bast home

AYLIK E-DERGİNİZ BAST HOME’UN MART SAYISI YAYINDA!

Şehirli yaşam alışkanlıkları konusuna yoğunlaşmayı kendisine amaç edinmiş ücretsiz Dekorasyon & Life Style E Derginiz Bast Home sadece bir “tık” mesafenizde… İster evde keyifle kahvenizi yudumluyor olun, ister yoğun trafikte araç içinde beklemede, isterse ofiste kahve molasında. Size keyifli zaman geçirtecek bir içerik aradığınızda, Bast Home hep elinizin altında. Tek yapmanız gereken bilgisayarınızdan, akıllı telefonunuzdan veya tabletinizden e derginizi indirmek.

Mart Sayımızda Sizleri Neler Bekliyor:

– Evlerde küçük dokunuşlar için pratik öneriler,

– Mimari, dekorasyon ve tasarım dünyasından en güncel haberler, son trendler,

– Evde hayvan beslemeyi düşünenler için faydalı bilgiler,

– Tasarımlarıyla öne çıkan otellerin izinde kısa bir dünya turu,

– Bağdat Caddesinde keyifli bir sanal gezinti,

– Dünyadan  ve Türkiye’den dekorasyon stilleriyle öne çıkan evler ve mekanlar,

– Sanat, edebiyat, gastronomi alanında renkli röportajlar.

 

Keyifli süprizlerle birlikte,  bunların hepsine ve daha fazlasına ücretsiz olarak ulaşmak için  sayfadaki linki tıklayın ve arkanıza yaslanın.

 

Keyifli okumalar…

dfot

 

Heybeliada

Heybeliada İstanbul’un Büyükada’dan sonra gelen en büyük adası. Adaya Heybeliada denmesinin sebebii ise uzaktan bakıldığında şeklinin yere bırakılmış bir heybeye benzemesidir. Adanın nüfusu yaklaşık 7000 civarındadır. Bu rakam yaz aylarında 50.000e kadar ulaşır.

Heybeliada SANATORYUMU

Heybeliada’nın güney tarafındaki Çam Limanı’nına bakan bir tepede İsviçre’deki bir sanatoryum model alınarak inşa edilen bu hastane, başlangıçta 16 yatak kapasitesiyle hizmet veriyordu. 1940’lı yılların ortalarında bir bina daha ilave edilmiş, daha sonraları idare binaları ve hemşire lojmanlarının da ilavesiyle imkânları daha da genişletilmişti. Şehir merkezinden uzak, çam ormanları içinde temiz bir hava ve kuvvetli bir gıda bakımı, dönemin en iyi tedavi şekliydi. Hastalar için balkonunda da birer yatak vardı. Gıda olarak hastalara günde 4 öğün yemek yanında et, süt ve bal veriliyordu.

 

Sağlık hizmetinin yanı sıra tıp eğitimi de veren bu sanatoryum,

Prof. Dr. Siyami Ersek ve daha birçok yerli ve yabancı uzman doktoru da yetiştirmiştir. Bu nedenle, WHO (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından tüberkülozda eğitim ve araştırma hastanesi olarak kabul edilen bu sanatoryum, İsmet İnönü, Rıfat Ilgaz, Ece Ayhan gibi isimlere de hizmet vermişti.

Sanatoryumda  rehabilitasyon  merkezi de bulunuyordu. Ustalar vasıtasıyla hastalara ayakkabıcılık, çorapçılık, fotoğrafçılık, heykeltıraşlık, saatçilik, daktilo gibi kurslar veriliyor, hastalar zenaat öğrenip meslek sahibi olabiliyorlardı. Sanatoryumun kuruluşunun 50. yılında yapılan bir araştırmaya göre, kurslara katılan yaklaşık bin kişinin yarısı meslek ve iş sahibi olmuştu.

 

Sağlık sorunlarında moral desteğin önemli bir yardımcı etken olması nedeniyle sanatoryumda haftada bir moral günleri düzenleniyor, ya sinema gösterisi yapılıyor ya da konser veriliyordu.

DENİZ LİSESİ

XVIII. asrın yarısına kadar Osmanlı donanmasında ve korsan gemilerinde kaptan yetiştirilmesi her hangi bir teşkilata bağlı olmayıp, babadan oğula ve ustadan çırağa ameli olarak yürütülmekte idi. Osmanlı İmparatorluğunda eğitim sistemine dönüş hareketi l734’te Üsküdar Mühendishanesi’nin açılması ile başlar. 

Bugünkü Deniz Harp Okulu’nun nüvesini teşkil eden mektep, ilk defa çeşme mağlubiyeti üzerine 18 Kasım 1776 da (devrin Kaptan-derya’sı) Cezayirli lakabıyla anılan Hasanpaşa’nın teşebbüs ve padişahın iradesi alınarak Kasımpaşa’ da tersane içinde (Mühendishane-i Bahri Hümayun) adı ile kuruldu. 29 Ekim 1784 de Sadrazam Halil Ahmedpaşa’nın teşebbüsü ve iki Fransız mühendisi yardımıyla, mektep programları genişletilerek bir (Bahriye Tatbikat Mektebi) ihdas edildi. Padişah III. Selim zamanında esaslı ıslahat haraketleri neticesi, Kaptaruderya Küçük Hüseyinpaşa’nın hizmeti ile Kadıköy’ de inşa edilen bir binada (1795’ de) Mühendishane-i Amire adında bir mektep tesis edildi.

XIX. asrın başından itibaren, mektebin yeniden ihyası ve devrin icaplarına uygun bir hale getirilmesi hususunda muhtelif teşebbüsler yapıldı. Bu meyanda Padişah III. Selim’in Kaptanıderyası Hüsrevpaşa zamanında Mühendishanei Bahri adı ile Heybeliada’da evvelce Bahriye Kışlası olarak inşa edilen binaya nakledildi (1824). Kırım Harbi sırasında, Bahriye Mektebi yeni zihniyetle ele alındı. Üç çeyrek asır müddetince Deniz Mektebi normal olarak eski yerinde kaldı. Fakat i. Cihan Harbi sırasında (1917’ de) bir defa daha yer değiştirdi ve Türk Ortodoks İlahiyat Mektebi’nde ve Mukaddes Teslis ve Grek Ticaret Mektebi’nde ve Panayia’nın kalıntılarında yerleşti.

Bir sene sonra tekrar eski yerine döndü. İnşaiye sınıfı yeniden ihdas edildiği gibi Kasımpaşa’da “Haddehane” tabir edilen mektepte lüzumlu makine zabiti yetiştirilmekte iken devrin tekniğine uygun evsafta makine zabiti yetiştirilmek üzere şimdiki makine sınıf okulları binasında Çarkçı Mektebi ihdas edildi. Bunlara ilaveten bir namzet mektebi kuruldu. Bu mektebin yeri şimdiki Ruhban Okulu olup keza bu bina Mondros mütarekesi ve beynelmilel bir anlaşma gereğince Rum tebaya terk edilerek “Rum OrtodoksIarın Ruhban Okulu haline” dönüştü. 

(Halen aynı maksatla kullanılmaktadır.) Bu binanın terki ile talebeleride Çarkçı Mektebi talebeleri gibi Bahriye Mektebi’ne nakledildi. Bu suretle her iki mektep Mekteb-i Bahriye adı altında çalışmalarına devam etti. 27 Mayıs 1928’de Erkanı Harbiye-i Umumiye Riyaseti emirleri ile “Mekteb-i Bahriye” tedrisatı maarif esaslarına inkılap ettirildi. Ve Deniz Lisesi adını aldı. Üç yıllık lise tahsilini müteakip, iki yıl süreli harp mektebi tahsili ikame edilerek mektebin ismi DENİZ HARP MEKTEBİ ve LİSESİ oldu.

 

Triada Manastırı Ve Kilisesi

Ada’nın kuzeyinde, bugünkü adıyla Ümit Tepesi’nde adalıların deyimiyle Papaz Dağındadır. İlk adı Sina kilisesine bağlı anlamına gelen Siyon idi. çünkü muhtemelen Kudüs Patrikhanesine bağlıydı. Ancak sonradan Hristiyanlığın temel ilkesi olan Tanrı, Hz. İsa ve Ruh-ü! Kudüs (Kutsal Ruh) üçlüsü anlamına gelen “Triada” adı verilmiştir. Manastır sonradan Ruhban Okulu’na dönüştürülmüştür. Kilise ise okulun bahçesinde uzaktan bakıldığında görülemeyecek kadar küçük bir yapıdır. Aya Triada Ada’nın en eski manastın ve kilisesidir. Çok eski bir inanışa göre manastırın kurucusu Patrik Fotiyus’dur.

UÇURUM MANASTIRI

Heybeliada’nın Büyükada (Nizam semtine karşı) cephesinde, sanatoryum yolu üzerinde yüksekçe bir falez üzerinde olması sebebiyle, Krimnos Precipise Uçurum manastırı da denir.

S.Vizandios’a göre manastır kolay kırılan bir kaya üzerindedir. 1862’ de toprak kaymasını önlemek üzere bir keşiş Aya Effimia ayazması üzerine duvar yaptırmıştır.

Hüseyin Rahmi Gürpınar Evi

Heybeliada tepelerindeki Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın evi, İstanbul’daki sayılı müze-evlerden.

Cumhuriyet dönemi yazarlarından Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Heybeliada’da, 1912-1944 yılları arasında yaşadığı evin, Kültür Bakanlığı`nın yaptığı restorasyonla müzeye çevrilmesiyle oluşturulmuştur.

İskeleden yürüyerek yarım saatte ulaşabileceğiniz Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın müze-evi büyüleyici olmasının yanında ne yazık ki bakımsızlığı ile göze çarpıyor. Her şey orijinal, oturma odasının iki duvarında kitaplık ve ortada da dört kişilik yemek masası var. Masanın üzerinde porselen yemek takımları ve kadehler…Sanki biraz sonra Hüseyin Rahmi yemek yiyecek gibi, sofra hazır vaziyette. gibi Kitaplık yok olmuş ama  kitaplar duruyor en azından : 350 Türkçe, 304 Fransızca kitap ve  110 cilt gazete koleksiyonu var.Ziyaretçiler bunların yalnızca bir kısmını görebiliyor. Çoğunlukla Fransızca-Türkçe sözlükler, Edgar Allan Poe ve Shakespeare kitapları, bir de Hüseyin Rahmi’nin gizli romantikliğini dışa vuran ‘Rüzgar Gibi Geçti’ dikkati çekiyor.

 

İkinci kata çıkıldığında, karşılıklı duran çalışma odası ve yatak odasını görülüyor.Bolca ışık alan miniminnacık abanoz bir masa, iskemle, kesme kristalden yazı takımları var.Olabilecek en düzenli çalışma yeri burası olsa gerek. Duvarlarda aile fotoğrafları ve kendi yaptığı yağlıboya tablolar, raflarda Rus malı bir fotoğraf makinesi ve yere serilmiş şık kilim de etkileyici detaylardan. Yatak odası ise evin en büyüleyici bölümü. Sadece tek bir sebepten: Yatağın üzerine serilmiş gül rengi örtüyü, Hüseyin Rahmi kendi eliyle işlemiş meğer! Üzerinde titizlikle çalışıldığı çok belli.

Cam çerçevelerin ardında sergilenen onlarca danteli de yakından inceleyebilirsiniz. Evinin en şahane manzaralı odasını ise  arkadaşı Hulusi Bey’e vermiş Hüseyin Rahmi.Üçüncü katı; yani çatı katını.Muhteşem bir manzaraya sahip olan bu kat sanki bütün Heybeliada ayaklarınızın altındaymış hissiyatı veriyor insana. Umarız en yakın zamanda bakımı yapılır bu büyüleyici müze evinin.Çünkü bu şekilde bırakılmış olması ve sahip çıkılmaması  insanın içini acıtıyor.

İSMET İNÖNÜ KÖŞKÜ

Asıl adı Mavromatakis Köşkü olan, Refah Şehitler Caddesi, No:73’teki konak bugün, Türkiye’nin ilk başbakanlığını, daha sonra da Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanlığı yapmış olan İsmet İnönü’nün ailesi tarafından yönetilen İnönü Vakfı’na bağlı olarak müze olarak kullanılmaktadır. 

İsmet Paşa adıyla bilinen İsmet İnönü, bu konağı ilk olarak 1924 yılında, yazlık ev olarak kiralamıştır. İnönü ailesi evi, 1934 yılında 9,500 lira karşılığında satın almıştır; ev, kendilerine Atatürk tarafından hediye edilen mobilyalarla döşenmiştir. İsmet Paşa, 1937 Eylülünde eve yerleşmiş ve aynı yıl, burada, yeni başbakan Celal Bayar tarafından ziyaret edilmiştir. İsmet Paşa, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı görevini yürüttüğü 1938-50 yılları arasında, maiyetini oluşturan görevlilerin sayısından dolayı, Florya ve Yalova’daki resmi yazlık konutlarda konaklamıştır; karısı Mevhibe Hanım ise yazlarının çoğunu, çocukları Ömer, Erdal ve Özden’le birlikte Heybeli’deki evde geçirmeyi tercih etmiştir.

İsmet Paşa, muhalefet partisinin başkanlığını yaptığı 1950-60 yılları arasında, yazlarının çoğunu, ailesiyle beraber Heybeliada’daki bu evde geçirmiştir; bu dönemde, İsmet Paşa’nın sahilde yaptığı kısa gezintilere kasaba halkı da eşlik eder, İsmet Paşa, kasabanın gençleriyle beraber iskeleden denize çivileme atlardı. Başbakanlığının ikinci dönemi olan 1961-65 yılları arasında da programının elverdiği zamanlarda ve görev yapmadığı yaz aylarında yine Heybeliada’ya giderdi.

 

İsmet İnönü’nün 25 Aralık 1973’te Ankara’da, seksen dokuz yaşında ölmesinin ardından Heybeli’deki ev birkaç yıl kapalı kaldı; fakat daha sonra Mevhibe Hanım, yazlarını Heybeli’deki eve komşu bir evde geçiren oğlu Erdal ve onun eşi Sevinç’le beraber, ara sıra bu eve dönmüştür. En sonunda ise aile, evin, vakıf bünyesinde bir müze olarak korunmasında ve İsmet Paşa’nın buraya ilk olarak yerleştiği 1937’deki haliyle, Atatürk’ün hediye ettiği mobilyalarla kalmasında karar kılmıştır. Ziyaretçiler, müzede, çeşitli eşyalar, resimler ve İsmet Paşa’nın kamu ve aile yaşantısıyla ilgili anı eşyalarını görebilir.

 

Evin bahçesi, Adalar Müzesi’nin açık sergi alanı olarak kullanılmaktadır. Bahçede yaz aylarında konser, çocuk ve sanat atölyeleri, film gösterimleri gibi külturel etkinlikler yapılmaktadır.

PERİLİ KÖŞK

Muhteşem manzarası,huzur veren sakinliği ve özel detaylarıyla Perili Köşk misafirlerini bekliyor. otelin sahibi Doğan Olguner, Perili Köşk’ün hikayesini Otel sahibi Doğan Olguner anlatmış;Mimar Ekrem Olguner, 1952 yılında Heybeliada Sanatoryum‘unu (Akciğer Hastalıkları Hastanesi) inşa ederken aldığı arazi üzerine, hastanenin inşaatından kalan zamanlarında şu an “Perili Köşk” olarak faaliyet gösteren evi yapmış. Başlarda yazlık olarak kullanılan eve, ailede yaşanan kayıplar nedeniyle uzun yıllar gidilmeyince bina, neredeyse kullanılamaz bir hale gelmiş.

Ve Heybeliada çocukları bu eve ‘’Perili Köşk” adını vermişler. Ekrem Olguner’in oğlu Doğan Olguner’in evi defalarca yaşanabilir hale getirme çabaları sonuç vermeyince, Doğan Bey’in oğlu, Ozan Olguner, ailesine evi otele çevirmenin daha doğru olabileceğini söylemiş. Ve otel için gerekli olan izinleri almaya başlamış. Kardeşi Can Olguner ile birlikte tadilata başlayan Ozan Bey, konu otel için isim bulmaya gelince yıllar önce çocukların evleri için taktıkları “Perili Köşk” isminin uygun olabileceğini düşünmüş.

Heybeliada’daki Perili Köşk 5 oda ile hizmet veriyor. Buranın bizi etkileyen özelliği ise evcil hayvanlarınızla gönül rahatlığıyla kalabilmeniz.Her odası, deniz veya orman manzarası gören bu otel, aynı zamanda birçok değerli müzisyene de ev sahipliği yapıyor.

Yakın ve uzak bir tatil kaçamağı yapmak isterseniz işte size harika bir alternatif.

Sedefadası

Adalar’ın yerleşime açık olan en küçük adasıdır. 1300X1100 metre büyüklüğündedir. Üzerindeki bitki örtüsü uzaktan bakıldığında sedefe benzetildiği için Sedefadası adı verilmiştir. Eskiden tavşanı bol olduğu için Tavşanadası adı da kullanılmıştır. Adada iki plaj vardır.

Club Ada Sedef

İstanbul’daki Prens Adaları içinde en nezih ada olan Sedef Adası; yazın eğlence sektöründe Boğaz’a rakip olmaya başladı. Bu rekabet, bu sezon açılan CLUB ADA SEDEF ile daha da artacak. İstanbul’un ve Sedef Adası’nın en yeni mekanı CLUB ADA SEDEF, plaj,

yeme-içme ve eğlence keyfini bir arada sunuyor.

CLUB ADA SEDEF, yeme-içme ve eğlence sektörünün en deneyimli ve en tanınmış isimlerinden biri olan Aydın Samanlı ile genç işadamları Emay İnş. A.Ş Yönetim Kurulu Üyesi, Kentplus ve Brandium markalarının sahibi Burak Gören, Fatih Uğuz ve Habil Gürsoy ortaklığıyla kuruldu. Plaj, restoran-bar ve kulüp bölümlerinden oluşuyor. Plaj; pırıl pırıl bir denize ve geniş kapasiteli bir sahile sahip. Plajda gün boyu yeme-içme servisi veriliyor. Güneşlenirken bir şeyler atıştırmak veya içkisini yudumlamak isteyenlere çok özel yiyecekler ve kokteyller servis ediliyor. Restoran-barı, adanın dokusuna uygun taş bir binada İstanbulluları ağırlıyor. Çok sıcak ve samimi bir ambiyansı olan restoran-bar 200 kişilik kapasiteye sahip. Restoranın mönüsü Akdeniz mutfağının en özel lezzetleri ve deniz mahsullerinden oluşuyor. Restoranın plaj için de özel bir mönüsü bulunuyor. Restoran-barı gece olunca bir kulübe dönüşüyor.

Aynı zamanda bir de Rum meyhanesi bulunuyor. Denize sıfır konumlanan Rum meyhanesinin başında ise Theo bulunuyor. Rum meyhanesi ve eğlencesinde en önemli isimlerden biri olan ünlü şarkıcı Fedon’un oğlu Theo, bu yaz sedef’te müdavimlerini ağırlayacak.

200 kişilik düğün, davet ve parti organizasyonları için de İstanbullulara hizmet verecek. Kokteyl porolonge konseptinde ise 300 kişilik organizasyonlar gerçekleştirilebilecek.

dfot

 

Mimoza Balık Restorantı, Bodrum Yarımadası’nın en güzel koylarından birinde, Gümüşlük’te, Antik Myndos şehrinin en güzel limanı olan taş iskelenin hemen yanı başında, saklanmış sizi bekliyor. Yakınında hiçbir işletme olmayan mekan, o eşsiz koyda, yalnızlığını sizinle paylaşmak istiyor.

Bodrum’un en meşhur restaurant’ı hangisidir derseniz, istisnasız herkes ” Mimoza” diyecektir.

Gümüşlük sahiline geldiğinizde, sağa dönüp yürürseniz, en sonda bir balık lokantası göreceksiniz. Burası, kocaman bir mimoza ağacının eteklerindeki Mimoza Balık Restoran’dır. Adını aldığı mimoza ağacı, köklerinin ve gövdesinin kalınlığı, dallarının yere paralel uzanmış uzunluğuyla ilk görüşte insanda derin bir etki bırakır. Yılların bilgeliğiyle size bakıyor gibidir. Onun yakınında oturup yemek yerken, kendinizi bu ulu ağacın himayesinde hissedersiniz.

 

Deniz kıyısında masanıza oturduğunuzda Gümüşlük atmosferinin büyüsü dört bir yandan sizi sarıverir. Hele bir de mehtap varsa, yemek yemek bir saltanata dönüşür. Mezelerin ve balığın tadı damağınızda yer eder. İçkinizi yudumlarken, bir başka gözle görürsünüz dünyayı. Dünya sizin etrafınızda, sizin için dönüyordur artık.

Mimoza Balık Restoran’da yemek yemek de, kahve içmek de, ayrıcalıktır. Badem ezmesi ve likörle ikram edilen Türk kahvesi, sultanlığınızın devam ettiğini hissettirir size. Masanızdan kalkıp, bu mekândan ayrılırken, bilge mimoza ağacına dönüp bir kez daha bakıp selamlamak gelir içinizden. Bir kez daha gelebileceğiniz günü iple çekerek.

Deniz içindeki su kabağından fenerlerle gerçekleştirilen ışık oyunları, otantik ile lüksün enteresan karışımı burayı ayrıca çekici kılıyor.

Enes Türk
dfot   SAMSUNG GALAXY S5

Galaxy S5, daha hızlı ve iyi sensöre sahip bir kamera, Gear Fit ile daha gelişmiş fitness-izleme özellikleri ve parmak izi tarayıcısı gibi yeniliklerle geldi. Cihazın pili artık daha büyük, ekranı daha parlak ve işlemcisi ise daha güçlü. Yeni tasarımı ise telefonu tutmayı kolaylaştırıyor. Kömür grisi, altın bakırı, beyaz ve elektrik mavisi renk seçenekleri olmak üzere, toplamda 4 farklı renk seçeneğine sahip olan Galaxy S5, aynı zamanda pek çok aksesuarla beraber satışa sunuldu. Galaxy S5’i detaylı incelerken, Samsung’un S5 ile piyasaya sürdüğü spor ve sağlık odaklı akıllı bilekliği Gear Fit’i de inceleyeceğiz.

Hızlı Otomatik Odaklama Çekim yapmaktan çekinmeyin ve hareketi gerçekleştiği anda yakalayın! Galaxy S5’in daha hızlı olan Otomatik Odaklama özelliği, hiçbir önemli anı kaçırmamanız için fotoğrafları harekete ve aksiyona odaklanarak çekebilmenizi sağlar. HDR (Zengin tonlar) Fotoğraf veya video çekerken, karşıdan gelen güçlü bir ışık varsa veya özne gölgede ise HDR özelliğini açın. Çekiminizi yaparken, doğal ışığın ve renklerin canlı ve net biçimde yeniden üretilmelerini gerçek zamanlı olarak izleyin. Selektif Odak Selektif odak arka planı bulanıklaştırır ve ana nesneye gömülü ayrıntıda odaklanmanızı ve belirginleştirmenizi sağlar. Android 4.4 KitKat ve en yeni TouchWiz arayüzünü kullanan Galaxy S5, HTC’nin BlinkFeed özelliğine benzer bir Dergim uygulaması var. Böylece ana sayfanın en solunda, sizi, tüm içerikleri görebileceğiniz bir sayfa karşılıyor. Samsung, Galaxy S5 üzerindeki parmak izi okuyucusu ile PayPal üzerinden ödemeler yapabiliyorsunuz. Samsung Galaxy S5 Su ve Toza Karşı Dayanıklı IP67 sertifikasına da sahip. Böylece yoğun yağmurlarda, çok derin olmayan su birikintilerine cihaz düştüğünde koruma sağlanmış oluyor. Gelişmiş Kamera Özellikleri Dünyada ilk ISOCELL sensörünü kullanan akıllı telefon olan Galaxy S5, sensör boyutuyla da iddialı. Galaxy S5’te Samsung, 1/2.6 inç büyüklüğünde sensör kullanılırken, Xperia Z2’de 1/2.5,Nokia Lumia 1520 gibi modellerde 1/2.3 inç sensör kullanılıyor. Yani Samsung, Galaxy S5’i kamera konusunda en iddialı telefonların biri haline getiriyor. Galaxy S4’teki 13 MP’lik kamera, 16 MP’e yükseltilirken, Galaxy S5’in çekim performansı inanılmaz başarılı. Video’da, Samsung Galaxy S5 ile çektiğim fotoğraf ve videoları inceleyebilirsiniz.

Değiştirilebilir Bantlar

Samsung Gear Fit gelişmiş kavisli Süper AMOLED dokunmatik ekran gösterimi ve değiştirilebilir bantlar en zor etkinlikler sırasında bile tarz görünmenizi sağlar.

Kişisel Sağlık Motivasyoncusu

Kalp Atış Sensörü ile, Samsung Gear Fit etkin olarak destek alacağınız ve fitnes hedeflerinizi başaracağınız gerçek zamanlı koçluk sağlar.

Bağlantı Bildirimi

Samsung Gear Fit sizi bağlantıda kalmanızı sağlayan anlık bildirimler, e-postalar, SMS, gelen çağrılar ve 3. parti uygulamalarla donatır.

Kişiselleştirilebilir Temalar

Samsung Gear Fit size zevkinize göre ayarlayabileceğiniz çeşitli arka plan renkleri, duvar kağıtları ve saat tasarımları sunar.

7 / 24 Giyilebilir

Samsung Gear Fit’in daima açık aktivite izleme özelliği, gün içinde aktivitelerinizi takip etmenizi ve toza ve suya dayanıklı koruması (IP67) ile her zaman maceraya hazır olmanızı sağlar.

dfot

 

 

Frank Owen Gehry

Gerçek adı Ephraim Goldberg olan Frank Owen Gehry,  28 Şubat 1929 Toronto Ontario’da doğmuş. 1947’den itibaren Los Angeles, Kaliforniya’da yaşayan ünlü mimar, University of Southern California ve Harvard’da mimarlık eğitimi aldıktan sonra 1963 yılında Frank O. Gehryand Associates adıyla kurduğu şirkette mesleğe başlamıştır. 1979’dan sonra şirket Gehry&Kruegerinc adıyla faaliyetine devam etmiştir.

Mimaride “Dekonstrüktivizm”in öncü uygulayıcılarından biri olan Gehry’nin, çalışmaları mimar ile tasarımı ya da sanatı ve çevreyi birleştiren çarpıcı birer örnek olarak değerlendirilmektedir. Frank Gehry ise mimari yaklaşımını şu cümleyle özetler: “Uyandım, traş olmak için banyoya gittim, banyo çok karanlık ve havasızdı, elime bir çekiç aldım ve banyo duvarında bir pencere açtım bundan sonra bütün mimarlık anlayışım değişti.”

Balık Karada Frank Owen Gehry ile hayat buldu.

Ayrıca “ Büyükannemin yemeklerinden bina yaptım ” diyen 85 yaşındaki ‘yaşayan en ünlü mimar’ ünvanlı, Pritzker ödüllü Frank O. Gehry; yapı, aksesuar ve takı tasarımlarında ve heykellerinde kullandığı balık figürü çıkış noktasını şöyle anlatmaktadır: “Toronto’ da yaşarken büyükannem her Perşembe balık halinden kocaman canlı bir sazan balığı alır ve evde suyla doldurduğumuz küvete koyardı. Bende gün boyu küvetin yanında oturup balığın kıvrılıp bükülerek yüzüşünü seyrederdim. Daha sonra büyükannem balığı pişirmek için öldürürdü. Bu benim için her zaman katlanılması zor bir tecrübe olmuştur. ” Sonraki yıllarda Katolik öğrencilerden oluşan bir okulda okurken Yahudi olmasından dolayı ve “korktuğu” gerekçesiyle kendisine ‘balık’ diye lakap takıldığını ve bu takma adı kesinlikle aşağılama olarak algılamak yerine benimsediğini, öyle ki ilk tasarımlarını ‘Frank’ yerine ‘Fish’ (Balık) yazarak imzaladığını anlatmaktadır. Ayrıca yaşamındaki bir diğer “balık” detayı da 28 Şubat 1929 yılında Toronto’ da doğmuş olmasıdır. Yani Frank Gehry bir ‘balık’ burcudur. Bununla da kalmayarak çocukluk ve gençliğinde “balık” kelimesi ile bu kadar haşır neşir olan Gehry tam da bekleneceği gibi 80’lerde tüm dünyayı kasıp kavuran post-modern mimariyle dalga geçmek için bir sembol aradığında yine karşısına ‘balık’ çıkmıştır.

“Meslektaşlarım post-modern akıma kapılıp Yunan tapınaklarını yeniden inşa etmeye başlamışlardı. Herkes çılgın gibi ‘geçmişi geri getirme’ telaşındaydı. Buna karşı çıkarak, ‘ileri gitmek için kendinize güveniniz yoksa ve geçmişi yaşatmaya kararlıysanız bari onu düzgün yapın, gerçekten eskiye gidin’ dedim. Balığın suyun içindeki hareketlerinden esinlenen, hatta birebir ‘balık’ şeklinde binalar ya da devasa anıtlar tasarlamaya, inşa etmeye başladım.” diyerek mesleğinin o yıllarını anlatmaktadır. “Yeter artık balık formunu kullanmayacağım’’ dediğim zamanlar olu- yor. Fakat, kalemimin ucunda benden bağımsız hareket eden bir balık yaşıyor. Herhalde büyükannem gelip onu pişirene kadar balık çizmeye devam edeceğim.” diyen Gehry’ nin bugüne kadar İspanya Bilbao’ daki Guggenheim Müzesi, Barcelona’ da yaptığı otelin çatısına kondurduğu bakır balık strüktürü, ABD Los Angeles’ ta yeni yapılan Walt Disney Konser Salonu, Mineapolis’ teWalker Art Center’ ın avlusuna koyduğu balık heykeli, Japonya Kobe’ de balık restoranı, çeşitli lambalar, Tiffany’ s için tasarladığı balık formlu mücevherler ve Alessi için tasarladığı ‘Pito’ çaydanlık içindeki balığı dışarı çıkaran tasarımlarından sadece birkaçıdır.

Çıkış noktasının Le Corbusier’ nin garip organik formlu “Notre Dame du Haut” kilisesi olduğunu iddia edilen, o en çok Alvar Aalto’ dan ve Louis Khan’dan etkilendiği söylenen Frank Gehry’nin, meslek hayatında mimarlık çizgisi ticari bir bakış açısındansa sanatsal atölye çalışmasına kaymıştır. 1970’ lerin sonlarında mimari tarzını dekonstrüktivizminana temellerine dayandırmaya başlamıştır. Yapılar yapmak yerine özgün ve fonksiyonel içinde hayat olan heykeller tasarlamaktadır. Büyük ölçekli kamu binalarında bu heykelsi anlatımı ile büyük başarı kazanmıştır. Frank Ghery’ nin bilinen bina tasarımları arasında; Dans Eden Ev (Prag), Gehry Tower (Almanya), Guggenheim Müzesi Bilbao (İspanya), Pritzker Pavyonu (ABD), Walt Disney Concert Hall (ABD), DG Bank (Almanya)  bulunmaktadır.

Frank Ghery’ nin 1980 yılında ABD’de Santa Monica Place isimli alışveriş merkezi tasarımı 1989 yılında Pritzker Mimarlık Ödülü almıştır. Bina birçok dizi ve filme arka plan olarak eşlik etmiştir (Pretty in Pink, Terminatör 2 gibi). ,

İstanbul’u çok sevdiğini söyleyerek Yale Üniversitesi’ndeki öğrencilerini İstanbul’a getirip Ayasofya’yı gezdiren ve sıkı bir Mimar Sinan hayranı Frank OwenGehry’nin Türkiye’de adı uzun süre Suna ve İnan Kıraç

Vakfı’nın İstanbul Tepebaşı’nda bulunan arsaya da bir Sanat Projesi ya-

pacak olması ile anılmıştır. 2005’ de Tepebaşı’nda 14000 metrekarelik alanda yapılması planlanan henüz hayata geçirilememiş olan “Suna Kıraç Kültür Merkezi” projesi için “son işim” diye tanımlayan mimar üretmeye devam etmiştir.

2011 yılında tamamlanan Manhattan’da tasarladığı ilk gökdelen 8 Spruce Street GehryTower, orjinal adıyla Beekman Tower sürekli dönen cephe tasarımı ile yapının etrafında yer alan şirketlerin standartlaşmış ve birbirine çok benzeyen binalarına eleştirel yaklaşımlı konut projesi olarak tanımlanmaktadır.

Gehry’nin çoğu kez ayakta alkışlanan fakat bir o kadar da eleştirilen özellikle de mühendisler tarafından eleştirilen eğrisel formlar ile dekonstrüktivist çizgisini birleştirdiği yapıları mimari çevrelerin dışına çıkıp halkı hatta Hollywood yıldızlarını bile etkisi altına almaktadır. Örneğin; tasarım ve mimariye merakıyla ünlü aslen grafik tasarımcısı olan Brad Pitt’e bir çeşit mimari danışmanlık yapmıştır. Hatta İngiltere’de lüks bir toplu konut projesini birlikte yapmaları gündeme gelmiş, ancak Pitt’in işlerinin yoğunluğu sebebiyle proje henüz gerçekleşememiştir. Gehry birkaç yıl içerisinde aktörlüğü bırakacağını söyleyen Pitt’i yapmak istediği mimarlığa ısındırmaktadır.

Gehry’nin küçük bir çocuğun oyun oynamasını andıran yaratım süreci sayfaya anlaşılmaz bir şeyler karalamak, karton-makas-yapıştırıcı kullanıp üç boyutlu modeller yaratması The Simpsons’ın 16. sezon 14. bölümünde yer almasına neden olmuştur. Projelerini elle çizen, kartondan maketlerle çalışan, bilgisayar programı kullanmayan, ilerlemiş yaşına rağmen birçok genç mimarda olmayan yaratma tutkusuna, bakış açısına ve heyecana sahip mimar halen tüm dünyada pek çok alanda örnek gösterilmektedir.

1999′ da American Institute of Architects Gold Medal’ı alan malzeme ve biçimlerin usta mimarı diye adlandırılan Frank Ghery, son olarak Facebook CEO’su Mark Zuckerberg’in yeni kompleksi için anlaşmış bulunmaktadır.

dfot

 

Burgazada

İstanbul adalarının en mütevazısı Burgazada, martı seslerinin yankılandığı sokakları, yazarlara ilham veren kırları ve zarif köşkleriyle huzurlu bir liman arayanları bekliyor…

Burgazada’da

Huzur ve renk

Diğer adalara nazaran daha az bilinen ve tercih edilen Burgaz’ın sakinliği, doğallığı ve eşsiz manzarası bir başkadır. Adaya ayak bastığınızda size en sıcak karşılamayı önce martılar ve kediler yapar. Sonrasında ise iskele meydanında mezeleri ile meşhur restoranlar muazzam kokularıyla aklınızı başınızdan alır.

 

Adayı gezdikten ve yorgunluk sarhoşu olduktan sonra da Ada’nın en meşhur dondurmacısı ile günü büyük bir keyifle noktalayabilirsiniz. Geri dönmek için hazırlanmaya başladığınızda ise içiniz burkulur ve bu huzuru hiç terk etmek istemezsiniz. Bahar Mahmure Derviş ise bu terk etme duygusunu bir daha yaşamamak üzere yıllar önce buraya yerleşip, adayı sindire sindire yaşamaya karar verenler arasında.

Hayatını dolu dolu yaşayan, her dakikasının kıymetini bilen huzur dolu ve inanılmaz hikayeler biriktiren Bahar Derviş Hanım evinin kapılarını Bast Home için açtı. Evin yolunu tutuyoruz ve bir kez daha Burgazada’ya aşık oluyoruz. İnanılmaz bir huzur eşlik ediyor bize. Sessizliği ne kadar özlediğimizi fark ediyoruz o an. Ve öğreniyoruz ki bu adada fayton atları genelde serbest dolaşırmış, eğer evlerin kapısı açık unutulursa bahçede  bir atla karşılaşma olasılığı çok yüksekmiş meğer. Bunu duyunca özellikle Büyükada için temennide bulunduk; en kısa zamanda şartlar değişip de buradaki atlar kadar özgür olabilsinler diye. Ve biraz yokuş çıktıktan sonra bizi bahçesinde çiçekler içinde karşılayan Bahar Hanım ile merhabalaştık ve bize ‘’Adalı” olmanın ne demek olduğunu anlattı.

‘Çocukken aile ile beraber adalarda büyümek ayrı, bir de seneler sonra ada hayatını tercih edip bunu yaşam biçimi haline getirmek ayrı. Ada hayatını tercih ettiyseniz bir kere kendinizi disipline etmeniz şart! Planlı ve programlı olmalısınız ki vapur saatleri programınızı alt üst etmesin.Onun dışında adada iseniz zaten tek yapmanız gereken bu hayata ayak uydurmanız. Unutmayın şehirdeki yaşantınızı buraya adapte etmek değil amaç aksine teslim olmak ve bir bütün halinde yaşamak’ diyor Bahar Hanım. Son 15 yılını Burgazada’da yaşadığını ve artık İstanbul’a yalnızca öğrencileri için gittiğinin altını çiziyor. Tam anlamıyla bir adalı Bahar hanım. Hatta öyle ki tatil tercihini de başka ülkelerin adalarına kaçmaktan yana kullanıyor. Kendi yaşadığı evin bahçesi görülmeye aslında yaşamaya değer diyebiliriz. 20 çeşitten fazla çiçek var bu bahçede.Ve her birine öğle bağlı ki kimseye teslim edemiyormuş.Gittiği yerlerden en nadide çiçekleri bile bu bahçeye taşıyormuş.Tüm bahçe bakımını bizzat kendi yaptığının altını çiziyor ve ekliyor, ‘Her bitkinin bakımı ve ihtiyacı apayrıdır. İşin en keyifli tarafı ise bunca çeşidin içinde her mevsimi bir başka yaşıyor olmanız. Bu bahçede her mevsimde farklı bir çiçek açar ve bahçe kendini yeniler. Öyle muazzam bir oluşuma şahit olursunuz ki bahçeniz adeta masalsı bir görünüme bürünür.’

Sohbet sırasında bir diğer öğrendiğimiz şey ise bu evin bulunduğu yerin Reşat Paşa Köşkü’ne ait olduğu. Sonrasında ise bu köşk kızları arasında bölüştürülmüş meğer.

Bahar hanım’ın bu evi nasıl seçtiği ise onun seneler evvel yaşadığı bir anıda gizli. Bu hikaye şimdilik bizde saklı kalsa da bir kelebeğin insanın hayatını değiştirebildiğini söyleyebiliriz. Evin her köşesi başka hikayelerle, başka anılarla dolu. Her objenin kendine ait bir hikayesi var. Evin içi o kadar sıcak detaylarla tamamlanmış ki kendinizi hiç de misafir gibi hissetmiyorsunuz.Evin başrolü ise şüphesiz kelebekler.Ancak mavi renk, melek figürlü detaylar ve antika objeler de arka planda kalmıyor. Bir oda bir salon olan bu ev son derece kullanışlı dekore edilmiş. Yazlık kışlık olarak kullanılan bu ada evinin her köşesi rahatlığa ve huzura işaret ediyor. Salondan bağımsız, kitabınızı alıp okuyacağınız bir alan dahi oluşturulmuş. Pencerelerden baktığınız bahçe manzarası ise görülmeğe değer. Kendinizi hem dağ evinde, hem de bir ada evinde hissedebileceğiniz nadir yerlerden anlayacağınız. Salondan verandaya açılan bir çıkış var ve Bahar Hanım’ın yine kendi yarattığı; Burgazada hatırası köşesi bulunuyor. Bu eve her gelenin mutlaka bu bölümde bir fotoğrafı ve hatırası olurmuş. Biz de es geçmiyor ve hemen bir hatıra fotoğrafı çekiyoruz elbette. Bahar hanımın hoş sohbeti ve samimiyeti  ile harika geçen bir günün ardından vapura biniyoruz ancak herkes gibi içimiz buruk bir şekilde terk ediyoruz adayı.Tez zamanda yeniden ziyaret etmek üzere…

SAİT FAİK

ABASIYANIK

MÜZESİ

Türk edebiyatının usta isimlerinden Sait Faik’in uzun yıllar yaşadığı tarihi köşke uğramadan yapılan bir Burgazada gezisi eksik kalır. Ada günlerinden geriye ölümsüz eserlerden oluşan paha biçilmez bir miras bırakan yazarın hayatının son yıllarını geçirdiği ev günümüzde bir müze. Güzel bir bahçe içerisinde yer alan köşkte yazarın el yazmaları, fotoğrafları, mektupları, kitapları ve kişisel eşyaları sergileniyor.

AYA YORGİ

KLİSESİ

17. yüzyılda yapıldığı sanılan manastır, Cennet Yolu’nun altındaki yamaçta inşa edilmiş. Üç katlı ve dikdörtgen planlı taş bina, 1920’li yıllarda Beyaz Ruslar tarafından da kullanılmış. Manastırın yukarısındaki çam ağaçlarıyla kaplı düzlükteki kilise ise 19. yüzyıl tarihli. Kilisenin içi ise resimler ve ikonalarla dolu bir müze gibi. Dekorasyonda kullanılan gümüşler ve ahşap oymalar ilginç.

KALPAZANKAYA

İskeleden yarım saatlik bir yürüyüşle, faytonla ya da gezi tekneleriyle ulaşabileceğiniz Kalpazankaya, adanın görülmeden geçilemeyecek yerlerinden biri. Püfür püfür rüzgârlarıyla yazın sıcağını hiç hissettirmeyen bu güzel doğa parçasının bir tarafı ormanla, diğer tarafı denizle çevrili. Hemen aşağısındaki küçük koy, güneşlenmek ve denize girmek için ideal. Civardaki kır gazinolarında ise balık ve kuyu kebabı çok lezzetli.

 

HRİİıSTOS TEPESıİ VE MANASTIRI

Bizans manastırı olan Theokoryphotos (Hz. İsa’nın Başkalaşımı), adının da söylediği gibi, Hristos (İsa) Tepesi’nin zirvesinde yer alır. Bizans kaynaklarınca doğrulanmamış olmamakla beraber, söylenceye göre, manastır Makedonyalı İmparator I. Basil tarafından (tks 867-86) bir antik Yunan tapınağının kalıntıları üzerine kurulmuştur.

18. yy.ın sonunda ise manastır terk edilmiş, bir harabe haline gelmiştir. Manastırdan günümüze, eski manastır bölgesinin çeşitli yerlerine dağılmış, önceki yapılara ait harabeler ve mimari kalıntıların yanı sıra, 19. yy.da yapılmış bir kiliseyle 18. yy.da inşa edilmiş iki katlı bir yapı kalmıştır. Manastır bölgesi girişinin içinde, çok güzel oyulmuş dört Bizans sütun başını da içeren bir dizi antik mimari kalıntısı bulunur.

Manastır yöresinin sınırları içinde bugün bile hâlâ yağmur sularını toplayan dört adet kocaman, kemerli yer altı sarnıcı bulunuyor.

Tepeden seyredilen manzara harikadır: Bütün Adalar ve Asya sahilleri görülebilir. Rumlar ve diğerleri hâlâ, Hz. İsa’nın Başkalaşımı’nın panigirisini (o yerdeki kiliseye adını veren azizin anısına yapılan şenlik) hatırda tutmak üzere 6 Ağustos’ta kiliseye geliyorlar; bu olay eskiden, tepenin zirvesinde müzik ve danslarla kutlanırdı.

Rum mezarlığı, manastır bölgesinin hemen yukarısında. Mezarlıktaki minik kilise, tapınakları hep tepelerin zirvesinde kurulmuş olan Hagios Profitis İllias’a adanmıştır.

KINALIADA

Krikor Lusavoriç Kilisesi

Ada nüfusunda önemli bir payı Ermeniler oluşturmaktadır. Gregoryen kilisesi sahil yolunda yer almaktadır. Prens adaları içerisindeki tek Ermeni kilisesi olma özelliğine sahiptir. 1857’de kurulmuştur ve 1988’de yeniden inşa edilerek bugünkü halini almıştır. İçerisinde ortaçağ taş oymacılığının güzel örneklerini içeren panolar bulunmaktadır.

KINALIADA CAMİİ

Kınalıada’da yaşayan müslümanların isteği ile modern bir  camii yapılmıştır.Üçgen çatısı, kesik yivli minaresi ve zikzaklı yedigen bir poligon oluşturan ana binasıyla Kınalıada Camii, İstanbul’da örneği bulunmayan modern bir mimari üslup taşıyor. Deniz kenarındaki 450 metrekarelik bir alan üzerine kurulu ibadethanenin avlusunda, şadırvan, cemaat odası, sağlık merkezi, gasilhane ve su sarnıcı bulunuyor.

DÖNÜŞÜM MANASTIRI

Dönüşüm Manastırı, Manastır Tepesi’nin üstündedir. Bu manastır aynı isimdeki Bizans manastırının yerine kurulmuştur. Bu manastırın bazı mimari kısımları katholikon yani keşiş manastırının içine yerleştirilmiştir, diğerleri ise araziye yayılmış durumdadır. Türklerin fethinden sonra manastır yıkılmaya başlamış ama sonra 1722’de İstanbul’da iş yapan Sakızadalı bir grup zengin Yunanlı tüccar tamamen onarımını üstlenmiştir. Bu tüccarlar Bizans katholikonunun yerine yeni bir kilise inşa ettirmiş ve yanına Aziz Paraskevi’ye adanmış bir şapel eklemişlerdir. İconostasis ve piskoposluk tahtı ağaç oymacılığının güzel eserlerindendir. Özgün katholikondaki Bizans ikonları İstanbul’da Rum Ortodoks Patrikhanesi’nde korunmaktadır. Şimdiki kilisenin ikonları Rus yapımıdır ve 1723’te Patrik III. Jeremias’a Çar Büyük Petro tarafından yollanmıştır.

RUM ORTODOKS PANAYİA KİLİSESİ

Adanın doğusunda yer alır ve Bizanslı tarihçiler tarafından bu manastırın İmparator V.Leon’a (813-820) kadar yaşadığı kabul edilir. Temel kazımı sırasında şamdanlar, zeytinyağı elde etmeye yarayan aletler, büyük mermer parçaları ve yazılı sütunlar ortaya çıkmıştır.

SİRAKYAN İKİZ EVLERİ

Ali Baran Meydanında bulunan Sirakyan İkiz Evleri Osmanlı döneminde mesken olarak kullanılmak için inşa edilmiştir. Üç katlı ahşap yapılardır ve Kınalıada’nın simgelerindendir.

 

dfot

 

 

İçi Dışı Bir, Samimi Tropikal Evler

Doğanın sesleri eşliğinde, çiçek, toprak ve yaprak kokuları Wile bezenmiş bir mekanda  duvar veya pencere gibi klasik yapı bölücüleri ile karşılaşmadan, içsel enerjinin kesintisizce uçuşarak dolaştığı bir ortamda güne uyanmak tropikal evlerde bir hayal ürünü değil doğal yaşam tarzının ta kendisidir. Sazlıktan yapılmış çatıların altına inşa edilen, ağaç kütükler ve taş sütunlar üzerinde yükselen bu evler duruşları ile adeta nefes alan bir canlıdır.

 

Açık olarak planlanmış, yaşam odalarının iç içe geçtiği, sadece panel bölmeler ile separe edilmiş mekanlarında iç ve dış mekan tasarımı birbirinin tamamlayıcısıdır. Ruhsal enerjinin bloke olmadan adeta uçuşarak dolaştığı bu evler “işte tam burada yaşamalıyım, benim yaşam tarzım bu olmalı dedirtir insana”.

Pratik ve fonksiyonel bir yaşam stili amaç edinilerek kurgulanan tropik evlerde gün ışığı ve taze hava müdahale edilmeden  doğal hali ile kendi yolunu bulur. Yaratılan birçok alternatifli oturma köşesi günün farklı saatlerinde evin farklı bölgelerinde vakit geçirme imkanı sunar.  Geceleri ise arı peteğinden yapılma mumların ışığı altında aydınlanan veranda ve balkonlarda elektriğin ve teknolojinin uğultusundan uzak olmak ise ayrı bir ruhsal terapi kaynağı olur. Elbette bu evler ilkel toplumlar tarafından inşa edilirken böylesine bir amaç güdülerek tasarlanmamıştı. Fakat içimizdeki geçmişe dönme ve huzura kavuşma isteği Güney Asya’ nın şimdi çoğu tatil mekanı olarak kullanılan tropikal evlerini popüler ve rüyası gezi mekanları haline dönüştürür. Bazıları için ise bu güzellikleri en doğal hali ile yaşayan ülkelere modern dünyadan göç ettirtir, hayatının geri kalan kısmını geçirecek ülkeler olurlar. İngiliz iç mimar Linda Garland buna güzel bir örnek. Garland 1970 lerde seyahat amacı ile geldiği Bali’de yaşamını sürdürmeye karar verir ve zaman içinde ismi bambunun kraliçesi olarak anılmaya başlar. Doğanın sunduğu zengin malzemeleri ve bambuyu kullanarak tasarladığı mobilyalar ve tropikal iç dekorasyon stili ile dünya jet setinin en favori tasarımcılarından biri olur.

Endonezya’nın Bali bölgesi içinde iç ve dış mekanın içiçe geçtiği eşsiz birçok tropikal evi barındırır. Pirinç tarlalarının zengin su yataklarının bulunduğu manzaralar çoğu tropikal evde yeniden hayat bulur. Bahçeleri dereler, göletler  ve havuzlar  ile buluşan evler Bali’nin doğası ile organik bir bağ kurar. Ana bina ve çevresinde küçük kulübeler ile genişletilen yaşam mekanları bambu köprüler ve taş geçişler ile birbirlerine bağlanırlar. Zengin bir fauna ya sahip tropikal ormanların geniş yapraklı muz, kokonat gibi ağaçları ise evlerin içine kadar uzanır ve doğal gölge yaratır. Bu adeta  yeşil bir şemsiyedir. Javanese  stili ağaçların ve sazlık çatıların altında, tik döşemelerin üzerinde, koloniyel tarzda rattan ve ahşap mobilyalar eşliğinde, pamuklu yastıklar, cibinlikler, keten döşemeler ile rahatın en üst düzeye ulaştığı samimi bir  yaşam imkanını sunar. Yağmur ormanının altında ıslanırcasına dışarıda bitkilerin arasında alınan duşlar, taş lavabolar, camsız, penceresiz  banyolar hepsi mekânsal terapinin bir parçasıdır tropikal evlerde.

Hindu ve Budist inançların efsanevi sembolleri ve karakterleri ile yaratılan sanat eserleri ve objeler ile dekore edilen köşeler kırsal yaşam tarzındaki bu evlere dahil olunca çok yönlü Asya kültürünün spiritüel kimliğini mekanlara taşırlar. Karakterleri ile yaratılan sanat eserleri ve objeler ile dekore edilen köşeler kırsal yaşam tarzındaki bu evlere dahil olunca çok yönlü Asya kültürünün spiritüel kimliğini mekanlara taşırlar.

Sıcak ülkelerin renkli ve doğal yapısını yansıtan Tropikal evlerin ekolojik duruşları ile de günümüz modern mimarisine örnek olması gerektiği kanısındayım. Sonuç olarak hangimiz sıra sıra dizilmiş beton kuleler yerine bu samimi, doğal evlerde yaşamayı tercih etmez ki?

 

dfot

Avli Suites

Girit’teki bu malikane 1530 yılında inşa edilmiş. Frenkler, Osmanlılar, Yunanlılar, Venedikliler ile zamanda yolculuk yapmış. Şimdi bu duvarların arasında geçmişten gelen fısıltıları dinlemek, Girit geleneklerini tanımak ve deneyimlemek için Avli süitlerine davetlisiniz.

Avli’de oldukça misafirperver bir ekip var. Tarihe tanıklık edecek, büyülü anlar geçirecek ve aynı zamanda eşsiz lezzetleri deneyebileceğiniz bir yer. Süitlerin tarihi dokusu ile çarpıcı bir dekorasyonu kombine ederek, göz alıcı bir atmosfer yaratmak istemişler. Odaların büyüklüğü 33 ve 58 m2 arasında değişiyor.

Otelin yaratıcısı Katerina, çocukluğunda kalabalık ailesiyle yaşadığı neşe ve kahkaha dolu yazları, paylaşım dolu yemek saatlerini, misafirleriyle bu tatları, anları, sevgiyi paylaştıkları zamanların duygusunu Avli’de de konuklarına yaşatmak üzere yola çıkmış.

Otel 25 yıl önce 1987’de açılmış. Geleneksel Girit mimarisi modern lüks ve estetik ile birleştirilmiş. Tamamen süitlerden oluşan otelde organik malzemelerle geleneksel ve çağdaş lezzetleri buluşturan restoranlar, 400ün üzerinde çeşit barındıran şarap mahzeni, geleneksel ürünlerin satıldığı market bulunuyor. Yedi süitten birini seçip, taze meyvelerle karşılandığınız otelde, taş söşemeli terasta kale manzarasını seyrederken 15.yy atmosferini yaşayacak, tüm ihtiyaçlarınızın karşılanacağı konforun tadını çıkaracaksınız.

 

dfot

 

2014 Yaz Koleksiyonlarından

Bast Home’a Takılanlar

2014 yazını koleksiyonlar açısından genel olarak değerlendirirsek romantik, masalsı ve doğal olarak tanımlayabiliriz. Hayatın tüm hızıyla ve acımasızlığıyla sürüp gittiğini düşünecek olursak evlerimizin, hatta tüm hayatımızın) bu üç konsepte de her zamankinden çok ihtiyacı olduğunu zaten biz de kolaylıkla fark edebiliriz.

Balkona koyabileceğiniz keyifli bir dinlenme şezlongu, değiştireceğiniz bahçe takımınız, yatak odalarınızda yazdan esintiler, salonunuza veya yazlık evinize yerleştireceğiniz aksesuarlar, hayatınızı renklendirecek küçük detaylar, hepsini sizlerin yerine düşündük. Bizimle keyifli bir alışveriş turuna çıkmaya ne dersiniz?

Yazlıklarınıza hatta evlerinize siz de sihirli bir değnekle bu temaları katmak isterseniz diye bu yaz sizin için size önereceğimiz koleksiyonlara bir göz atın isterseniz.

Biz sizin yerinizde olsak bu dosyayı incelemeden ne istediğimize karar vermezdik. Üstelik e katalogları veya e ticaret siteleri size bu tuş uzaklıkta olacak bu sayfalardan, oturduğunuz yerden sizin için en uygun tasarımları seçmeniz ve sipariş etmeniz de mümkün. Keyifli alışverişler.