Bast Kitap | “BİZİ ‘AKKUYU’LARDA MERDİVENSİZ BIRAKMAYIN!”

“BİZİ ‘AKKUYU’LARDA MERDİVENSİZ BIRAKMAYIN!”

Bir söylentiye göre ünlü şair Ümit Yaşar Oğuzcan “Beni Kör Kuyularda Merdivensiz Bıraktın” isimli şiirini intihar eden oğlu Vedat Oğuzcan’a yazmıştır. Ancak şiirin duygusal dizeleri daha çok melankolik bir aşkın mahsulü olasılığını güçlendirir. Filiz Yavuz’un “Beni Akkuyu’larda Merdivensiz Bıraktın” başlığını taşıyan kitabı ise adını esinlendiği şairin ünlü dizeleri ile neredeyse kader ortaklığı yapacak kadar benzerlik taşır. Muhtemel -bunu konuşmasak da- Filiz Yavuz’un şairin dizesinden esinlenmesinin nedeni de budur.  Her ikisi de ‘kör kuyulara’ odaklanmıştır: İntihar, aşk ve nükleer santral! Yavuz’un kitabındaki ‘gerçekler’ şairin ‘melankolik’ aşk dünyasından çok daha fazla sarsıcı tabii… Kitaptaki çarpıcı bilgiler, nükleer enerji ile ‘tanışmamızı’, ‘yüzleşmemizi’ ve kırk yıldır dünyada ve Türkiye’de olan bitenleri ‘öğrenmemizi’ sağlıyor.

 

Filiz Yavuz’un nükleer ile tanışması ve bu kitabın yazılması -o zamanlar henüz beş yaşında olsa da- Çernobil kazasının yaşanması ile başlıyor. Filiz’in beş yaşındaki bir kızın sözleriyle -Bütün o konuşmadan anladığım çayın içinde tıpkı çamaşır suyu gibi bir şey vardı. İçersem ölürdüm.-  aktardığı ‘kaza’, o yıllarda -ve hala- bütün Türkiye’nin ‘gerçek’ hikâyesi olan Çernobil’di. Hikâye, gelecek yıllarda da önemini koruyacak ve küçük bir kızın ‘kaza’ olarak aklında kalan ‘içilmemesi gereken çay’ ve ‘yenmemesi gereken fındıklar’ arkalarında çocuk, genç, yaşlı pek çok acılı ölüm bırakacaktı. Üstelik Çernobil, nükleer kazaların ne ilki, ne de sonuncusuydu.

“Nükleere hayır!”

“Benim nükleer karşıtlığım,” diyor Filiz Yavuz, “üniversite yıllarına değil çocukluğuma dayanıyor. Üniversite yıllarında nükleer fizikle ilgili hiçbir dersi kaçırmamasının nedeninin de o yıllarda ‘Nükleere hayır!” diyen hocalarının payı olduğunu söylüyor. “Okulda bize izlettirilen Çernobil belgesellerindeki görüntülerden, derslerden, formüllerden, hesaplardan geriye ben de sadece iki kelime kaldı: Nükleere hayır!”

İşte, Filiz Yavuz’un, bu kitabın ana kaynağını oluşturan protesto cümlesine olan inancı hala devam ediyor. Diyor ki, “Bu kez herkese söz söylemek; o merdivensiz bırakılmış kör kuyunun dibinin nasıl balçık olduğunu anlatmak niyetineyim. Bu kitap o kör kuyunun nasıl merdivensiz bırakıldığının hikâyesidir zira. Kuyunun dibindeki balçıkları temizleme çabasının hikâyesidir sonra. Mersinli seracının sesidir, Sinoplu balıkçının çığlığı… Carettacaretta’ların, Akdeniz foklarının sessiz bekleyişidir. ‘Aman nükleerciler oğluma iş versin,’ diyen teyzelerin bakışlarındaki korkudur. Çernobil’in gölgesi, Fukuşima’nın yağmurudur.”

Pandora’nın kutusu

Filiz Yavuz’un bu değerli ve oldukça önemli araştırmasında -kitabın başında, ortasında ve sonunda- sıklıkla üzerinde durduğu çok önemli bir tezi var: “Bakış açımızı değiştirmenin zamanı…” Filiz’in bu cümlesi, son derece önemli olduğu kadar, “Nükleere hayır!” protestosuna da katkısı son derece yüksek ve kitabı okudukça ne kadar haklı olduğunu çok daha iyi anlıyorsunuz. Filiz’in ‘Giriş Niyetine’ başlığının hemen altında ‘Pandora’nınkutusu’na dair söyledikleri ile söyleşimize başlıyoruz. “Evet,” diyor, “kitapta da belirttiğim gibi… Efsaneler her zaman doğruyu söylemez. Bilinenin aksine o meşhur kutuyu gönderen Zeus değildi, ABD’deydi.” Filiz’in sözünü ettiği iki kutu, 6 Ağustos 1945’te saat 08.15’te Japonya’nın Hiroşima, 9 Ağustos’ta ise saat 11.02’de Nagazaki kentlerine atılan birer ‘bomba’ydı. Bu iki bomba, Filiz’in cümleleriyle, ‘dünyaya ilk kez ‘nükleer’ kavramını haykırırken herkes şaşkındı, elbette ABD’li yetkililer dışında. “Hiroşima’da 120 bin, Nagazaki’de 75 bin olmak üzere bombardımanda ölen 195 bin kişiye, yıllar içinde radyasyonun neden olduğu hastalıklardan dolayı ölenler de eklendiğinde bilanço, 390 bini bulacak, doğanın canı çıkacak, ekosistem bozulacaktı.” Buradan sonra Türkiye’nin nükleer tarihine başlangıcına da giriş yapıyor Filiz. Diyor ki, “Kimseye bu saldırının hesabını verme gereği duymayan ABD ise, gelen tepkiler üzerine ‘Barış için Atom’ programını devreye almıştı. Bu kapsamda diğer ülkelere de ikili anlaşmalar öneriyordu ve imza masasına oturmayı tercih ettiği ilk ülke 1955 yılında Türkiye oldu.”

Ancak ne Türkiye ne de dünyanın geri kalan kısmı nükleer santral konusunda SSCB’ye yetişemeyecekti. Filiz’in satırlarında da söylediği gibi, Sovyetler Birliği elektrik enerjisi elde etmek üzere dünyanın ilk nükleer santralini 1956’da Obinsk’te inşa etti. “Peki, Türkiye’de bu süreç nasıl başladı ve nasıl gelişti?” diye soruyoruz. Filiz sözlerine devam ediyor, “Bu aslında kitapta da belirttiğim gibi ‘Maceraperest Türkiye’nin aşırı acıklı hikâyesidir. Birinci perde, 1955 yılında Demokrat Parti Hükümeti ile başlıyor. 1956’da Başbakanlık’a bağlı Atom Enerji Komisyonu kuruluyor. Bir yıl sonra ise, Türkiye, yine ABD’nin önerisiyle oluşturulan Uluslararası Atom Enerji Ajansı’na (IAEA) üye oluyor.”

Bir yandan Akkuyu, bir yandan Sinop

Filiz Yavuz’un özenli bir araştırmayla her aşamayı sırasıyla anlattığı kitabındaki detaylar ‘ne olup bittiğini’ ciddi anlamda gözler önüne seriyor. Bu nedenle kitabın tamamını, hiçbir sayfa ve satırını atlamadan okumak gerekiyor. Bu röportajımıza her şeyi sığdıramasak da Filiz’den Türkiye’nin acıklı hikâyesini dinlemeye devam ediyoruz. “Dünyada nükleer reaktörlerin sayısı arttıkça Türkiye’nin de bu konudaki heyecanı artıyordu ve beklemenin bir anlamı olmadığına karar verildi. Böylece 1965 yılında nükleer enerjiye geçileceği muştulandı. Santrallerin nerelere kurulabileceği konusunda 1967’de yer tespiti ve etüt çalışmaları başladı. Nükleer santral kurmak üzere Mersin-Akkuyu, Sinop-İnceburun ve Kırklareli-İğneada’nın adları geçti ve ilk proje için 1975’te Akkuyu’nun biçilmiş kaftan olduğuna karar verildi.” Defalarca ihale açılmasına rağmen ilk projeyi askıya aldıran Çernobil kazası oluyor. “Fakat bu korkunç kazaya rağmen o büyük nükleer heyecan devam ediyordu,” diyor Filiz. Aslında sonrası daha da heyecanlı çünkü ne Çernobil ne de bir türlü sonuç alınamayan ihaleler Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin uzun bir dönem rafa kaldırılmasını sağlıyor. Bülent Ecevit’in 2000 yılında Akkuyu ihalesini iptal etmesinin ve 15-20 yıl sonra tekrar görüşülmek üzere açıklama yapmasının nedeni ‘nükleer karşıtı hareket’. Ta ki, ikinci perde başlayana dek!

Perde 2

Türkiye’nin inişli çıkışlı siyasi hayatı, yaşamlarımıza eşlik etmeye devam ederken, 2002’de AKP’nin iktidar olmasıyla nükleer tarihimizde ikinci perde de yavaş, yavaş aralanmaya başlıyordu. Sözü yine Filiz Yavuz’a bırakalım. “Aslında, o dönemin Enerji Bakanı Hilmi Güler’in yenilenebilir enerjiyi dilinden düşürmemesi ekoloji hassasiyeti olan herkesin takdirini topluyordu. 2003 yılına kadar nükleer enerji gibi bir düşüncelerinin olmadığını söyleyen Güler, 2004’te ‘nükleer’ dediğinde herkes şaşırdı.” Peki, ne olmuştu da birden birer nükleer enerji yeniden gündeme gelmişti. Bu soruya, “O dönemde nükleer lobinin başlattığı Nükleer Rönesans adındaki ‘pr’ atağı, bir şekilde Türkiye’yi etkileyivermişti,”diyerek cevap veriyor. “Böylece Enerji Bakanlığı ile TAEK, 2004’ün sonunda gururla duyurdular: 2007’de kurulu gücü toplam 5000 MW’yi bulan üç nükleer reaktör yapılacak ve bunlardan ilki 2012’de devreye girecekti. Peki, bu reaktörler nereye kurulacaktı? Nisan ayında bu yer, Sinop-İnceburun olarak belirlendi. Böylece, 2010’da Rusya’yla Akkuyu’da nükleer güç santrali için hükümetler arası anlaşma imzalandı. Sinop da unutulmadı tabii… “ Peki, neden aslında tamamen ‘insan hayatını’ etkileyen nükleer enerjinin olup-olmama, yapılıp-yapılmama kararının arkasında ‘siyaset’ olduğu aklımıza takılıyor. Birazdan bu tespite dönmek üzere cümlesini tamamlıyor. “Oysa” diyor, “11 Mart 2011’de deprem ve tsunaminin tetiklemesiyle Japonya’da Fukuşima Nükleer Güç Santrali’nde bir nükleer felaket olmuştu. ‘Çernobil’deki kazadan da büyük’ diye tanımlanan bu felaket, birçok Avrupa ülkesinin nükleerden çıkma planı yapmasına neden oldu. Fakat Türkiye bu olaydan hiç etkilenmedi. O kadar ki, Türkiye 3 Mayıs 2013’te Sinop’ta nükleer santral kurmak üzere Japonya ile anlaştı.”

“Bakış açımızı değiştirmenin” zamanı

Gerçek olan şu ki, artık Nükleer Karşıtı Platform’un (NKP) -elbette tüm Türkiye’nin- önünde iki tane nükleer santral projesi duruyor. Şimdi, az önce satırlarımızın arasında sözünü ettiğimiz Filiz Yavuz’un “Bakış açımızı değiştirmenin zamanı” açıklamasına geri dönelim, zira Filiz bu açıklamasında çok önemli noktaların altını çiziyor. Diyor ki, “Bu kitap, merdivensiz bırakılmış o dibi balçık dolu kör kuyuya merdiven uzatmayı öneriyor. Nükleer enerji meselesine sadece enerji ve ekonomi temelli yaklaşımlar üzerinden değil ‘yaşam’ üzerinden bakalım, nükleer enerjiyi, tartışmalarda sıkça duyduğumuz argümanlarla ve egemenlerin diliyle değil, meselenin en önemli unsurları olan ‘katılım-demokrasi’, ‘kaza riski’ ve ‘atık’ sorunları üzerinden ‘yaşamın diliyle’ tartışalım… Çünkü sadece dört yıl için bizi yönetmeleri için izin verdiğimiz siyasetçilerin insanlığı 240 bin yıl etkileyecek ‘nükleer’e karar verme haklarının asla olmadığını Sinop’a, Mersin’e, Türkiye’ye ve tüm dünyaya anlatabilmek.” Tüm bunlarla birlikte kitap ve yazarı, yine az önce satırlarımızın arasında geçen ‘siyasi’ karar argümanına da cevap veriyor: “Nükleer enerjinin teknik bir zorunluluk değil, siyasi bir tercih olduğu biliyoruz Bildiğimiz bir başka şey daha var; siyasilerin bizim, çocuklarımızın ve gelecek nesillerin yaşama hakkımızı almaya ‘hakları’ olmadığı…”

Konu uzun ve detaylı… Şunu bir kez daha hatırlatmak isterim ki Filiz Yavuz’un kitabını sadece kendiniz için değil çocuklarınız hatta onların çocukları için okumalısınız. Son sözü, Filiz’in de satırlarında sıklıkla yer verdiği Fukuşima nükleer felaketinin tanığı Japonyalı gazeteci ve aktivist Toshiya Morita’ya bırakalım: “Biz nükleer santrali hiç istemedik fakat söz hakkını bilim insanlarına ve siyasetçilere bıraktık. İşte bu yüzden bütün bu sorunları yaşadık. Ama artık kendi kaderimizi kendimiz tayin etmek istiyoruz.”

 

 

Şebnem Atılgan