Bast Kitap | Mahmut Şenol

Bast Kitap / Mahmut Şenol

Biz Kim, Hayale Karşı Çıkmak Kim?

Usta roman yazarı Mahmut Şenol bu kez öyküleri ile okurunu selamlıyor. İlk eserlerinden bu yana uzun aralıklarla da olsa edebiyat serüvenini takip ettiğim Şenol, öyküleriyle de şaşırtmıyor beni. Romancılığının kıvrak kalemi, kısa öykülerinde de doyulmaz bir edebiyat tadı bırakıyor. Yazar, geçiyorken uğradığı öykücülüğünü devam ettirmeli. Üstelik belli ki bu ‘uğrak yeri’ yazarın da epey hoşuna gitmiş. Öyleyse henüz Mahmut Şenol romanlarıyla tanışmamış okurlar için ilk öneri hakkımızı

“Geçiyordum Uğradım” kitabı ile kullanalım.

Hemen ardından ise Şenol’un “Aksihar Düşerken” romanını okumalısınız, diyelim. Akhisar Düşerken, çarpıcı karakterleri ve dil sanatı edebiyatın aracı olduğu sosyal-siyasi analizleri ile etkileyici ve sarsıcı bir dönem kurgu-anlatımıdır. Ama şimdi, romanı değil öyküleri konuşacağız. Mahmut Şenol’un öykülerini, öykülerindeki insanlarını…

 

Hayatımızdaki Muhitiiin Beyamcalar Ve Diğerleri

 

Yazarın kitaba adını veren ilk öyküsünün kahramanı Muhitiiin Beyamca’dır. Öyküyü anlatan -şüphesiz bir gün bir öykünün anlatıcısı olduğunu hiçbir zaman bilemeyecektir-

Oysa gencin aklı fikri okuma sevdası ile doludur. Zaten yaşlı adamın da genci işe almak gibi bir niyeti yoktur.  Sonra işe yazar karışır. Açıktan olmasa da dolaylı olarak okuma sevdalısı genç kahramanımızı destekler. Muhitiiin Beyamca’yı ise eni boyu, tam da adının hakkını vere, vere anlatır. Sonu başından belli öyküde, sürekli eskiye dair konuşan Muhitiiin Beyamca, iş ve inşaat mevzularının kıyısından kenarından geçmez. Böylece delikanlının ziyareti de amacına ulaşmaz. Hoş, bundan pek de şikâyetçi olduğu söylenemez. Sanırım yazar da pek şikâyetçi değildir ki, okuru, okuma sevdalısı bir hayalperest ile selamlamış ve hızla akıp giden sıkıcı hayatlarımızda pek çok Muhitiiin Beyamcaların var olduğunu, üstüne basa, basa yazmıştır. Fakat bunu yaparken delikanlıyı da düşünür ve akıllıca bir hamle yapmayı da ihmal etmez! Eli boş dönen delikanlı her ne kadar bir başka iş görüşmesine doğru ayaklarını sürüse de -muhtemel işe alınmama durumuna karşı yazarının ona bahşettiği- artık sağlam bir bahanesi vardır: Geçiyordum, uğradım! Bu arada yazarın ilk öyküsünde karşımıza çıkan ‘okuma sevdasılı kahraman’ izleği de ilerleyen sayfalarda yerini ‘yazma sevdalısı kahramana’ bırakacaktır.

 

Öykülerdeki Roman Kahramanları

 

Mahmut Şenol’un öyküleri, romanlarının bir tür minyatürü gibidir. -Her ne kadar henüz ilk öykülerini yayımlasa da, az önceki cümleyi, öykülerinin devamının geleceğini düşünerek yazıyorum.- Romanlarındaki detaycı zenginlik, kısa öykülerinde kişilerinin fiziksel, duyusal ve duygusal özelliklerine

odaklanır. Odak öylesine ustaca yapılmıştır ki, okurken Türk hikâyeciliğinin geleneksel tadını yakalar, iyi bir kalemi okumanın keyfine varırsınız. Bir çırpıda okunan öyküler, arkalarında düşünsel izler bırakmayı başarır. Oysa ne yazarının ne de öyküdeki kahramanın böylesi bir isteği vardı. Ama siz -ya da ben- Sait Faik, Memduh Şevket, Haldun Taner ya da Umran Nazif okuyan öykü kahramanına takılır, bir yandan da uyanık muhasebecinin ‘hiç kimse mutlak masum değildir,’ cümlesini düşünürüz. Üstelik adam da fena halde haklıdır ve bu haklılığı da birkaç sayfa sonra karşımıza dağ gibi dikilecektir. Fakat kahramanız pek de halinden şikâyetçi olmaz, çünkü hayat böyledir işte. Üstelik muhasebeci ile arasında, kadim dostu Hilmi Bey’in sırrı vardır. Zaten hiç kimse de masum değildir.

 

Biz Kim, Hayale Karşı Çıkmak Kim?

 

Bir hayal kurucusu ya da anlatıcısından -çünkü ‘önce söz’ vardı- başkası değildir öykücü. Hayalini kurar, anlatır. Önce söz olur, sonra dünya ya da öykücü için hayal dünyası kurulur. Yazarın da zikri neyse fikri odur zaten. Der ki, “Hikâye yazıyorsak, zaten hayalin alasını ediyoruz; bilmez misiniz?” Biliriz, biliriz. Hele de Aziz Nesin’in öykülerindeki gibi hayatlar yaşadığımız şu son yıllarda! Bilmez miyiz, biliriz. Bilmesek de acı, acı öğreniriz. İşte, Mahmut Şenol’un ustaya selam çaktığı öykülerinden biri de “Güniz Hanım’ın Yalı Sevdası”dır. Hani öyle politik, molitik değildir öykü. Ama öykü kahramanı öylesine aç gözlü, öylesine akılsızdır ki!

Mahmut Şenol da öykünün kahramanına söylenmekten geri durmaz: “Lakin gelgelelim, hayal âleminde yaşamanın cılkını çıkaranlara da pek acırım,” dedirtir yazara. Sonra da, “Hele bunlar arasında bir Güniz Hanım vardır ki, evlere şenlik.” Ya! Hikâyeyi, Şenol’un hafif ironileriyle okur, dudaklarınızda minik gülümseme kıvrımlarına engel olamazsınız. Fakat anlatılanlar ne yazık ki Güniz Hanım’ın acıklı gerçek hikâyesidir. Öykü yazmak, öykülemek, söylemek de böyle bir şeydir işte. Söz, kaleme alınır. Zaten bu öyküyü de yazara anlatan-söyleyen muhasebeci Sema Hanım’dan başkası değildir.

Mahmut Şenol’un romancılığından mı, gazeteciliğinden mi yoksa o bitmez tükenmez nükteciliğinden mi, bilmem, öykülerinin satır aralarındaki o güzel, neredeyse duymayı ya da kullanmayı unuttuğumuz sözcükler, resmigeçit töreni ile geçiverirler cümlelerden. İşte buyurun, “Sıtkı Bey, ömür bir adamdır, ağzı dursa kaşı oynar, şakalaşmadan imkânı yok yaşayamaz. Ortaoyununa çıkmış Pişekâr gibi, saniyesinde kılıktan kılığa girer çıkar, fıkra anlatır, pandomima yapar, hiçbir şey aklına gelmezse orta yerde çaça tango kıvırıp etrafını eğlendirir, göbek dahi atar; hâsılı, mukallit insandır.” Dahası da var! Öyküye devam ettikçe gülümser, gülümsedikçe “Bit yeniği” ya da “ateş almış kestane fişeği” ya da “cerzebeli dervişler gibi” kelimeciklerle yeniden karşılaşmaktan keyif alırsınız. Üstelik “Sabaha Karşı Cıbıl Haller” adı kendinden belli öykümüz, artık ironi mironi falan değil, basbayağı güldürü olur çıkar.

Böylece yazarın, “Karısı Emel Hanım’dan duymuş idik,” söylencesinin öyküsünü okuruz. Söz, ustalıkla anlatıya dönüşmüştür.

Birçoğumuz için sıradan olan kişilerden biridir “Sadık Abla!” Olsa olsa gazete haberinde okuduğumuz kaza kurbanı kadar yer kaplayacaktır hayatımız, belki o kadar bile değil. Ancak, yazarın satırlarında, Sadık Abla’nın dramatik hayat hikayesini okurken birden bire her şey değişir. Aslında en başından beri ‘hayal kurmanın’ peşinde olan yazarın bir yandan da hikayeleriyle ‘gerçeği’ görünür kıldığını daha ayan beyan anlayıveririz. Çünkü evet, Sadık Ablalar vardır! Fakat hep dramatik bir çıkmazlarda son bulur hayatları. Ne yazık ki bu, Sadık Abla’nın hayatında da farklı olmaz. Onu farklı kılan ya da daha çok fark etmemizi sağlayan, komşusu güzel ve çekici tiyatrocu kadının yazarın öyküsündeki can alıcı sözleridir: “Gerçek hayatı Mehtap üzerine kurulu, ötekisi Sadık’tır fakat nüfus cüzdanındaki hayatına aittir…” Ha, bir de Sadık Abla’nın ölüm haberini yazan gazetecinin tiyatrocuya aşık olma ihtimali vardır. Pek de ümitli bir aşk olmadığı belli. Baksanıza öykü biteli, 4 gün on yedi saat oldu, güzel tiyatrocu kadından hala ses seda yok!

Şebnem Atılgan