Nisan, 2014

dergi_form_nisan

 

Tarihi Moda İskelesi

Moda burnunda 1916 – 1917 tarihleri arasında, Haydarpaşa iskelesi gibi dönemin ünlü yapıtlarında imzası bulunan ünlü mimar Vedat Tek tarafından inşaa edilmiştir.

Tarihi iskeleye orta yerinde sağa doğru bir dirsek yapan taş bir yoldan geçerek varılır. Yıllar boyunca İstanbul’da deniz yoluyla kitle taşımacılığında önemli bir görev üstlenen bu tarihi iskele, aynı zamanda belli bir dönemin sadece mimarlık sanatının değil; ekonomik kültürel panaromasının da sembollerinden biri haline dönüşmüştür günümüzde. İstanbul’da sembolleşmiş ender yapılardan biri olması özelliği ile de, modanın kültürel ve tarihi dokusunun en önemli parçası olarak kabul edilmektedir, bugün sırf semt sakinleri tarafından değil üstelik tüm İstanbullular tarafından. Zarif Kütahya çinileriyle süslü olan iskele, 1937 yılındaki çok şiddetli bir lodos fırtınasında ciddi hasar görünce, üst katı kaldırılmıştır.

2000 yılında TDİ ile Türkiye Deniz Ticaret Odası Başkanlığı’nın ortaklaşa çalışarak restore ettirdiği Tarihi Moda İskelesi, 1 Temmuz 2001 yılında Kabotaj Bayramı günü yeniden hizmete açılmıştır. O günden bugüne de İstanbulluların hizmetindedir.
dergi_form_nisan

dergi_form_nisan

 

Moda Sineması’ndan, Moda Sahnesi’ne

 

Kadıköy’de 40 yıldır varlığını sürdüren Moda Sineması, Kadıköy yakasının en önemli sinema ve kültür merkezlerinden biri olarak İstanbulluların hafızasında yer etmiş bir sanat mekânıydı. 1969 yılında Kafkas Sineması adıyla kurulan sinema salonu 1984 yılından itibaren Moda Sineması olarak yaşamını sürdürmeye başlamış. Kadıköy yakasının kültür ve sanat alanında önemli bir ihtiyacını karşılayan Moda Sineması konserlerden tiyatroya, sanat söyleşilerinden  film festivaline kadar değişik türden etkinliklere ev sahipliği yapmış. Özellikle 80’li ve 90’lı yıllarda İstanbul’daki sanat yaşamının önemli mekânlarından biriyken son yıllarda eski konumunu kaybetmiş ve bakıma muhtaç bir hale gelmiştir.

‘’Moda Sineması’nın kültür ve sanat hayatına katkısının devam etmesini isteyen sinemanın sahibi Yalçın Yeğiner ile buluşmamız böyle bir tarihte gerçekleşti. Onlar, salonun sinema yerine kültür merkezi olarak yaşamına devam etmesini istiyorlardı. Biz de 12 arkadaş, bu dönüştürme ve kültür sanat merkezi olarak işletilme işini üstlenmek üzere yola koyulduk.’’ Moda Sahnesi’nin yaşamına başlaması da bu vesileyle oldu. Tiyatronun ve sinemanın değişik alanlarında çalışmış bu 12 kişi bir araya gelerek Moda Sineması adından da ilham alarak  mekânın ve tiyatronun adı Moda Sahnesi oldu.

15 Ocak’ta başlanılan  inşaat işlerini Ekim 2013’te tamamlayarak Moda Sahnesi’ni sanatseverlerin hizmetine açıldı. Sinema salonu olarak çalışırken var olan dekorasyon, elektrik, oturma alanları, su, klima sistemine dair her şeyi söküp tahliye etmekle başlanıldı  işe. Sonra da kullanacakları biçime göre inşa süreci başladı. Elektrik, su, klima, havalandırma, yangın sistemi, koltuk alt yapıları yeniden yapıldı. Sahne ve tiyatro teknik alt yapısı sıfırdan kuruldu. Kaliteli bir duyum için akustik alt yapıya özel bir önem verildi. Hülasa nitelikli bir kültür sanat mekânı için tüm olanaklar seferber edildi.

Salonlar

Moda Sahnesi değişik boyutta ve işlevde 3 salondan oluşuyor. Büyük Salon, oturarak 233 seyirci, ayakta 600 seyirci alabilen bir kapasiteye sahip. Bu salon tiyatro, konser, dans gibi sanatın değişik alanlarındaki üretimlerine ev sahipliği yapacak. Stüdyo Sahne, 50 seyirci kapasiteli bir deneme sahnesi işlevi görecek. Ayrıca çeşitli atölye çalışmaları, söyleşiler yine burada gerçekleştirilecek. 46 kişilik sinema salonu ise seyircinin bağımsız filmler izleyeceği, birtakım özel sinema etkinliklerine katılacağı bir salon olarak işlev kazanacak.

Moda Sahnesi’nde neler olacak?

Moda Sahnesi’nin ana etkinlik kanallarından biri Moda Sahnesi’nin kendi ürettiği oyunlar olacak. Klasik ya da modern nitelikli oyunlarla seyirciyi buluşturmak ana hedeflerden biridir. Büyük oyunlarının yanı sıra Moda Sahnesi, çocuk izleyiciler için de çocuk tiyatrosu çalışmalarını başlatmıştır. Ayrıca konuk tiyatro ve müzik grupları da Moda Sahnesi yaşantısının önemli bir parçası olacaklar. Çocuklara yönelik müzik-resim atölyelerinden, büyüklere yönelik edebiyat-sinema atölyelerine kadar sanatın çeşitli dallarına ait atölye çalışmaları da Moda Sahnesi’nin sürdürmeyi hedeflediği temel etkinliklerden olacaktır.

Hülasa

Kültür ve sanatın nitelikli ürünlerinin sergilenebileceği mekânların sınırlı sayıda olmasının getirdiği sıkıntıları aşabilmek; tiyatro, müzik, sinema, dans alanında üretimler veren sanatçılara ve sanat eserlerine kendi ürünlerini sergileme olanağı yaratmak;  çeşitli sanat dallarının bir mekânın çatısı altında sergilenerek seyirci-katılımcı kesime sanatlar arası etkileşim olanağı yaratmak; sanat ve kültür alanında teorik bilginin gelişmesine destek vermek; çocuk ve gençlerle çeşitli sanat atölyeleri düzenleyerek onların sanat dallarıyla tanışmalarını sağlamak; yurt dışından gelecek sanatçılarla yerli sanatçıları buluşturup kültürler arası etkileşimleri sağlamak; yurt dışından gelecek sanat eğitmenleri ile sanat öğrencilerini eğitim amacıyla buluşturmak; İstanbul’da düzenlenen tiyatro, müzik, sinema festivallerine mekân ve salon desteği sağlama gayretindeki MODA SAHNESİ, hem yeni bir tiyatronun hem de yeni bir sanat mekânının adresi olarak kültür ve sanat yaşamına Ekim 2013’te katılmıştır.
dergi_form_nisan

dergi_form_nisan

 

MODA DOSYASI

 

iSTANBUL’UN EN ESKiLERiNDEN OLSA DA HEP EN GENCi KALACAK SEMTi MODA                    

Kadıköy’ün, dolayısıyla Moda’nın tarihi İstanbul’un kuruluş tarihinden eskiye dayanır. Moda’nın geçmişi Fenikeliler’e kadar uzanır. Moda, Fenikelilerin Karadeniz kıyılarında kurdukları şehirlere hareket etmeden önce durup, gereksinimlerini tamamladıkları bir merkezmiş başlarda. Osmanlı dönemine gelindiğinde ise Semt, özellikle Avrupa’dan gelen azınlıkların 19’uncu yüzyılın sonlarına doğru yoğun bir şekilde yerleştiği yer olarak tarihe geçmiş.

Örneğin İstanbul’da yaşayan İngilizlerin tamamına yakını burada ikamet ederlermiş. Batılaşma hareketlerinin yoğunlaştığı dönemde Osmanlı ileri gelenleri, Rumlar, bürokratlar, sanatçı ve bilim insanları da bu semte akın etmeye başlamış. Böylece semt, insanlar arasında Moda adıyla anılır olmuş. O dönemden kalma çeşitli mimari eserler, batı kökenli okullar ve kiliseler semtin batılılaşma sürecinin en yakın tanıkları olarak bugün hala ayaktalar.

Tabii her yapı, onlar kadar kararlı direnememiş akıp giden zamana. Cumhuriyetin ilk yıllarında, 2-3 katlı bahçeli evlerin yaygın olduğu Moda’da, 1960 yıllardan itibaren bitişik düzenin hüküm sürdüğü 5-6 katlı binaların yanyana sıralandığı ve genellikle ön taraflarında değil arka cephelerinde bahçelerin konumlandığı bir mahalle düzeni yaygınlaşmış. Geçirdiği dönüşümlere rağmen Moda bugün de kendine özgü bir orta sınıf ve entelektüel semti olma özelliğini korumaktadır. Çeşitli sanat ve kültür merkezlerine ev sahipliği yapıyor oluşu, Kadıköy’e çok yakın olmasına rağmen kaybetmediği doğal dokusu, şehrimizin sembolleri arasına girebilecek tarihi iskelesi, birbirinden renkli butik mekanları,eşsiz manzarası ile Moda köklü tarihçesine inat asla eskimeyecek bir İstanbul geleneği olmaya devam edecektir diye düşünüyoruz. Siz ne dersiniz?
dergi_form_nisan

dergi_form_nisan

 

Casa Pina

Beyaz, AydInlIk, Ferah…

 

Deniz kıyısında muhteşem bir daireyi düşlediğinizde çoğunlukla gözünüzde canlanan sahneler bu projede gerçek olmuş. “Casa Pina” Fabie Fantolino’nun bu çok şık ve bir o kadar da rahatlatıcı projesi. Beyaz tahta paneller, “Casa Pina” Fabie Fantolino’nun bu çok şık projesi, sayısız kontrastları olan, açık ve koyu damarlı ağaç malzemeler, yaklaşık evin genelinde tekrarlanan materyaller olmuş. Doğal ışık kare şeklinde bölünmüş duvarlardaki spot aydınlatmaya yansıyor ve ortamı yumuşatıp belli bir karakter kazandırıyor. Geniş yemek masası, asa, mutfağı, açılıp kapanabilen panellerle bölünmüş yemek alanından ayırıyor.

Evde, girişten itibaren terasa bakan büyük pencereler dikkat çekiyor. Bahçe ve denizden gelen yumuşak esinti, terasın büyülü atmosferini tamamlıyor. Eve karakterini veren baskın renk beyaz. Duvarlarda, mobilyalarda ve hatta bahçede bile beyaz sıklıkla kullanılmış. Projenin genelinde ise sadelik ve ferahlık ön planda tutulmuş demek doğru olacaktır.

Büyük yatak odasında yatağın bulunduğu bölüm tarafı cam duvarla banyodan ayrılmış. Banyonun arka cephesinden ise panoramik teras manzarası göze çarpıyor.

Manzarayı biraz olsun kapatan elektrikli tente ise terasta yalnızca ihtiyaç halinde kullanılıyor. Bahçede büyük yuvarlak bir masa, aynı tahta malzemeden yapılmış platformun tam ortasında konumlandırılmış. Çim alan ve taşlardan ise doğal bir patika oluşturulmuş. Terastaki ağaç ve bitkiler de Casa Pina’nın geneline hakim olan Pasifik havasını, fonda seyir halindeki izlenen deniz taşıtlarının da katılımıyla adeta yeniden vurguluyor.
dergi_form_nisan

dergi_form_nisan

 

Belmond Hotel Caruso

Bahar’da Ravello’da olmak…

 

4 yıllık ummalı bir restorasyon çalışmasından sonra, iç mekan tasarımını uluslararası tasarımcı Federico Forquet’in binanın tarihi dokusu ve ruhuna sağdık kalınarak tasarladığı Hotel Caruso, 2005 Haziranında, Ravello bölgesinde yeniden hizmete açılmış.

Otelin tasarımı esnasında, eşsiz Salerno Gulf manzarsına sahip olan Almafi sahilinden ve tabi ki Ravello bölgesi hakkında ki tarihi dökümanların detaylı araştırılmasından elde edilen bilgilerden bol bol ilham alınmış.

Federico Forquet bu durumu şöyle özetliyor: “Hotel Caruso’nun temel karakteristik yapısını, Ravello kültürünün ve geleneklerinin yeniden yorumlanması oluşturuyor. Ravello konumu dolayısı ile her zaman özel bir yer olarak kabul edilirdi. Geçmiş zamanlarda sadece zengin tüccarların Ravelloda malikaneler ve villalar yaptırarak, eşsiz manzaranın tadını çıkartıyorlardı. Hotel Caruso’nun restorasyonu ve dekorasyonunda, eski aristokrat D’Affilitto ailesinin malikanesinin izlerini taşıyor.”

Kendide de Napoli’li olan Forquet, otelin her mekanında ve ince detayında size Napoli ruhunun geçmesini sağlıyor. Kumaşlar yerel dokuya uygun desenlerde özenle tasarlanmış, bronz lambalar yerli ustaların tarafından işlenmiş, yer döşemelerinin büyük bir bölümünde asırlık sofistike tekniklerle döşenmiş tuğla fayansı kullanılmış. Odalar sıcak atmosferi yansıtmak için, gül, gök mavi, napoli sarısı gibi renklerle suluboya tekniği kullanılarak boyanmış.

“Ercolano ve Pompeii etkisini yanıbaşınızda hissedebilirsiniz. Giriş holünde Roma tarzı mozaiklerle, bazı odalarda ise yerler 18. ve 19. yy’ın tablolarından esinlenerek boyanan majolicalardan dekore edildi.” diyor Forquet. Hotel Caruso’nun mobilyaları Napoli tarzını yansıtırken, bazı odalarda 18. ve 19. yy’dan antikalar bulunuyor. Bazı mobilyalar ise binanın geçmişiyle bağlantı kurmaları adına yeniden özenle üretilmiş.

Federico Forquet, ilustrasyon alanında başladığı meslek hayatına, Agnelli Ailesi gibi İtalya’nın öndegelen prestijli ailelerinin iç mekan tasarımcısı olarak devam ettiriyor. İç mekan tasarımlarındaki özgün ve modern dokunuşlarıyla sektörde önemli bir yere sahip olan Forquet, bundan önce 1970’lerde moda tasarımcılığı da yapmış. VIP müşterileri arasında kraliyet aileleri ve birçok sahne ve ekran starı da var, bunu da bizden duymuş olmayın.

Orient-Express Hotels & Resorts, Hotel Caruso’nun 4 yıllık restorasyon sürecinde, İtalyan Sanat otoriteleriyle birlikte çalışılmış, bunu da eklemeden geçemeyeceğiz. Otelin konumlandığı Ravello bölgesi seyahatlerinde özellikle kültürel ve turistik doku arayan İtalyan ve yabancı misafirlere hitap ediyor.

 

dergi_form_nisan

dergi_form_nisan

 

Maine’de Bir Ada Evi

 

İç Dekorasyon: Fannie Allen Design, CID
Mimari: Elisabeth Doermann, AIA

 

Amerika’nın kuzeydoğusunda, Maine bölgesinin kıyısındaki küçük bir adada konumlanmış aile evi. Aslında ev 100 yıl önce inşa edilmiş. Ev ve ambar, kendileri gibi yine 100 yaşında bir okul ve kasabanın ortasında konumlanmış. Adada yerleşik 35 adet konut bulunuyor. Ada halkının birçoğu balıkçılık ya da inşaatçılık ile geçiniyor. Yazın bölgede nüfus ortalama 200 kişi kadar oluyor. Çok güzel, kolay ulaşılamayan bir kaçış noktası burası yazlıkçılar için. Balık tutmak, yelken yapmak, gölde yüzmek, dinlenmek, doğa yürüyüşleri, ve teknolojiyle dolup taşmış hayatlardan uzaklaşmak için muhteşem sığınak bu ada.

Ev bir yamacın konumlanmış, okyanusa ve diğer küçük adalara bakıyor olduğu yerden. Çok eskiden sürekli adada yaşayan bir balıkçıya ait olan bu ev, artık 5 kişilik bir ailenin 3 jenerasyondur  tatillerde gittiği bir yazlık ev olarak kullanılıyor. Fannie Allen ve ev sahipleri 2008-09 yıllarında evi restore etmek için çok ciddi çalışmışlar. 2009’da tam renovasyonlar bittikten iki hafta sonra sert bir fırtınada evi yıldırım çarpmış ve yangın çıkmış. Şansa o esnada evde kimse bulunmuyormuş. Alanı temizleyip, tekrar yapının inşaatı başlamışlar büyük bir kararlılıkla ve azimle. Bu sefer garantiye almak için yıldırımdan koruyan özel malzemeler kullanılmış. Bina yeni bir yapı olmasına rağmen iç mimar Fannie Allen yer için eski tahta döşemeler, kapılar ve evin ilk döneminden kalma materyaller kullanmış mümkün olan her yerde. Orijinal çok yakın renkli, lekeli bir cam bile bulmuş. İnternet sitelerinden birçok vintage ve hurda parçalar bulmuş toplanmış ve adaya getirilmiş.. Pencerelerin konstrüksiyonları ve mutfak düzenlemeleri yeni malzemelerden yapılmış. Tahta yer döşemesinin altından gazlı ısıtma sistemi geçirilmiş.

Ev böylece, kışın da ev aile toplantıları için elverişli ve sıcak bir ortam olarak kullanılır hale gelmiş. Fannie Allen evin tüm mobilyalarını kendi seçmiş. Bazıları yeni, bazıları antika ve evden bile yaşlı parçalardan seçilmiş. Evdeki renk seçimlerinde çevredeki okyanus, kayalık, ağaçlar ve gökyüzünün tonlarından ilham kaynağı olmuş.

Mutfakta yangından geriye kalan malzemelerden faydalanılarak, baloncuklu camlardan bulaşık teknesi yapılmış. Tezgahlarda kireçtaşı, ada mutfakta paslanmaz çelik kullanılmış. Kırmızı pişirme ünitesi İtalyan Bertazzoni markasına ait. Kırmızı bölümün arkasındaki alüminyum duvarlar yine yangından kurtarılıp yenilenmiş bölümlerden.
dergi_form_nisan

dergi_form_nisan
Bir 18.yy Burjuva Evi Domaine De La Baume

Provans’ın kalbinde 99 hektarlık muhtesem bir malikane. 

 

Provans’ın tepelerinde, göletleriyle birlikte fransız bahçeleri, zeytin korusu, mütavazi şapeli ve dikkat çekici doğal güzellikleri ile seyirlik ve bir defa baktıktan sonra bir mekandayız. Her şeyi kolayca unutarak, sadece o anı tam anlamıyla yaşamanızı sağlayan huzur dolu bir cennet burası adeta. 99 hektarlık bu masal diyarında ağustos böceklerinin ninnisi, atların kişnemesi ve suyun sesi ile atmosferin büyüsü iyice yükseliyor.
Burası eskiden ressam Bernard Buffet’ın eviymiş. Bu görkemli arazinin, eserlerine fazlasıyla ilham kaynağı olduğu söyleniyor. Sevdiği birinin resmini yapar gibi bir şevkle ve tutkuyla buradaki manzara ve iç mimari detayları olağanüstü şekilde eserlerinin bir çoğunda resmetmiş. Sanatçının burayı konu alan her eserinde hassasiyeti, evine olan hayranlığı açıkça gözlemlenebiliyor.
Bu muhteşem bina kestane ağaçlarının gölgesinde, taş avlusu ile, parlak gök mavisi ve güneşin sıcak ışıklarının vurduğu pencereleriyle tipik bir 18.yy fransız stilinin yorumu.
Evin genelinde Hint kumaşları, sıcak kahve, toz pembe, soluk yeşil ve mavi tonları, 18.yy’da inanılmaz popüler olan“toile de jouy” kumaşları bir arada kullanılmış.
Stilize edilen çiçek tablolarında, günlük hayata dair basit detaylar, estetik bir mercekle adeta yeniden şekileniyor ve gerçekliğin tanımını yeniden yapmamıza neden oluyor. Zarif dokunuşlarla yenilenmiş antika mobilyaların yanında Kabriole ve Berjer, Louis XV döneminden koltuklar yer almış. Zeminde ise geometrik parke döşemelerin üzerinde genel olarak el dokuma kilimlerin kullanıldığını gözlemliyoruz.
Ortak alanlarda özellikle restoranda, birçok elementin zevkli karışımından mutlak bir estetik anlayışı ortaya çıkmış. Şef Francois Martin taze sebzeleri ile ve en iyi provansiyel yemekleri pişiriyor ve büyük bir özenle misafirlerine ikram ediyor. Kendi üretimleri olan kovan balı ve taze zeytinyağı ise mekanın konuklarına adeta doyumsuz bir ziyafet yaşatılmasındaki başrol oyuncuları olarak konumlandırılmış menüde.
3 adet süit, 15 yatak odası, panoramik teras, mahzen, yemek dersleri, butik, fransız ve sebze bahçeleri, bal, zeytinyağı üretimi, çiftlik, tenis kortu, sauna, hamam, havuz, doğal şelaleler, yüzülebilen bölümleri olan nehirler provans rüyasının bonkör tamamlayıcıları.
dergi_form_nisan

dergi_form_nisan
SANTA CATERINA

 

Portakal ve limon bahçeleri ile çevrili, ışık, alan, ve renklerin ayrılmaz bir parçası olan büyüleyici bir dönem mimarisi ile tamamlanan Santa Caterina’da zamanla ve dünyayla bağlarınızın kopacağı garantisini veriyoruz. Santa Caterina, ışığı, suyu, terasları, huzur veren havuzları, yemyeşil bahçeleri, sofistike dekorasyonuyla, iç ve dış mimarinin bu zevkli buluşmasında  dinlenmek için adeta bir davetiye sunuyor. Klasik ve Akdeniz peyzajıyla,  Amalfi sahilinde geniş bir arazinin ortasında yer alan otel, tüm renkleriyle Akdeniz Ruhunun örnek bir ifadesi.

Önemli bir Avrupa geleneği olan Büyük Tur’un en beğenilen noktası olan bu bölgede Santa Caterina Hotel, konuklarına üst düzey misafirperverlik sunuyor.

Son zamanlarda İtalya’nın en iyi işletmelerinden biri olarak oylanan Santa Caterina Hotel uzun yıllardır,  profesyonel kadrosuyla büyük bir samimiyetle ve zerafetle, misafirlerine hizmet vermeye devam ediyor.

Bir aile oteli olan Santa Caterina bütün bu karakteristik ve benzersiz ambiyansı oluşturmak için tam 4 nesildir emek veriyor ve sevgiyle işletiyor.

Gecesi ve gündüzüyle bambaşka
güzellikleri ortaya çıkan, romantik anlarınıza eşlik edecek, cennetten bir köşe Amalfi. Santa Caterina bu bölgeyi ziyaret etmek isteyenler için ideal istikametlerden biri.
dergi_form_nisan

dergi_form_nisan
MARC QUINN’İN “AKLIN UYKUSU” SERGİSİ ARTER’DE

 

“Aklın Uykusu”, Marc Quinn’in 1999 yılından bu yana ürettiği 30’dan fazla yapıtını bir araya getiriyor. Quinn’in kullandığı malzeme ve tekniklerin çeşitliliğini yansıtan sergide, sanatçının üretiminde merkezi öneme sahip yapıtlarla birlikte, son dönemde gerçekleştirdiği ve ilk kez ARTER’de gösterilen resim ve heykeller de bulunuyor. “Aklın Uykusu”, sanatçının 1990’lardan bu yana üretiminde ele almayı sürdürdüğü tarih, zaman ve mekân, beden ve kimlik gibi konulara odaklanırken; doğayla kültür ve sanatla bilim arasındaki ilişkiyi ve sanatın teknolojiye bağımlılığını da tartışmaya açıyor.

Serginin başlığı, Goya’nın “The Sleep of Reason Produces Monsters” (Aklın Uykusu Canavarlar Üretir) başlıklı gravüründen esinleniyor. Goya’nın “Los Caprichos” (1799) başlıklı serisinin parçası olan bu gravürde, sanatçı kendisini uyurken ve etrafı hayal ürünü canavarlar ve kâbuslarla kuşatılmış olarak resmetmiştir. Gravürün başlığından esinlenilerek isimlendirilen sergi, “aklın uykusu”nu bir yandan varoluşun ve yokoluşun, öte yandan hayat ve sanatın birbirlerini beslediği bir geçiş ve etkileşim alanı olarak kurguluyor. Böylelikle hayal gücümüzün perdesini aralamayı, algımızı görünmez olana ve aklın susturmak istediğine doğru genişletmeyi öneriyor.

Marc Quinn’in yapıtları çoğu zaman insanlık tarihine, yaradılış sürecine, evren ve zaman kavramlarına göndermeler içerir. Sanatçının 1991 yılından bu yana kendi kanını kullanarak ürettiği otoportreleri ve insan bedeni için standartlaştırılmış estetik “norm”ları tersine çeviren heykelleri, Kendi/Öteki, Beden/Zihin, Doğa/Kültür gibi ikiliklerin yapaylığına ve tarihselliğine işaret eder; pek çok yapıtı Yaşam/Ölüm, Doğum/Yokoluş gibi karşıtlıkların birarada varolma hallerini araştırır.

Sanatçı, “iç” ve “dış” arasındaki ilişkiyi beden aracılığıyla okumaya açan yapıtlarında “iç”e etkileyici ve kafa karıştırıcı bir görünürlük kazandırırken, “dış”ı “iç”i çevreleyen ve tanımlayan bir alan olarak ele alıyor. Sanat kuramcısı Selen Ansen, “Aklın Uykusu” sergisini, “iç”le “dış” arasındaki bir geçiş alanı olarak “eşik” kavramı etrafında kurguladı. Sergi, “iç” ve “dış” kavramlarının tarihsel ve kültürel inşasını merkezine alarak, dünyayı algılayışımızı belirleyen kategorilere, kendimizi inşa ederken “dışarı”yla ve “öteki”yle kurduğumuz ilişkilere dair pek çok gönderme içeriyor.

“Aklın Uykusu”  – Marc Quinn, Arter’de 27 Nisan’a kadar gezilebilir.
dergi_form_nisan

dergi_form_nisan
Keyifle çalışmak için tasarlamak

 

İş konusunda verimliliği artırabilmenin en etkin yolu olan çalışan motivasyonunun bilincine varmış firmalar artık mekanların tasarlanması konusunda profesyonel destek talep ederken insan faktörünü odak noktasına koyuyorlar. Hepimizin bir fiil gözlemlediği üzere, uzun iş saatlerinin geçirildiği ofis mekanlarının ev sıcaklığı ile düzenlenmiş olması hem personel, hem de ziyaretçiler üzerinde firma ile ilgili oldukça olumlu bir etki bırakıyor. Aynı vizyon ile hareket eden Güneydoğu Asya’ nın en büyük ödeme servis sağlayıcısı Mol Access Portal’ ın bünyesindeki Mol Turkey’ nin hızlı ödeme sistemleri konusunda faaliyet gösteren Pay to Go markası yönetimi “Çalışanlarımıza nasıl daha keyifli bir çalışma ortamı sağlarız?” sorusundan yola çıkarak, ofis tasarımını değiştirmeye karar veriyor.

Ofisinin dekorasyonunu sıcak ve modern mekanlar tasarlamayı kendine tarz edinmiş Sacura Mimarlığa veriyor. Mimar Barış Öztek ise bu talepler doğrultusunda genç ve dinamik firmaya eğlenceli, estetik ve işlevsel bir mekan haline getirerek yeniden tasarlıyor. Projede klasik açık alan ofis ortamı  sıra dışı dokunuşlar ile canlandırılarak keyifli bir çalışma ortamına kavuşuyor.

Canlı renkler ile hareketlendirilmiş duvarlar ve eski tahtalardan yapılmış separatörler ile çalışma mekanlarına sıcak bir görünüm kazandırılıyor. Giriş, toplantı odası gibi genel trafiğe açık bölümlerde ise, ofislerde çok da rastlamadığımız tarzda aydınlatma elemanları ile sempatik ve estetik bir görünüme kavuşuyor.

Zeminde kullanılan çift renkli karo halılar, transparan cam bölücüler ile zemindeki grafik etkiyi yer yer geniş yüzeylere taşıyarak odaları birbirine dinamik bir şekilde bağlıyor. Genel aydınlatmalar yanında sık kullanılan noktasal aydınlatmalar ile sıcak yüzeylere dikkat çekilerek  yaratılmak istenilen etki doğrultusunda çeşitli odak noktaları oluşturuluyor ve büyük mekanda algı genelden özele taşınıyor.

Sacura Mimarlık’ın özgün tasarımlarıyla “geleneksel ofis” çizgisinin dışına çıkan MOL Turkey ofisi, şimdi yeni tasarımıyla başta çalışanlar olmak üzere herkesin beğenisini topluyor.
dergi_form_nisan