bahar

Sydney’de Eski ve Yeninin Sanatsal Uyumu

Bu muhteşem kır evi Avustralya Sydney’nin Coogee bölgesindeki sahilde yer alıyor.  Marcella Kaspar ve Mark Cooper’a ait olan ev eski ve yeni birçok özel dekoratif obje birlikte kullanılarak, eklektik tarza uygun olarak döşenmiş. Ziyaretçilerine tam anlamıyla bir estetik şöleni sunan bu görkemli evin, bugünkü halini alması bir anda olmamış elbette. Bu adeta dev bir sanat eserini andıran ev için, yılların birikimi tanımını kullanmak en doğrusu olacak.

Bu uzun ve zorlu dekorasyon süreci, rastgele gerçekleşmemiş hemen onu belirtelim. Elbette ev sahiplerimizin ailelerinden kalan geleneklerin, yaptıkları seyahatlerin sanata ve kaliteli tasarıma olan düşkünlüklerinin sonuçta önemli bir payı var. Ama müthiş bir stratejik planlamanın sonucu bugün yakalanan sonsuz ahenk ortaya çıkmış. Yani rastlantıya bırakılmamış başarı. Duvarlar kömür tonlarında boyatılmış önce ve Marcella’nın çarpıcı ve dramatik sanat çalışmaları ile süslenmiş sonrasında bu duvarlar. Böylece eserlerin yarattığı efekt güçlendirilmiş. Çiftin eklektik mobilyalardan oluşan eşsiz bir koleksiyonu var. Gri ve yeşil tonları evdeki renk paletinin çıkış noktasını oluşturuyor. Çünkü bu tonlar dışarıdaki doğayla olağaüstü bir harmoni yakalanmasını sağlamış. Özellikle ev tekstilinde doğadan alınan bu ilhamın payı çok büyük demek hiç de yanlış olmaz bu nedenle. Yere kadar pencere ve kapılarla doğaya bütünleşen bu kır evi böylece onun bir devamı olarak algılanacak derecede natürel bir görünüme sahip olmuş Ayrıca dekoratif  farklı objeler bir araya getirmekten oldukça dikkatli davranılmış ki ortaya bu çıkan eklektik yaklaşım yorucu ve karmaşık olmayan bir tasarım estetiğine kavuşturmuş yaşam alanlarını.

Kışın karanlığından sıkılan ve evlere kapanmış olan ruhumuza aradığımız ilham için  bu evin pastel ve doğal renk paletinden daha iyi bir seçenek düşünemiyoruz. Ev her haliyle yaşan bir bahar. Bahara çok yaklaştığımız bugünlerde içimizi aydınlatması umuduyla paylaşıyoruz bizler de sizinle.

Akıllı Bisiklet Kullanmaya Hazır Mısınız ?

Kanadalı vanhawks firması, “Valour” yani Kahraman isimli ilk akıllı bisikletini piyasaya çıkardı. Tamamen karbon fiberden oluşan gövdesi, Bluetooth bağlantısı ile akıllı Valour, sürücülere akıllı güvenlik, konfor ve eşsiz bir tecrübe vaad ediyor.

Bir Kickstarter projesi olarak tasarımınına başlanılan, sektörün ilk akıllı karbon fiber bisikleti olan Vanhawks Valour, güvenlik, konfor ve akıllı telefonlarla senkronizasyon gibi bir dizi yenilik sunuyor kullanıcılarına.

 

Valour; iOS, Android ve Pebble cihazlarıyla Bluetooth üzerinden bağlantı kurarak, bisiklet sürdüğünüz yolu, sürücünün rota, mesafe ve hız gibi istatistiklerini gerçek zamanlı olarak  ölçebiliyor.

Diyelim ki daha önce gitmediğiniz bir yere Valour ile gitmek istiyorsunuz. Valour’unuza atladıktan sonra akıllı cihazınızdan bu noktayı belirliyor ve kendinizi Valour’un yönlendirmesine bırakıyorsunuz. Normalde bilmediğimiz bir noktaya giderken birçok kez telefonlarımızı çıkarıp haritaya bakarız, bu da hem dikkat dağınıklığına hem de büyük bir zaman kaybına sebep olur. Bu nedenle Valour’un gidonuna, size yol tarif edecek LED lambalar yerleştirilmiş. Böylece ne zaman kaybı ne de dikkat dağınıklığı yaşayacaksınız.

 

Güvenlik konusunda da sürücüye birçok avantaj sağlayan Valour, karbon fiber gövdesine konumlandırılmış sensörleri sayesinde trafikte bisikletinizi kullanırken, yaklaşan araçları ve kör noktaları, gidonuna titreşim  yollayarak size uyarı gönderiyor. Siz ve diğer Valour kullanıcıları özel bir ağ ile birbirlerine bağlı oluyorlar bu sayede, kullanılan güvenli rotalar kaydediliyor, yolunu kaybetmiş bir sürücü varsa ona bu rotalardan yardım sunuluyor.

Vanhawks’ın kurucu ortağı ve CEO’su Sohaib Zahid “Birçok insan oturduğu çevreyi gezmek ve sosyalleşmek amacıyla bisiklet satın alıyor, güvenlik ise her zaman birinci sırada önem taşıyor onlar için, bizde Valour’u tasarlarken, bisikletin geçmişteki serüvenini zamanımız teknolojisi ile buluşturarak, akıllı cihazlarımızla uyumlu ve güvenliği üst düzeyde bir  araç yapmak istedik. Böylece insanların şehir yaşamında kullanabilecekleri güvenli, kolay, yenilikçi ve yeşil  olan Valour ortaya çıktı.” şeklinde özetliyor tasarım ve üretim sürecini.

Patentli karbon fiber teknolojisi ile BIKEEXPO ödülüne layık görülen Valour’da gövde tasarımı insan vücudunun kemik yapısından özellikler taşıyor. Belirtmeden geçmeyelim şehrin zorlu yol koşullarına karşı dayanıklılığı artırılan Valour, sadece 7.2 kg ağırlığında üstelik.

dfot

 

80 lerin çocuklarınadır lafım!
O zamanlar 7-8 yaşlarında olanlar için Pinokyo sadece Carlo Collodi’nin yarattığı bir roman kahramanı değil, çocukluğumuzu süsleyen bir hayal idi…Pinokyo bisiklet, iki tekerlekli yolculuğa çıkmanın başrolünde kıpkırmızı parıltısı ile ışıldardı yüzümüze. O zamanların diğer bisiklet sohbetlerinde “kontra pedal”,“yarış bisikleti”,” dinamo” kelimeleri geçerdi. Pinokyo’nun yanısıra hayalleri süsleyen bir diğer bisiklet BMX idi. Kalın tekerlekli ve akrobasiye uygun olan BMX o zamanlarda ön tekerleğinin havaya kaldırılmasına uygun en iyi bisiklet olarak popülaritesini kazanmıştı.
O yaşlardaki her çocuğun gündemine bir şekilde oturan bu alet için erkek çocuklar sünneti bile bir avantaj görürlerdi. Büyüdükçe evin merkezinden uzaklaşılabilen parkurlar, gitgide çevre semtlerin rahatça dolaşılabildiği bir hal alırdı.
Süslemeler, ziller,dinamodan enerji alan farlar, yeni lastikler, daha rahat koltuklar, fren tamirleri derken harçlıkların neredeyse tamamını yutan, spordan, meraktan öte bu tutku, bizler büyüdükçe etkisi değişmeden içimizin bir köşesinde hep durdu.

Pinokyodan bu zamana kadar bisikletler çok değişse de keyfi hep aynı kaldı.Kalabalıklaşan yaşam alanları, daralan büyük şehirlerde bile yürüyüş yollarının yanında her zaman hatırlandı bisiklet.O zamanların çocukları, bugün halen bisiklete az çok bir yatırım yapıyorsa işte sebebi o kırmızı Pinokyo’nun etkisidir…
Bahar mevsimi geldiğinde gündemimize düşen ilk maddelerden biridir spor yapmak.Her ne kadar içimiz sıkılsa da, planlamalarımızı yaparken eğlenceli hale getirmeye çalışırız spor konusunu.
Geçen yıllarda zaten almış olduğumuz,evdeki “spor köşesi”nin önce baştacı ,sonra yer kaplayan baş belası ve bir köşede tozlanan spor aletlerinin yanısıra, başka evlere “jest” yapmak için göndermiş olduğumuz ve arkamızdan bolca teşekkür edilenleri de düşünüp sıkarız canımızı.Birden aklımıza ; en masum ,en kolay ulaşılabilir ve hepimizin , kullanmasını zaten küçükten biliyor olduğumuz eski bir dost gelir:
BİSİKLET…
Sporun en eğlenceli hallerinden biridir bisiklet sürmek. Hem spor adı altında gezintiler yapılır hem de içimizdeki özgürlük arayan her yaştaki çocuklar ayaklanıverir. Kimi zaman hızlı giderek, kimi zaman akrobasiler yaparak kimi zaman ise uzun parkurlar tamamlayarak döneriz eski günlere. Planlamasının çok yorucu olmadığı, her zaman kesemize göre bir alternatifi olan ve en önemlisi de yaparken keyif alabileceğimize emin olduğumuz bir uğraştır bisiklet sürmek.
Hava kirliliği, küresel ısınma, obezite, şeker ve kalp hastalıkları… Bunlar, giderek daha az hareket eden bir toplum olmanın, her yere arabayla gitme alışkanlığının çıkardığı ağır faturanın sadece bir kısmı.

 

ilk Bisiklet

 

Tarihe bakarken, bir yanılgıyı düzelterek başlayalım söze… Çoğumuz Leonardo Da Vinci çizimlerindeki bisiklet çizimleri ile başladığını sanarız iki tekerlekli aletin doğuşunun. Ancak ona ait olduğu ileri sürülen 1492 tarihli bisiklet karalamasının 1960’larda Codex Atlanticus’a eklenmiş sahte bir çizim olduğu anlaşılmıştır.

Aslında bisikletin icadı konusunda tarihçiler arasında tam bir fikir birliği yoktur ve ileri sürülen tarihler tartışmalıdır. Bisiklet tek bir mucit tarafından icat edilmemiş, tarih içerisindeki pek çok farklı çabanın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Günümüzde kullanılanların atası sayılabilecek ilk bisiklet 1839 yılında İngiltere’de Dumfries bölgesinde, Courthill kasabasında demircilik yapan İskoçya’lı Kirkpatrick Macmillan tarafından yapıldı. İskeleti tamamen tahtadan oluşan bu bisiklet yaklaşık 27 kilo ağırlığındaydı. Tekerlekleri demirden olan bu bisikletin ön tarafında bir at başı vardı. Ön tekerleğin çapı 80 cm, arka tekerleğin ise 105 cm idi. Bisikleti hareket ettirmek için, kranklar aracılığıyla arka tekere bağlanmış pedallar kullanılıyordu. Pedalların, ayaklarla ileri ve geri hareket ettirilmesi bisikletin ilerlemesini sağlıyordu. Kirkpatrick Macmillan, milyarlarca insan tarafından sevilecek, her ülkede ve her dönemde kullanılacak bir icat yaptığını bilmiyordu. Macmillan’ın bisikleti icat etmekteki tek amacı, yaşadığı kasaba ile şehir arasındaki 22 kilometrelik mesafeyi daha hızlı ve daha az yorularak gidip gelmesine yarayacak bir araç geliştirmekti. Geliştirdiği bisiklet o kadar çok işine yarıyordu ki neredeyse bütün seyahatlerini bisiklet ile yapıyordu.

Bisiklet donanımı

Frenler

Frenler ön ve arka olmak üzere iki tanedir. U-Fren (yarış bisikletlerinde olan,klasik tip), V-fren veya hidrolik fren gibi çeşitleri vardır. Günümüzde artık daha çok hidrolik frenler kullanılmaktadır. Bir donem ayaklar ile pedaldan kontrol edilebilen kontrpedal fren sistemide kullanılmıştır.

Tekerlek

Bisiklette tekerlek 2, 3 veya 4 tane bulunabilir. Önde bir, arkada iki tane de olabilir. Dağ bisikletlerinde daha dişli lastikler, şehir ve yol bisikletlerinde daha düz ve dişsiz lastikler tercih edilir.

Kadro

Farklı maddelerden (karbon, çelik , aliminyum, titanyum gibi) yapılabilir. Sağlamlık açısından daha çok bisikletlerde aliminyum ve karbon kadrolar tercih edilir.Alüminyum kadroların en büyük özelliklerinden birisi hafif olması ve darbeleri emmesidir. Günümüzde karbon fiber kadrolar oldukça yaygındır. Karbon fiber kadrolar aliminyumdan çok daha sert ve çok daha hafifdir. Bu özelliğinden dolayı dağ bisikleti ve yarış bisikletlerinde karbon kadrolar daha çok tercih edilir.

Maşa

Amortisörlü ya da düz olabilir. Ön veya arkada bulunabilir. Havalı ve yaylı olmak üzere iki çeşittir. Amortisörler Sürüş konforu sağlamak için tasarlanmıştır. Dağdan inerken veya engebeli arazide yardımcı olur. Düz maşalar daha çok yol ve şehir bisikletlerinde kullanılır. Bu nedenle en çok tercih edilen amortisörlü olanıdır. Eğer şehirde sürecekseniz düz maşa da kullanabilirsiniz.

Vites

Bisiklette 6, 18 ve 21, 24, 27, 30 vites seçenekleri olabilir. Vitesler eğime göre verimlik artışı sağlamak, bisikletin süratini arttırmak ve yokuşları daha kolay çıkmak içindir.
1. Küresel ısınma: Ulaşım endüstrisi, küresel ısınmaya sebep olan emisyonların %28’inden sorumlu
2. 2012 senesinde, 3,7 milyon insanın hava kirliliğinden kaynaklı hastalıklardan öldüğü tahmin ediliyor.
3. Bir saat bisiklete binmek 300 kalori yakar. Düzenli olarak bisiklete binmek obeziteyi engeller.
4. Düzenli hareket etmek, şeker ve kalp hastalıklarının yanısıra, stres kaynaklı hastalıkların oluşmasını engeller.
5. Araç trafiğinin yarattığı ses kirliliği işitme kaybı, stres gibi olumsuz etkilere sahip.
6. Ağır trafiği olan şehirlerde yaşayan insanların evlerinden daha az çıktıkları ve daha az sosyalleştikleri kanıtlanmıştır.

Amsterdam’da ulaşımın %60’ı bisikletle yapılıyor. Belçika’da işe bisikletle gidenlere hükümet para veriyor.
Özetle….

Zaman ilerledikçe gerek üretim gerek tasarım teknolojilerinin hızla ilerlediği günümüzde bisiklet modellerinin geldiği nokta her gördüğümüzde bizleri şaşırtacak durumda. Bisikletlere ayrılmış yollarda el ele kol kola yürüyen insanların sürücülere yaratmış olduğu tehlikelerin zamanla biteceğini umut ederek etrafa baktığımızda çok ilginç tasarımların ortaya çıktığını , bir süredir yeni tasarım bisiklet modellerinin oldukça yüksek fiyatlarına ragmen talep gördüğünü ve sayılarının gitgide arttığını görebiliyoruz.
Çocukluğa dönüş mü dersiniz,eğlenceli spor mu dersiniz,maceracı ruhun kabına sığmaz halleri mi dersiniz hangi anlamı yükleyip bisiklete atlayacaksınız bilmeyiz ama mutlaka zaman ayırıp bisikletinize binin.
Unutmayın kilometreler aşıldıkça yorgunluğunuz özgürlüğünüzün arkasında kalacaktır.

Doğaçlama bisiklet arkası yazılar:

“anlayamazsınız”
“iki teker keyfim şeker”
“her rampanın inişi vardır”
“paran varsa ORBEA
paran yoksa git yaya”
“Pinokyo’nun tadı hiçbirinde yok”
“Hatalıysam seslen”
“ Vazgeçtim benzinden
vazgeçemedim Liselimden”
“Sarı mayo yok dediler kız vermediler”
“My other bicycle is carbon fiber”

 

 

 

dfot

dfot

 

Büyükada Dosyası

Bahar ve yaz aylarının vazgeçilmez mekanları arasında yer alan Büyükada’da mimozaların, renk renk çiçeklerin açtığı sokaklarda, tarihi köşkler arasında, fayton veya bisiklet ile dolaştığınızda kendinizi İstanbul’dan çok uzaklarda bir sayfiye şehrinde sanmanız çok olası. Oysa neredeyse İstanbul’un Bostancıyla başlayan kıyı şeridine sadece 30 dakika mesafedesiniz.

İnanması gerçekten zor. Yerleşime açık Büyükada, Heybeliada, Burgazada, Kınalıada, Sedef Adası İstanbul’dan yapılan gemi seferleri ile yıl boyu ziyaretçilerini ağırlıyor. Ama elbette en büyük ilgi bahar ve yaz aylarında yaşanıyor.

 

Büyükada’nın özellikle günü birlik ziyareçisi çok fazla, bunun yanı sıra kısa süreli konaklamalar için de çok cazip alternatif oluşturuyor meraklılarına. Ada halkı genel olarak ikiye ayrılıyor: birincisi yaz kış burada oturan yerli halk, ikincisi özellikle bahar ve yaz aylarında burada yerleşik hayatı tercih eden İstanbullular, Çoğu en az iki kuşaktır bu geleneği sürdürdüğü gibi aralarında adalı olmayı kısa süre evvel tercih etmiş İstanbullular  da yok sayılmayacak kadar çok.

Büyükada’nın en yüksek tepesi Aya Yorgi Kilisesi’nin bulunduğu Yüce Tepe, özellikle yılın belirli günleri ayrıca ziyateçilerin akınına uğruyor.  Adak dileyip dilek tutanların isteklerinin yerine geldiği inancıyla ziyaretçiler, manastıra yıllardır olduğu gibi, yalın ayak tırmanıyor. Ulaşımın genel olarak faytonla sağlandığı adada, ada sakinlerinin ve ziyaretçilerin en çok kullandığı bir diğer taşıt ise bisiklet. Biz Bast Home ekibi olarak, atların mevcut yaşam kalitelerinin gözönünde bulundurularak alternatif çevre dostu ulaşım araçlarının Adalarda hızla yaygınlaşmasını canı gönülden diliyoruz.

2 bin yıllık tarihi ve Bizans, Osmanlı, Türk ve batı kültürlerinin sentezi, yaklaşık 900 adet tarihi eser köşkü, dinsel yapıları, çam ormanları ile süslü Büyükada da yapılacak gezilerde, görülecek birçok yer mevcut. Bunu hemen belirtelim.

 

Yemyeşil, birçoğu bakımlı bahçeleri içinde görkemli köşkler, konakların yanı sıra Yörükali Plajı, Dilburnu Piknik Alanı, Aşıklar Yolu, Lunapark ve Viranbağ Gazinosu, Yücetepe Aya Yorgi Manastırı ve Kilisesi, Avrupa’nın en büyük ahşap yapısı eski Prinkipo Palas olan Rum Yetimhanesi, yazar Reşat Nuri Güntekin’in yaşadığı ev, Troçki Evi, Fabiato Köşkü Büyükada Kültür Evi, Sultan 2. Abdülhamid tarafından yapılmış olan Hamidiye Camisi, Hristos (Metamorfosis) Manastırı ve Kilisesi ve Aya Nikola Manastır ve Kilisesi, Aya Dimitri Kilisesi, Panayia Kilisesi, San Pacificio Latin Kilisesi, Aya Todori Şapeli Surp Asdvadzadzin Kilisesi, Hesed Le Avraam Sinagogu, Aya Fotini, Aya Paraskevi, Aya Konstantin, Aya Yorgi Ayazmaları, görülebilecek yerler arasında bulunuyor.

 

dfot

 

MAMMA MIA

Ve her şeye rağmen bahar geldi…Bizim keyfimizi, moralimizi, ülkenin halini vb. beklemez mevsimler olması gerektiği gibi tam zamanında gelirler. Umalım ki gelen bahar tüm doğayı temizlediği gibi bizim üstümüzde dolanan kasvetli, bulutlu havayı da temizlesin…

İçimizi ısıtacak Mayıs ayı için size harika bir film seçtim. Geçen ay korkuttuysam affola ama bu tekrar yapmayacağım anlamını da gelmez. Ben bu sayfalarda her sayıda iç ısıtan, ferahlatan lay lay lom evlerin sözünü verdiğimi hatırlamıyorum, siz?
Neyse filme gelelim artık. Nedir filmimiz, şudur: Mamma Mia!

Nereden duyduk ilk bunu? Tabii ki ABBA’dan. ABBA kim? Yeni kuşaklar için bebeklerin ilk söylediği kelimelerden biri gibi gelebilir kulağa ama kazın ayağı öyle değil. Çok kısa hatırlayalım: 1966 yılında bir müzik grubu kurmaya karar veren Björn Ulvaeus ve Benny Andersson, 1969 ilkbaharında ABBA’nın diğer yarısını oluşturacak olan Agnetha Faltskog  ve Anni-Frid Lyngstad’in  katılımı ile grubu tamamladılar ve üyelerinin adlarının ilk harflerinden oluşan ABBA adını aldılar.”People Need Love” kırkbeşliğini kaydettikleri 1972 ilkbaharında kendilerini Björn & Benny, Agnetha & Anni Frid olarak adlandırıyorlardı.

1973’te İsveç’i Eurovision da temsil etmek için katıldıkları ulusal İsveç Melodifestivalen finaline “Ring Ring” adlı parçayla katıldılar; fakat üçüncü oldular. Yine grup 1974 yılında “Waterloo” ile Eurovision Şarkı Yarışması’na katıldı. Bu sırada grup ABBA adını aldı. 6 Nisan 1974’teki Eurovision Şarkı Yarışması’nda ABBA “Waterloo” ile birinci oldu. Bu başarı ABBA`nın tüm Avrupa ülkelerinin yanı sıra ABD`de de ünlü olmasını sağladı. Abba, “SOS” adlı üçüncü albümüyle ününü pekiştirdi.

1976 yılında “Greatest Hits” ve “The Best of ABBA Respectively”, İngiltere ve Avustralya’da piyasaya sürüldü. Tüm dünyada büyük ilgi gören “Fernando” ve “Dancing Queen” gibi single çalışmaları, kısa sürede klasikler arasına girdi. “Dancing Queen” İngiltere listelerinde bir numaraya yükselen ilk ABBA şarkısı oldu. 1976 yılında “Greatest Hits” ve “The Best of ABBA Respectively”, İngiltere ve Avustralya’da piyasaya sürüldü.

Tüm dünyada büyük ilgi gören “Fernando” ve “Dancing Queen” gibi single çalışmaları, kısa sürede klasikler arasına girdi. “Dancing Queen” İngiltere listelerinde bir numaraya yükselen ilk ABBA şarkısı oldu. 1976 sonunda dördüncü albümleri olan “Arrival” piyasa çıktı. “Money Money Money” ve “Knowing Me, Knowing You” başta olmak üzere tüm parçalar büyük başarı kazandı.

Ardından 1977 yılının başlarında Avrupa ve Avustralya turnesine çıktılar. Yıl sonunda ABBA için bir film çevrildi. Grup elemanlarının tamamı filmde rol aldı. Filmin vizyona girişini, “The Album” isimli yeni albümün piyasaya çıkışı izledi. 1979`da “Voulez-Vous” albümü piyasaya çıktı. Bu yılın son çeyreğine girilirken “Gimme! Gimme! Gimme! (A Man After Midnight)” adlı single çalışma piyasaya sürüldü. ABBA’nın en çok beğenilen parçalarını içeren toplama albümün ikincisi, “Greatest Hits Vol. 2” de, aynı yıl uluslararası başarı yakaladı.1980 yılının Mart ayında ABBA, Japonya’da bir konser verdi. Birkaç ay sonra, “The Winner Takes It All”u da içeren “Super Trouper” adlı albüm piyasaya çıktı.Yıl sonunda ABBA’nın sekizinci albümü olan “The Visitors” piyasaya sürüldü. Öne çıkan parçaların başında “One of Us” geliyordu. 1982’de grup dışı çalışmalara başladılar. Björn ve Benny çeşitli müzikal denemelere yönelirken Agnetha ve Frida da solo kariyerlerini sürdürdüler.

Bu dönemde tek çıkan albüm “ABBA LP” grubun ilk on yılında kaydettiği en iyi şarkıları içeriyordu. Aynı yılın sonunda ABBA, müzikal çalışmalarını bir süreliğine askıya alma kararı aldı ve dinlenmeye çekildi. Birkaç yıl sonra yeniden bir araya gelseler de kayıt yapmadan ayrılarak ABBA’nın aktif yaşamına son vermiş oldular. ABBA müzik tarihini o kadar etkiledi ki iki kadın iki erkek vokalden oluşan pek çok grubun kurulmasına yol açtılar. Besteledikleri şarkıların özellikle nakarat kısımları çok kolay ezberlenip söylenebiliyordu.

Deyim yerindeyse bir dönem tüm dünyanın; sonra da fanlarının hayat boyu sevgilisi oldular. Ve bizim asıl konumuz olan Mamma Mia filmi için bu güne dek besteledikleri en güzel eserler müzikal olarak uyarlandı. Sonuç bizce mükemmel… Bakalım siz ne düşüneceksiniz hem film hem de ev için? Phyllida Lloyd’un yönettiği ve Meryl Streep, Pierce Brosnan, Colin Firth, Stellan Skarsgård, Billy Nighy Christine Baranski, Julie Walters, Amanda Seyfried ve Dominic Cooper’ın oynadığı Mamma Mia, Merly Streep’in en eğlenceli filmlerinden biri… Bir anne ve kızı ile üç muhtemel babanın öyküsünü anlatan bu filmde Yunan adalarından birisinde küçük bir otelin sahibi olan bağımsız ruhlu bekâr anne Donna (Meryl Streep), tek başına büyüttüğü kızı Sophie’yi (Amanda Seyfried) evlendirmek üzeredir. Kızının nikâhına çok yakın iki arkadaşını davet etmiştir. Bunlardan birisi pratik zekâya sahip, gevezelikten hoşlanmayan Rosie (Julie Walters), diğeri ise başından çok sayıda evlilik geçmiş zengin arkadaşı Tanya’dır (Christine Baranski). Her ikisi de bir zamanlar beraber müzik yaptıkları Donna and the Dynamos adlı grubun üyeleridir. Ancak kızı Sophie de gizlice üç konuk davet etmiştir.

Nikâh sırasında kendisini rahibin karşısına götürecek babasının kimliğini bulma arzusuyla yanıp tutuşan Sophie, 20 yıl önce annesinin ziyaret ettiği Yunan adasında tanıştığı ve onun mazisinde büyük yeri olan üç erkeği bulup getirmiştir.

Müzikal, dünyanın çeşitli ülkelerindeki 160 kentte 8 ayrı dilde 30 milyon insanın izlediği çok sevilen bir eser…Filmin ve müzikalin adı ABBA’nın 1975 yılında müzik listelerinin zirvesine çıkan Mamma Mia adlı şarkısından alınmış. Çeşit çeşit olasılıklarla dolu bu cennet gibi adada kimi zaman kaos dolu, kimi zaman büyüleyici 24 saatlik zaman diliminde yeni bir aşk filizlenecek ve küllenmiş romantik duygular yeniden canlanacaktır.

Başrolünde 14 kez Oscar adaylığı elde eden ve iki kez Oscar kazanan efsanevi oyuncu Meryl Streep’in oynadığı Mamma Mia, İsveçli müzik grubu ABBA’nın şarkılarını temel alan aynı adlı Broadway müzikalinin sinema filmi uyarlaması.

“Dancing Queen”, “S.O.S.”, “Money, Money Money” ve “Take a Chance on Me” gibi unutulmaz ABBA şarkılarından esinlenilen bu büyüleyici öyküde annelerle kızlarının, eski dostların ve yeniden kavuşulan ailenin kutsanması da var. “Mamma Mia”nın yapım amirliğini iki Oscar ödüllü Tom Hanks ve eşi Rita Wilson, yapımcılığını ise Tom Hanks’in Playstone yapım şirketindeki ortağı Gary Goetzman üstlenmiş.

Tom Hanks ile eşi Rita Wilson’ın yapımcılığını üstlendiği “My Big Fat Greek Wedding” 5 milyon dolara malolmuş ve dünya sinemalarında 368 milyon dolar hasılat elde etmişti. Tom Hanks’ten iki çocuğu olan Rita Wilson’ın annesi Yunanlı olduğundan “Mamma Mia”nın çekim mekânları arasında Yunanistan da bulunuyor. “Mamma Mia”nın diğer çekim mekânları arasında Londra ve İngiltere’deki Pinewood Stüdyoları da bulunuyor. Donna’nın Yunan adalarından birinde bulunan minik butik oteline gelince size bu yazıda öyle ihtişamlı tasarımcı, mimar mekânları, objeleri, mobilyaları, kumaşlar veya lambaları hakkında bilgi veremeyeceğim. Zira bunlar yok bu filmin mekânlarında…

Onun yerine içinizi ısıtan Akdeniz ruhu ve renkleri var, cıvıl cıvıl çiçekler var, yaşanmışlığın kokusu var, rustik duvarlar var, yıpranmış ahşap döşemeler var, demir karyola başlıkları var, boyaları aşınmış merdiven tırabzanları var, odalarında kalan hayat dolu insanlar var… Hepsinin bir araya gelmesi ve ABBA’nın harika müzikleriyle ortaya çıkan ve orada bulunma isteği yaratan büyülü bir atmosfer var.

Başka söze gerek var mı bu ütopik mekan ve film için? Var, Meryl Streep’in kendi sesiyle söylediği “The Winner Takes It All” var… Filmi izleyin ve kendiniz karar verin.Yaza görüşürüz…

 

dfot

dfoit_mayis

 

 

 

Corrubbio di Negarine’nin kalbinde bulunan tarihi Villa Amista yapısının içerisinde yer alan, seçkin, beş yıldızlı Byblos Art Hotel Eylül 2005’te kapılarını misafirlerine açmış.

15. yüzyıl’da Mimar Michele Sanmicheli (1489-1559) tarafından tasarlanan ve  büyük bir cepheye sahip olan yapı daha sonrasında sanata tutkulu olan Dino Facchini ve ailes tarafından özenle yenilenmiş ve elden geçirilmiş. Aynı zamanda prestijli bir moda markası olan Byblos’un da sahipleri olan aile üyeleri, gerek mimari yenilenme sürecini gerekse tarihi yapının içindeki sanat eserlerinin ve değerli dekoratif objelerin renuvasyon çalışmalarını gayet büyük bir özenle yürütmüş. Restorasyon çalışamaları, villanın ana binasında, etrafındaki iki kulede ve de önemli bir tarihi şahsiyet olan Aziz Rocco adına yaptırılmış küçük bir klisede ve çiftlik binalarında eş zamanlı olarak yürütülmüş.

Bu karmaşık ve zorlu yenileme projesi tamamen Alessandro Mendini ve onun mimarlık ofisi tarafından yürütülmüş. Yirmi bin metrekarelik bir alanı kapsayan geniş bahçe ise, Gianfranco Paghera tarafından tasarlanmıştır. Konuklarının koku, görme duyuları aracılığıyla “Dünyevi bir cennet”i tatmalarını sağlayan çeşmeleri, yüzme havuzu, ile benzersiz bir atmosfer sunar bu dev bahçe ziyareçilerine. Ayrıca otelde kalma ayrıcalığını yakalamış konuklar için, son teknolojilerle donatılmış rahatlatıcı bir spa keyfi sunan  “Espace Byblos”  spa ve fitness, sağlık ve refah sunuyor. Otelin, halka açık, geleneksel lezzetlerinin yanı sıra uluslararası gurme restoranı “Atelier”,  yaratıcı yemekler sunarak meraklılarına hizmet vermeyi sürdürüyor.

Müşterilerin, müzik eşliğinde kokteyl ve aperatiflerin keyfini çıkaracağı Peter Bar, Amerikalı sanatçı Peter Halley’in de eserleri sayesinde otelin en hoş ve zarif mekanlarından birine dönüşmüş. Bu ilginç alanda, dev bir Venedik avizesi ve ayrıntılı tavan süslemeleri göze çarpıyor. Bu büyük salonda da ve otelin diğer odalarında ayrıca birbirinden ilginç duvar resimleri bizleri karşılıyor. Ayrıca iki adet konferans odasının bulunduğu otelde, 500 farklı şarap markasının tadabileceğiniz 15. yüzyıl mahzenlerine andıran kilerde mevcut şarap severler için. Farklı özellikleri ve boyutları ile altmış oda ve suit, kral dairesi ve şaşırtıcı Wunderkammern mobilyaları ile tasarlanmış bu sanatsal suitler misafirlerine hem sonsuz bir huzur hem de sanata doyacakları eşsiz br konaklama vaad ediyor.

Mobilya, perde ve kumaş gibi tasarım elemanları, Byblos pret o porter renk koleksiyonlarından esinlenilerek, 16. ve 18. yüzyıl tasarımlarına çağdaş bir ikonografi yorumu katılarak revize edilmiştir.

Gerçek bir koleksiyon oluşturmak için bunlara ek olarak lambalar ve özenle seçilmiş meşhur tasarım objeleri, Gio Ponti’den sofra takımı, Eero Saarinen, F.L. Wright, Aldo Rossi, Philippe Starck, Ron Arad, Gaetano Pesce, Anna Gili, Patricia Urquiola, Harrison & Gil, Marcel Wanders, Ettore Sottsass, Luca Sacchetti’den sanat eserleri. Bir müze gibi, her nesne bir başlık yazısı ile tamamlanmıştır.

Salonları ve ortak odalar, aynı zamanda misafir odaları, sanatseverler tarafından çağdaş sanat koleksiyonu ile döşenmiştir. Bu eserlerin sahipleri arasında Anish Kapoor, Vanessa Beecroft, Giulio Paolini, Peter Halley, Cindy Sherman, Mimmo Rotella, Sol Lewitt, Beatriz Millar, Begona Montalbán, David Tremlett, Jean Michel Othoniel, Sandro Chia, Arnaldo Pomodoro, Richard Stipl, Takashi Murakami, Fulvia Mendini, Valerio Adami, Robert Indiana, Luigi Ontani, Sissi, Marc Quinn, Damien Hirst, Jim Dine, Piero Manzoni, Patricia Piccinini, Jelena Vasiljev, Herbert Hamak, Tony Cragg, Haubiz+Zoche, De Paris gibi birçok önemli sanatçı da yer alıyor.

Farklı görsel unsurların gözalıcı bir kombinasyonuyla hazırlanmış bir seti anımsatan otelde, göz alıcı Pret a Porter moda markası Byblos, antik geçmişin ihtişamını, olağanüstü konukseverlik ile birleştirmiş. Ve bu eşsiz dekorasyon şöleni çıkmış ortaya. Görülmesinde fayda var.

dfoit_mayis

dfoit_mayis

 

2013’ün ilk yarısında Delightfull, gelirlerinde ve üretimde rakamsal olarak büyük bir gelişim gösterdi. 400%’lük bir artışla, 2013’ü takiben marka Maison&Objet’deki başarısının da etkisiyle gelirini yükseltti ve popülaritesi oldukça arttı. Şubatta Stockholm’de gerçekleşen bir ayınlatma fuarında, Mart’ta Maison&Objet Asya’da eşsiz tasarımlarını sundular ve dünya genelinde gitgide yükselen bir trend haline geldiler.

 

Peki bu uluslararası markanın başarısının arkasında kim var?

Baş tasarımcı Diogo Carvalho “Markamız devamlı sınırlarını aşmaya çalışan tasarımcılardan, ustalardan, müşteri ilişkileri ekibi, pazarlama ve basın ilişkileri ekibinden ve içerik yöneticilerinden oluşan geniş bir kadroya sahip.Marka için çok sıkı çalışan, değerli bir ekibimiz var.” diye açıklıyor bu başarının sırrını. Diogo Carvalho, Delightfull’un böyle eşsiz bir aydınlatma markası haline gelmesinin nedenleri arasında, uluslararası Paramount Otel New York ve Londra’daki Harrods projelerinin de büyük payı olduğunu biliniyor.

 

Tasarımlarının ortak özelliğini tek kelimeyle çok yönlülük olarak tanımlıyorlar. ”Heritage” koleksiyonumuz klasikten şehirliye, minimalden lükse kadar herhangi bir konsepte uyum sağlayabiliyor. Heritage 40’ların, 50’lilerin ve 60’ların stillerine çağdaş bir yorum getiren, daha once görülmemiş artistik ve özgün bir dokunuşla kombine eden bir koleksiyon.

 

Diogo şimdi Delightfull’un geleceğine odaklanıyor. “Markamız her gün gelişiyor, elişi bir konsept ile başladık. Bu özelliğimizi kaybetmek istemiyoruz. Talepler daha hızlı bir prodüksiyon gerektirmesine ragmen, asla seri üretime geçmeyeceğiz, bu bizim kimliğimizin başlıca temeli.” diye açıklıyor.

 

Bu yaz, yeni bir outdoor koleksiyonlarını tanıtmaya hazırlanıyorlar.. “Yakında yazlık evlerinizin cephelerine, seçkin parçalarımız Galliane ve Coltrane duvarı entegre edebileceksiniz.” müjdersini veriyorlar Delightfull olarak. Bu ürün sayesinde seçkin bir dış kullanım seçeneği oluşturaklarını düşünüyorlar.

 

Delightfull’un eğlenceli grafik koleksiyonlarının yaratıcısı: 

Nuno Corte-Real.

 

Açık söylemek gerekirse, geçen yıl lanse edilen Grafik Koleksiyon markanın konseptine taze bir dokunuş getirdi. Nuno Corte-Real’in tasarladığı bu koleksiyon dünya genelinde sayısız hayran topladı. Nuno bu konseptin orijinini açıklıyor.

“Bu yeni koleksiyonda Delightfull’un eğlenceli tarafını göstermek istedik, her harfe, sayıya, projeye uygun farklı kişiliker getirdik. Maison&Objet’de de bu koleksiyon için profesyoneller de dahil çok kişiden talepler aldık. Bu eğlenceli grafik koleksiyon hakkında daha fazla bilgi edinmek için” Diogo ve Nuno herkesi stüdyolarına, şehirleri Porto’ya davet ediyor.

 

dfoit_mayis

dfoit_mayis

 

Ambiente’den Büyüleyici Sofra Tasarımları
Messe Frankfurt tarafından 7-11 Şubat tarihleri arasında düzenlenen Ambiente Fuarı ‘Dining’ bölümündeki sofra tasarımlarıyla göz doldurdu. Birbirinden çarpıcı markaların şık sunumlarına sahne olan fuar sofra tasarımı konusunda yeni trendleri ve fikirleri bulabileceğiniz harika bir şov.

Mateus
Mateus; kültüründe seramiğin köklü ve tarihsel bir yeri olan Portekiz ile moda ve tasarıma geniş ilgi duyulan İsveç’ten ideal bir kombinasyon sunuyor.
Tümü el yapımı olan ürünlerin her biri Portekizli usta zanaatkarların kişisel dokunuşunu taşıyan nadide parçalar. Tasarımların bu kalıcı niteliği, her özel durumda mükemmeli yakalayacak sonsuz bir kombinasyon yelpazesi sunuyor.

Villeroy Boch
Tasarımlarında ‘duygusal sadelik’ mottosuyla öne çıkan Villeroy Boch ‘New Wave’ serisini Ambiente fuarında tanıttı. Bu yılın trendleri arasında yer alan ‘seyahat’ temasına vurgu yapan marka Paris’ten Rio de Janerio’ya, Tokyo’dan Sydney’e kadar dünyanın en güzel kentlerini ‘New Wave Cities of the World’ adlı serisine taşımış.

Vista Alegre Atlantis
1824 yılında Portekiz’de kurulan porselen fabrikalarıyla bu sektöre adım atan Vista Alegre Atlantis hem porselen, hem cam tasarımı ve üretimi yapıyor. Firmanın 2014 ana koleksiyonunda, iki yüzyıla yaklaşan marka mirasındaki klasik unsurları porselen ve cam sanatında tarih ve deneyimden gelen bir koleksiyonda en yenilikçi uluslararası tasarımcıların elinde şaşırtıcı bir yeniden yorumunu sunuyor.

Royal Albert
Miranda Kerr, Royal Albert markasının ruhunu ve doğasını mükemmel olarak bütünleştirdi. Özgür ruhlu modern kadını yansıtan tasarımlar şimdiden incecik bone china çay takımı ve hediyeliklerde görülmeye başladı. Yemekli çaylar tüm dünyada popüler trendler arasında yer almaya devam ederken bu geleneksel İngiliz eğlencesine yaratıcı dönüşümler getirecek arayışlar da sürdürüyor. Miranda Kerr for Royal Albert, manken adımlarının cazibesini öğle sonrasındaki çaylara taşırken moda tutkunlarına kendi evlerinde gözde bir yemekli çay seçeneği sunuyor. Miranda Kerr, Royal Albert ile ortaklığı hakkında şunları söyledi, “İlk koleksiyonumu tasarlamaktan, doğaya duyduğum aşktan aldığım ilhamın, bahçemdeki renklerin, yolculuklarımın, hatta büyükannemin kendi Royal Albert çay takımından süzülen anıların hepsinin burada toplanmasından büyük heyecan duyuyorum’. Royal Albert için bu işbirliği, markanın gerçek kimliğini eğlenceli ve modern bir koleksiyonla tüm kitlesine yansıttığı harika bir fırsat oluşturuyor.

Nude
Şişecam Topluluğu’nun ilk global tasarım markası olan Nude Ron Arad, Rony Plesl ve Alev Ebüzziya’nın da aralarında olduğu dünyanın saygın tasarımcılarının birbirinden özel tasarım parçaları ile dikkat çekiyor. Markanın yalınlıkla tasarım zevkini buluşturan ev akseuarları koleksiyonu görülmeye değer.

Pordamsa
1976’da İspanya’nın geleneksel seramik bölgesi olan La Bisbal d’Empordà kurulan Pordamsa porselen üretimi ve pazarlaması yapan büyük bir firma.
Uluslararası arenada modern ve fonksiyonel tasarımlarını ulaşılabilir fiyatlarla tüketiciye sunmaktan gurur duyan Pordamsa masaüstü ve mutfak aksesuarları,cam eşya,çatal-bıçak takımı,banyo aksesuarları ve hediyelik eşya gibi pek çok alanda birbirinden şık tasarımlarıyla dikkat çekiyor.
dfoit_mayis

dergi_form_nisan

 

Belmond Hotel Caruso

Bahar’da Ravello’da olmak…

 

4 yıllık ummalı bir restorasyon çalışmasından sonra, iç mekan tasarımını uluslararası tasarımcı Federico Forquet’in binanın tarihi dokusu ve ruhuna sağdık kalınarak tasarladığı Hotel Caruso, 2005 Haziranında, Ravello bölgesinde yeniden hizmete açılmış.

Otelin tasarımı esnasında, eşsiz Salerno Gulf manzarsına sahip olan Almafi sahilinden ve tabi ki Ravello bölgesi hakkında ki tarihi dökümanların detaylı araştırılmasından elde edilen bilgilerden bol bol ilham alınmış.

Federico Forquet bu durumu şöyle özetliyor: “Hotel Caruso’nun temel karakteristik yapısını, Ravello kültürünün ve geleneklerinin yeniden yorumlanması oluşturuyor. Ravello konumu dolayısı ile her zaman özel bir yer olarak kabul edilirdi. Geçmiş zamanlarda sadece zengin tüccarların Ravelloda malikaneler ve villalar yaptırarak, eşsiz manzaranın tadını çıkartıyorlardı. Hotel Caruso’nun restorasyonu ve dekorasyonunda, eski aristokrat D’Affilitto ailesinin malikanesinin izlerini taşıyor.”

Kendide de Napoli’li olan Forquet, otelin her mekanında ve ince detayında size Napoli ruhunun geçmesini sağlıyor. Kumaşlar yerel dokuya uygun desenlerde özenle tasarlanmış, bronz lambalar yerli ustaların tarafından işlenmiş, yer döşemelerinin büyük bir bölümünde asırlık sofistike tekniklerle döşenmiş tuğla fayansı kullanılmış. Odalar sıcak atmosferi yansıtmak için, gül, gök mavi, napoli sarısı gibi renklerle suluboya tekniği kullanılarak boyanmış.

“Ercolano ve Pompeii etkisini yanıbaşınızda hissedebilirsiniz. Giriş holünde Roma tarzı mozaiklerle, bazı odalarda ise yerler 18. ve 19. yy’ın tablolarından esinlenerek boyanan majolicalardan dekore edildi.” diyor Forquet. Hotel Caruso’nun mobilyaları Napoli tarzını yansıtırken, bazı odalarda 18. ve 19. yy’dan antikalar bulunuyor. Bazı mobilyalar ise binanın geçmişiyle bağlantı kurmaları adına yeniden özenle üretilmiş.

Federico Forquet, ilustrasyon alanında başladığı meslek hayatına, Agnelli Ailesi gibi İtalya’nın öndegelen prestijli ailelerinin iç mekan tasarımcısı olarak devam ettiriyor. İç mekan tasarımlarındaki özgün ve modern dokunuşlarıyla sektörde önemli bir yere sahip olan Forquet, bundan önce 1970’lerde moda tasarımcılığı da yapmış. VIP müşterileri arasında kraliyet aileleri ve birçok sahne ve ekran starı da var, bunu da bizden duymuş olmayın.

Orient-Express Hotels & Resorts, Hotel Caruso’nun 4 yıllık restorasyon sürecinde, İtalyan Sanat otoriteleriyle birlikte çalışılmış, bunu da eklemeden geçemeyeceğiz. Otelin konumlandığı Ravello bölgesi seyahatlerinde özellikle kültürel ve turistik doku arayan İtalyan ve yabancı misafirlere hitap ediyor.

 

dergi_form_nisan

dergi_form_nisan
HAYATIMIZDAKİ ‘MÜZ’ LER…

 

Bahar kapımızda,artık geri sayım başladı diyebiliriz.
Nisan yağmurları,açan çiçekler ve mis gibi bahar kokusu…
Motto Tasarım bu ay bitkilerin tasarımla olan büyülü dünyasına ; MÜZ’ün yaratıcısı Gülriz Sansoy ile keyifli bir röportaj gerçekleştirdi.

Günümüzde çokça yaygınlaşan Teraryum furyası sayesinde evlerimiz, ofislerimiz kısacası yaşam alanlarımız daha eğlenceli ve keyifli hale gelmeye başladı. Eğlenceli diyorum çünkü küçücük bir cam kabının içinde kendi hayal dünyanızı yaratabiliyorsunuz.Minik cam kürelerin içinde yaşayan bir dünya Teraryum. Değişik formda camlar, kaktüsler, yosunlar, sukulentler, sarmaşıklar ile birbirinden farklı ve özel tasarımlar yapan Müz hayalinizdeki küçük bahçenizi yaratmanızı sağlıyor. Aslında teraryum fikrinin atası, Dr. Ward’un bitki koleksiyonunu muhafaza etmek için tasarladığı ‘Wardian Case’lermiş meğer. Bitkileri dış etkilerden korumayı ve cam içinde kapalı bir döngü oluşturmayı amaçlayan küçük ölçekli seralar bunlar. ’Wardian Case”ler özellikle 19. yüzyılda Avrupa ve Amerika’da dekoratif salon objeleri olarak oldukça popüler olmuş, Viktoryen dönemin kirli havasında evlerde orkideler ve eğreltiotları gibi özel koşullara ihtiyaç duyulan egzotik bitkileri sergilemeye olanak sağlamış ve günümüze kadar gelmiş…

 

‘Müz’ ne anlamaya geliyor?

Müz, Mousai sözcüğünden geliyormuş. Bu sözcük etimolojik olarak, akıl, düşünce, yaratıcılık yeteneği gibi anlamlara gelen ‘men’ kökünden geliyor. Müzler Yunan mitolojisinde, ilham tanrıçaları, ilham perileridir. Doğal objeler, sıra dışı bitkiler ve yalın malzemelerden ilham alan MÜZ doğalın etkisine ve sadeliğe inanıyor.

‘Müz’ nasıl hayat buldu,hikayesi nasıl başladı?

Müz, biraz ileri gitmiş bir bitki merakından ibaret aslında. Bitkilerle oldum olası haşır neşirdim, bir sene evvel de teraryum’larla uğraşmaya başladım. İlk kıvılcımı onlar oldu. Doğadan ilhan alan tasarımlar üretme amacıyla da Müz ortaya çıktı…

Şimdilik bir mağazanız yok diye biliyoruz ancak bazı butik dükkanlar da ‘Müz’ tasarımlarına rastlıyoruz. Yakın planda kendi mağazanızı açma düşüncesi var mı?

Müz’e ait bir mekan veya herkese açık bir atölye oluşturma planım var, en kısa zamanda da gerçekleştirmek istiyorum aslında. Müz’ler şu an birbirinden farklı işlevleri olan beş dükkandalar, aslında bu da çok güzel. Değişik mekanlara adapte olabiliyorlar, bu tam da Müz’ün anlatmak istediği şey. Ama insanlarla birebir ilişki kurabilmek, daha rahat üretim yapabilmek ve Müz’e ait dünyayı görselleştirmek için bir mekan ihtiyacı doğdu.

Her konsepte uygun çeşit çeşit bitkiler ile farklı tasarımlar üretiyorsunuz. Sipariş aldığınızda nasıl bir süreçten geçiyorsunuz? Müşteri, siparişine ne kadar zamanda ulaşıyor?

Genelde bizden tasarım isteyen kişiler kararları bize bırakıyor. Müz’ün belli bir anlayışı var, gelen istekler de bu yönde oluyor zaten. Kişiye ve duruma göre adaptasyonlar yaparak ilerleyebiliyoruz. Sipariş ile ilerlediğimiz alanlar daha çok vitrin tasarımları veya mekanlara özel tasarımlar oluyor, zamanlamalar da beklentilere göre değişiyor tabii.

Teraryum hakkında bizi biraz bilgilendirebilir misiniz? Nedir Teraryum?

Teraryumlar özel koşullara ihtiyaç duyan bitkiler için oluşturulmuş cam muhafazalar. Bu fikir aslında 1800’lü yıllara dayanıyor, günümüzde biraz şekil değiştirerek tekrar yaygınlaştı. Klasik teraryum’larda tamamen kapalı veya ağzı dar camlar kullanılır, formları yüksek nem oranına ihtiyaç duyan ve ev koşullarında rahatça bakılamayacak bitkiler için idealdir. Bir bakıma Teraryum’lar küçük doğa parçaları ve bitki akvaryumları olarak görülebilirler.

Peki, bakımı hakkında bilinen yanlışları düzeltmek adına bize birkaç ipucu verebilir misiniz ?

Kaktüs ve Sukulent türleri için yüksek nem zararlıdır, bu yüzden kapalı teraryum’lara uygun değiller. Teraryum yaparken kullanılacak bitkileri araştırmak ve ihtiyaçlarını gözetmek en önemli özelliklerden biri…

En çok talep gören bitki veya tasarım hangisi, var mı böyle bir kıstas?

Kaktüs ve Sukulent teraryum’ları bakım kolaylığı ve bitki çeşitliliği açısından en çok ilgi görenler.

Üzerinde çalıştığınız veya yakın zamanda bizleri bekleyen başka projeler de var mı?

Yine cam ve seramik odaklı ürünler ve Müz’e ait bir mekan oluşturmak şu sıralar üzerinde çalıştığımız konular. Aynı zamanda iki yeni vitrin projemiz var.

Peki, sizin hayatınızdaki ilham perileri neler veya kimler?

Kendimi dinlemek ve kafamdaki kalabalığı susturabilmek en büyük ihtiyacım, ilhamın adresini veremiyorum ama ona böyle ulaşıyorum.

Müz’e internet sayfanız dışında nerelerden ulaşabilir okuyucularımız?

instagram.com/muz_se adresinden takip edebilir, info@muz.se’ye email göndererek bize ulaşabilirler.

Son olarak ‘motto’nuz ?

Bitkiler ışık saçıyor…

 

dergi_form_nisan