Bast Kitap | Bihin Edige

İÇİNİZDEKİ TANRIÇAYI UYANDIRMAYA HAZIR MISINIZ?

Şebnem Atılgan

Bihin Edige imzasını birçok farklı ama birbirini tamamlayan alanlarda görebilirsiniz. Uzun yıllar profesyonel iş alanında üst düzey yöneticiliğini sürdüren Edige, daha sonra bilgi ve birikimlerini kişisel gelişim seminerleri ve yazdığı kitaplarda değerlendirmeyi tercih ediyor.

Böylece iş yaşamında süre gelen kişisel gelişim odaklı düşünce ve eylemlerini edebiyatın özgürlükçü dünyasında kurguya dönüştürüyor. İşte Bihin Edige’nin bu kitaplarında onun büyük ve gerçek kadın dünyasına dair her şeyi bulmak mümkün. Fakat bu dünya asla sadece kendisine dönük değil. Aksine, o ve onun roman kadınları, peşine düştükleri ‘gerçek’ kadın arayışlarına cümleleri ortak ederek, şeffaf ama bir o kadar da görkemli köprüler kuruyorlar okurlarıyla. Bu etkileyici roman kadınlarından biri de Saba! Bihin Edige’nin bir roman kahramanı olarak kurguladığı Saba’nın, sayfalar ilerledikçe sizinle birlikte yaşayan, nefes alan, üzülen, sevilen gerçek bir kadına büründüğüne tanık oluyorsunuz. Belki, bu hep böyledir. Çok etkilendiğiniz ya da çok iyi yazılan edebi eserlerin kahramanları gerçekmiş hissi verirler. Ancak Saba’yı diğerlerinden ayıran, romanın edebi başarısı değil. Aslında Bihin Edige’nin edebi bir kurgunun peşinde olmadığı da çok açık. Onun kahramanına yaşatmaya çalıştığı daha hayati başka durumlar var ki bunların başında “gerçek kadın” olmak geliyor.

Romanın diğer kadın tiplemelerinde ise “gerçek kadının” farklı temsilcilerini karşımıza çıkarıyor. Ve sonra birden, hep olduğu gibi, hayat aniden çıkmaz sokağa girdiğinde asıl kahramanla tanışıyoruz: Tanrıça!İşte bu noktada Bihin Hanım’a şu soruyu soruyorum: “Kurgu içerisinde Saba’ya çok ciddi bir rol veriyorsunuz: Gerçek kadın olmak! Ne demek bu?” Bihin Hanım’ın gözlerinde bu tanımı birebir yaşadığına dair pırıltılar dolaşıyor. “Gerçek kadın tüm baskılardan, dayatmalardan ve en önemlisi yüzlerce yıllardan bu yana beynine ve hatta genlerine işlemiş olan, kadını ikinci sınıf varsayan, inanç kalıplarından kurtulmuş kadındır. Bu kadın özgürce dişiliğini yaşayan, yani Tanrıçayı yansıtan kadındır.” Belki size bir parça fantastik gelebilir ama aslında hiç de öyle değil. Bir zamanlar, kadının doğurganlığı ve üretkenliğiyle Tanrıça olarak anıldığını unutmamak gerekiyor.

Hatırlasanıza; Ana Tanrıça Kubaba, Kibele, Artemis… Yunan’dan Sümer’e kadar bolluk, bereket, aşk, doğum, ölüm yani aslında yaşam, hep Tanrıçalar tarafından sembol olarak yaşatılmış. Anaerkil dönemlerde kadın üremeyi sağlayan doğurgan bir varlık, çocuk bakıcısı, savaşan erkeklerin iyileştiriyor yani bir bakıma hekim, doğadan oplanan bitkilerden yemekler pişiriyor ve yaşamın devamlılığını sağlıyor.

Tüm bunlar doğal olarak kadın bedenine mistik bir değer kazandırıyor. Peki, o eski dönemlerden bugüne değişen nedir? Kadın, hala aynı hatta daha fazla işlevi yerine getirmiyor mu? Anaerkil dönemden Ataerkil döneme “zorla” geçirilen kadının o eski gücünü unutması üzücü. Romanın ana izlerini oluşturan da bu durum işte: “Bir zamanlar Tanrıça olduğunu unutma!” Tanrıça arketipleri Saba da bir zamanlar Tanrıça olduğu unutmuştur. Ta ki, aslında dünyevi hayatında lüks içinde yaşadığı bir hayata rağmen gerçek kadın olarak var olamadığını hissettiği ana dek! Zengin bir kocası, şahane bir evi, harika bir kızı ve lüks içinde bir yaşamı vardır. Ancak, o bütün bu ihtişama rağmen kocasından kadın kimliğini tanımasını ister. Roman boyunca eşine anlatmaya çalıştığı hep budur.

Kocasının yaradılışın müziğini duyması ve bu ritme ayak uydurması için çaba gösterir. Fakat pek de başarılı olamaz. Çünkü Semih, ailesinden öğrendiği ideal kadın tipini tanımakta ve eşini de bu kalıbın içine sokmak için uğraşmaktadır. Bunun temel nedeni de hepimizin bildiği gibi erkeklerin rol model olarak gördükleri anne karakteridir. Sayfalar ilerleyip, işler daha da karmaşıklaştığında romanın yazarı Saba’dan yardımını esirgemez. Genç kadının artık içindeki Tanrıçalarla tanışma zamanı gelmiştir. Tanrıça bir gece, muhteşem görüntüsü ve ışıklara bürünmüş güzel yüzü ile Saba’nın karşısında belirir. Saba’nın “Sana ihtiyacım var!” sözlerine karşılık Tanrıçanın verdiği cevap ilginç olduğu kadar etkileyicidir de: “Tüm kadınların bana ihtiyacı var Saba! Ama unutma ki ben zaten senim. Ve bütün kadınlar ben. Beni bastıran ve içinizdeki derinlere atan sizsiniz. Kadınların halinden, insanların yaşadığı acıdan ve dünyanın yaşadığı bu kargaşadan ve zulümden kurtulmak için beni uyandırmak ve yeniden yaratıldığınız gibi ‘kadın’ olmak zorundasınız. Kadının felce uğratıldığı ve eziyet gördüğü için doğası yolundan sapmış, kendisini bile anlayamaz olmuştur. Bir yandan kadın kendisini ararken, karşıt enerji olan erkek bu bozulan dengede doğal olarak kimlik arayışına girmiştir. Şu an dehşeti, şiddeti, zulmü ve acıyı yaşadığınız dünyanın kurtuluşu, kadının varlığını tam anlamıyla bulma ve yaşama özgürlüğüne bağlıdır. Eğer kadın köleyse, erkeği de değişik yöntemlerle köleleştirecektir.

Kadın özgürce kadınlığını yaşadığında, başkalarına da özgürlük verir. Ve dünya değişmeye başlar.” Peki, bunu gerçekleştirmek mümkün mü? Romana bakalım: Evet mümkün! Ancak romandaki kadınlar Saba başta olmak üzere, yeniden Tanrıça olabilmek için yeni bir hayata başlıyor. Bu yeni hayatlarında ise yanlarında gerçekten kadını tanıyan erkekler var artık. Romandaki kadın kahramanlara baktığımızda görüyoruz ki, kadın kendini keşfedip nasıl bir erkekle birlikte mutlu olacağını anladığı zaman, daha doğru bir seçim yapabiliyor.

Tıpkı Tanrıçanın dediği gibi: “Çünkü erkek ve kadın, karşı karşıya geldiğinde benzersiz ve kozmik bir güç çemberi oluşturur. Ying ve Yang, yukarı ile aşağısı, yeryüzü ve gökyüzü, yani tüm evren kadın ile erkeğin fiziksel biçimiyle kuşatılmıştır. İkisini birleştirip çemberi tamamlamak üzere harekete geçen güçlü çekim ise, cinsel enerjidir. Birbirlerini gerçekten seven iki sevgili birleşince, yaratılışın temel enerjisi ortaya çıkar.” İçimizdeki Tanrıçalar Saba’nın öyküsü, kadınların içlerinde taşıdıkları Tanrıçanın özelliklerini anlatıyor. “Tanrıça arketipleri dişi enerjinin kadın bedeninde tezahür eden çeşitli halleridir,” diyor Bihin Edige. “Aslında her kadında her arketip yaşar ama bazılarında bazı arketipler daha ağır basar, diğerleri daha nadir ortaya çıkabilir. ‘Bakire Arketipi’, cinselliği gözlerinde ve hareketlerindedir. Masum bir baştan çıkarıcılığı vardır. Yaşına bakmaksızın her kadında bulunur. ‘Yaratıcı ve yok edici arketip’, bu iki zıt gücün savaşı değil, iki karşıt gurubun kararsız ilişkisidir. ‘Aşık ve baştan çıkarıcı arketip’, olgun kadın bedeninde ortaya çıkar. Erkeğin kalp atışlarını değiştiren tatlı ve büyülü duyguların tükenmez kaynağıdır. ‘Anne arketipi’, annelik tanrıçanın en zengin halidir.

Kadın, bu arketip sayesinde sadece çocuğuna değil herkese karşı koruma içgüdüsü içindedir. ‘Bilge kadın arketipi’, olgunluğun getirdiği yüce bilgeliği taşır.” Bihin Edige, okuru, “Saba – Tanrıça Uyanıyor” romanında farklı kültürel ve ekonomik düzeylerdeki kadınların yaşam hikayeleri ile aşkın, cinselliğin ve kadın-erkek ilişkilerinin etrafında dolaşarak, heyecanlı bir gezintiye çıkmaya davet ediyor.

 

Şebnem Atılgan