Aida | Bu İtalya Öyküsü İstanbul’da başladı.

Aida / Bu İtalya Öyküsü İstanbul’da başladı.

Mekanlar sahipleridir. Evler, restoranlar, bahçeler, yataklar hatta… Her mekan sahibinin kokusuna, onun dokusuna, dokunuşuna, ruhuna sahip doğar. Eğer sevmiyorsanız bir mekanı muhtemelen sahibinden dolayıdır. Ben bu yüzden size Aida vino e cucina isimli mekanı değil, sahibini anlatmak istedim.

1900’lü yılların başından beri ayakta olan o eski Rum evinin kapısından girmeden önce bir dakika kadar durmanızı rica edeceğim. Okuyacağınız bu hikayenin kahramanları henüz sizi görmemiş olacak muhtemelen, mutfakta veya telaşla servis yapma peşindeler… Mazur görün ne olur, hayatlarında ilk kez böyle bir mekanları var, istekli, heyecanlı, çok tatlı ama biraz amatörler, öğrenecekler.

Aida – vino e cucina’nın sahibesi Elif, bana göre zeka, duygu ve yeteneğin lezzetli bir karışımıdır. Onu ilk tanıdığımda 3 numara kestirdiği ama ensesinden upuzun bir tutam bırakarak isyan bayrağı gibi dalgalandırdığı saçlarıyla, güzelliğinden ödü patlıyor gibi duran bir liseli genç kızdı. Başkalarının güldüğü şeylere hüzünlenen, anlamadıklarına gülümseyen, yeni bir ayakkabı giymekten neredeyse utanan, Galileo Galilei’de okurken sınıfın en arka sırasında uyuyakalmasıyla ünlenmiş, buna rağmen çok iyi notlarla okulu bitirmiş, en istediği bölümü Türkiye’de kazandığı halde sinema böyle öğretilmemeli çıkarımıyla soluğu İtalya’da almış gencecik bir kız.

Aklından geçen milyonlarca düşüncenin, hayalin, sesin, görüntünün DNA’sının yapıtaşını oluşturan dedesinin varlığından geldiğini belki de henüz keşfetmemiş o günlerde.

Bir dede düşünün ki, adı İhsan Ünlüer; bir cerrah, bir karikatürist, düşünür, incelikli bir yazar ve üstelik bir tenor. Torununu kucağına oturtup hikayelerini anlatmaya zaman bulamamış belki uzun uzun ama, hücrelerini geçirmiş ona, bence biraz da ruhunu. Aida demiş kızına ve onun bedeniyle hayat bulmuş alfabenin ilk harfi Elif, Alfa, Alef…

 

İtalya Macerası

İtalya’ya gittiğinde tanıştı lezzetle Elif. Peynirler taşıdı her gelişinde, öğrendiği konserve tariflerini anlattı heyecanla… Balkonunda otlar yetiştirdi o öğrenci haliyle. Skype üzerinden aldığı özlediği lezzetlerin tariflerini ve Roma’da sofralar kurdu. Eskimiş converse’li uzun sarı kuyruklu o serseri genç kız, sinema okurken, lezzetten anlayan, onu yaratabilen bir genç kadına dönüştü.

Ferzan Özpetek ile tanıştı sonra. Asistanı oldu uzun süre. Özpetek gibi bir ustanın çırağı olarak, kameranın arkasındaki dünyanın inceliklerini öğrendi. Söyleyenlerin yalancısıyım, çok da yakıştı oraya… Artık gizleyemediği güzel suratı yüzünden, kamera önüne de çekilmek istendi zaman zaman ama çıraklığını bildi, kahve taşıdı, ayak işleri yaptı gerekirse, bir sinemacı olarak şekillendi Ferzan Özpetek setlerinde, Ferzan Özpetek tornasında.

Lecce’de bir film çekimi sırasında tanıştı Andrea ile… Aşık oldu. Çizmenin topuğunda aşık olduğu bu yakışıklı genç adamla birleşti yolu. Aşk denen milyon yıllık iksirin neleri değiştirebildiğini bilir bu derginin okurları. Lezzette birleştiler, güzellikte birleştiler, aşkta tutkuda ve sonunda aynı yolculukta birleştiler. Dünyanın en güzel bebeğiyle İstanbul’a yerleşme kararı aldılar. Bence topuk az geldi onlara, iki kıtada birden yaşamanın zenginliği dururken.

İtalya’lı Andrea ve kızına Aida ismini bundan neredeyse yarım yüzyıl önce koymuş ruhu İtalyan bir dedenin torunu olan Elif, Moda’yı, konuk ağırlamayı, lezzet yaratmayı, mutfakta olmayı seçtiler yaşam biçimi olarak. Ressam Şeref Akdik sokaktaki 10 numaralı eski Rum evi, Aida – vino e cucina olarak yeniden doğdu.

İtalya kokulu bir İstanbul evi

Yeni olan sadece yemekler Aida – vino e cucina’da belki bir de bardaklar, tabaklar… Masalar, sandalyeler, avizeler, fotoğraflar, çerçeveler, kül tablaları, aksesuarlar eski… Birbirini görür görmez tanıyan benzer ruhlu insanların eşsiz paylaşma yetenekleri sayesinde Elif bu eskilerin bir çoğunu arka sokaktaki Seyyare’nin sahibi Pelin sayesinde buldu. Pelin, Aida’ya uygun gördüğü her ruhlu nesneyi Elif’le paylaştı önce… Elif’in evinden, anneannesinden edindiği yüzlerce parçayla birleşti o nesneler ve Aida’nın romantik köşelerini, huzurlu masalarını, ruhlu atmosferini oluşturdular. Elif’in çocukken çaldığı piyano da girişteki yerini alınca, muhtemelen gülümsedi merdivenlerdeki sararmış İhsan Ünlüer fotoğrafı, göz kırpmış da olabilir.

İşte şimdi hazırdı mekan.

Kahve, şarap, mönü ve misafirler

Mönünün çatısını İtalya’dan Türkiye’ye Aida – vino e cucina için gelen usta aşçı Valentino Salvi kurdu ve sürdürüyor. Valentino’ya, Sekiz İstanbul, Kantin, Raffless İstanbul gibi özel mekanlarda deneyim kazanmış yetenekli aşçı Erman Evcil eşlik ediyor. Serviste, oyuncu ve yönetmen Barış Kıralioğlu, Elif ve Andrea var. Barış ve Elif, liseden arkadaşlar ve egosuz ruhları, gülümseyen yüzleri, İtalyancaları, İngilizceleri, biraz İspanyolca, hatta yolu şaşan bir filozof gelirse Latinceleriyle, özellikle yabancı konuklara çok özel bir servis yapıyorlar. Andrea barı yönetiyor, mutfağa destek oluyor, operasyonel işleri hallediyor ve İtalyan bir konuk geldiğinde doğal olarak onu evinde gibi ağırlamaya çabalıyor.

En sevdikleri kahve olan Quarta’yı İtalya’dan ithal ettiler. İtalyan lezzetlerine en iyi biçimde eşlik etsin diye.

Bu yazının sahibi bir gurme değil ne yazık ki, öyle olsa mönünün her bir lezzetini size karşılaştırmalı olarak tanıtırdı. Bu kadarcık eksiği de olsun.

Kutu içinde:

Aida – vino e cucina Mönüsü