Çin

Jørn Oberg Utzon / Mimarhane

Mimarlıkta Kusursuzluğun ve İmkansızın Sınırlarını Zorlayan Mimar

Jørn Oberg Utzon

Ünlü Mimar, 9 Nisan 1918 tarihinde Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da, gemi mühendisi bir babanın oğlu olarak, dünyaya geldi. 1937- 1942 yılları arasında Danimarka Kraliyet Sanat Akademisi’nde mimarlık okudu. Mezun olduktan sonra, Dünya Savaşının sonuna kadar İsveç’te Mimar Paul Hedquist ve Mimar Gunnar Asplund ile birlikte çalıştı. Ardından ünlü mimar Alvar Aalto’nun yanında işe başladı. Aynı dönemlerde Frank Lloyd Wright’in ABD’nin Arizona eyaletinde yer alan okulunu ziyaret etti. 1950 yılında Kopenhag’da kendi mimarlık ofisini açtı.Onun önemli erken eserleri arasında iki konut projesi vardır. İlki Hellebaek‘deki kendi evi (1950-52) diğeri de Holte’deki Middelboe Evi (1953-55) dir. Bu çalışmaları Utzon, Kuveyt Ulusal Meclisi binası ve ülkesi Danimarka’daki kimi önemli resmi binalar takip eder.

Utzon’un yaratıcılıktaki ve teknik kullanımdaki sınırları aşma çabasının, gençliğinin ilk yıllarına dayandığını ifade etmek yanlış olmaz: tersane müdürü olan babasının yanında gemi üretimiyle ilgili planlar çizerek ve maketler yaparak geçirdiği günlerde bu yetkinlikliklerin temeli atılmıştır. Yarattığı formlar üzerindeki hakimiyetini de, hiç kuşkusuz, heykel sanatına yine o yıllardan beri duyduğu ilgiye bağlayabiliriz. Utzon’un teknik ve yaratıcılık konusundaki deneyimlerinin yanında, aralarında Fas, Meksika, Çin, Japonya ve Hindistan’ın bulunduğu birçok farklı kültürle ilgili gözlemleri sonucunda edindiği birikim de mimarisinde oldukça önemli bir yer tutar. Utzon da, bu kültürlerdeki doğaya platformlarla yerleşme fikrinin, tasarımlarını büyük ölçüde yönlendirdiğini birçok yerde özellikle  belirtmiştir zaten. Jørn Utzon, mimarlığı bir sanat olarak değerlendirdiği; dengeli disipliniyle ve arazi yapısıyla ilişki içinde olan organik strüktürler üzerine kurduğu uyumu doğal bir içgüdüyle birleştirir. Projeleri, Sydney Opera Binası’nın heykelimsi soyutlamasından, hoş görünümlü ve insancıl konutlara; olağanüstü lirik tavanıyla bir başyapıt haline gelen kiliseden, anıtsal hükümet ve ticaret binalarına kadar büyük bir çeşitlilik gösterir.

Mimarlıkta kusursuzluğua ve görünüşte imkânsız olana erişilebileceğini kanıtlayan Utzon, 2003 yılında 25. Pritzker Ödülüne hak kazanmıştır. Hep içinde bulunduğu dönemin önünde olan Jørn Utzon hak ettiği gibi, sonsuz ve kalıcı yapılarıyla geçtiğimiz yüzyılı şekillendiren bir avuç modernistin arasında yerini almıştır.

-Jørn Oberg Utzon ESERLERİ-

• 1950–1952: Kendine Ait Müstakil Evi, Hellebæk, Danimarka

• 1951 : Su Kulesi, Bornholm, Danimarka

• 1953–1955: Middelboe Evi, Holte, Danimarka

• 1956–1960: Kingo Evleri, Elsinore, Danimarka

• 1954–1966: Elineberg Evleri, Helsingborg, İsveç (Erik ve Henry Andersson tarafından inşa edilmiştir)

• 1956–1958: Planetstaden Toplu Konutları, Lund, İsveç (Erik ve Henry Andersson tarafından inşa edilmiştir)

• 1956–1973: Sydney Opera Binası, Sydney, Avustralya

• 1959–1965: Fredensborghusene, Fredensborg, Danimarka

• 1959–1960: Melli Bankası, Tahran, İran

• 1962–1966: Hammershøj Sağlık Merkezi, Elsinore, Danimarka (Birger Schmidt tarafından inşa edilmiştir)

• 1968–1976: Bagsværd Kilisesi, Bagsværd, Danimarka

• 1969: Espansiva inşaat sistemi, pre-fabrik aile evleri, Danimarka

• 1971–1973: Can Lis (Kendine ait müstakil ev), Majorca, İspanya

• 1972–1984: Kuveyt Ulusal Meclis Binası, Kuveyt şehiri, Kuveyt

• 1985–1987: Paustian Mobilya Dükkanı, Kopenhag, Danimarka

• 1991–1994: Can Feliz, Majorca, İspanya

• 1989 Skagen Odde Doğa Merkezi, Danimarka (oğlu Jan Utzon tarafından 1999-2000 tarihleri arasında tamamlanmıştır)

• 2003 Utzon Merkezi, Aalborg, Danimarka

Meslek pratiğinin ilk dönemlerinde özel konut tasarımlarına yoğunlaşan Utzon’un kariyerindeki  en önemli çıkış ise, Sidney Opera Binası için açılan yarışmayı kazanması ile gerçekleşti. Her ne kadar o güne kadar altı adet yarışmayı kazanmışsa da, bu yarışma uluslararası düzeyde kazandığı ilk yarışma olmuştur. Yarışmanın jüri üyelerinden ünlü mimar Eero Saarinen bu projeyi “dahiyane” olarak nitelendirerek başka hiçbir tasarımı onaylamayacağını belirterek oyunu kullanmıştır. Meslek pratiğinin ilk dönemlerinde özel konut tasarımlarına yoğunlaşan Utzon’un kariyerindeki  en önemli çıkış ise, Sidney Opera Binası için açılan yarışmayı kazanması ile gerçekleşti. Her ne kadar o güne kadar altı adet yarışmayı kazanmışsa da, bu yarışma uluslararası düzeyde kazandığı ilk yarışma olmuştur. Yarışmanın jüri üyelerinden ünlü mimar Eero Saarinen bu projeyi “dahiyane” olarak nitelendirerek başka hiçbir tasarımı onaylamayacağını belirterek oyunu kullanmıştır.

 

Jørn Utzon 29 Kasım 2008’de uykusunda bir kalp krizi sonucu Kopenhag’da vefat etti. Öldüğünde 90 yaşında olan mimarın, geçmişte geçirdiğı birkaç kalp ameliyatı nedeniyle zaten zayıf düştüğü ve bu nedenle vefat ettiği resmi kayıtlara geçti.

Gülen Yalçınkaya

dfot

 

Çin’in Tılsımlı Kapıları 

Tüm dünya medeniyetlerinin mimari kültürlerinde kendilerine has çizgilerini en güzel şekilde yansıttıkları detaylardır kapılar.  Zenginlikleri ve farklılıkları  ile çeşitlilik gösterirken ana hatları ile ait oldukları ülkelerin kültürlerinin ortak stilini yansıtırlar.

 

Yapı ile ilgili strüktürel ihtiyaçların dışında  kapıların stilinin oluşmasındaki en önemli etmenlerden biri ise toplumsal  inançlar ve geleneklerdir. Özellikle ana giriş kapılarına insanlar tarafından birçok anlam yüklenmiştir. Yapılarda kapılar aracılığı ile evin içine dışardaki dünyadan farklı, daha özel ve korunaklı mekansal  anlamlar katılmak istenir ve pozitif düşünceler ile bağdaşması arzu edilir.  Kapı bir geçiş yoludur adeta.  Özellikle doğu kültürlerinde simgeler ve imgeler ile kapılara umutlar bağlanır.

 

Kapı konusunun kendisine has ilginç anlamlarla bezenerek tasarlanmış tipik örnekleri özellikle Çin’ in  tarihi yerleşim bölgelerinde karşımıza çıkar.  Çoğu masif ahşap üzerine çeşitli motifler oyularak yapılan kapıların sağında solunda ve hatta alın kısmında yazılar yer alır. Bunlar Çin Yeni Yılında yazılan evin gelecekteki tüm sene için bereketi ve şansı ile ilgili dileklerin yer aldığı  şiir ve mısralar olur.  Feng Shui ilkesine göre  kapıların üst kısmına ayna yerleştirilerek kötü ruhun evden uzaklaşmasının beklendiği de görülür.

 

Çin mimarisinin en önde gelen simetri ilkesi kapılarda da kendisini gösterir. Kapı tanrısı adı verilen iki Çinli koruyucu asker resminin birbirine bakar şekilde konumlandırılarak çift kapı paneline yerleştirilmesi  ise süslediği evi, tapınağı, iş yerini kötü ruhlardan koruyacağına inancı ile daha çok eski yapılarda kendini karşımıza çıkar.  Bu inancın kökleri 7.yy Tang imparatorluk dönemine kadar uzanır. Bir imparatorluk simgesi halinde iken tüm Çin’e yayılarak sıradan ailelerin kapılarında folklorik kahramanlar ve mitolojik figürler ile yerlerini alırlar.

 

Çin de kırmızı rengin bolluk, bereket ve şans getireceğine dair inanç mekanlarda dekoratif malzemelerde bu renge bol bol yer verilmesine sebep olur. Gene kapılarda da kırmızı tılsımlı bir renk olarak karşımıza çıkar. Bazen kapı kırmızıya boyanır, bazen de kırmızı süsler ile dekore edilir.

 

Geleneksel Çin mimarisinde bir başka tipik kapı ise bahçede yerini alır. Bahçe duvarına yuvarlak ay şekli ile oyulan ve  Ay Kapısı olarak adlandırılan pasaj evin bahçesine geçiş alanı sağlar. İlk olarak Çin deki asilzadelerin evleri için tasarlanmış sonra tüm güzel bahçelere yayılmıştır. Bu kapının amacı evin bahçesine davetkar bir görünüm vermesi, gene bereketi ve iyi şansı davet etmesidir.

 

Dünyanın en eski uygarlıklarından bir olan Çin de kapılara yüklenen bunca anlamın oldukça ilham verici olduğunu düşünüyorum. Evin bu en tılsımlı elementini bir takım sembol ve renkler ile tasarlayarak özelleştirmek hem çok yaratıcı, hem de çok estetik. Üstelik kırmızıda kapılara çok yakışıyor. Hatta iyi şansı sembolize eden bir kaç kaligrafik karakter de çok hoş durabilir. Denemeye değer ne dersiniz?

dergi_form_nisan

5 KITADAKİ ORTAK İZ:
KENZO TANGE

Yapısalcılık akımının öncülerinden olan ünlü Japon mimar Kenzo Tange, 20. yüzyılda yetişmiş en önemli mimarlarından biridir. Modernizmin genel çizgilerini, geleneksel Japon stili ile birleştirip kendine özgü bir akım yaratmıştır. Dünyanın beş kıtasında birbirinden önemli projelere imza atmıştır. 4 Eylül 1913 de Japonya’nın Osaka kentinde doğmuştur. Babasının görevi gereği o hayatının ilk yıllarını Çin’de geçirmiş, ardından sırasıyla Şangay ve İngiltere’de yaşadıktan sonra 1920 yılında Japonya’ya dönmüştür.1935 yılında Tokyo Teknik Üniversitesinde mimarlık eğitimi almış, buradan mezun olduktan sonra da (1938-1941 yılları arasında) Japon mimar Kunio Maekawa’nın yanında çalışmaya başlamıştır. Bu çalışma yıllarının ardından Tokyo Üniversitesi’ne geri dönmüş ve yüksek lisans eğitimine başlamıştır. 1946 yılında aynı üniversitede asistan olan Kenzo Tange, yine aynı yıl Tange Laboratuvarı’nı kurmuştur.
1963 yılında Şehir Mühendisliği Bölümü’nde profesörlük ünvanına hak kazanmıştır. Bu başarılı akademik kariyere paralel olarak, 1961 yılında‘’Kenzo Tange & URTEC, Kent Planlamacıları ve Mimarlar’’ adını verdiği bir tasarım ofisinin yönetimini de üstlenmiştir. 1946-74 yılları arasında Tokyo Üniversitesi’nde profesörlük yapan Tange, 1974 yılından sonra da emekliye ayrılmasına karşın aynı üniversitede öğretim görevini sürdürmüştür.1950-60 arasında ABD Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde(MIT), 1972 de ise Harvard Üniversitesi’nde konuk öğretim üyeliğinde bulunmuştur.Washington, Yale, Princeton gibi üniversitelerde de dersler vermiştir. Çok sayıda ulusal ve uluslararası ödül alan Tange (1966 Altın Madalya, 1980 Order of Culture, 1987 Pritzker Mimarlık Ödülü, 1994 Sacred Terasures v.s.) içlerinde Yugoslavya, Tayvan, ABD, İtalya, Cezayir, Suudi Arabistan, İran, Nepel, Suriye, Meksika, Kuveyt, Ürdün ve Katar’ın da bulunduğu çeşitli ülkelerde çeşitli büyük projeler üstlenmiştir. 22 Mart 2005 tarihinde vefat eden Kenzō Tange’nin cenazesi, tasarladığı eserlerin en önemlilerinden olan, Tokyo Katedrali’nde düzenlenen bir törenle toprağa verilmiştir.

TASARIM YAKLAŞIMI
Tange’nin mimarlık eğitimine başladığı 1930’lu yıllarda pek çok ülkede olduğu gibi Japonya’da da ulusal bir mimarlık anlayışı oluşturma çabaları egemendi. Bu ortamda yetişen Tange, ülkesinin teknolojideki ileri düzeyinden de yararlanarak, bir yandan Japon mimarisinin özelliklerini taşırken öte yandan da çağdaş mimarlık ilkelerini içeren tasarımlar ortaya koymuş ve tasarım vizyonunda ilginç bir birleşimin oluşmasına neden olmuştur.
1960’lı yıllardan itibaren ise, bir arayışa girmiş ve yeni strüktür denemelerine yönelerek, hem geleneksel Japon mimarisinin hem de uzun süre etkisinde kaldığı Le Corbusier’in izlerinden kurtulmayı amaçlamıştır. Tange’nin mimari tarzının en temel özellikleri; gelenekle çağdaşlığı birlikte sunması ve teknolojiyle insanın uyumlu birlikteliğini savunmasıdır şeklinde özetlenebilir. Bunu otobiyografisinde şöyle izah eder; “Mimari, öncelikle insan ruhuna hitap eden bir şey olmalı; daha sonra temel formlar, mekan ve dış görünüş devreye girmelidir. Çağımızda yaratıcılık; teknoloji ve insanlığın bir birlikteliği olarak ifade edilir. Geleneklerin asıl rolü, yaratıcılıkta bir katalizör görevi üstlenmeleridir. Finalde kendisini öne çıkarmayan geleneksel çizgiler, yaratıcılığın kesinlikle içerisinde olmalı ama asla yaratıcının kendisi olmamalıdır.”
Kenzo Tange’nin bu felsefesi, tasarladığı hemen hemen bütün projelerde görülebilir. Bu bakış açısı Tange’yi farklı kılan en önemli özelliğidir.
Tange’nin 1960’lardan sonra yöneldiği bir alan da genç kuşak mimarlarınca başlatılan METABOLİZM AKIMI(1950lerin sonunda Japonya ‘daki yeni sosyal gereksinimleri ve hızlı nüfus artışını karşılayabilecek, değişimlere uyum gösterebilecek ve megastrüktür şeklinde öngören mimarlık yaklaşımı) doğrultusundaki çalışmalarıdır. Ahşap strüktürün modernizme uyarlanması anlayışı II.Dünya Savaşı’ndan sonra Tange tarafından yeni bir akım olarak ortaya konmuş ve Japon mimarisine özgü oranların hangi kaynakta aranması gerektiğini sorgulayan ‘’Comon’’ (M.Ö. 5000-300) ‘’Yayoi’’ (M.Ö. 300-400) tartışmasını gündeme getirmiştir. Comon döneminin ürünleri coşkulu ve dışavurumcu bir anlayışı yansıtırken, Yayoi dönemi örnekleri sakin ve dengelidir. Tange önce Yayoi anlayışında kiriş-kolon oranlarına özen göstererek Hiroşima Barış Parkı’nı, Tokyo Eski Belediye Binası’nı ve Kanagava Vilayet Binası’nı tasarlamış, ardından de strüktür uzmanı Yoşikatsu Tsuboi’nin de yardımıyla Tokyo Katedrali ve Tokyo Olimpiyat Salonu’nu Comon anlayışında gerçekleştirmiştir. Modernizmin teknoloji sayesinde iç mekanı olduğu gibi dış biçime aktaran işlevsellik anlayışını Comon sözcüğü çatısı altında toplayan Tange ve öğrencileri (Kikutake, Kurokava, Isozaki) 60 ve 70li yılların en önemli hareketi olan metabolizm akımını hayata geçirmişlerdir. Tange ‘’metabolizm’’sözcüğünü bir teknolojik terim olarak değil ifade tekniği yönüyle kullanmıştır.Tange genel meslek hayatına Japon ve Batı estetik ilkelerini birbiri içinde kaynaştırdığı yalın ve zarif üslubu damgasını vurmuş, bu üslup bütün dünyada büyük beğeni kazanmıştır demek yanlış olmaz.
Tange’in erken dönem çalışmalarını, yapıtlarından çok etkilendiği Le Corbusier’in de etkisinde kalarak oluşturduğu rahatça gözlemlenebilir. “Kapsamlı şehirler”(comprehensive cities) olarak adlandırdığı kent çalışmaları ise, hizmet ve ulaşım sistemlerinin entegre olarak çalıştığı mega strüktürlerden oluşur. Kenzo Tange’in esinlendiği diğer isimler ise Rönesans döneminin büyük ustalarından Italyan Michelangelo ve 20.yy mimarlık dünyasının önemli isimlerinden Alman Mimar Walter Gropius’dur. Bu eşsiz batılı sanatçılarının seçkin tarzlarını, Japon gelenekleri ile ustalıkla harmanlaması, Tange’nin kendi çizgisinin karakteristik özelliğini de oluşturmuştur.

KAZANDIĞI ÖDÜLLER

1966 Altın Madalya, Amerikan Mimarlar Enstitüsü
1980 Order of Culture
1987 Pritzker Mimarlık Ödülü
1994 Sacred Treasures

UYGULANAN PROJELERİ

1955: Hiroşima Barış Anıtı Parkı, Hiroşima, Japonya
1955: St. Mary’s Katedrali (Tokyo Katedrali), Tokyo, Japonya
1957: Eski Tokyo Büyükşehir Belediye Başkanlığı Binası, Yūrakuchō, Tokyo, Japonya
1958: Kagawa Hükümet Binaları, doğu ofisleri, Takamatsu, Kagawa, Japonya
1960: Kurashiki Belediye Meclis Binası, Kurashiki, Okayama
1964: Yoyogi Ulusal Jimnastik Salonu (1964 Tokyo Olimpiyatları için), Tokyo,
1966: 1963 depreminde yerle bir olan Makedonya’nın başkenti Üsküp için şehir master planı, 1970: Expo 1970, Suita, Osaka, Japonya
1977: Sogetsu Kaikan, Aoyama, Tokyo, Japonya
1979: Hanae Mori Binası, Aoyama, Tokyo, Japonya
1982: Yeni Federal Başkent Merkez Bölgesi, Nijerya
1986: Nanyang Teknoloji Üniversitesi, Singapur
1986: OUB Merkezi, Singapur
1987: American Tıp Derneği Merkez Binası, Şikago, Illinois, ABD
1991: Tokyo Büyükşehir Belediye Binası, Shinjuku, Tokyo, Japonya
1992: UOB Plaza, Singapur
1996: Fuji Televizyon Binası, Odaiba, Tokyo, Japonya
1998: Bahreyn Üniversitesi, Sakhir, Bahreyn
1998: WKC Merkezi, Kobe, Hyogo, Japonya
2000: Kagawa Hükümet Binaları, Takamatsu, Kagawa, Japonya
2000: Tokyo Dome Hoteli, Tokyo, Japonya
2003: The Linear – Müstakil Apartmanlar, Singapur
2005: Hwa Chong Vakfı Yatılı Okulu, Singapur

PROJELERİNE YORUM;
TOKYO PLANI

6 Ağustos 1945 tarihinde yerel saat 08:15’i gösterirken, “Little Boy”(Küçük Çocuk) adı verilen atom bombası Hiroşima’da ilk anda 140.000 insanın ölümüne yol açtı. Ölü sayısı sonraki yıllarda da radyasyon etkisini gösterdikçe daha da arttı. Suya ve toprağa yayılan radyasyon ile artan bombanın etkisi, rakamlarla ifade edilemeyecek kadar büyüktü. Öyle ki, söylentiler, uzun yıllar tek bir bitkinin bile Hiroşima’da yetişmeyeceği yönündeydi. Özetle, Hiroşima haritadan silinmişti.
Hiroşima’yı yeniden inşa etmek için açılan yarışma sonucunda proje “Hiroşima Master Planı” ile Kenzo Tange’e verildi.
“II. Dünya Savaşı’nın küllerinden modern Japonya’yı inşa eden mimar” olarak da anılır Kenzo Tange. Modern Japon mimarisinin de onunla başladığı ve bu nedenle Tange’in sadece Hiroşima’yı küllerinden inşa etmekle kalmayarak yeni Japonya’yı da inşa ettiği düşüncesi yaygın bir görüştür bu nedenle.2. Dünya Savaşı’nda atom bombasının atılması ile haritadan silinen Hiroşima’da, bombardıman sırasında yapıların yaklaşık %69’u tamamen yıkılmıştı , %6,6’sı ise ciddi hasar görmüştü. Kent saniyeler içinde tanınamaz hale gelmişti. Bu yüzden mimarımızı çok zorlu bir görev bekliyordu. O da işe Barış Bulvarı ile yani atom bombasının düştüğü yerde konumlanan bir anıt ve müze ile başladı. Yapıtları Hiroşima’ya çağdaş bir görünüm verirken, yaşananların unutulmaması için geçmişten kalan bazı eserleri de planlamaya dahil etti büyük usta. 1955 yılında tamamlanan bu plan, Modern Japon mimarisinin başyapıtı olarak kabul ediliyor.
dergi_form_nisan