Şubat, 2014

dfoit_subat

 

Kuzey’in Venedik’i Bir Kültür Şehri Amsterdam

Kuzey Avrupa’da Amstel nehrinin ağzında küçük bir balıkçı köyü olarak kurulan kasaba 13. yüzyıl başlarında, 150 yıla yakın bir sürede bira ve balık ihracatında en önde gelen şehirlerden biri olmaya aday olmuştur. 1452 yılında meydana gelen büyük yangında şehrin yarısından fazlası yanınca, yangının büyümesine sebep olarak gösterilen basit ahşap yapılardan dolayı, ahşabın yapı malzemesi olarak kullanılması yasaklanmıştır. 17. yüzyılda artan ticaret ve nüfus ile şehir, yeni mimarisiyle birlikte büyümeye devam etmiştir. Tüccarlar, ressamlar, mimarlar, saygın devlet çalışanları için, büyüyen üçlü kanal etrafında ihtişamlı binalar inşa edilmeye başlamıştır.

 

 

ŞEHRİN MİMARİSİ :

 

Amsterdam şehrinin tasarlanması 17. yüzyıl başlarına dayanıyor. 1664 yılında Daniel Stalpaert, hazırlanması yaklaşık 56 yıl süren şehir planları ile, kenti günümüzdekine çok yakın bir şehircilik anlayışıyla oluşturmultur. Amsterdam’ ın neredeyse tamamı su seviyesinin altındadır. Bu sebeple dalga bariyerleri ve setlerle deniz etkisinden korunmuştur. Binalar¸ ağırlıkları hesaplanarak beton kazıklar üzerine oturtulmuş, zemin altları kil ve turba tabakaları ile desteklenmiştir. Amsterdam, şehir mimarisinde bir ekoldür. Arsa genişliklerinin az olması, bina ağırlıklarının fazla olmaması gibi bağlayıcı unsurlar sebebiyle dış cepheleri, çatıları, kapı ve pencerelerinde farklı detaylarla her biri birbirinden farklı şıklık ve gösterişte binalar ortaya çıkmıştır. Kanallardaki yüzen evler de halen şehrin en popüler bölgesidir. Binaların özellikle çatı detayları yapım yıllarını gösterir. 1600’ lü yıllarda basamaklı çatılar sıkça uygulanmıştır. Rönesans tarzını yansıtan bu sivri çatılar, yunus süslemeleri, taş vazo ve çelenkler ile bezenmiştir. 18. yüzyıl öncesi binalarda ise genellikle sivri çatılar , 1700 yılından itibaren de sivri çatıların yerini kornişler almıştır. Bu dönemin en çok kullanılan çatı detayları dişli kornişler ve Rokoko parmaklıklı parabolik çatılardır. Farklı çatı ve dış görünüşe sahip bu binaların her biri dar cephelidir. Bunun da sebebi, vergilerinin sokağa olan ön cephe genişliğine göre alınmasıdır. Bu tarihi evlerin yıkılması, yerine yeni görünümlü binaların yapılması özellikle şehir merkezinde ve kentin büyük bir bölümünde yasaktır. Bu yüzden tarihi doku hiçbir şekilde değişmemekte ve korunmaktadır. Amsterdam şehrinin en bilinen sembollerinden biri de Yel Değirmenleridir. Amsterdam merkezinde 8 tane yel değirmeni mevcuttur.

 

MÜZELER KENTİ

 

Amsterdam’da 50 nin üzerinde müze, 141 sanat galerisi bulunmaktadır. Turizm bürosundan ve tüm müzelerden satın alınabilen Museumkart ile, Hollanda’daki bütün müzeler için bir yıllık abonelik hakkı elde edilebilir. Sanatta özellikle resimde haklı bir üne kavuşan Amsterdam, bir müzeler kentidir. Şehir merkezinde yer alan Rijksmuseum (Devlet Müzesi) başta gelir. Yaklaşık 7 milyon sanat yapıtının yer aldığı müzede yağlı boya tablo sayısı 5 bini aşmaktadır. Rembrant’ın fırçasından çıkmış tablolar karşısında büyülenmemek olası değildir. Vermeer, Frans Hals gibi dünyaca ünlü Hollandalı ressamların yapıtlarının da sergilendiği 1885’te açılan, Amsterdam’ın en çarpıcı mekanlarından Rijksmuseum olmak üzere, Amsterdam’da yer alan diğer ünlü modern sanat müzelerinden biri de Stedijk Müzesi’dir. Bu müze modern klasikler ağırlıklıdır. 1850 sonrası sanat dünyasında ünlenmiş Picasso, Monet, Kardinsky başta olmak üzere Matisse, Mondriaan, Cezanne ve çok sayıda sanatçının eserleri burada yan yana asılıdır. Ünlü I amsterdam yazısı da buradadır.. Yüzlerce Van Gogh resminin yanı sıra Vincent Van Gogh’un kardeşi Theo’ya yazdığı mektupların da sergilendiği Van Gogh Müzesi ise yakın çağın en ünlü müzesi olarak bilinir. Londra’daki merkez müzesinde olduğu gibi Madame Tussaud Mumya Müzesinde, ünlü kişilerin mumya modelleri sergileniyor. Kopyalar ünlü Hollandalı ressamların yapıtlarından alınmış.
Mimar Renzo Piano tarafından gemi şeklinde tasarlanmış Nemo Bilim müzesi; özellikle çocuklar için bilim ve teknoloji müzesi olarak önem kazanmıştır. Avrupa’nın en eski hayvanat bahçelerinden biri olan Artis Hayvanat Bahçesi’nde ise 6 bin hayvan çeşidi yaşıyor. Ayrıca içinde bir Jeoloji Müzesi, akvaryum ve planetoryum da mevcut.

 

NERELERE GİDİLİR?

 

Yılda yaklaşık 15 milyon kişinin ziyaret ettiği Kuzey Avrupa’nın en büyük şehri olan Amsterdam, güzellik ve dinginliğin, hareketli gece hayatı ile mutlu bir beraberlik kurduğu muhteşem bir yerdir. Şehrin müzeleri, kanalları, dar sokakları, parkları, restoranları ve kafeleriyle mutlaka görmeniz gereken birçok yeri bulunmaktadır.
Dam Square olarak da bilinen Dam meydanı, kentin dünyaca ünlü üç ana meydanından biridir. Meydanın en büyük özelliği 2. Dünya Savaşı’nda ölen Hollandalılar için dikilen anıt ile Kraliçenin taç giyme töreni için yapılan Kraliçe Sarayıdır. Diğer iki ünlü meydan ise, Rembrant ve Leidse Meydanı’dır. Dam’ın hemen yakınındaki Kırmızı Işık Bölgesi olarak adlandırılan eski kent, her şeyi ile görülmeye değer bir bölgedir. Eski kent, eğlence hayatı, yaşam biçimi ile gerçekten ilginçtir. Burada kentin en eski kilisesi Oude Kerk’i, tarihi Portekiz Sinagogu’nu gezebilir ve Yahudiliğin Hollanda’daki geçmişini Musevi Tarihi Müzesi’nde görmek mümkündür. Şehrin tarihinin 1275’ten II. Dünya Savaşı’nın sonrasına kadar sergiler ve belgelerle anlatıldığı, Amsterdam Tarih Müzesi ve Anna Frank’ın Evi de görülmesi gereken yerler arasındadır. Dam’ın hemen yakınındaki Kırmızı Işık Bölgesi olarak adlandırılan eski kent, her şeyi ile görülmeye değer bir bölgedir. Eski kent, eğlence hayatı, yaşam biçimi ile gerçekten ilginçtir. Burada kentin en eski kilisesi Oude Kerk’i, tarihi Portekiz Sinagogu’nu gezebilir ve Yahudiliğin Hollanda’daki geçmişini Musevi Tarihi Müzesi’nde görmek mümkündür. Şehrin tarihinin 1275’ten II. Dünya Savaşı’nın sonrasına kadar sergiler ve belgelerle anlatıldığı, Amsterdam Tarih Müzesi ve Anna Frank’ın Evi de görülmesi gereken yerler arasındadır. 2. Dünya Savaşı sırasında 15 yaşındaki Anna Frank’ın ailesi ile dört yakınının Nazilerden saklandığı bu tarihi evde Anna Frank günlüğünün bir bölümü ile bazı aile fotoğrafları ve Yahudi düşmanlığı üzerine sergiler bulunmaktadır. Hemen yakındaki Westerkerk, ünlü sanatçı Rembrandt’ın gömülü olduğu yerdir. Kendine özgü sokaklardan ve çekici kanallardan oluşan Jordaan, Amsterdam’ın en güzel bölgelerindendir. Amsterdam’ın en canlı meydanı olan Leidseplein, mutlaka görülmesi gereken yerlerden. Meydan gündüzleri, kafelerde oturanlarla, sokak göstericileri ve müzisyenleriyle dolar. Geceleri ise burası çevredeki kafe, bar, restoran, gece klübü ve sinemaları ile gençliğin buluşma noktası haline dönüşürür. 1668 yılında kurulmuş olan Rembrant Meydanı’nda Rembrant’ın dev bir heykeli ve en bilinen tablosu Gece Nöbeti’nin heykellerle yapılmış bir versiyonu bulunmaktadır. Bu tablo ve yüzlerce başka tabloyu Rijksmuseum’da görmek mümkündür.Amsterdam’daki restoranların en yoğun olduğu yerler Müzeler Semti’ndeki Van Baerlestraat, Kırmızı Fener Mahallesi (Red light District), Nieuwe Zijde’deki Spui, Doğu Kanal Çemberi’ndeki caddeler ve Jordaan’dır.

 

Rijksmuseum çıkışında, Spigelgrach adında şık ve dar bir sokak içinde 80 e yakın mağazanın bulunduğu bir antikacılar çarşısı bulunur. Buradaki antikacılarında neler bulunur diye soracak olursak; saat ve müzik kutusu, eski müzik aletleri, modern resim galerileri, eski yağlıboya baskı satan, antika mücevherler, arkeolojik sanat eserleri, etnik yağlıboya resim ve haritalar vb…

 

Waterloo Meydanı’nda kurulan bit pazarda ise elektronikten, yağlı boya tablolara, antika duvar saatlerden ipek halılara varıncaya kadar çok şeye rastlamak mümkündür. Ayrıca Pazar günleri Spui meydanında kurulan seramik, cam ve modern resim ağırlıklı açık hava modern sanatları pazarını da mutlaka uğranması gereken yerlerden biridir. Çiçek pazarı da, Spui meydanına yakın bir yerdedir. Amsterdam’ın yüzen çiçek marketi her gün yerli ve yabancı ziyaretçilere açıktır. Çiçek çeşitleri zenginliği ile de dikkat çeken Çiçek Pazarı’ndaki en popüler çiçek tabii ki Osmanlı’dan gelen Flemenk laleleridir. Bu sanat şehrinde, opera veya bale gösterisi izlemek; Art Deco mimarisiyle ünlü, 1500 kişi kapasiteli Tuschinski Tiyatrosu nda film seyretmek ve Netherlands Film Müzesi’nin cafesi Vertigo da sıcak bir kahve molası vermek de çok keyifli olacaktır. Amsterdam’dan alınabilecek hatıra eşyaları arasında; geleneksel tahta pabuçlar, seramikler, Gouda peyniri, çikolatalı Droste şekerlemeleri ve çiçekler tercih edilebilir. Şehirde bisiklet yolları ve bisiklet park alanlarıyla, Amsterdam bisiklet dostu bir şehirdir. Şehirde, nüfusun iki katı yaklaşık 2 milyon bisiklet olduğu söyleniyor. Central istasyonun yakınındaki Fietsflat 2500 bisiklete ev sahipliği yapan çok katlı bir bisiklet otoparkı. Neresinden bakılırsa bakılsın; 88 adacıktan oluşan, irili ufaklı 1200’e yakın kanalla sarmalanan, 1400’e yakın köprüyle birbirine bağlanan, “Kuzey’in Venedik’i” olarak da anılan, mimariyi sevenlerin asla vazgeçemeyeceği, bir hoşgörü ve kültür kentidir Amsterdam.

 

dfoit_subat

dfoit_subat

 

 

Mark Alexander ayrıcalıklı ve orijinal bir tekstil ve duvar kaplama koleksiyonu sunuyor.  Tasarımcılarının kalitesi eklektik stilde geniş bir yelpazede doğal malzeme kullanımına dayanıyor. Geçmişin farkında olmayı, ancak tekrar etmemeyi amaçlıyorlar. Kaşmir, ipek, pamuk, yün hassas dokunuşlarla yenilikçi bir tasarım ile çeşitlilik kazanıyor ve modern klasik tekstil ve duvar kaplamaları yaratılıyor. Mark Alexander markası Türkiye’de Persan tarafından temsil edilmektedir.

 

Oldukça özgün bir palet oluşturmuşlar. Her bir tasarım bağımsız olarak doğaya uyumlu olacak şekilde tasarlanmış. Renkler arasında mutlak bir uyum yaratılmış. Palet sakin, doğal tonlardan, yumuşak ve sade nüanslardan oluşuyor.

 

Mark Alexander elegan stiliyle “couture” bir marka haline gelmiş. Gelişmiş tekniklerle geleneksel atölyelerde yünlerin kalitesini vurgulayan yöntemler uygulanmış. 1902’de kurulan “Romo Group” aslında bir aile şirketi. Firma altında altı tasarım stüdyosu faaliyet gösteriyor;  Romo, Black Edition, Mark Alexander, Zinc Textile, Villa Nova ve Kirkby Design. Hepsinin kendine özgü bir imzası ve renk paleti var. Tasarımlardaki yaratıcılık, ürün ve servisteki yüksek kalite seviyesi firmanın duruşunu belirliyor.

 

dfoit_subat

dfoit_subat

 

2013 yılının sonuna yaklaşırken, diseño ailesine katılan markaların heyecanı dur durak bilmiyor. Dünyanın en yaratıcı ve popüler markalarından olan Danimarka orijinli Normann Copenhagen ürünleri ile diseño mağazasının birbirinden ilginç ve cesur ev dekorasyon tasarımları arasında yerini aldı.

 

Design endüstrisinde farklılık yaratmak mottosu ile 1999 yılında Jan Andersen & Paul Madsen tarafından yola çıkan Danimarkalı Normann Copenhagen bugün koleksiyonunu Danimarka’ dan olduğu kadar yaratıcı ve yenilikçi vizyona sahip bambaşka malzemeler ile çalışan her biri kendi kişisel  stilini ortaya koyan dünyanın dört bir tarafından tasarımcılar ile iş birliği yaparak geliştiriyor.

 

2009 yılında ilk mobilya ürünlerini piyasaya sunan markanın koleksiyonları  bugün 70 in üzerindae ülkede en iyi tasarım mağazalarında, prestijli online satış sitelerinde ve tasarım müzelerinde satılıyor. Mekanlarında farklılık yaratmak, yenilikler ile sürekli güncel kalmak  isteyen kişilerin popüler markası Normann Copenhagen’ın  her biri orijinal fikirlerle tasarlanmış tüm mobilya, aydınlatma ve aksesuar ürünlerine Türkiye de diseño’ nun addresistanbul da yer alan mağazasında ulaşabilmek mümkün.

 

 

dfoit_subat

dfoit_subat
“İSKANDİNAV MODERNİZMİ”

 

Swedese günümüzde, hem ortak alanlarda, hem de evlerde güçlü iz bırakmış köklü bir İsveç mobilya markası.
Altmış yıldan beri özenle korudukları idealleri bugün de sapasağlam ayakta. Amaçları daima ileriye bakan, zamansız tasarımlar yaratan bir ekiple, İskandinav modern gelenekleri üzerine inşa edilmiş, geleceğin mobilyalarını tasarlamak.

Swedese 1945’te Yngve ve Jerker Ekström kardeşler ve Sven Bertil Sjögvist tarafından kurulmuş.
Swedese’nin şu anki sahibi ise Mrs.Elisabeth Johansson. İsveç’te iki adet fabrikaları bulunuyor. Birçok modernist mimar sadece dekorasyonu tasarlamak değil, içini, mobilyaları, hatta neredeyse sahibinin giyebileceği kıyafetleri bile açıkça seçmeye kadar varabilecek bütünsel bir yaklaşım olarak kabul ediyorlar. Böyle evrenselleşmiş tasarımcılardan Alvar Aalto, Bruno Mathsson, Arne Jacobsen ve Paul Kjaerholm ile birlikte yol alan Yngve Ekström “İskandinav Modern” konseptinin dünyaca popüler olmasını sağlayan bu jenerasyonun çekirdeğini oluşturuyor.

Swedese’nin yıllarca CEO’luğunu yapmış Yngve, estetik, konforlu ve daimi geçerli bir stil yaratmış iş yaşamı süresince. Tahta, keten, yün, çelik gibi doğal ve yüksek kalite materyal kullanarak üretilen mobilyalar, yetenekli zanaatkarların işçiliğini, ürünlerin görkemi ve uzun ömürlü standardını kanıtlıyor. Her zaman yeni teknikler keşfedip, geliştirmeye devam ediyorlar. Ekström’ün vefatından sonra ana fabrika ve merkez ofis Vaggeryd’te konumlanmış. Bir çok uluslar arası isim ve genç yetenekleri buluşturan geniş bir aileleri var. Yeni ya da klasik Swedese’ler her zaman eşsiz, yüksek kalite ve yenilikçi tasarımlarıyla karşımızda.

Günümüzde Swedese koleksiyonu içinde yer almakta olan 1946 Yngve Ekström tasarımı olan “Lamino” adlı sandalyenin üretimi halen devam etmektedir.

Swedese, her yıl yeni ürün çalışmalarında yerel ve global tasarımcılarla işbirliği yaparak koleksiyonunu genişletmekte ve her yıl layık görüldüğü çeşitli tasarım ödülleriyle mobilya tasarımı dünyasına kalıcı katkılarda bulunmaktadır.

İskandinav tarzı en iyi veren markalardan biri olan Swedese ürünleri, ortak alanda veya özel kullanımda farklı çözümler yaratmakta kullanılabilir bir esnekliğe sahiptir.

Swedese Ürünlerini ülkemizde Nordist’te bulabilirsiniz.
dfoit_subat

dfoit_subat

 

Le Journal, temelinde insani hak ve özgürlükleri savunmayı kendisine amaç edinmiş, foto jurnalizm sorumluluğunu üzerinde taşıyan toplumsal sosyo-belgeselciler ağıdır. 2012 yılında İstanbul merkezli hayata geçen oluşum, Yaşadığı coğrafyanın hikayesini anlamayı ve aktarmayı benimsemiş, toplumun sosyal güncesini ve sorunlarını fotoğraf aracılığıyla algılamaya çalışan, güçlü bir anlatım için sessel ve görsel diğer dsiplinlerle paylaşıma açık üretim şeklini sürdüren, bağımsız, disiplinler arası etkileşimle anlatımcılığı ön planda tutan medyadır.  Le Journal dürüst ve tarafsız fotoğraf öykücülüğünün Türkiye ve bölgedeki önemli temsilcilerinden olma idealini taşıyor. Le Journal bu coğrafyanın hikayelerini manüplasyona uğratmadan, insanlara ulaştırabilmek ve aynı zamanda fotojurnalist algıyı daha geniş kitlelere anlatabilmek için mücadele ediyor.

Çalışmalarını evrensel bir dil ile anlatmayı başaran ajans kuruluşunun ilk yılında ülkemiz adına da birçok başarıya imza atıyor aynı zamanda. 30 yıldır Türkiye’ye gelmeyen World Press Photo bu çalışmaları taçlandıran ödüllerin en başında geliyor. Bunun yanında National Geographic fotoğraf ödülü, TFMD özel ödülleri ve Frontline Club tarfından fotojunalizm finalisti olmak ajans bir yıllık süreçte gösterdiği başarının sadece birkaçı. Fotoğrafın anlatıcı gücüne video ve diğer medyaların katkısını ön planda tutan ajansın ürettiği belgeseller dahi uluslararası festivaller tarafından ilgiyle takip ediliyor. Ajansın İlk belgesel filmi olma özelliğini taşıyan ‘Witnessing Gezi’ Roma Independent Fılm Festival tarfından belgesel kategorisinde finalist olarak belirlenmiştir. Sanatsal üretimlerinin sergilenişi konusunda da yeni alternatif deneyim metodlarını uygulamayı hedefleyen ajans ilk kez Hollanda Mediamatic tarafından aldığı davetle Amsterdam’da ‘True Story’ başlıklı bir multimedima sergi organizasyonu gerçekleştirmiştir.

Galata Lüleci Hendek caddesinde bulunan Agence LeJournal ofisi 160 metrekare olup bunun 40 metrekaresi bahçe geri kalan 120 metrekaresi iç alandır. Ofisin bulunduğu bina 1922 yapımıdır. Ofiste yer yer bulunan ateş tuğlalar da gözükmektedir. Tavan yüksekliği 3m olan ofisin tavanın da eski dönem işlemelere de rastlanmaktadır. Saint Benoit Fransız Lisesi’nin arka sokağında bulunan Lüleci Hendek caddesi üzerinde
eski döneme ait bir çok bina hala özelliğini korumaktadır.

 

dfoit_subat

dfoit_subat

 

KARAKÖY  JUNK’ın yaratıcısı:

Aslı Atamer

Vintage modası yeniden hayatımızda! Günümüzde hemen hemen her yerde karşımıza çıkıyor. Oturduğumuz kafeler, kıyafetlerimiz, aksesuarlarımız, dinlediğimiz şarkılar… Adeta Vintage rüzgarına kapılmış gidiyoruz. Peki, nasıl ve nerden girdi hayatımıza diye sorarsanız; Vintage, aslında ismini şarap üretiminden alan Vintage (bağ bozumu), şarap gibi eskimeyen moda akımlarını anlatmak için kullanılıyor. Bu modada yüzyılın ilk yarısına kadar gitmek mümkün. 1920-30’lara kadar geri gidebilen Vintage tavrı 50’li, 60’lı, 70’li yılların tarzını alt temalar olarak günümüze taşıyor. Antika ile Vintage arasındaki farka ise yüz yıldan önceye ya da sonraya ait olmasına göre karar veriliyor. Vintage elbette eski, ama o kadar da eski değil. Aslında  modernin eskisine ‘’Vintage’’ diyoruz. Giyimde başlayan bu akım çok kısa bir süre içinde modern dekorasyondan, minimalist mobilyalardan sıkılan, veya sadeliği klas bir görüntüyle birleştirebileceğini fark eden şehirli insanı da etkisi altına almış durumda. Mobilya da Vintage esintileri, Fransız, İngiliz, İtalyan tarzlarının harmanlanmasıyla oluşan eklektik stillerle de evimize giriyor. Motto Tasarım bu ay Vintage avcısı diye nitelendirebileceğimiz bir markaya konuk oldu. Karaköy Junk  henüz açılmadı ama şimdiden Facebook sayfası paylaşımları ile birçoğumuzun kalbini çalmış durumda. Yaratıcısı Aslı Hanım bize evinin kapılarını açtı ve tüm içtenliği ile Karaköy Junk hikayesini anlattı…

 

Bize kendinizden biraz bahseder misiniz? Karaköy Junk  fikri  nasıl hayat buldu?

 

Eski eşyalara, geri dönüşüme,teknoloji ve eski eşyanın birleşiminden oluşan her türlü tasarıma kendimi bildim bileli meraklıyım. Annem Tubitak’ta çalışıyordu bilim ve teknik dergileri getirirdi, çok fazla seyahat ediyor gittiğimiz yerlerde bit pazarlarını muhakkak buluyorduk, o zaman bile beni çok heyecanlandırırdı bu tur şeyler.İleriki zamanlarda kendime evler kurarken artık keşfetmiştim eskiciler ve tasarımcılar alemini. Zamanla yurt dışında eski eşyalarla yapılan harika tasarım ve tasarımcıları keşfetmeye başladım. İngiltere’de Kinetik’e (dinamik sanatlara) merak saldım ve teknoloji ile birleşmesini yeniden keşfetmeye başladım. O kadar çok fikir, ürün ve proje biriktirdim ki artık paylaşmam ve yeni fikirler almam gerekiyor düşüncesinden doğdu bu proje. Karakoy Junk da eski eşyalar, eski ve yeni tasarımcıların işlerini harmanlanmış bir şekilde burada  bulabileceksiniz.

 

Vintage tutkusunu nasıl tanımlıyorsunuz? Günümüzde hemen hemen her yer vintage esintisi ile dekore edilmeye başlandı. İnanılmaz derecede bir eskiye geri dönüş  merakı ve vintage tutkusu hakim. Bunu  siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Vintage, antika, 2.el…Aslında hepsi birbirinden farklı şeyler ve hepsinin alanı veya meraklısı farklı diyebiliriz. Gerçek “Antika” meraklıları apayrı bir kulvar. Bu arada bence en garantili yatırım aracı antika. Ama vintage ve 2.el dekor dediğimiz akımın doğmasının sebebi her yerin çok aynılaşmasından diye düşünüyorum. Bir ara kimin evine gitseniz aynı halı, aynı masa aynı lamba vardı, hatta seyahatlerimde kaldığım pek çok evde bile aynı eşyalara rastlıyordum dünyanın bir ucunda. İnsanlar biraz bu aynılıktan sıkıldı diye düşünüyorum. Bir de bu aynılık ile vintage bir mağazadan alacağınız ikinci el (çoğunlukla çok daha dayanıklı) bir eşyanın yakın fiyatlarda olması da çabası. Bu işin mantık kısmı, bence estetik olarak da zaten tartışılmaz. Bir de halen eski tasarımcıların ürünleri üzerinden yapılıyor çoğu yeni tasarımlar, bunların orjinallerini ya da en iyi replikalarını da ancak vintage dükkanlarda bulabilirsiniz. Bu bir merak, keşif işi, belki biraz da kaçıştır.

 

Mağazanız henüz açılmadı ancak etrafımıza baktığımızda inanılmaz bir çeşitlilik söz konusu.Tüm bu eşyalar en çok nerelerden toplanıyor, ağırlıklı olarak yurt dışından desek doğru olur mu?  

 

Kendimi bildim bileli topluyorum, hiçbir zaman bir döneme tam olarak bağımlı olmadım. Dolayısıyla her döneme ait eşyalar bulabileceksiniz Karaköy Junk da. Bu işin de kendi içinde modası var. Mesela son birkaç yıldır İskandinav, Danish mobilyalar meşhur, ben de gördükçe, uygun ise toparlıyorum, avizelerin meşhur olduğu zamanlar oldu, 70”lerin ayaklarının, 50’lerin turuncuları… Ben de hep sokaklarda olduğumdan bütçem el verdikçe alıyorum, topluyorum. Bazen müzayedelerde gördüğüm büyüleyici Victorian bir yağlı boya tablo, bazen 2. Dünya savaşından bir fener oluyor aldığım. Teneke Japon bir robot ya da taksidermi bir geyik kafası. Favori  şehirim eski eşya almak için Buenos Aires, zamanında İtalyanlar, İspanyol’lar harika parçalar taşımışlar ve halen bu parçalara ulaşmak mümkün. Londra için kendime en güvendiğim ve kendimi alışverişte kurt hissettiğim yer diyebilirim. Sırf Londra değil İngiltere’nin pek çok yerindeki pazarlarına, antikacılara, müzayedelerine girip çıkmışımdır, kendim de bir fiil uzun yıllar antika pazarlarında çalıştığım için çevrem de oldukça geniş bu konuda dolayısı ile kendimi güçlü hissediyorum orda.

 

Eminiz ki burada ki her parçanın  sizin için başka bir anlamı, başka bir hikayesi var. Onlardan ayrılmak zor olmuyor mu?

 

Tam benlik bir soru! İşin en zor kısmı aldığım her şey ile aşk yaşıyor olmam. Bir noktada ise “bu satar” diye almaya başlamam gerekiyor ya da gerekecek diye umuyorum! ama şuanda halen beğendiğim, yerim olsa kendim de severek kullanacağım kolay bulunamayacak parçalar alıyorum ve ayrılma fikri bile beni iyice bağlıyor eşyalara. Ancak  bu işi uzun zamandır profesyonel yapan çok insan tanıdım, onlar da benzer yerlerden geçmişler ve bana  “mutlaka bir sonrakine hep yer açılıyor, merak etme” diye pozitif bir düşünce aşılıyorlar. Şimdiye kadar yaptığım yüzlerce satıştaki ürünleri tek tek sayabilirim, her eşyayı o kadar iyi tanırım ve bağlanırım ki bu yüzden satmak kadar kiralama fikrine de çok sıcak bakıyorum…

 

“Karaköy Junk  eskileri topladığım, bir kısmını yenilediğim, var olanları dönüştürdüğüm meraklı insanların dükkanı olması hayaliyle çıktı…Afişten lambaya, dekoratif eşyadan eski oyuncaklara, emayeden aksesuara karşıma çıkıp beni heyecanlandıran her şeyi sizlerle paylaşmak hayali ile başladı bu yolculuğum.”

                      ASLI  ATAMER  

 

Peki, sahip olduğunuz en değerli parça nedir diye sorsam?

 

Dediğim gibi, çoğunu ben aldığımdan bağlanmış oluyorum fazlasıyla, zamanla da hayranlığım artıyor ama illa bir şey söylemem gerekirse salonumdaki yeşil Chesterfield ve Arjantin’den aldığım çok klasik bir ayna benim için çok değerli. Bu arada hepsinin bu kadar özel olmasının sebepleri, güzelliklerinin yanında onları buluş koşullarımdır. Sevmemdeki en büyük etken elbette onları buluş ve keşfediş hikayem…

 

Workshop’lardan biraz bahsedecek olursak, biraz bizi bilgilendirir misiniz? Ne zamanlar da bir araya gelinecek?

 

Dükkanla beraber başlayacak, dinamik bir blog ve web sayfası üzerinde çalışıyorum buradan her şeyi duyuracağım. Türkiye’deki ilk mini bit pazarımı 12 Ocak’ta evimin salonunda gerçekleştirdim ve son derece keyifli geçti. Sayfamda da güncel workshop ve bit pazarı  haberlerinin  tüm detaylarını görebilecekler Karaköy Junk meraklıları.

 

Karaköy Junk  mağazasında ne tür yenilikler bizi bekliyor? Yeni projeleriniz  var mı? 

 

Çok fazla fikrim var! Arkadaşlarıma anlatırken gülmeye başlıyorlar artık. Çünkü 40 m2’ye  40 bin m2 ‘lik fikirle doluyum ben. Ve daha bir bu kadar da üretmemek için zor tutuyorum kendimi. Çok fazla seyahat ediyorum, çok fikir biriktirdim, çok kursa katıldım, çok okudum, yıllardır pazarlarda bir fiil bulundum (hem satıcı hem alıcı olarak), çok gözlemledim. St Martins’de ürün tasarımından, marangozluğa,antika restorasyonundan, Christies’de antika sanat ve resim koleksiyonculuğuna pek çok kısa eğitim aldım. Kinetic tasarım ve sanat müzelerinde görev aldım.Bütün bunları yaparken çok da bilinçli değildim açıkçası ama taşlar fikirlerle birleşince yerine oturdu ve anlamlandı hepsi. Ben hep marangozluğa, alet edavat kullanmaya çok meraklıydım. İsteğim küçük gruplarla bu işi Workshop olarak yapmak. Bunu da kendi evindeki eski kutusunu, aynasının çerçevesini, sehpasını, masasını restore etmek isteyen insanlarla yapabilmek. Bu süreçte çok fazla yaratıcı insanla tanıştım ve onları davet edip ellerindeki eşyalar ile neler yapabileceğimizin üzerinde konuşmak, fikir alışverişinde bulunmak ve uygulamak istiyorum. Bir insanın hayatında biriktirdikleriyle neredeyse yapılamayacak hiçbir şey olmadığını düşünüyorum ben. Eski eşyalar ile kendi minik robotlarımı yapmak istiyorum.

 

Motto’nuz nedir?

 

Birisinin çöpü bir diğerinin hazinesidir. Elinizdekilere bir daha bakın ve geri dönüşümü hayatınızın her alanında uygulayabileceğinizi farkına varın!

 

dfoit_subat

dfoit_subat

 

MODERNİST AKIMIN ÖNCÜSÜ “AZ  ÇOKTUR” MOTTOSUNUN SAHİBİ MİMAR:

L. MIES VAN DER ROHE

 

Dergimizin bu sayısında, ünlü mimarlar köşesinde, önemli bir ekol olan bir mihenk taşını konuk edeceğiz.  83 yıllık yaşamının her anını üretken ve dolu dolu yaşamış, “Az Çoktur” diyerek bir döneme damgasını vurmuş olan Ludwig Mies Van Der Rohe’yi…

 

1886 yılında Almanya’da doğmuş olan Rohe, taş ustası olan babasıyla duvarcılık atölyelerinde çalışmıştır. 13 yaşına geldiğinde Berlin’e taşınmış, orada Art Nouveau mimarı ve mobilya tasarımcısı Bruno Paul için çalışmaya başlamıştır. 1907’de ilk tasarımını yapmış. (Filozof Alois Riehl için Riehl Evi)

1908’de Mimar Peter Behrens ile çalışmaya başlamış ve orada Karl Friedrich Schinkel ve Frank Lloyd Wright ile ilgili araştırmalar yapmıştır. Mies 1913 yılında Berlin’e taşınmış ve Ada Bruhn ile evlenmiştir. Evlendikten sonra Berlin’de kendi mimarlık bürosunu açar… I. Dünya Savaşı’nda Balkanlarda görev alıp döndükten sonra, gökdelenlerle ilgili çalışmalar yapmaya başlamıştır. 1921 yılında Bruhn ile evliliklerini sona erdiren Mies, adını annesinin kızlık soyadını da ekleyerek Ludwig Mies van der Rohe olarak değiştirmiştir.

1920’lerde Berlin avangard (avant-garde) stilinde aktif rol almıştır  ve Hans Richter, El Lissitzky, Theo van Doesburg gibi modern sanatı savunur. O dönemde Mies’in bir bloğunun bulunduğu modern apartmanlar ve evler tasarlanmıştır.

 

BARCELONA PAVILLION

 

1929’da Mies, en ünlü projelerinden birine imza atmış. Uluslararası Barcelona sergisindeki Alman Pavyonu (Barcelona Pavillion), 1938’de yıkılıp ve daha sonra 1986’da yeniden inşa edilmiştir.

Kolonlarla desteklenen düz bir çatıya sahip olan pavyonun iç duvarları cam ve mermerden yapılmıştır ve bu duvarlar yapıyı desteklemedikleri için hareket edebilirler. Mies’in diğer tasarımlarında da gözlenen “boşluk, hacim, uzay” (space) kavramı bu pavyonda da belirgindir.

 

1930 yılında Mies, Berlin ve Dessau’daki Bauhaus’un başına geçmiştir. Fakat yeni seçilen Nazi hükümetinin baskıları yüzünden Bauhaus kapatılmak zorunda kalınmıştır. 1930’larda ekonomik ve politik değişiklikler yüzünden Mies’in çoğu binası inşa edilememiş ve  Stanley  Resor’un daveti üzerine 1938’de Amerika’ya taşınmaya karar vermiş.

 

Daha sonraki yıllarda Armour Institute of Technology Mimarlık Fakültesi yöneticisi ile görüşmeler yapmış. (Enstitünün adı daha sonra Illinois Institute of Technology olarak değiştirildi.) 1938-1958 yılları arasında Mies ITT Mimarlık Fakültesinin yöneticiliğini yapmış. 1940’larda kampüsün yeni tasarımını yapması istenmiş ve Mies çelik-cam tarzında çalışmalar yapmaya başlamış.

 

ITT Mimarlık Dekanı olarak, Mies 1958 yılında 72 yaşındayken istifa etmiş. 1959 yılında, İngiliz Mimarlar Kraliyet Enstitüsü’nden altın madalya kazanmış ve ertesi yıl Amerikan Mimarlar Birliği tarafından verilen en yüksek ödül olan AIA Altın Madalyası’nı almış. Başkan Lyndon Johnson tarafından, 1963 yılında Başkanlık Özgürlük Madalyası  Mies’e sunulmuş.

 

FARNSWORTH EVİ /USA

 

1944’te tamamen camdan yapılmış, sekiz ayak üzerinde duran, bölümlere ayrılmış tek bir odadan oluşan, o zamana kadar yapılmış en minimalist (less is more!) evi (FARNSWORTH HOUSE, Chicago) tasarlamış.

 

1950’lerde tasarımlarına devam ederken, esas hayalinin “cam gökdelen” yapmak olduğunun farkına varmış ve bu konuyla ilgili çalışmaya başlamış. 1951’de Chicago’da Twin Towers inşa edilmiş. Daha sonraları da benzer binaların yapımları devam etmiş. Seagram Building (New York) bu serinin en önemli binası olarak kabul edilir.

1962’de Neue Nationalgalerie’nin tasarımını yapması istendiğinde kariyerinin doruk noktasına gelmiş.

1966 yılında yemek borusu kanserine yakalanan Rohe, galerinin açılışını göremeden 17 Ağustos 1969’da yaşamını yitirdi. Geriye modernist bir ilhamla tasarladığı koltuk ve sandalyeleri, çoğu uygulanmış onlarca projesi, ‘Tanrı Detayda Saklıdır’ ve ‘Az Çoktur’ gibi mottoları kaldı…

 

YAPITLARI

1907: Riehl House,Potsdam, Almanya (İlk bağımsız projesi, Filozof Alois Riehl için tasarladı.)

1910: “Bismarck Monument” Projesi (Bingerbrück, Almanya)

1910-1911: Perls House (daha sonra Fuchs House olarak değiştirildi.)(Berlin, Almanya)

1912: “Kröller-Müller House” Projesi (Wassenaar, Hollanda)

1914: “House For Architect” Projesi (Berlin, Almanya)

1921: “Petermann House” Projesi (Berlin, Almanya)

1922: Feldman House, Berlin, Almanya Kempner House, Berlin, Almanya

“Glass Skyscaper (Cam Gökdelen)” Projesi Eichstaedt House, Berlin, Almanya

“Concrete Office Building” Projesi

1923: “Concrete Country House” Projesi

“Lessing House” Projesi (Berlin, Almanya)

“Ryder House” Projesi (Wiesbaden, Almanya)

“Brick Country House”Projesi

1924: “Mosler House” Projesi (Berlin, Almanya)

1925: “Dexel House” Projesi (Jena, Almanya)

1925: Monument for Alois Riehl, Berlin, Almanya

1927: Apartman Binası, Weissendof Housing Colony, Stuttgart, Almanya

1927- 1930: Lange House, Krefeld, Almanya

1928- 1929: Barcelona sergisindeki “Alman Pavyonu” (Alman Endüstriyel Sergisi ve Elektrik Pavyonu)(“Barcelona Pavyonu” olarak da bilinir.)(1930’da yıkıldı ve 1986’da yeniden inşa edildi.)

1930: Crous Apartmanı, Berlin, Almanya

Ruhtenberg Apartmanı, Berlin, Almanya

Hess Apartmanı, Berlin, Almanya

1930- 1935: Johnson Apartmanı, New York, USA

Vereinigte Seidenwebereiren A. –G. Firması için fabrika binası

1933: Karnaval Balosu için Bauhaus’un dekorasyonu (Berlin, Almanya)

1934: Brussels World Fair (Brüksel Dünya Fuarı) için “Alman Pavyonu”, Belçika

1934: “Mountain House for the Architect” Projesi

1939: Illinois Institute of Technology (IIT) için ilk (ön) kampus planı Chicago,USA

1944: ITT Kütüphane ve Rektörlük Binası Planı

1945: ITT sınıflar, metalurji fakültesi ve elektrik, fizik, kimya, inşaat mühendislikleri fakülteleri, mimarlık fakültesi, jimnastik&yüzme havuzu için çalışmalar.

1946–1951: Farnsworth House, Illionis, USA

1947: Mies Van Der Rohe Sergisi, Museum of Modern Art, New York, USA

Mies Van Der Rohe Sergisi, University of Chicago, USA

1948-1951: 860-880 Lake Shore Drive Apartmanları, Chicago, USA

1950: Barcelona Sergisindeki mobilyaların ve Tugendhat sandalyesinin tekrar gözden geçirilmesi.

1951-1952: MacCormick House, Elmhurst, Illionist, USA

1953-1954: “Convertion Hall” Projesi (Chicago, USA)

1954: Museum Of Fine Arts Planı

1954-1958: Seagram Binası, New York,USA

1957: Commercial Housing Building, pratt Institute,Brooklyn, USA

1957-1958: “Seagram Office Building” Projesi, (Chicago, USA)

1958-1961: Bacardi Office Building, Mexico City, Meksika

1958: “Mies Van Der Rohe Sergisi”Projesi, V Bienal São Paulo, Brezilya

1959-1964: Federal Center, Chicago, USA

1960-1961: “Schaefer Müzesi”Projesi (Schweinfurt, Almanya)

1960-1963: 2400 Lakeview Apartmanları, Chicago, USA

Lafayette Towers Apartman Binası, Detroit, USA

“Milbrook Commercial Center” Binası, Newark, USA

1962: “Pavyon Rekreasyon Alanı” Projesi, (Detroit, USA)

1962-1965: Duquneste Üniversitesi Bilim Merkezi, Pittsburg, USA

1962-1968: New National Gallery, Berlin, Almanya

1963: Lafayette Kuleleri, Lafayette Park, USA

1964-1968: Westmount Meydanı, Monteal, Kanada

1966-1969: Brown Wing, Museum of Fine Arts, Houston, USA

Mies’in yaklaşık 200 projesi (bina+plan+sergi) (yukarıda yer alanlar dahil) bulunmaktadır.(kaynak ; vikipedi.)

dfoit_subat

dfoit_subat

 

Logitech Ultimate Ears BOOM

Tasarım Harikası Kablosuz Hoparlör

Merhaba, bu sayımızda sizlere tanıtmak istediğim Home Tech ürünümüz Logitech UE BOOM, 14 Şubat Sevgililer Günü’nde sevgilime ne alayım diye düşünüyorsanız, bu tasarım ve teknoloji harikası kablosuz sosyal müzik çaları alternatifleriniz arasına alın derim.

 

Müzik dinleme standartlarına yeni bir boyut getiren UE BOOM, ayrıcalıklı özellikleriyle dünyanın kablosuz ilk sosyal müzik çaları. Pil ile çalışan ve 360 derece ses sunan ilk stereo hoparlör olan UE BOOM, 15 saatlik şarj edilebilir pil özelliğine sahip. Çok yönlü kullanım özelliği sunan özel tasarımı, su ve lekelere karşı dayanıklı akustik yüzeyi ile UE BOOM, istenen her yerde müzik keyfini yaşamaya yardımcı oluyor. İki ayrı UE BOOM cihazını, iOS ve Android lerde yer alan UE BOOM uygulamasıyla birbirine bağlayarak, stereo’dan stereo’ya ya da geleneksel sol/sağ stereo modunda kullanma imkanı da sağlıyor.

 

Logitech’in yeni hoparlörü; dijital müziği tek başına bir deneyim olmaktan çıkararak, kolayca paylaşılan sosyal bir platforma dönüştüren ve sevilen müziği istenilen her yerde dinlemeyi sağlayan dünyanın ilk sosyal müzik çaları UE BOOM ile  sevgilinize aşkınızı ister kendi sesinizle ister en sevdiğiniz şarkıyla duyurabilirsiniz. Logitech UE BOOM ile sesin mükemmel kontrolünü sevgilinize hediye edebilirsiniz.

 

UE Boom’un,  siyah, beyaz, mavi, yeşil, kırmızı ve pembe olmak üzere altı farklı renk seçeneğini dergi formatımıza tıklayarak, fotoğraf galerisinden görebilirsiniz.

 

 

dfoit_subat

dfoit_subat

 

 

 

 

SLEEPLESS IN SEATTLE


Selam! Şubat 2014 sayısı gelmiş çatmış bile. Ben bu ay da geçen sayıdaki gibi (Uninvited/Davetsiz) korkutup titretecek bir evin anonsunu ki bu konudaki eylemlerim bir iki sayı sürecek- yayın ekibine yapmıştım ki 14 Şubat konsepti bir tokat gibi çarptı yüzüme… Doğru ya çiçek, böcek, hediye, kalpler hatta kırmızı kalpler, çikolatalar sayısıydı bu. Ben de nemrut ve tekinsiz evimi gelecek sayıya saklayarak ayın anlam ve önemi üzerinden rotamı, Amerika – Seattle taraflarına çevirdim. Köşemi takip edenler verdiğim ipuçları çerçevesinde yavaş yavaş bu ay ki filmimizi ve evi tahmin etmişlerdir.

 

Evet bildiğiniz komedyen Beyaz gibi sunayım: O biiir romantizm abidesi, o biiir starlar buluşması, o biiir gözyaşı fırtınası işte karşınızda 1993 yılı yapımı birer tutam dram ve komedi ile bolca romantizm barındıran Türkçe adıyla “Sevginin Bağladıkları” orijinal ismiyle “Sleepless in Seatle”.

 

Meg Ryan ve Tom Hanks’in genç, dünyanın bu kadar teknoloji, sosyal medya, internet vs. ile iletişim kirliliği yaşamadığı yıllardan gelen, radyonun kullanıldığı iletişimin sabit telefonla yapıldığı bu güzel filmin sevenleri çoktur. Nedir ne değildir hikâyesi Sleepless in Seattle’ın bir bakalım:

 

 

Chicago’lu bir mimar olan (Hollywood bu tarz filmlerde erkek başrol oyuncularına mimar rolü vermeye bayılır. Alt metin olarak kadınların hayallerindeki evi inşa ettirebilecekleri bu tarz karakterleri çok sevdiklerini düşünürler) Sam Baldwin (Tom HANKS) kanser hastası olan eşini kaybetmiştir. Oğlu Jonah ile birlikte yeni bir başlangıç yapmak ve sakin bir hayat sürmek için Washington Seattle’a taşınır. Bir yandan da ölen karısının yasını tutmaya devam etmektedir. Jonah babası Sam’i ulusal bir radyo kanalında yaşadıklarını ve ölen karısını ne kadar özlediğini anlatacağı bir yayına ikna edince hayatlarında bazı önemli değişiklikler olacaktır. İlk etapta çok sayıda kadın hayrana sahip olmak gibi…

 

Sam’in yaşadığı yerden hayli uzakta olan Baltimore Sun muhabiri Annie de (Meg Ryan) Sam’in hayranlarından biridir. Evlenmek üzere olduğu halde kafası bu konuyla ilgili hayli karışık olan Annie, Sam’e göndermeyeceğini bildiği bir mektup yazar. Ama editör arkadaşı Becky mektubu yollar. Ve ardından Annie daha fazla dayanamaz ve derinden etkilendiği bu erkekle tanışmaya karar verir. İşte böyle… Başarı garantisi kesin bir senaryo –ki 22 Milyon USD bütçesine rağmen yapımcılara tam 228 milyon USD kazandırmıştı! ve harika oyuncularla romantik bir modern zamanlar masalı.  Gerisi filmi izlememiş olanlara kalsın.

Senaryosunu Nora Ephron, David S.Ward ve Jeff Arch’ın ortaklaşa yazdığı filmin yönetmen koltuğunda bu gün artık aramızda bulunmayan Nora Ephron oturmuştu. Ephron’un iki filminin daha adını vereceğim o zaman çok daha iyi hatırlayabilirsiniz: When Harry Met Sally… ve You’ve Got A Mail!  Bir ilginç detay da filmin 1957 tarihli Cary Grant ve Deborah Kerr’in başrollerini paylaştığı  Remember An Affair / Unutamadığım Aşk filminin serbest bir uyarlaması olması. Sevginin Bağladıkları filminin kritik sahnelerinde 1957 tarihli klasiğin tema müzikleri kullanılmıştır. Biraz da dedikodu… Meg Ryan’ın oynadığı Annie Reed rolü ilk olarak o dönemin flaş isimlerinden Julia Roberts’ önerilmiş. Rolü kabul etmeyince -kime önermişler biliyor musunuz? Kim Basinger’a! Sonrası daha da “hadi canım!” Rol Jodie Foster’a da önerilmiş. Neyse ki ihale Meg Ryan’a kalmış ki türün en güzel örneklerinden biri olan film sinema tarihine altın harflerle yazılmış.

 

Film, oyuncular ve senaryo hakkında yeteri kadar bilgimizi verdikten sonra gelelim dergimizi ilgilendiren kısmına. Neden Sleepless in Seattle? Bu kez cevap çok kolay: Çünkü filmin aşk yuvası bir tekne ev!

 

Aslında bağlı oldukları iskeleden asla ayrılmadıkları için bu evlere “yüzen ev” demek daha doğru. Filmde Sam’in yaşadığı ev, Washington Üniversitesi ile Pike Place Market yakınlarındaki Union Gölü’nde suyun üzerinden sakin sakin salınıyor. Bu evlerin geçmişi 1890’lara kadar dayanıyor. Elliott Bay sakinleri olan denizciler, balıkçılar ve dok işçileri Büyük Buhran döneminde düşük ücretlerin de etkisiyle bölgenin coğrafi özelliklerinden faydalanarak gölün sakin sularına vergiden muaf (evler su üstünde oldukları için!) yüzen evlerini inşa etmeye başlamışlar. 1930’larda sayıları 2000’i bulan evler zamanla 500 civarına düşmüş. Günümüzde Seattle halen Amerika’nın en çok yüzen eve sahip bölgesi unvanını elinde bulunduruyor.

 

Filmde kullanılan 2,075 metrekare alana sahip yüzen ev 2008 yılında 2.5 USD’ye satışa çıkarılmış. 1978 yılında dört yatak odası ve iki banyo ile inşa edilen ev, Union Gölü’nde bağlı bulunan yüzen evlerin en büyüğü. Evin doğal olarak harika bir göl manzarası olmasının yanı sıra; Seattle’ın dış mahallerini de görmekte. Evin filmdeki hali ile şimdiki hali arasında, ana yaşam alanları açısından benzerlikler olsa da genelinde yeniden dekore edildiğini söylemek mümkün. Ahşap malzemenin getirdiği ferahlık ve hafiflik etkisi, tüm eve yayılan pencerelerle destekleniyor. Bu sayede ev, güneş ışığının tüm yansımalarını suyun da yardımıyla evin her yerine mükemmel bir şekilde taşıyor. Sonuç: Gündüz harika ışık alan yaşama sevinci ile dolmanıza yol açan harika bir yaşam alanı…

Biz bu evi çok sevdik, siz de bir göz atın isteriz. 14 Şubat günü evdeyseniz eşinizle, sevgilinizle kiminle istiyorsanız bu sıcacık filmle günün keyfini çıkarın. Sevgililer Gününüz kutlu olsun…

 

 

dfoit_subat