtiyacına da vurgu yapan ünlü mimar, güzelliğe ulaşmanın iki yolu olduğunu savunur: “Oransal geometri ile form ve işlev arasındaki birebir ilişki”. Aynı zamanda kent planlamacısı da olan  Le Corbusier tasarladığı kentler, “Yaşamın, çalışmanın, aklın ve bedenin uyumu” diye tanımlamıştır. Onun ütopik kentinde yukarı yükselen yapılar, sokağa çıkmayı gerektirmeyen alışveriş alanları, teras parklarında gezinti ve piknik alanları, tenis kortları gibi spor kompleksleri olan bloklar, yerin metrelerce altında garajlar ve yollar yer almıştır. Le Corbusier’ nin kentlerinde yaşayan insanlar, yollar yer altına indiği için evlerinden çıktıklarında parklar, bahçelerle karşılaşır. Le Corbusier yerleşimlerin, her zaman doğal çevreyle bütünleşmiş olarak ele alınması gerekliliğini öne çıkarmıştır. Gerçek bir hümanist olan ünlü mimar, daima toplumsal faydanın, yani en fazla sayıda insana en sağlıklı çevreyi yaratmanın,  ulvi bir amaç olduğunu vurgulamıştır.

Gezdiği ve mimarisinden etkilendiği ülkelerden biri de Türkiye olmuştur. “Mekanı tam olarak kavrayabilen iki mimar var dünyada; biri Mimar Sinan biri de ben” diyerek Mimar Sinan’ a olan hayranlığını dile getiren Le Corbusier’ nin, bu yaklaşımı meslektaşları arasında ve sektörde pek de hoş karşılanmamıştır, tahmin edebileceğiniz gibi. Le Corbusier’ in Türkiye ile ilişkisi bu kadarla da sınırlı kalmamıştır. Atatürk’ ün İstanbul’ u yeniden planlaması için teklif götürdüğü Le Corbusier, İstanbul mimarisinden etkilenerek geliştirdiği çatı bahçelerinden bahsetmiş ve İstanbul’ un tarihinden gelen Bizans dokusunun bozulmaması gerektiğini belirten bir mektubu Atatürk’ e bizzat iletmiştir. “Hayatımda yaptığım en büyük hata Atatürk’ e yazdığım mektuptur. Eğer İstanbul’u bu dokusu ile bırakın, imar planı yapmayın bu şehir Bizans kokusunu taşımalıdır gibi aptal bir gafı yapmasaydım, şu an dünyanın incisi olan bu şehrin imar planını ben yapıyor olacaktım” diyerek kariyerinin en önemli hatasını yapmış olduğunu itiraf etmiştir daha sonları, çeşitli ortamlarda.

Yapılarında geometrik biçimlerin öne çıktığı teknolojiyi kullanmaktan kaçınmayan, avantgarde mimarinin öncüsü Le Corbusier, tarihi ve geleneği göz ardı etmeden mimarlık anlayışına çağdaş bir yorum getirmiştir. Sadece bir mimar olarak değil, düşünür ve sanatçı olarak kabul edilen mimar, çağdaş mimarlığa yeni bir tanım getirmekle birlikte, mimarlığın sanat dalı olarak kabul görmesinin ötesinde diğer sanatlara ilham veren bir noktaya gelmesini de sağlamıştır. Uzun yıllar süren kariyerinde, Avrupa, Hindistan ve Rusya başta olmak üzere, dünyanın dört bir köşesinde çok önemli yapıla inşa etmiştir. Modern yüksek tasarımın öncü çalışmalarını yapmış ve kendisini toplu konutlar ve kalabalık şehirler için daha iyi yaşam koşullarını sağlamaya adamıştır.
İşlevsel ve sade mobilya tasarımın da çok öneli bir isim olan Le Corbusier’ nin birçok tasarımında 1920 yılına kadar mobilya üretimi alanında hiç kullanılmamış olan çelik borular yer almıştır.

Le Corbusier’ e 1943 yılında, Zürih Üniversitesi tarafından, matematiksel yapı ilkelerinin uygulanışındaki başarılarından ötürü fahri doktora ünvanı verilmiştir. Bunun dışında 1955′ te ETH Zürich, 1959′ da Cambridge Üniversitesi, 1961′ de Columbia Üniversitesi ve 1963 yılında Cenevre Üniversitesi tarafından doktora ünvanları almıştır. 1968 yılında, Amerika Mimarlar Enstitüsü’nün (AIA) Onur Üyesi olmuştur. Le Corbusier, 78 yaşında, yazlık evinin yer aldığı Le Cabanon yakınlarında denizde yüzerken kalp krizi geçirmiş ve orada boğularak vefat etmiştir. Kültür Bakanı André Malraux, 1 Eylül’ de Carrée-Hofdes Louvre’ da kendisi için resmi bir cenaze töreni düzenlemiştir ve Roquebrune-Cap-Martin mezarlığına defnedilmiştir.

ESERLERİ

Villa Savoye / Fransa-1929

Le Corbusier’ in en önemli eserlerinden birisi olarak kabul edilir. Fransa’ nın başkenti Paris’ in hemen dışındaki Poissy bölgesinde yer alan bu yapı, enternasyonel stilin en önemli ve tanınmış örneklerinden birisidir. İnşaatı 1929 yılında tamamlanmış olan bu önemli eserinde Le Corbusier, dökme betonarme malzemesini ağırlıklı olarak kullanmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasından kullanılmayan ve harap hale gelen yapı, sonradan restore edilmiş ve sergilenmek üzere halka  açılmıştır. Yapı, Le Corbusier’ in öncülük ettiği   “Yaşayan Makine” teorisinin de önemli örneklerinden birisi olarak da kabul edilir.

Carpenter Görsel Sanatlar Merkezi, Harvard Üniversitesi / Cambridge, Massachusetts, ABD-1961

Carpenter Merkezi’ nin inşası, ünlü mimarın, 1959-1962 yılları arasında gerçekleştirdiği, Amerika’ daki ilk ve tek projesidir. Bu proje, diğer UNO Binaları’ndan farklı olarak Corbusier’ e sorumluluk yüklemiş ve kendi adı altında yürütülmüş özel bir çalışmadır.

Unitéd’Habitation / Marseille, Fransa, 1947-1952

Unitéd’Habitation, Le Corbusier tarafından, aynı zamanda ressam da olan mimar olan Nadir Afonso’ nun işbirliği ile, modernist stilde tasarlanan yerleşim birimleridir. Devamında aynı tasarım yaklaşımı ile Avrupa’ nın birçok yerinde Unitéd’Habitation ismi altında inşaatlar gerçekleşmiştir. Unitéd’Habitation çatısı altında toplanan bu projelerin en ünlüsü hiç şüphesiz, Cité Radieuse (Parlak Şehir) adıyla anılan projedir. Fransa’ nın Marsilya şehrinde 1947 ile 1952 tarihleri arasında inşa edilmiştir. Le Corbusier’ in en tanınmış çalışmaları arasında yer alan bu projenin, Brutalist mimarlık stiline ve felsefesine oldukça önemli etkileri olmuştur. Le Corbusier tarafından tasarlanan ve  Shadrach Woods ile George Candilis’ in katkılarıyla inşa edilen CitéRadieuse projesinde, 337 apartman dairesi 12 kata yayılmıştır. Projede; mağazalar, spor ve sağlık merkezleri, eğitim birimleri ve bir otel de yer almaktadır. Düz olarak konumlandırılan ve üzerinde yürüyüş alanları olan teras çatısında ise ayrıca toplanma alanı, koşu parkuru ve bir havuz da mevcuttur.

Diğer Eserleri;

Notre DameduHaut Şapeli / Ronchamp, Fransa, 1950-1954

Batı Sanatları Ulusal Müzesi / Tokyo, Japonya 1957-1959

Heidi Weber Müzesi (Le Corbusier Merkezi) /Zürih, İsviçre 1967

Chandigarh’daki binalar (Meclis Sarayı), Hindistan, 1952-1959

 

dfot