Bast Kitap | Saatçi Peygamber | Necati Göksel

İlk sayfasını çevirdiğiniz kitap, “Bir suç olduğunda ilk hareketi planlayabilirsiniz ama ardı sıra olacakları asla.” cümlesi ile başlıyorsa ‘suç’ ve ‘ceza’nın baş rolleri paylaştığı, heyecanlı sahnelerin bolca olduğu bir romana hoş geldiniz, demektir. Sonra, bu ilk cümlenin ardından okumaya devam edersiniz. Bir süre sonra karşınıza çıkan karakterin adının Metin Kara olduğunu öğrenirsiniz. Birkaç sayfa sonra adamın ilginç ama oldukça yüksek geliri olan bir iş teklifi aldığını okursunuz. Muhtemelen siz de adamın yerinde olsanız bu teklife “Evet!” derdiniz. Metin Kara da aynısını yapar ve aklından dahi geçirmeyeceği bir maceraya adım atar. Ama yalnız değildir. Siz de kitabın sayfaları arasında Metin Kara’nın peşine takılırsınız.

“Roman karakterleri, ortaya çıktıkları koşulların ürünüdürler,” diyor Necati Göksel. Suç, tüm çağlar boyunca var; suçlu da öyle.

Bir romancı için söz konusu olan ise ‘yaşadığımız zamanın ve toplumun birer ürünü’ olmamız. Bu da kurguyu daha gerçekçi yapıyor; yazarın zihninde kurgunun oluşmasına yardımcı oluyor ya da yazarın hayal gücünü çokça tetikliyor, diyelim. Necati Göksel ise şöyle diyor: “Karakterlerin ortaya çıktıkları koşullar derken kastım zihnim değil, romanda anlatılan koşullar.” Romandan başımı kaldırıp, İstanbul sokaklarına baktığımda ‘Evet,’ diyorum, ‘gerçekçi bir hayal gücü bu.’ Bu iyi mi, kötü mü bilemiyorum. Gerçek hayatta her an tehlikede olmak gibi bir düşünce aklıma takılıyor. Ama bir yandan da yazarın başarısı bu… Polisiye, üzerine düşeni yapıyor işte. Okuru etkiliyor, belki biraz korkutuyor, telaşa düşürüyor, daha çok meraklandırıyor. “Metin Kara için konuşacak olursak, her insanda olduğu gibi onun da doğuştan gelen bazı farklılıkları var.

Diyebiliriz ki, bu farklılıkları karakterlerime ben katıyorum: Birkaç renk, birkaç düşünce, birkaç davranış tarzı…” Necati Göksel iyi bir polisiye okurunun kolayca çözebileceği bir sırrı da açıklıyor böylece. Dünyaca ünlü polisiye karakterleri düşünsenize… Hepsinin kendine has, farklı -belki biraz garip- birkaç renk, birkaç düşünce, birkaç davranış tarzı yok mu? Hayat Askıda, sinemasal kurgusu ile bir adım önde olsa da… “Hep merak etmişimdir,” diyorum röportajımız sürerken, “Roman kurgusu mu kahramanı yaratır yoksa kahraman mı romanın kurgusunu oluşturur?” Necati Göksel, demli çayından bir yudum alıp -burada, Deniz Yıldızı’nda çay içerken nedense polisiye bir kurgunun içinde olduğumuz hissinden kurtulamıyorum- soruma cevap veriyor. “Ben de her zaman önce fikir vardır,” diyor. “Bu fikir, bazen bir tema düzeyindedir, bazen de kısa bir öykü boyutlarındadır. Fikir geliştikçe hikâye bir binanın tuğlalarını dizdikçe yükselişi gibi yükselir. Yazma süreci başlı başına bir serüvendir. Yazarken de düşünmeye devam ederim ve çoğu zaman kafamdaki hikâye roman bittiğinde değişmiş, çok daha başka bir kurguya dönüşmüştür. Elbette hikâyeyle birlikte kahramanı da değişmiştir. Kahraman da kurgunun içinde belirginleşir, berraklaşır.” Bu, tanımı yapılması zor bir durumdur -aslında-. Hiçbir kurgunun ya da birçoğunun yazılırken sınırı belirgin değildir.

Öyleyse ‘Yazar yazmaya başlamadan önce nasıl bir süreç yaşar?” sorusuna bakmalı… Necati Göksel’de Hayat Askıda ya da Saatçi Peygamber ve diğerlerinde bu süreç nasıl işlemiştir? “Önce, ne anlatacağımın kısa bir hikâyesi vardır, aklımda ya da masamın üzerinde. Eğer henüz yazmadıysam, aklımda tutuyorsam, zihnimin içinde kahramanlar-karakterler konuşmaya başlarlar. Notlar almazsam, zihnimdeki bu konuşmaları ertesi gün hatırlayamayabilirim. Böylece çoğu zaman romanın iskeleti kafamda oluşmaya başlar. Bu iskelet oluşmadan yazmaya başlarsam çok zor yol alırım. Hikâyenin başlangıcını, gelişmesini ve sonuç bölümünü bilerek masaya otururum. Öyle romanın şablonu, çizelgeleri, iniş çıkışlarını gösteren taslaklarım yoktur. En fazla unutmamak için alınmış birkaç not vardır. Oturduğumda yazarken bir yandan düşünürüm. Sanki zihnimle satırlar diyalektik bir ilişkiye girmiş ya da iki kişi konuşuyor gibidir.  Bu da romanı geliştirir ve yazma sürecinin içindeki bu etkileşim romana çok başka mecralar açar. Bittiğinde çoğu kez düşündüğümden daha mükemmel bir noktaya gelmiştir.”

Her ne kadar Necati Göksel Hayat Askıda için ‘polisiye’ tanımını kullanmasa dahi romanın polisiye olduğunu iddia etmiyorum elbet bu türe referans vermesi bir okur olarak benim hoşuma gidiyor. Yine de Hayat Askıda romanını yazarın cümleleri ile ele almakta fayda var: “Ben, heyecan, macera ve gerilimin iç içe geçtiği romanlar yazıyorum.” ‘Suç’u kurgulamak polisiyeden pek de uzaklaşmamak olsa da, Göksel’in kendi yazınına sınır tanımaması da anlaşılır bir durum. “Hayat Askıda, sinemaya epeyce referans veriyor,” diyerek sözlerine devam ediyor. “Özellikle gerilim sinemasına ve Alfred Hitchcock’a…Bu, romanın ilk baskısında yeterince sezilemediği için sonraki baskılarında tabiri caizse bağırarak söylemek zorunda kaldım. Kara Kadife’yi yazarken Pulp Fiction filminin zamanı parçalara bölüp yerlerini değiştirerek yaptığı anlatımın etkisindeydim. Filmi ilginç kılanın kurgusu olduğunun farkındaydım ve benzer bir yöntem izledim. Ben olaya ‘suç’ olarak da bakmam. Hepimiz sonucu önceden kestirilemeyen bazı eylemlere girişiriz. Bazen basiretsizliğimiz, bazen dış etkenler olayı bir suça dönüştürürler. Yani ben suça odaklanmam. Suçun ne olduğundan ziyade insan davranışları üzerinde dururum.”

 

Yazar ve okur arasındaki bağ, aslında sadece ‘kurgudur’ ve kurguyu nasıl yazdığı da sadece yazarı ilgilendirir. Ancak okurun bakışı da kendine has sonuçları içerir. “Suç”u yorumlamak yazarın, bu yorumu okumak ise, okurun işidir. Yorumlar ve tanımlar sonsuzdur. Röportajımız ilerlerken az sonra duyacağım cümleler, parantez içinde aklımdan geçirdiklerimi doğruluyor. Açıkçası, bir süredir takip ettiğim Necati Göksel’in romancılığının türler arasında gidip gelirken kendine yol aradığını düşünüyorum. Kaleme aldığı eserlerinde türlerin hakkını verse de asıl yazması gerektiğine daha ulaşmadığını ama bu zamanın da çok uzakta olmadığını sezinliyorum. Göksel, soruma verdiği cevapla diğer iki kitabı hakkında konuşurken aklımdan geçirdiklerimi doğruluyor:  “Aslında Kayıp Yolcu ve Saatçi Peygamber insan zihninin karanlık katmanlarını araştıran kitaplardır. Kayıp Yolcu en sağduyulu insanın bile koşullar uygun düştüğünde nasıl da hurafelere inanabileceğini, insan zihninin aslında binlerce yıl geride bırakması gereken ama genlerine işlemiş olan yüzlerce korkusunun gerisindeki karanlığa ışık tutmaya çalışır. Saatçi Peygamber, bütünüyle düzgün ve iyi bir insanın bile güç kazandıkça nasıl başkalaştığını anlatır. Koşullar uygun düştüğünde insanın kendisini aldatmaya meyilli olduğunu, peygamberim diye ortaya çıkan insanların salt kötülükten değil, iradelerini de aşan bir güce yenik düştüklerinde bu yola girdiklerini anlıyoruz. Her iki kitap aynı zamanda belgesel gibi izlenebilecek gerçekçi bir arka planı yansıtırlar ve bir bakıma zamanlarının tanığıdırlar. Diyebilirim ki, kurgu-bilimden tarihe, sert gerçekçilikten romantizme kadar çok farklı türlerde eser verebilecek bir yazarım. İlgi alanlarım ya da duygusallığımdaki iniş çıkışlar da buna uygun. Tür çeşitliliğini artırabilirim. Bunu yapmasam bile her eserimde tek bir türü değil, birçok türün karışımını okursunuz.”

 

Göksel’in romancılığı kendi yolunda seyrüseferlerine devam ededursun, benim ‘polisiye’ yazarının, ‘aşkla yoğrulmuş bir gerilim-macera-polisiye’ olarak tanımladığı yeni kitabı Gece Gündüz kısa süre içerisinde kitap raflarında yerini alacak. Hayat Askıda serisinin ikinci kitabı olan roman oldukça etkileyici bir kurguya sahip. Son sözü Necati Göksel’e bırakalım: “Okurları ilk romana göre biraz daha derin sularda yüzdürsem de, benim bütün kitaplarıma yansımış olan gizli bir mizah duygusu, en heyecanlı anlardan sonra bile zaman zaman yüzünüzde tebessüme yol açmaya devam ediyor. Eğer bu seriye okurun ilgisi devam ederse kısa bir süre sonra üçüncü kitabı -Gaflet Uykusu-  yazacağım. Kitapların kahramanı aynı olduğu için Metin Kara Dizisi diye adlandırabileceğimiz bir seri bu ve ilk kitaba göre polisiye unsur çok daha baskın. Fakat aşk ondan daha baskın! Anlayacağınız, ben türleri dans ettirmeyi seviyorum.”