Aralık, 2014

Bast Home e-dergi Ocak 2015 Sayısı Yayında!

kapakocak2015

 

OKUMAK İÇİN TIKLAYIN! 

2015’in ilk ayında dopdolu ve seveceğinizi düşündüğümüz içeriğimizle karşınızdayız. Öncelikle yeni yılın hepinize, mutluluk, sağlık ve başarı getirmesini diliyoruz. Bizi soracak olursanız, biz sayıları hızla artan okuyucumuzla ve yeni kuşak medya anlayışımızı bizimle birlikte kucaklayan çok sayıda iş ortağımızla 2015’e bol umutlu ve enerjik bir giriş yapıyoruz. Dileriz ki sizin de bu yıl tüm hayalleriniz gerçek olur.

 

Ocak Sayımızdan Bazı Başlıklar

 

2015’e temiz bir başlangıç yapmak için YENİLENİYORUZ! Hem kişisel tazelenme önerileri, hem de eviniz için pratik yenilenme çözümlerini yeni sayımızda bulacaksınız.

Ofis yaşamındaki son trendlerden olan “Hazır Ofis” kavramını, sizin için mercek altına aldık. İstanbul’daki en popüler hazır ofis uygulamalarını, sömestr tatili yaklaşırken ailece yapacağınız tatiller için dünyanın en ilginç otellerini sizler için araştırdık,

Dekorasyondaki dünya markalarının 2015 koleksiyonlarını merak ediyor musunuz?

Kış bastırdı malum, İstanbul’da kendinizi evinizde hissedeceğiniz mekanların izini sürdük.

Nişantaşı-Teşvikiye dosyamızın 2. bölümü ile sizlerleyiz,

Tasarımdan sanata, mutfaktan seyahate, modadan günlük yaşama ve daha birçok konuda 300den fazla sayfalık zengin içeriğimizle yeni yılda karşınızdayız.

 

Keyifli Okumalar! Mutlu Yıllar!

Chalet Zermatt Peak

Zermatt Peak dağ evi 5 yıldızlı Zermatt’ın kalbinde konumlanmış lüks bir otel. Köye ve ikonik Matterhorn’a bakan şahane bir manzarası var. Dünyanın kayak deyince ilk akla gelen ve en çok gidilmek istenen lokasyonlarından birinde yer alıyor.

Ailece geçirilecek bir kayak tatili için bu muhteşem evlerden birini kiralamak eşsiz bir fırsat. Ödüllü bir personel kalitesiyle bu otel konaklaması hayatınızın tatili olarak hatırlanacak. Heyecan arayanlar ve spor meraklıları için Zermatt’ın 4 dinamik ve eşsiz güzellikte kayak alanı her seviyeden kayak ve snowboard sporu yapanlar için uygun.

Dağın zirve ve tepelerinde dünyaca ünlü beş yıldızlı fine-dining  restoranlar var. Sınırsız kar keyfi, 360km’lik pistleri ile Zermatt sizi tam anlamıyla bir kış masalına çağırıyor.

Otelin iç mimarisi 5 yıldız kalitesine uyacak şekilde tasarlanmış. En yüksek kalitede natürel materyaller, işçilik, sıcak renkler ve büyüleyici doğa iç içe. Dağda yorucu bir günün ardından yine bir tasarım harikası olan wellness spa‘da rahatlayabilir veya buhar banyosuna girebilirsiniz.

 

LEGOLAND OTEL MALEZYA 

Legoland Malezya Resort, bir su parkı, Legoland parkı, ve oteli aynı lokasyonda bir araya getiriyor. İdeal bir aile tatili destinasyonu. Baktığınız her yerde Lego’dan oluşan bir eğlence dünyası göreceksiniz. 

Kaydıraklar, gösteriler, maceralı aksiyon oyunları, eğitici eğlenceler ve günlük çeşitli gezilerle dolu etkinlikler mevcut. Yapacak o kadar çok şey var ki bir gün asla yeterli değil. Muhteşem ejderhalı girişe geldiğiniz andan itibaren, interaktif Lego karakterler, temalı oyun alanları karşınıza çıkıyor. Burası çocuklar için tam bir cennet.

Otelde bulunduğunuz sürece içeride ve dışarıda baktığınız her yerde Lego göreceksiniz. Çocuklar ayrıca yüzme havuzu, temalı asansörler, patlayan oyuncak kutuları ve ejderhalar ile adeta büyülenecekler. Otelin dışında da nefes kesici bir park manzaralı oturma alanı bulunuyor.

Otelde odalarda farklı temalar hakim. Korsan, aksiyon ve kraliyet seçebileceğiniz konseptler arasında. 249 odada da yer alan bu popüler Lego serilerinden seçim yapabileceksiniz. Odalarda iki ayrı uyuma alanı, bir yetişkinler için kral yatak ve üç çocuğa kadar çıkabilen kendi televizyonlarının da bulunduğu ekstra  bölüm bulunuyor. Tam bir çocuk cenneti.

Otel Les Airelles

Hotel Les Airelles Courchevel sınırları zorlayan konfor, olağanüstü doğa, zengin ekipmanı ile 37 oda ve 14 süit ile hizmet veriyor. Lobi dekorasyonu, kütüphane, şömine ve sıcak ambiyansı burayı eşsiz bir masal diyarına dönüştürmüş.

Dışarıdan içeri girdiğinizde sımsıcak bir ortam sizi bekliyor. Barda nadir bulunan özel yapım likörler servis ediliyor. Les Airelles’te kayak sporu için gereken tüm detaylar mevcut. Kayak öğretmeni, odası ve teknisyeni her an yardıma hazır. Çocukları rahatça emanet edebileceğiniz profesyoneller sürekli, görev başında. Her şey geniş pistlerde gerçek bir kayak keyfi yaşamak üzere tasarlanmış.

Michelin yıldızına sahip usta şef Pierre Gagnaire yetenekli takımı ile birlikte geleneksel burjuva mutfağını, yaratıcılığı ile süslüyor.

Kendinizi geçen yüzyılın ihtişamlı mimari atmosferinin içinde bulacağınız bu görkemli otelde, ziyaretçilerin otel içindeki konforu için her şey düşünülmüş. Kapalı havuz alanı kendinizi karın soğuğundan yorulmuş hissettiğiniz anlarda imdadınıza yetişiyor. Aynı şekilde üstün hizmet kalitesi ile odanızdan çıkmak istemeyeceğiniz anlar yaratmayı başarıyorlar.

Otelde çocuklar ile yapılan etkinliklerde başrolleri üstlenen Lorelei ve Jeff adında iki maskot var. Ultra modern bir oyun salonu, dev ekran sinema ve çocuklar için daha birçok etkinlik ve aktivite gerçekleşiyor. Les Airelles’te kaldıkları süre boyunca sanki Noel baba’nın dünyasında gibi hissedecekler.

Özel günlerde otel tasarımcılar, şefler ve tüm personel beraber unutulmaz temalı partiler düzenliyor. Alplerin ormanları içerisinde bir mücevher gibi duran Les Airelles  dünyanın en büyük kayak alanında ailece unutulmaz bir zaman geçirmeyi her özelliğiyle mümkün kılıyor.

Disneyland Hotel

Lüks bir masal Paris’te sizi bekliyor. Parkın girişinden kısa bir mesafe sonra Viktorya döneminden esinlenen en kaliteli Disney hizmeti sunan görkemli otel karşınıza çıkıyor. Bu otelin konuğuysanız belirli günlerde Disneyland Park’ta ekstra 2 sihirli saat geçirebilirsiniz. Otel 5 yıldız kalite ve hizmet sunuyor. Bu yüzden büyüklere de cazip.

Çocukların otelde unutulmaz zamanlar yaşaması tabii ki kaçınılmaz. Parkla yanyana olan bu masal diyarında, onları ayrıca içeride de oyun merkezi, çok çeşitli Mickey Mouse ve Disney karakterlerinin ürünleri bulabilecekleri bir butik bekliyor. Kahvaltıda merhaba demek için yanınıza Goofy, Minnie, Daisy veya Donald amcanın gelmesi an meselesi.

Daha küçük çocuklarınızı da rahatlıkla bırakacağınız Fantasia temalı Minnie Club rahatça güveneceğiniz yaş gruplarına yönelik aktivitelerle dolu güvenli ve neşeli bir ortam vaadediyor. Kısacası burası tam bir harikalar diyarı.

Otelde standart odalar, temalı şato odaları ve süitler mevcut. Avrupa’nın karanlık havalarından binayı ve yaşatacağı büyülü ortamı rahatça ayrıştırabilmek adına bu görkemli bina pembeye boyatılmış. Otel birbirine köprülerle bağlanmış 3 ana yapıdan oluşuyor. Normalin aksine çatıları ise kırmızı değil koyu pembe olarak tasarlanmış. Tam bir masal atmosferi yakalanmış.

Standart odalarda pastel tonlar hakim. Temalı odalarda da karakterlere ait süsleme ve baskılı ürünler görebilirsiniz. Aktivitelerle dolu bu otel Disneyland gezinizi tamamlayacak kaçınılmaz bir seçenek. Disneyland’ta geçireceğiniz keyifli günlerin yanında hoş bir konaklama deneyimi de elde etmek istiyorsanız bu ilginç oteli şiddetle tavsiye ediyoruz.

Treehotel

Treehotel, 8-10 adet odası ile Harads bölgesi etrafındaki ormanlık alanda kurulmuş. Şu anda 6 adet ağaç odası hizmet veriyor. Bunlar 2010, 2011 ve 2013 yıllarında önemli İskandinav mimarlar tarafından dizayn edilmiş.

Yakın zamanda komplekste 5 ağaç odaya ilave olarak 2 sauna binası 12 kişiye hizmet etmek üzere yüzyıllık çamların arasında inşa edilmiş.

Odaların büyüklüğü 15 ve 30 metrekare arasında değişiyor. En büyük oda 4 kişiye kadar konuk ağırlayabiliyor. Kullanılan tüm malzemeler ve sistem çevre dostu. Her oda minimal ve modern.

Treehotel, Lule River’ın olağanüstü manzarasına karşı uzun çam ormanlarının içinde yer alıyor. Burada 4 mevsimin de büyüsünü yaşayabilirsiniz. 3 tane oda yerden 4-6 metre yükseklikte. Rampa, köprü ya da elektrikli merdiven ile ulaşılıyor. Her oda özgün sadece mimari değil, mobilya, aydınlatma ve kumaşlar da özel yapım.

Huzuru, macerayı ve hızı  seviyorsanız burada dört mevsimin keyfini çıkaracaksınız. Işıl ışıl parlayan karda sihirli kuzey ışıklarıyla birleşen sakin kış geceleri veya yazı karşılayan yeşilliklerde yalınayak gezmenin huzuru, at veya bisiklet keyfi sizi bekliyor..

Çocuklarınız büyüdüyse ve onlarla farklı keşiflerin tadını çıkarmak istiyorsanız doğru yerdesiniz. Taze ve temiz bahar havalarında balık tutup nehir kıyısında vakit geçirebilirsiniz. Otelin websitesinde mevsime göre inceleyebileceğiniz sınırsız aktivite önerileri mevcut. Doğayla birlikte estetik tasarımın da keyfinizi artırması garantilenmiş.

Nişantaşı Teşvikiye Dosyası 2

ARMAGGAN Art & Design Gallery

ARMAGGAN Nuruosmaniye mağazasının üçüncü katında bulunan ARMAGGAN Art & Design Gallery, genç sanatçıları desteklemek, yeni ve yaratıcı fikirleri sanatseverlere yansıtmak amacıyla kurulmuş. Bir tasarım ve üretim markası olan ARMAGGAN’ın içinde doğan ve tarihi yarımadada yeni bir çekim merkezi olmayı hedefleyen ARMAGGAN Art & Design Gallery’de yer alan eserlerin sergiler için özel olarak üretilmesi, galerinin ilke edindiği “bir proje alanı” olmak amacına hizmet ediyor.ARMAGGAN Art & Design Gallery, yurtiçi çalışmalarının yanı sıra yurt dışı sanat takvimlerine girmeyi, imza attığı sergilerle dikkatleri Nuruosmaniye’ye, Türkiye’ye çekmeyi; sergilerini ve sanatçılarını yurt dışı sanat fuarlarına taşımayı da amaç edinmiş.ARMAGGAN Art & Design Gallery, Nuruosmaniye’de zanaat-tasarım-üretim üçgeni içinde yer alan konumuna yakışan özel üretimlerle merak uyandırıyor. Sergilerine paralel olarak düzenleyeceği konuşmalar, atölye çalışmaları ve Nuruosmaniye’ye yayılan etkinliklerle İstanbul sanat izleyicilerinin yanı sıra bölgenin yabancı misafirlerine de ulaşmaya çalışıyor.

CAFE ZONE

Nişantaşı’nda altın üçgenin kalbinde konumlanan, en prestijli butiklere ve en trend gece kulüplerine yalnızca bir kaç adım uzakta olan Cafe Zone, Rumeli, Valikonağı ve Abdi İpekçi Caddesi’nin tam ortasında yer alan büyülü bir mekan. Beyaz Atölye Mimarlık tarafından yenilenmiş yüzüyle misafirlerini ağırlayan Cafe Zone, şık detayların ön plana çıktığı sıcak ve modern bir atmosfere sahip. Mimarların özel olarak tasarladıkları aydınlatmaları ile dikkatleri üzerine toplayan bu kafe, yaz kış kullanılabilen bahçesi ile bağımlılık yaratan bir keyif serüvenine davetiye çıkarıyor. Rahat kanepe ve koltuklarıyla bu ışıltılı mekan keyif  hissini doyasıya tattırıyor.

HAAZ

Haaz’ın, -dünyaca ünlü markaların mobilya, tasarım ve objelerin, dünyanın bir ucundan toplanan, bir eşi daha bulunmayan özel parçaların ve farklı kültürlerden sanatçıların özgün eserlerinin- yeni adresi iki katlı yeni konsept mağazası Nişantaşın’da .

Farklı hediyeler ve elbette yaşadığınız mekanı güzelleştirmek isteyenlerin ortak adresi Haaz hiç kuşkusuz.Tom Dixon,Andrew Martin,Gustav Louis,Artek,Droog Design,Moroso,BD Barcelona gibi dünyaca ünlü markaları bir arada ziyaret etme şansı yakalayabilir,sevdiklerinize özel hediyeler alabilirsiniz.

 

THE HOUSE CAFE

Bir klasik olan The house cafe Teşvikiye’nin sembolü haline geldi desek yanılmış olmayız.3 ortak tarafından kurulan The House Cafe 2002 yılında ilk şubesini Teşvikiye Atiye Sokak’ta açtı.Kısa zaman sonra tazelik,lezzet ve mevsimselliğin öne çıktığı yemekleri,içecekleri ve keyifli ortamıyla müdavim kitlesini oluşturdu. Ancak Teşvikiye’ye gelenlerin ilk durağı olduğundan yer bulmak oldukça zor hatırlamakta fayda var .

 

KOZMONOT

Nişantaşı’nın Atiye Sokak ve Mim Kemal Öke Caddesi’nden sonra son buluşma noktası Topağacı oldu. Topağacı merkezde Design Parallax tarafından geçtiğimiz günlerde açılan Kozmonot, tasarımsal kaygıları olmayan ama bir o kadar da dekoruyla ve menüsüyle farkındalık yaratan, iddiasız ve tematik ilhamını da ” Soğuk Savaş Yılları” ndan alan bir mekan. İsmi için uzaya çıkarak Dünya’yı uzaydan gören Rus kozmonot Yuri Gagarin’den ilham alınan Kozmonot Pub; aydınlatmaları, duvar resimleri ve farklı dekoruyla ilgi çekiyor. Servis ve menü ‘’gastro-pub’’ konseptinde hizmet veriyor; İddialı kokteylleri ile klasikleşmiş bir bar menüsünü birleştirmeyi başaran mekanda fıçı Guiness ; Kozmonot’un başlıca yaşam destek ünitesi. Ayrıca Almanya , Hollanda ve Belçika biraları ile; belli ülkelere özgü şarap ve lezzetler de menüde yer almakta.

LLDARO                                                                                                                                    

Etkileyici temaların ve duyguların en ince detaylarla porselende hayat bulduğu, dünyanın en ünlü porselen sanat ve dekorasyon objeleri markası Lladro,İstanbul Nişantaşı’nda açtığı konsept mağazası ile şimdi Türkiye’de.Dünyanın en saygın ve ünlü porselen markalarından biri olan Lladro, gerçekçi tasarımları, zarif siluetleri, benzersiz dokuları ve büyüleyici duruşlarıyla 1953 yılından beri porselenin kalbi olarak anılıyor. Sanat eserine dönüştürdüğü objeler ile hem dekorasyon severlerin hem de koleksiyonerlerin büyük ilgisini gören Lladro, koleksiyonunda farklı tema ve duyguları yansıtan heykel objelerin yanı sıra, avize, aplik, ayna gibi, objeleri de Lladro İstanbul Store mağazasında satışa sunuluyor.

Lladro, İstanbul Store, Lladro’nun Madrid, Bercelona ve Valencia mağazalarının haricinde, New York, Los Angeles, Moskova, Tokyo, Londra, Pekin, Hong Kong, Shangay ve Singapur mağazalarından sonra onuncu mağazası olarak İstanbul’da sanat ve dekorasyon severler ile buluşuyor.

 

MOC İSTANBUL

MOC İstanbul, 12 farklı ülkeden getirtilen yeşil kahve çekirdeklerini kendi kavuruyor, harmanlıyor ve ortaya inanılmaz  tatlar çıkıyor. Kahveye bambaşka bir boyut kazandıran Moc özellikle ‘cold brew’ adını verdikleri, buz ile 24-28 saatte soğuk demlenen kahveyi öneriyor.

Mekânın ortaklarından Sam Çeviköz ömrünü kahveye adamış. Adamış diyoruz çünkü Avustralya’da kurduğu kahve çekirdeği kavurma ve dağıtım şirketinin kazandığı başarılara uluslararası barista eğitmenliği, kahve festival ve yarışmalarında jüri üyelikleri gibi tecrübeleri de ekleyerek kahvenin çekirdekten fincana uzanan yolculuğunun her aşamasına hakim bir konuma gelmiş kendisi.

MOC İstanbul, kahve dışında Fransa’dan gelen çikolatalı kruvasanları, bizim damak tadımıza göre farklı bir lezzet olan Avustralya’nın milli yiyeceklerinden Vegemite ve fırında İspanyol omleti kahvaltınızı şenlendirecek seçeneklerden sadece bir kaçı…

 

 

 

SUNDAY COFFEE SHOP

Teşvikiye Camii’nin hemen arka sokağında yer alan Sunday Coffee Shop, sokağa bakan masaları ve konseptiyle çok keyifli bir mekan. Yazın pencere önündeki minderlerde oturabilir, kışın caddeye bakan sandalyelerinde oturup caz müzik ile kahve keyfi yapmak için birebir.Nişantaşı’nın kalabalığında sıyrılıp alışverişinize, gezinize mola vermek için ideal bir durak.Duvarlarındaki vintage kutuları ve tabloları ile sıcak bir hava katmış mekana. Karşılıklı değil de tek bir yöne bakan rahat sandalyelerine oturmadan kahvenizi sipariş etmelisiniz çünkü mekan self servis. Sunumu tahta bir servis tabağında gelen kahvenin yanında  kurabiye ve su ikramı yapılıyor. En sevilen kahveler ise ,Sunday Karamel Snow, Cold Vanilla ve Iced Latte.

TOST BİLDİKLERİM

Tos Bildiklerim iki katlı ,küçük bir mekan.Ancak tost hakkında tüm bildiklerinizi değiştirebilecek ölçüde de büyük!Mekanın sahibi Nişantaşı’nda yıllarca bar işletmeciliği yapmış olan Ender Saral.Ancak bar temposundan yorulan Saral bu kez farklı ve lezzetli bir konsept yaratmış.’’Tost işte’’ deyip geçemediğiniz birbirinden farklı çeşitte tost sunuluyor burada.En iddialı oldukları tost baget ekmek arasında cotto jambon ,mortadella,edam ve roka ile hazırlanıyor.Menüsünde 20 çeşit tost var ancak isimleri yok ,hepsine bir rakam ile mekanın baş harfleri verilmiş. Örneğin “TB05’ten istiyorum” diyorsunuz. Panini, kepekli, normal tost ekmeği gibi seçeneklerin olduğu mekanda füme somon, kıvırcık, Dijon hardalı, Meksika biber turşulu TB22; avokado, mozzarella, krem peynir, ıspanak pesto, üç renk fırın biberli TB24; esmer ekmek, kuzu füme, gouda, lahanalı TB04; fırın tavuk, taze soya filiz, üç renk fırın biberli panini TB15 tost çeşitleri ve fazlasını bulabilirsiniz.Ayrıca “Günün çorbası olarak sunulan  balkabağı veya pırasalı, sebzeli çorba da şimdiden favoriler arasına girmiş bile. Birkaç ay sonra Bağdat Caddesi’nde bir yer açma fikri de projeler arasında.

 

Mimar Hane : Kural Tanımayan Büyük Mimar Toyo İto

1 Haziran 1941 ‘de Güney Kore’nin başkenti Seul’de doğan Toyo Ito, 1965-1969 arası Tokyo Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nde okudu. 1969’te mezun olduktan sonra Kiyonori Kikutake & Associates’te çalışmaya başladı.  Kısa bir süre bu şirkette çalıştıktan sonra 1971’de kendi şirketini kurmak için ayrıldı.

1971 yılında kendi mimarlık bürosunu kuran Ito, Tayvan’daki Dünya Olimpiyat Oyunları Stadyumu’nun da aralarında bulunduğu birçok esere imza attı. Urban Robot (Urbot) adıyla kurduğu şirket 1979’da Toyo Ito & Associates, Architects adını aldı. İlk yapıları Tokyo civarında yer aldı.

Geleneksel yapılara alternatifler üreten Japon mimar Toyo Ito farklı alanlardan gelen fikirleri ve kavramları mimariyle birleştiren ‘Kavramsal Mimari‘nin öncülerinden biri olarak tanınıyor. Bildiğiniz gibi kavramsal mimaride bir ürün olarak tamamlanmış olan yapı, ona yol gösteren fikirlerden daha az önemli sayılıyor. Bu fikirler, metinlerden, diyagramlardan ya da sanatsal enstalasyonlardan oluşabiliyor. Ito’nun sanatı, Munesuke Mita ve Gilles Deleuze gibi filozofların düşünceleriyle benzerlik gösteriyor. Sınırsız varlık felsefesini yansıtan eserleri için yepyeni  koşullar ve formlar arayışında olan mimar, mimarlık dünyasının bir nevi Nobel’i sayılan ve en prestijli ödülü olarak kabul edilen Pritzker Mimarlık Ödülü’ne 2013 yılında layık görüldü.

Pritzker mimarın ilk önemli ödülü değil. Ondan önce de  arasında 2010 yılındaki 22. Praemium Imperiale ödülü. 2006’da Royal Institute of British Architects tarafından verilen Royal Gold Medal ile 2002’deki Venedik Bienali sırasında aldığı Golden Lion for Lifetime Aclıievement ödülleri mevcut. Beyzbol tutkunu olan Toyo İto’nun 1991 yılında kendisinin ilk spor arenasını ( Dome in Odeta) tasarlayarak Japonya Sanat akademisi tarafından Eğitim Bakanlığı Sanat Teşvik ödülü alması da tesadüf değildir.40 yıllık meslek yaşamı boyunca birçok olağanüstü yapıya imza atmasının yanı sıra mimarinin sınırlarını zorlamasıyla tanınıyor. Ito, hedefine ulaşmak için gerekirse bildiği tüm kuralları yıkıp yeni baştan yaratacak kadar sıra dışı ve açık fikirli.

TOYO ITO ESERLERİ

• 1976 – White U Evi (kız kardeşi için yaptığı ev)

• 1984 – Silver Hut (Ito’nun kendi evi, White U’nun bitişiğinde)

• 1986 – Rüzgarların Kulesi, Yokohama

• 1991 – Yatsushiro Kent Müzesi

• 2001 – Sendai Mediatheque: Kütüphane, sanat galerisi,film stüdyosundan oluşan karma içerikli yapı

• 2002 – Serpentine Galerisi, London

• 2004 – Matsumoto Performans Sanatları Merkezi, Matsumoto, Nagano, Japonya.

• 2004 – Tod’s Omotesandō Binası, Tokyo

• 2006 – Taichung Opera Binası, Tayvan

• 2006 – Meiso no Mori Cenaze Evi Kakamigahara-shi, Gifu, Japan

• 2007 –  Tama Sanat Üniversitesi Kütüphanesi, Hachiöji, Tokyo, Japonya.

• 2008 – Kaohsiung Stadyumu, Tayvan

• 2009 – Porta Yangın Kuleleri, Barselona, İspanya

• 2011 – Toyo Ito Mimarlık Müzesi, Imabari-shi, Ehime, Japonya

 

“Bu yapı Toyo Ito’nun olmalı” dedirtecek belli bir stili olmayan, sürekli bir deney halinde ve  her projesinde farklı teknikler deneyen mimar ofisini açık bir laboratuvar gibi kullanıyor, çalışanlarını kendi çizgilerini bulmaları konusunda yönlendiriyor.

Toyo Ito,  birçok farklı mimari dili ve işlevi sentezleyerek, kendi kişisel detaylarını oluşturması ve bunu yaparken de doğadan ve insandan ustaca ilham alması ile öne çıkan bir mimar. Bu sebeple de Ito için “zamansız yapıların mimarı” denebilir. Samimi ve doğal bir insan olan Toyo Ito klasik müzik dinleyerek akşamları çalışmayı sevdiğini her fırsatta dile getirmektedir. Yaratıcılıktaki bitmek bilmeyen enerjisini “Farklı şehirleri gezmek, yeni insanlarla tanışmak, konuşmak ve çoğu zaman sadece etrafta dolaşmaktan” aldığını belirtir sıklıkla.

 

Ito tamamladığı her proje sonrasında “aslında her defasında ne kadar yetersiz olduğumun farkına varıyorum “ dediği bilinmektedir. Bu da onun sıra dışı bir zihne ve bakış açısına sahip olduğunun en büyük göstergelerinden biri. Bu farkındalık ile yeni bir projeye başlamak için gereken motivasyonu bulduğunu belirterek “işte bu yüzden asla belli, sabit ve bana özgü tek bir stilim olmayacak ve ben asla hiçbir işimle tam anlamıyla tatmin olmayacağım” Şeklinde özetlemekte kariyerini.

 

Genç mimarları eğitmek ve yetiştirmek için harcadığı çaba ve zaman neticesinde  Ito’nun stüdyosunda yetişmiş çok başarılı 150’ye yakın büyük isim saymak mümkündür.2010 Pritzker Ödülti sahibi Kazuyo Sejiıııa ve Ryue Nishizawa bunların en ünlülerinden ikisidir.

 

Sosyal sorumluluk projeleri de Ito için çok önemli ve değerlidir.

2011 yılındaki depremde evsiz kalan Japon halkı için tasarladığı evlerden oluşan “Home-for-All” adlı proje. Ito’nun mimariyi yeniden değerlendirmesine yol açmıştır.40 yılı aşkın mimarlık kariyerinde birçok kütüphane, ev.park, tiyatro binası, mağaza, ofis binaları ve ulusal pavyonlar için fuar standı tasarlayan Ito aslında çoğu zaman standart endüstriyel malzemeleri kullanmaktadır: Tüpler, borular, tel örgüler, oluklu alüminyum tabakalar ve geçirgen kumaşlar gibi. Son yıllardaki işlerinde ise güçlendirilmiş betondan daha sık faydalanmaktadır.

 

“Mimari nedir ve kim içindir”i sorgulayarak  “Mimari iki kişi arasındaki ilişkidir; insanları bir araya getirebilen şeydir.” Tezine ulaşan Toyo Ito’nun Prince to Architectural Press tarafından yayımlanan “Forces of Nature” adlı bir kitabı da mevcuttur.

Gülen Yalçınkaya Özelçi

Metro Gastro Türkiye’nin En Lezzetli Dergisi

Şebnem Atılgan

Metro Toptancı Market’in yaklaşık on dört yıldır okurlarıyla buluşturduğu Metro Gastro, keyifli ve bir o kadar da dopdolu ve nitelikli içeriğiyle okurlarının beğenisini topluyor.  Sofranızda yediklerinizle yakından ya da uzaktan ilgileniyorsanız Metro Gastro’da mutlaka size hitap eden makaleleri bulabilir ve geçmişten günümüze farklı disiplinlerde incelenen yemek kültürünü çok daha yakından tanıyabilirsiniz.

Yemek ve siyaset arasında bir bağ olabileceğini hiç düşündünüz mü? Peki, “Sosyalist mutfak” dediğimizde aklınıza neler geliyor? Başar Sabuncu’nun yönetmenliğini yaptığı “Zengin Mutfağı” filmini izlediniz mi? Ya da, Andrew Finkel’in “Oyumuzu da yediklerimize göre mi veririz?” adını taşıyan makalesine ne dersiniz? Metro Gastro’nun yayımlanan sayıları arasında yer alan başlıklar sadece bunlar değil. Örneğin bir başka sayısında “Şaşırtan Batman ve Mutfağı” yazısını okuyabilir, bir yandan da “Bitki Ruhu: İlkel İnanışta Çavdar ve Yulaf” başlığı ile antik çağa doğru uzanabilirsiniz. Farklı bir disiplin başlığında yemek kültürüne göz atmak istiyorsanız eğer Dr. Tülin Ural’ın kaleme aldığı “Adab-ı Muaşerette XVII. Ve XVIII. Yüzyıllar – Aristokrasinin Rövanşı” yazısı tam size göre demektir. Dünyaya doğru bir pencere de açabiliriz: Tijen Inaltong’un imzasını taşıyan “Bir Kent, Bir Gelenek Chiang Mai”yi tanımak da en az o topraklara ayak basmak kadar heyecan verici olacaktır. Elbette hepsi bu kadar değil! Bu ay 75. sayısını kutlayan ve yemek kültürü okurlarının takip ettiği Metro Gastro hakkında sorularımızı derginin yayın yönetmeni Nilhan Aras’a yönelttik.

 

Anadolu’nun “Yemek Kültürü”

Metro Toptancı Market’te iki bin yılından bu yana çalışmalarını sürdüren Nilhan Aras, derginin yayın yönetmenliğinin yanı sıra Metro Kültür Yayınları’nın editörlüğünü yapıyor. “Ben bir Anadolu mutfak kültürü araştırmacısıyım,” diyen Aras’ın kaleme aldığı yazılarında;  yayıma hazırladığı dergi, kitap ve eklerde bu kültüre verdiği önemi görmek mümkün. Anadolu’nun antik çağlardan bu yana insanoğluna sunduğu o güzelim verimli topraklarda karış, karış dolaşması ve kaybolmuş, kaybolmaya yüz tutmuş ürün ve yemekleri bulma çabası da araştırmacı kişiliğinin bir yansıması. “Özellikle, bu ürünleri ve unutulmaya yüz tutan her bir değeri, sosyal yaşamımıza ve ekonomiye yeniden kazandırmakla ilgileniyorum,” diyor Aras.  Metro Gastro ekibinin gün yüzüne çıkardığı onca ürün ve bir zamanlar sofraları süsleyen yemekler Asuman Albayrak, Ülkü M. Solak ve Ahmet Uhri imzasıyla “Deneysel Bir Arkeoloji Çalışması Olarak Hitit Mutfağı” ya da Nilhan Aras imzasıyla “Gaziantep Deyince…” ve dergide yayımlanan diğer değerli makale ve kitaplarla yazılı kaynaklarda olması gereken yerlerini alıyor. “İlk kitabımızı yayınlamaya karar verdiğimizde Metro Kültür Yayınları’nı hayata geçirmeye de karar vermiş olduk,” diyerek sözlerine devam ediyor Aras. “Amacımız ilk günden bu yana öncelikli olarak Anadolu ve hemen sonrasında dünya mutfak kültürüne hizmet etmekti.” Böylece ilk kitaplar ve daha sonra diğerleri aynı düşünce ve inançla yayımlanmaya başlıyor.

 

 

“Yemek Kültürü” dergisi

Metro Gastro dergisini diğerlerinden ayıran en önemli fark “yemek kültürü dergisi” tanımını ilk sayfasından son sayfasına kadar en iyi şekilde taşıyor olması. Bu gözle baktığınızda dergide, yeme-içme alanında gıda ve gıda dışı tüm konular farklı bakış açılarıyla yer alıyor. Derginin temelini ise interdisipliner çalışma oluşturuyor. Örneğin yöre mutfakları için etnografya ve alanda araştırmalar yapılıyor. Mutfak ve mutfak kültürü arkeoloji, sanat ve kültür tarihi, sosyoloji, antropoloji, iletişim, edebiyat, sinema, halk bilimi vb. disiplinler üzerinden kaleme alınarak anlatılıyor. Bu disiplinler baz alındığında dergi sayfalarında, örneğin ayçiçeklerini, Yrd. Doç. Dr. Mehmet Kahyaoğlu’nun “Van Gogh’un Ayçiçekleri”ni anlattığı tablosu ile görüyor ya da Yrd. Doç. Dr. Ahmet Uhri’nin kaleminden “Ayçiçek ve Yağının Kültür Tarihi” yazısında Edip Cansever’in Kaçışına Uğrayan Çiçek şiirini “Şuraya götürün dedim onlara / Buraya da buraya da / Alın götürün dedim / Çimenlerin tirşe buğusunun üstünden / Tirşe bugünün düşlere değen üstünden / O zaman anlatırım dedim onlara / Pencere önümüm niye uçtuğu…” dizeleriyle okuyoruz.

 

Anadolu ve şehirlerine gelince… “Gaziantep, Diyarbakır, Mardin, Antakya, Kars, Çorum, Tokat, Edirne, Kırklareli… Aslında hepsi birbirinden güzel, birbirinden değerli ürün ve yemeklere sahipler,” diyor Nilhan Aras. “Her birinin farklı özellikleri var, birbirine baskın olan… “Diyarbakır kadınındaki özgüven ve şehrin sosyal yaşamındaki anaerkil yapı diğerlerinde yok! Kars’taki bir köyün organize olma ve yeniden üretme yeteneği ise diğerlerinde yok… Edirne, Kırklareli, Antakya, Mardin çokkültürlülüğü halen yaşıyor, yaşatıyor. Kırklareli’den başka hangi şehirde bir köftecide rakı içebilirsiniz? Ben görmedim. Çorum, Tokat gizli kalmış hazineler. Gaziantep baharat oranı üzerine erkeklerin bile uzun boylu tartışabildiği bir şehir.” Doğrusu bu kültürlere sahip topraklarda yaşamak güzel olduğu gibi, coğrafyanın etkisiyle de bir o kadar zor olsa gerek.

 

“Herkes okurumuz, biliyoruz…”

Metro Gastro, son sayısında 75. kez okurlarıyla buluşuyor. Yayıncılık sektöründe böylesine uzun soluklu olmak pek de kolay değil. Ancak dergi, başarılı çizgisi ve ilk günden bu yana sürdürdüğü Anadolu yemek kültürüne sahip çıkan duruşu ile nice 75 sayılara ulaşmayı hak ediyor. Bu duruşu, derginin özel bir okur kitlesinin oluşmasını da sağlıyor. Yeme-içme kültürünün her penceresiyle uğraşan, ilgilenen herkes, diyerek okur sayısının yoğunluğunun altını çiziyor Nilhan Aras. “Akademisyenler de var, ev hanımları da; araştırmacılar da var, gastronomi işletmecileri de… Mutfağı ve kültürünü seven, çok yönlü okumak isteyen herkes bizim okurumuz. Bunu biliyoruz.”

 

Metro Gastro ekibi bu günlerde yeni bir projeye hazırlanıyor. Anadolu genelinin öne çıkacağı projelerinin henüz ana çerçevesi oluşmasa da şimdiden harıl harıl çalışmalarına başlamışlar. Yine değerli yapıtlarla okurlarının karşısına çıkacaklarından şüphemiz yok.

 

 

 

 

 

 

Şebnem Atılgan 

Var olmayan Ev “The Vandamm Konutu”

Selam… Bu ay yazarımız iyice coşup Van Damme filmi yazmış demeyin… Bu Vandamm başka Vandamm!!! Ocak sayımızda oldukça eskilere uzanıp 1959 yılı yapımı gerçek bir Amerikan klasiğine el atıyoruz: Alfred Hitchcock’un meşhur uçak kovalamaca sahnesi ve elbette muhteşem eviyle belleklere kazınan filmi North By Northwest’e… Bu arada film 1962 yılında ülkemizde oynadığında “Gizli Teşkilat” adıyla oynamıştı. Zamanında üç milyon dolar bütçe ile çekilen film, dünya çapında 22 milyon dolar hasılat yaparak oldukça da karlı bir iş olmuştu. Bilen zaten konuyu ezbere bilir ama hatırlamakta fayda var… Efsanevi gerilim filmleri yönetmeni Alfred Hitchcock’un en önemli yapıtlarından biri olan “Gizli Teşkilat” yanlış zamanda yanlış yerde bulunan bir adamın hikayesi özünde… Yanlışlıkla George Kaplan adında bir casusla karıştırılan Roger O. Thornhill (Cary Grant) biraz dalaverici bir işadamıdır. Thornhill, Leonard (Martin Landau) ve Vandamm (James Mason) isimli yabancı casuslar tarafından kaçırılır. Vandamm’ı suçsuz olduğuna defalarca ikna etmeye çalışsa da başarısız olan Roger tam öldürülecekken kaçmayı başarır. Bu kaçışa çok sinirlenen Vandamm, bir Birleşmiş Milletler görevlisinin öldürülmesinin sorumluluğunu Roger’ın üzerine yıkmayı başarır. Artık Roger hem Vandamm ve işbirlikçilerinden, hem de yerel polisten kaçmaktadır. Kaçak Roger, Eve (Eva Marie Saint) isminde güzel bir kadınla tanışır ve aralarında bir ilişki başlar. Oysa Eve göründüğünden çok daha farklı bir kadındır. Roger kaçışı süresince hem Amerikan hükümetinin operasyonları hem de Vandamm’ın hakkında giderek daha fazla şey öğrenir. Şimdi hem Vandamm ve adamlarının yürüttükleri operasyonun esrarını çözmek hem de masum olduğunu kanıtlamak zorundadır… North-by-Northwest hem gerilim sinemasının hem de Hitchcock’un başyapıtlarından biri olarak sinema tarihine adını altın harflerle yazdırmış bir klasik… Cary Grant’ın canlandırdığı Roger’ın film boyunca suçsuzluğunu ispat etme çabalarını neredeyse onunla aynı sıkıntıyı yaşayarak (adeta boğularak) yaşarsınız. Hitchcock sinemasının temel unsurlarından biri olan ve örümceğin ağ örmesi misalı adım adım tırmanan gerilim sizi daha ilk karelerden itibaren eline geçiriverir. Filmi izlerseniz görsel efektler ve aksiyon sahnelerinin 1959 yılına göre zamanının ne kadar ötesinde olduğu gerçeğini aklınızdan çıkarmamanızı rica edeceğim. Peki bu ay neden bu kadar eski püskü bir film olan North-by-Northwest? Çünkü elbette, tabii ki ve şüphesiz harika bir ev var filmde! Filmin çekildiği yıllarda modern mimarinin tartışmasız “maestrosu” Frank Lloyd Wright’ın mimari tasarımları adeta bir fırtına gibi esmekteydi. Ve hemen hemen 1959 yapımı filmi izleyen herkes, filmde Rushmore Dağı’nın tepesindeki tasarım harikası evin de Wright’ın eseri olduğuna inanır. İşin komiği bu gün ne ortada böyle bir ev var (çünkü tamamı bir set!) ne de evin tasarımı Writh’a aittir! İlginç değil mi? Şimdi biraz daha detaya inelim…   Filmi çeken MGM Stüdyosu ve ünlü yönetmen Alfred Hitchcock zamanının ötesinde bir işe imza atmak isteğiyle yola çıkarlar ve gerilim dolu senaryoyu daha parlatacak modern bir ev tasarımı için Frank Lloyd Writh’ın kapısını çalarlar. Daha önce de Warner Stüdyo’ları başka bir proje için (Fallingwater adında Wright tasarımları peşinde koşan modernistin bir mimarın hikayesi… Bu arada “Fallingwater” hem Writh’ın hem de “organik mimari”nin magnum opus’u yani başyapıtı tasarımıdır. İçinden “şelale geçen ev” desek bu yakıştırma için yeterli olur mu?) usta mimarla anlaşmaya çalışmış fakat Hollywood standartlarına göre bile mimarın istediği astronomik ücret nedeniyle proje gerçekleşememiştir. Rakamı tam bilemiyoruz ama şöyle bir şey rivayet edilir. Stüdyo, yüzde on isteyen mimara isteğinin yüksek olduğunu yine de karşılıklı görüşmelerde pazarlıklıkla halledilebileceğini iletir. İstenen rakam stüdyo tarafından set tasarımı bütçesinden karşılanacaktır. Cool mimarımız şöyle bir yanıt verir. Yüzde on ile kastettiğim set bütçesinin değil filmin tüm bütçesinin yüzde onuydu der! Şöyle düşünün 1959 yılında 10 milyon dolarlık filmde 1 Milyon dolardan bahsediyoruz. Günümüz blockbusterlarında 50 milyon 100 milyon bütçede 5 ila 10 milyon dolardan bahsediyoruz… Neyse iş bu şekilde kilitlenince MGM set tasarımcıları Robert Boyle, William A. Horning, Merrill Pye, Henry Grace ve Frank McKelvey ellerinden gelenin en iyisini yaparak hayret verici bir şekilde Writhvari bir şahesere imza atarlar. Vandamme Evi’ne… Uzman gözler dışında neredeyse kimsenin ayırt edemeyeceği kadar Writhvari bir tasarıma sahip Vandamme Konutu, Rushmore Dağı’nın tepesine konumlandırılır. Tamamen Frank Lloyd Writh ruhuna sadık taş, cam ve beton unsurların harmonisi evin tüm dokusunda hissedilir… Acaba gerçekten ev orada mıdır ve o doku hissedilir mi? Hayır! Bir kere filmin can alıcı final bölümünün geçtiği ve doğal park alanı olan Rushmore Dağı’nın tepesine değil ev kurmak, bir çivi bile çakmak söz konusu olamaz! Ayrıca teknik, lojistik vb. nedenlerle böyle bir konuma ev kurmak büyük maliyet demektir. Sonuçta ev MGM’in Culver City’deki stüdyolarına kurulur. Sonrasında Hitchcock’un yönetmenlik dehası ve görsel efekt ekibinin başarıları sayesinde, izleyicilere film boyunca Vandamme Evi’ni Rushmore Dağı’nın muhteşem manzarası önünde gerçekmişçesine seyretmek düşer. Öyle ki kireçtaşı duvarların çoğu taş bile değil plasterdir, evin çekim yapılan pek çok planında camlarda cam bile yoktur. Yansıma gerektiğinde özel yansıma efektleri kullanılır. Kısaca North-by-Northwest’in muhteşem evi Vandamme Konutu gerçek Hollywood rüyasına en iyi örneklerden biri olarak sinema tarihinin altın yaldızlı bir sayfasına yazılır. Biraz da her yerinden lüks fışkıran bu modern evin dekorasyonundan bahsedelim… Evin oturma odası filmin geneline hakim olan şık modernizmden nasibini alır ve 1958 yılının en moda objeleri ile şık ama sade bir şekilde döşenmiştir. Modern İskandinav tasarımı mobilyalar, Çin sanat eserleri ve erken dönem Kolombiya heykelsi figürleri ile zenginleştirilen dekorasyon yerde Yunan flokati halıları ile tamamlanır. Ehh bu kadar maceralı bir tasarım sürecinden sonra bu evi Frank Lloyd Writh’in mimari mirasına dahil edip etmemeyi size bırakıyorum sevgili okurlar. Önümüzdeki aya dek iyi seyirler ve iyi evler…

 

Orhan Meriç

Madrid’de bir Çatı Loftu

Nuria Mora şehirli bir sanatçı. Sanat, renkler, geometrik desenler aynı zamanda evin mimarisiyle bütünleşiyor ve ayrıca kanvaslarda yerini alıyor. Nuria dünyayı gezmiş, sıra dışı yerlerde çeşitli eserlere imza atmış. Londra’da Tate Modern’de, Berlin, Paris, Arjantin, New York ve Rio’daki inovatif galerilerde, Meksika plajlarında, Küba, Şili ve Arjantin’in ara sokaklarında çizimlerine kolaylıkla rastlamak mümkün.

Evi Madrid’teki Lavapies bölgesinde bir çatı katı. Renovasyondan geçmiş bu kat sahibinin karakterini fazlasıyla yansıtıyor. Spontan ve doğal fakat  asla sıradanlıktan oldukça uzak bir stile sahip. Her şey görünür ve açık halde sergilenmiş. Fırçalar, boyalar, çeşitli malzemeler, ev gereçleri de dışarıda bırakılmış, aynı zamanda Royal Albert İngiliz porselenleri ve Meksikalı toprak tabaklar da nerdeyse evin tamami bir müzeyi çağrıştırıyor.

Zorlu Center’ın NewYorker’ı Morini

Zorlu Center’ın NewYorker’ı Morini, Michelin Yıldızlı Şef Michael White imzalı menüsü ile İstanbul’luların yeni gözdesi…

Zorlu Center Beymen içerisinde açılan mekan, bir yandan Beymen’in bir parçası diğer yandan da bağımsız durmayı başarabilen bir mekan. Restoranın mimarı, bir mutfak dahisi sayılabilecek Michael White. Michael White imzalı yemekleriyle New York’luların gözdesi haline gelen; Michelin yıldızlı Marea, Ai Fiori ve Soho’nun hip ve popüler İtalyanı Osteria Morini’den sonra ilk “Morini”yi Beymen Zorlu Center’da açtı. Sıcak atmosferi, yıldızlı Chef’ten yıldızlı yemekleri, Cuma ve Cumartesi akşamları DJ performansı ile New York ruhunu İstanbul’a taşıdı. Morini’ nin menüsünde, Michelin yıldızlı Şef Michael White’ın imzası bulunuyor. “King of Pasta” olarak bilinenMichael White’in,İstanbul Morini için özel hazırladığı menü de Michael White klasiklerinin yanı sıra New York’lu ünlülerin Michael White favorileri de yer alıyor. Morini’nin menusunde Sarah Jessica Parker’in favori makarnası, Heidi Klum’un vazgeçemediği levreği de yer alıyor. Yemek ve eğlence alanında şu an dünyanın en prestijli markaları arasında gösterilen Morini’yi Türkiye’ye kazandıran isimler ise, Başak Soykan, Yaprak S. Baltacı ve Aslı Sayar. Farklı sektörlerde yöneticilik kariyerlerinin ardından AltaMarea ile kurdukları İstanbul Restaurant Venture şirketiyle sektörde yeniliklere imza atmayı hedefliyor.

Meral Uyanık Koca

MOTTO TASARIM – ATÖLYE İSTANBUL

Bir ortak yaratıcılık sahası, Atölye İstanbul .

Sanırım profesyonel hayat unutturuyor bize yaratıcılığı, sonra da  başlıyoruz sıkıcı ve tek düze olmaya. Tüketmekte ise adeta üstümüze yok. En yeni çıkan markalar, En trendy içecekler, En hip mekanlar, En çok like alan paylaşımlar… Taklit etmek , özenmek veya  eleştirmek en basit iş, peki ya üretmek? Evde, işte,her yerde bir tatminsizlik , mutsuzluk hakim. Havadan sudan değil bu karın ağrıları ,zamanı iyi değerlendiremiyor, kaliteli vakit geçiremiyor olmanın  verdiği   sıkıntıyı yaşıyoruz hepimiz maalesef. Daha çok keşfetsek,öğrenmek için baksak ,dinlesek, uygulasak,kendimizi aşsak mesela. Peki size, hayal edebildiğiniz,tüm aklınızdakileri paylaşabildiğiniz, öğrendiğiniz,izlediğiniz,okuduğunuz,denediğiniz ve ürettiğiniz şeyleri tek bir çatı altına toplayan bir yerin varlığından bahsetsek? Kim bilir, belki de hep o beklediğiniz  ilham perileri bu atölyededir. Tasarımsa tasarım,yaratıcılıksa yaratıcılık,sanatsa sanat,paylaşımsa paylaşım! Buraya her gelenin tek bir ortak noktası var o da ‘yaratıcılık’! Bu ay Atölye İstanbul ’un yaratıcıları Kerem Alper ve Engin Ayaz’ın ilham dolu yolculuklarına ortak olduk .İlk büyük ölçekli ‘makerspace’i olma hedefiyle 2013’te ilk adımlarını attılar.Peki kim bu  ‘’maker’’lar? Tasarımın her halini tek bir çatı altında toplamayı başaran Atölye İstanbul’un Çukucuma’daki mabedine konuk olduk ve merak ettiklerimizi sorduk.

 

  • Türkiye’nin ilk büyük ölçekli ‘’maker space ‘’i olan Atölye İstanbul‘un çıkış noktasını merak ediyorum. Hikayesini bizimle paylaşır mısınız?

ATÖLYE İstanbul macerası, Kerem Alper ve Engin Ayaz ile iki yıl önce başladı. İkili öncesinde, farklı zamanlarda Stanford Üniversitesi’ne gitmiş ve tasarım dünyasıyla orada tanışmıştı. Okulun sağladığı üretim alanlarında bireysel ifadenin üretime katılmasının kültür üzerinde ne kadar büyük bir değişiklik yaratabileceğini fark etmişlerdi. Aynı zamanda, farklı alanlarda faaliyet gösteren insanların bir araya gelince çok daha özgün projelere imza atabileceklerini gözlemleme şansları olmuştu. Bu deneyimlerle Türkiye’ye dönen ikili, 2013 yılının Eylül ayında, yaratıcı sektörlerin ortak bir çatı altında buluşmasını sağlayacak projeleri; ATÖLYE İstanbul fikrini geliştirmek üzere İstanbul’da faaliyete geçti. Engin ve Kerem önce ATÖLYE Labs adını verdiği kendi ekibini kurdu. Ardından 7 yıl boyunca California Apple’da Sistem Tasarımları ve İnovasyon yöneticisi olarak çalışan Dr. Ulrich Barnhoefer üçüncü ortakları olarak Türkiye’ye geldi. ATÖLYE Labs’in 1 sene süren hummalı çalışmaları sonucunda, ATÖLYE İstanbul kapılarını açmadan önce ekip Çukurcuma’da 200 metre karelik ATÖLYE Beta Mekan’ı yarattı. ATÖLYE İstanbul’un bir prototipi olarak kurguladığı bu mekanda, 20 kişilik bir ortak çalışma alanının yanı sıra; 3D printer ve elektronik prototipleme aletleri, workshop alanları ve bir toplantı salonu bulunuyor. Tasarım, teknoloji, sanat, ve girişimciliğin kesiştiği bir ekosistem oluşturarak disiplinler arası işbirliğini güçlendirmenin amaçlandığı ATÖLYE Beta Mekan’da hem Türkiye’den hem de uluslararası ağdan; yönetmen, tasarımcı, illüstratör, editör, sosyolog, mühendis, girişimci pek çok farklı dal bir arada çalışıyor, üretim yapıyor.Şirketler ötesi bir platform yaratmayı ve üretmeye ilgi duyan herkese destek sağlaması hedeflenen, yaklaşık 700 metre karelik bir ortak çalışma, üretim ve etkinlik merkezi olacak olan ATÖLYE İstanbul ise çok yakında açılacak. Ekibin hayali, ATÖLYE İstanbul’dan sıra dışı projelerin çıkması ve dünya genelinde farkındalık yaratabilme potansiyeli taşıması. Projelerin sadece karlılık üzerinden değil, yaratabileceği etki ve yarar üzerinden değerlendirilerek geleceğe katkıda bulunabilmesi.Ayrıca ATÖLYE Labs, ATÖLYE İstanbul haricinde yenilikçi projeler üretiyor; kurumsal ve halka açık workshop’lar düzenliyor. Böylece tüketen ve üreten arasındaki kalıp yargıları kırmayı, sürdürülebilir bir yöntemle kalkınmayı ve bunu toplumun her kesimiyle yöneten bir İstanbul için katkıda bulunmayı istiyor.

 

  • Dr. Ulrich Barnhoefer ile yollarınız nasıl kesişti?

Ulrich (Uli) ile kurucu ortak Kerem Stanford Institute of Design’da (d.school) Kerem’in asistanlık yaptığı bir ders sırasında tanıştı. Uli bu sırada Apple’da inovasyon  ve sistem tasarımları bölümünde çalışıyordu ve hafta sonları kendini geliştirmek ve Stanford’un tasarim odaklı düşünce metodunu öğrenmek için d.school’a geliyordu. Bir ortak tanıdıkları vasıtasıyla tanışan ikili kısa bir süre içinde yakın dost oldular ve Kerem’in ortağı Engin ile bir süredir üzerinde çalıştığı ATOLYE Labs projesini kurgulamaya koyuldular. Uli iki kere ATÖLYE Labs kapsamında Turkiye’ye geldikten sonra Apple’dan istifa edip İstanbul’a taşınma kararı aldı ve 9 ayı aşkın bir süredir burada.

 

  • Peki, kim bu maker’lar ?

Türkiye’de ‘maker hareketi’ yeni bir akım olmakla birlikte maker’lık kültürü aslında oldukça eskiye dayanıyor. Anadolu’da çağlardan beri süre gelen zanaatkarlık kültürü bir yana; yoğurt kabından saksı yapan anne, benzinden tasarruf etmek için arabasına lpg tüp taktıran baba figürleri bizim kültürümüzün en özgün maker temsalleri arasında yer alıyor. Bugün, bu kültürel kimlikle büyümenin yanı sıra teknoloji sayesinde farklı alanlardaki bilgi ağlarına ve altyapı olanaklarına kolayca erişim kazanan genç nesil, dünyada hızla yayılan ‘Maker Hareketini’ kolaylıkla içselleştirebiliyor. İçlerindeki yaratıcı gücü beslemek ve fikirlerini somut birer projeye dönüştürmek için birbirinden güç alması gerektiğinin bilinciyle hareket eden bu jenerasyonun tasarımcıları, zanaatkarları, girişimcileri, sanatçıları ve mühendisleri ‘maker hareketi’ çerçevesinde yeni nesil bir çalışma biçimi ortaya koyuyor.Bu toplumsal hareketliliği sadece bir başlangıç. Maker hareketinin eğitim ve kültür kuruluşlarının yanı sıra yenilik arayan büyük şirketler üzerinde de etki yaratacak.

 

  • Sizce çalışma ortamlarında insanların daha verimli ,yaratıcı ve motive  olabilmeleri için başta neyi değiştirmek lazım?

 

Çalışma ortamlarında en önemli şeyin disiplinler arası etkileşim. Farklı alanlarda çalışan insanlar bir araya geldiğinde ortaya inanılmaz yenilikçi sonuçlar çıkabiliyor. Ayrıca fikirlerin ortak geliştirilip, tasarlandıktan sonra ilk prototiplerinin alınabilmesi; o fikirlerin hayata geçmesinde büyük önem taşıyor. Yani önce dayanışma sonra altyapı önemli.

 

 

 

  • Workshop programlarınızdan biraz bahseder misiniz?

 

Workshop programlarımız kurumsal ve halka açık workshop’lar olarak ikiye ayrılıyor. Kurumsal şirketlerin ihtiyaçları doğrultusunda, çözüm odaklı bir metodoloji olan Tasarım Odaklı Düşünce’yi uyguluyoruz. Halka açık workshop’larımızda geleneksel ve dijital üretim metotlarının bir arada kurgulanabileceği içerikler geliştirmeye özen gösteriyoruz. Kuyumculuktan 3 boyutlu yazıcılara kadar geniş bir yelpazede programlarımızı hazırlıyoruz. Programları hazırlarken de kendimizin katılmak isteyeceği içerikler olmasını, ekibimizi de geliştirecek ve zevk duyacağı konular olmasını kriter olarak alıyoruz.

ATÖLYE İstanbul kapılarını açtığı zaman yoğun bir etkinlik takvimimiz olacak. O zaman üretmek isteyen herkes kendine dair bir içerik bulabilecek.

 

 

  • Atölye İstanbul’un yakın gelecekteki planları neler?

Yakın gelecekte yenilikçi projelerimizi hayata geçirmek ve Beta Mekan’dan en iyi şekilde verim almak istiyoruz. Burada bizimle ortak bir çatı altından çalışan yeteneklerle birlikte üretim yapabilmek ekibimiz için en değerli şey.

 

  • Ve son olarak motto’nuz ?

Yaratmaya Devam!

 

 

Meral Uyanık Koca

Bast Moda: Beyazın Çekim Kuvveti

Her yeni yılın başlangıcı umut doludur, sıfırlanmış, arınmış, beyaza en yakın hissedilmiş, pürüssüz bir ruhla başlar yeni yılın yolculuğu. Bu yolculukta başta hiç yük yoktur, yolda karşılaşılan farklı planlı ruhlarla, seçilen okların yani kararların sonuçlarıyla, olumlu veya olumsuz dokunuşlarla valizimiz dolar. Tam da artık taşıyamayacak gibiyken, bir bakmışız ki yeni yıl gelmiş. Bu sayede omuzlar hafifler ve yeni dileklerle işte bu güne başlanır.

Yeni yılın rengi nasıl kırmızıysa, Ocak ayının da rengi beyazdır. Atalarımız her ne kadar “beyaz giyme kış günü” dese de, siz içinizden geldiğince giyinin. Sadece yazın değil, kışın da rengi olduğunu hatırlayın, hatırlatın. Özelllikle de baştan aşağı giyin. Kendinizi ne kadar yalın ama bir o kadar da emin hissettiğinizi görün. “Yok o kadar da giyemem!” diyenlerdenseniz en azından berenizi ve atkınızı bu renk seçiminden yana kullanın.

Karın, kardanadamın, yeni umutların, unutulmuş anların rengine bir şans verin. Ev veya ofis dekorasyonunda beyaz, mekanı geniş göstermesiyle ünlüdür. Böyle bir avantajınız varsa, ahşabı, seramiği ve demir konstrüksiyonu birleştirerek İskandinav tasarım anlayışına yaklaşın.  Aksesuarda tercihiniz son dönemlerde popüler olan ham seramik tasarımlar olabilir. Bunu metalik efektli olanlarla kombinleyebilir, antika ile günümüz tasarımlarını yan yana değerlendirebilirsiniz. Ben geçmişten beslenmeyi çok sevdiğim için tercihim bu yönde, ama sizin elinizde antika aksesuarlar olmayıp bu tarzı seviyorsanız kesinlikle Seletti Hybride serisi sizin kurtarıcınız olacaktır. Modernin klasikle birleşimi sizde adeta tüm koleksiyona sahip olma isteği yaratacak.

Türkiye’nin gelmiş geçmiş en özel seramik tasarımcılarından biri Özlem Tuna. Kendini ismini taşıyan markası ile modernizmi ve Türk kültür ve sanatını birleştirerek göz doldurucu tasarımların hikayelerini yazıyor. Dünyada birçok yerde satışa sunulan tasarımları benim her daim favorim. Yaklaşık 8 sene önce ilk Özlem Tuna tasarımı kahve fincanlarımı aldığımda, onun tarzına sonuna kadar bağlanacağımı çok iyi biliyordum. Kendinize veya kahvenin değerini bilen bir yakınınıza hediye almak istediğinizde adres Özlem Tuna olmalıdır, benden söylemesi!

Tiziana Terenzi’ nin Floransa’nın ilhamıyla hazırladığı dev mumlar, kokularıyla sizi baştan çıkaracak. Bu mumlarda iki özel detay benim sürekli bu markaya yönelmemi sağlıyor; birincisi fitilin yanarken çıkardığı odunun tutuşma sesi, o romantik çıtırtı, diğeri ise mum eridikçe, öndeki kadın baskısının arkasından ışık vurarak nostaljik bir görüntü oluşturması. Unutmadan benim favorim siyah ve beyaz 🙂

Siyah ve beyazın kombinasyonunda olmazsa olmaz Fornasetti tasarımlarıdır! Bir tane olsun, ona sarılarak uyuyun desem abartılı olmaz. Sevgili Marilyn Monroe, yatakta sadece Chanel No:5 ile uyuyordu, ben ise sevgilimi, kedilerimi, köpeğimi ve Fornasetti vazomu tercih ediyorum. Baya Nuh’un Gemisi sendromunu yaşıyorum ama olsun böyle daha huzur verici. Yani başucumda bizi dikizleyen bir kadın var sizin anlayacağınız…

Kadın demişken, simler altın çağını yaşıyor. Lütfen siz de bir defacık olsun simli ojeyle tanışın. En hafifinden başlayın, beğenirseniz en iddialısına doğru merdivenleri çıkarsınız 🙂 Ten renkli iki kat sürülmüş ojenizin üzerine bir kat bol simli oje sürün ardından da hızlı kurutup sabitleyici bir ürün ile işlemi noktalayın. Bembeyaz giyinmişken, azıcık parlayabiliriz! Öyle ki saç boyasında bile beyaz kullanmanın yeri bu sezonun modasında var. Ocak 2015 ile yani 30 olup, 31’i yaşadığım ilk günlerde, vücudum bana moda tasarımcısı olarak ilk beyaz telimi hediye etti 🙂

Gelelim aksesuarlara, beyazın minimal görüntüsünü en çok COS’ un mimari ilhamlı kolyeleri ile bütünlüyorum. İncecik ama gözalıcı! Bu kış koleksiyonundaki tasarımları almak için sabırsızım. Bu kombinasyonu daha da vurucu hale getirmek için deri bir çanta kullanın ama tasarımı, kesimi, materyali yolda başkalarını iki defa döndürecek cinsten olsun. Soğuk havalarda kalın spor ayakkabı veya tabanı yüksek tasarımlı avantgarde ayakkabılar size iyi gelecektir. Havalı bir çift Chanel, sıradışı bir ACNE veya “azıcık payetten kimseye zarar gelmez” mottosuyla rahat mı rahat bir Dior…

İstanbul’da karın yağmasına daha var ama siz yine de pencereden yağan karı kaçırmamak adına buzdolabınızdan sütü, çikolatanızı, marshmelowunuzu ve evinizde şömine mevcutsa ahşap şiş çubuklarınızı gözünüzün önünden ayırmayın. Kış kapıda ve kışın sıcak içeçeği sıcak çikolata elinizin altında biryerlerde olsun. Soğuk içeceğimiz olan bozayı, evlerimizin önünden geçen emektar amcalardan alıp, tarçın ve sıcak sarı leblebiyle içelim. Aynı bu yudumların ardından yüzümüzde oluşan gülümseme ve dilimizdeki tat gibi, tüm yılınızın da bu lezzetle geçmesini diliyorum!

Begüm Akdoğanlar